ANA SAYFA

www.avnullahozmansur.com

NURDAN DAMLALAR SERİSİ - 5

KUR’AN’DAKİ
ASIL İSLÂM BU!

 İKİNCİ KİTAP

  

M. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR

Araştırmacı-Düşünür-Yazar

  

prof. Yaşar Nuri ÖZTÜRK

prof. Hüseyin ATAY

prof. Süleyman ATEŞ

Edip YÜKSEL

prof. Zekeriya BEYAZ

prof. Hüseyin HATEMİ

Kezban HATEMİ

prof. Hayrettin KARAMAN

İskender EVRENESOĞLU

prof. Bayraktar BAYRAKLI vb.’lere Cevap k

 

2002

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kitabın Özgün Adı: Kur’an’daki Asıl İslâm Bu k

 

Yazarı            : M. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR

Dizgi              : Dr. Bora AÇAN

Tashih            : Mustafa ÖZMANSUR

Redaksiyon    : Bayram ALTAN ALTANOĞLU

Grafik            : B. ALTAN

Baskı Yeri     : Ankara

Baskı Tarihi  : Ekim 2002

 

 

Bu kitabın tüm yayın hakları yazarına aittir.

İzinsiz olarak kısmende iktibas edilemez.

 

ISBN  975-92675-0-0


 

 

İÇİNDEKİLER


 

 

Aynı  Anda Basılan Üç Kitabım İçin  Müşterek Ön Söz. 11

Giriş. 15

Kur’ân’da Allah (C.C.)  Niçin “Biz” Diyor?. 17

Kur’an-I Kerîm’in Kaç Âyet  Olduğu İle İlgili Tartışmalar 21

“Salat” Ne Anlama Gelir?. 25

Bu Konuda, Prof. Bayraktar Bayraklı’ Nın Yanlışları 25

Prof. Bayraktar Bayraklı’ya Göre İnsanlar Okumakla
İlahileşiyormuş (!)
31

Allah ’In (C.C.) Peygamberimize “Salât”I 33

Allah’ın (C.C.)  İnananlara “Salat”I 35

Meleklerin Peygamberimize “Salât”I 36

Meleklerin İnananlara  “Salat”I 36

İnananların Peygamberimize “Salat”I 37

Örnek Salatü Selamlar 38

Salatü Selam Konusunda Hadisi Şerifler 39

Hadis-İ Kudsi Ve Diğer Hadisler Yokmuş (!) 41

Veli Kulların Üzerine  Melekler İner 43

Prof.  Hayrettin  Karaman’ın Cinlerle İlgili Hatalı Görüşü
Ve Cevaplarımız
. 44

Hz. Süleyman’ In Cinlerle İlişkisi, Onları Nasıl Çalıştırdığı
İle İlgili Diğer Ayetler
45

Cinlerin Çalıştırılması Konusunda İbn-İ Teymiye Diyor Ki : 54

Cinler Konusunda Bir Fetvâ. 57

Hz. Adem’ İn Erkek Çocukları  Kimlerle Evlendiler?. 58

Habil Ve Kabil Hadisesi 59

Prof.  Zekeriya Beyaz’a Göre  Kur’an’da Baş Örtüsü Yokmuş ! 63

Sayın Keziban Hatemi Ve Baş Örtüsü Tartışması İle 
Hans Von Aiberg’i Deşifre Etmesi
65

Yerden Sakallı Olarak Çıkacak Olan Dabbetül Arz Kimdir?
Yaşar Nuri’ye Göre Dabbetü-Ül Arz Çıkmışmış Hayatta İmiş (!)
71

Zülkarneyn Kimdir? Yecüc Ve Mecüc Nerede Yaşıyorlar
Ne Vakit Ve Nasıl Çıkacaklar?
. 76

Kadınlar Cuma Namazı Kılabilirler. Kadınlar Baş Açık
Namaz Kılabilirlermiş (!)
81

Yaşar Nuri Öztürk’e Göre Yapılan 100 Bin Camide  İçinde
İnsan Yapılan Tek Cami Yokmuş
. 83

Sayın Öztürk’e Göre Kur’an’da Sünnet Olayı Yokmuş
Ve Sünnet Olmak İslami Değilmiş (!)
84

Cuma Namazı İki Rekattır 90

Abdestsiz Kur’an Ele Alınarak  Okunurmuş (!) 90

Fatiha’nın Özelliği Nedir?. 92

Yapılan Bütün Dualardan Sonra Ve De Vefat Edenler  İçin
Neden Fatiha Okuyoruz?
. 96

Öztürk Gibilere Göre; Ölünün Ardından Kur’an Okunmazmış(!) 99

Kur’an’da Namaz Üç Vakitmiş! 101

Beş Vakit Namazın Farz Oluşu Resulullah Efendimiz,
İsra Ve Miracı Nasıl Yaptı?
. 103

Elli Vakıt Namazın Mirac’da Beşe İndirilmesi 111

Hz. İbrahim, Hz.Musa Ve Hz. İsa’nın Hata Gibi Görülen Davranışlarındaki Hikmet 119

Y.N. Öztürk’e Göre İçki İçen; Sarhoş Değilse Namaz Kılabilirmiş (!) 121

Kurban. 125

Kurban Hakkında Prof. H. Hatemi’nin Yanlış Görüşlerine
Ve Prof. Yaşar Nuri Öztürk’e Cevabımız
. 125

Kurbanın Vacib Oluşu Ve Sebepleri 126

Hz.Adem’in İki Oğlu Ve Kurban. 129

Hüseyin Hatemi’nin  “Kevser Hz.Fatıma’dır” İddiasına Cevap  135

Kevser Havzı'nın, Mizan'ın Ve Sırat Köprüsü'nün Evsafı 135

Hac Kurbanları, Herkesin Kendi  Memleketinde Kesilemez  ! 137

Kurban Konusundaki Hadisi Şerifler 140

Resûlullah'ın Kurbanları 141

Kurban Bayramında Kesilen Kurban Vacib Mi?. 141

Akika Kurbanı 142

Göklerle İlgili  Sorular Göklerde Meleklerden Başka
Yaşayan Canlılar Var Mıdır?
. 145

Göklerde Yaşayan Kimseler Cin’ler Olabilir Mi?. 148

Göklerde Yaşayanlar Neyden Yaratılmışlardır?. 149

İnsanlar  Göklere Çıkabilir Mi?. 150

Başka Dünyalar Var Mı?. 157

Bazı Sorular Ve Cevaplar 160

Ufo’lar Nedir? Uzaylıların Aracı Olabilir Mi?. 163

Gen Şifrelerinin Çözülmekte Olduğu Günümüzde İnsan Yapısı
Üzerinde Değişiklik Yapılabilir Mi? Sorusuna Ayetlerle Cevabımız
  164

Üst Seviyede Bulunan İlim Adamlarından Tv. İzleyenlerin
Tanıdığı “Feminizmi” Savunan Bir Hoca Efendiye Cevabımız
. 170

Müslüman Kadınlar, Yahudi Ve Hristiyanlarla Evlenebilirmiş (!) 
Prof. Yaşar Nuri Öztürk Ve Prof. Hüseyin Atay’a Ayetlerle Cevabımız
  184

Y.N. Öztürk’ün “Sizin Mabet Dediğiniz Yerlere Allah
Ömürler Boyu Uğramamıştır” İddiası Ve Cevabımız
. 193

Kıyamet’ten Önce Zuhur Edeceği (Ortaya Çıkacağı) Bildirilen
30 Yalancı Resul
196

Yalancı Resul –1:   Müseylime. 197

Müseylime’nin Uydurma Ayetleri 198

Yalancı Resûl – 2: Esved’ül Ansi’nin Başkaldırışı
Ve Bir Çok Valiyi Esir Alışı
201

Yalancı Resûl – 3: İbn’i Sayyad Deccal Mıydı?. 203

“Zeyneb’in Zeyd İle Evlenip Boşandıktan Sonra, Peygamberimiz
İle Evlenmesinin Hikmetleri”
. 206

Yalancı Resûl – 4: Reşat Halife. 211

Edip Yüksel Diyor Ki:“Reşat Halife Son Peygamberden
Sonra Gelecek Elçidir”
. 211

“Hz. Muhammed Son Peygamberdir; Son Elçi Değil”. 212

Reşad’ In Elçiliği Boyunca Özetle Şunlar Gerçekleşti 214

Yalancı Resuller’e Cevabımız. 216

Azrail(A.S.)’İn Görevi 223

Resullerden Söz Alma Olayı Ve Buna Karşı Cevaplarımız. 223

Ruhlar Aleminde Gelecek En Son Resule  İnanıp
Yardımcı Olacaklarına  Söz Veren Resuller Bu Sözlerini
Nasıl Yerine Getirdiler?
. 228

Tevrat’ta Ve İncil’de Peygamberimizin İsminin
Yazılı Olduğu Yuhanna İncil’inde Peygamberimiz İçin,
“Dünyanın Reisi Geliyor” Denildiği
232

Peygamberimiz, Ruhlar Aleminde Allah’a Verdiği Sözü
Nasıl Yerine Getirdi?
. 236

Âl-İ İmran Sûresinin 164 Ncü Ayetinin Kendilerinden
Bahsettiği İddiası Ve Cevabımız
. 238

Yalancı Resûl – 5: Mirza Ali Muhammed’in İslam’dan Nasıl Çıktığı?  240

Yalancı Resul – 6: Bahaullah’ın İslamı Nasıl Değiştirdiği 241

Yalancı  Resul –7: Ahmet Kadıyani 242

Yalancı Resûl-8 : İskender Evrenesoğlu (İskender Ali Mihr)
Arşta Peygamber Ruhlarına Namaz Kıldırıyormuş (!) 
Bir Talebesiyle “Evrenesoğlu” Tartışmamız
. 246

“Ha” Harfinden Bir Noktanın Kalkması “Yarattı” Manasını
“Tıraş Etti” Yapar
248

Peygamberimizden Sonra Gelen Hidayetçi Resulün
Görevi “Hikmet”i Öğretmekmiş (!)
251

Evrenesoğlu’nun “Resullük  İddiasına Cevabımız. 251

Yanlış İnançlara Sapanların Biri De İranlı Dr. Ali Şeriati 254

Adem’den Önce Dünyada İnsanlar Yaşamış Mış (!) 255

Hz. Adem’in  Meleklerle İmtihanı 260

Lanetlenen İblis Şeytan’ın Allah (C.C.)’Tan Mühlet İstemesi 261

Yasak Meyveyi  Yiyen Adem Aleyhisselam’ın Dünyaya İndirilmesi 262

Muhyiddin-İ Arabi’nin Kabe’yi Tavaf Ederken  Gördüğü
Uzun Boylu Hiç Görülmemiş Ruhaniler Kimlerdi?
. 265

Hz. Mehdi, Hz. İsa Ve Deccal 268

Hz. İsa  İle İlgili Hadisi Şerifler 270

Kıyamet Alametleri, Hz. İsa Ve Mehdi 276

Hz. Mehdi’nin Özellikleri  Ve Görevleri 286

Tekrar Ali Şeriati’ye Dönüyoruz: 292

Hz. Adem (A.S.)’In Dünyada Şeytan Tarafından Aldatılması 297

Kader Var Mıdır?. 305

Kaderi Kabul Etmeyen Y.Nuri Öztürk, Hüseyin Atay
Ve Süleyman Ateş
. 306

Hüseyin Atay’ın “Ceviz Kabuğu” Programında  Kaderi İnkar Edişi 307

Akıl Kur’an’dan Üstünmüş (!) 308

Onların Yoktur Dediği Kader Ve Kaza Nedir?. 309

Kader Değişebilir Mi?. 327

Kader Olmasaydı?... 327

Bir Yazarın “Peygamber Gaybı Ne Bilsin” Sözüne Cevaplarımız  329

Gayb Nedir?. 331

Falcılar Gaybı Bilebilir Mi?. 334

“Gayb”ın Çeşitleri 335

Resûller (Elçi) Den Başka, Hiç Kimsenin Bilemeyeceği Gayb Nedir?  345

Şeytan Da Dostlarına Vahyeder 349

Gaybı Ancak Allah Bilir, Razı Olduğu Ve Bildirdiği
Resuller De Bilir
350

Resulullah Efendimizin Gaipten Verdiği Haberlerle İlgili
Hadisi Şerifler
356

Çıplak Uyarıcı (!)  Prof. Yaşar Nuri Öztürk Diyor Ki; 376

Çıplak Uyarıcı (!) Ya Cevaplarımız. 383

Yaşar Nuri Öztürk’ün Kitabından “Deprem Ve Keramet Furyası”  387

Yaşar Nuri Öztürk’ün: “ Sayıları Süratle Artan Camiler Ve
İbadetlerini Şov Vesilesi Yapan Dindarların Yüzünden
7,4 lük Depremle Maun Tokatlıyor” İddiasına Cevaplarımız
. 393

“Epey Sayıda Cami Yıktım !” Diyen Öztürk’e Cevaplarımız. 394

Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’an’daki İslâm” İsimli
Kitabındaki  Yanlışlar
398

Hz.Peygamber Hüküm Koyamaz Mış (!) 399

Peygamberimizin  Helâl Ve Harâm Etme Yetkisi Vardır! 404

Kur’an’da Oku Emri Olduğu Gibi Bir De Yaz Emri Varmış (!) 410

İslâm’dan Önce Namaz Var Mıydı? “Kadın-Erkek Çırılçıplak,
El Çırpıp Islık  Çalarak, Hora Tepmeleri” Namazmış (!)
413

Peygamberimiz Efendimizin Çok Evliliğinin Hikmetleri 416

İslam’dan Önce Çeşitli Ülkelerde Evlilik Müessesesi 416

İslamdan Sonra Evlilik Müessesesi 418

1400 Sene Evvelki Arabistan’a Kuşbakışı 421

Hazreti Muhammed Niçin Çok Evlendi?. 422

1- Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Hüveylid Kızı Hatice 
(Haticetü’l –Kübra) İle Evlenmesi
423

2-Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Ebu Bekir’in Kızı
Ayşe İle Evlenmesi
425

3-  Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Sekra’nın Kızı Sevde
İle Evlenmesi
426

4- Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Şehid Hınıs’ın Eşi
Hafsa İle Evlenmesi
427

5-Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Şehid Halazadesinin
Eşi Zeyneb İle Evlenmesi
428

6-Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Ümmü Seleme (Hind)
İle Evlenmesi
428

7-Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Halasının Kızı Evlatlığı
Zeyd’in Mutallakası (Boşadığı) Zeyneb İle Evlenmesi
429

8-Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Maktul Düşman Neferinin Eşi) Cüveyriye İle Evlenmesi 429

9-Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Ebu Süfyan’ın Kızı
Ümmü Habibe İle Evlenmesi
431

10-Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Esir Yahudi Kızı
Safiyye İle Evlenmesi
432

11- Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Yengesinin Kardeşi
Meymune İle Evlenmesi
433

12-Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Reyhane İle Evlenmesi 434

13-Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Mariye İle Evlenmesi 434

Bu Bahis İçin Bir Kaç Not 435

III. Kısım - Hazreti Muhammed’in (S.A.S.) Evlenişlerindeki
Sebep Ve Hikmetler
436

Hazreti Muhammed (S.A.S.) Ve Ayşe. 439

Hazreti Muhammed (S.A.S.) Ve Sevde. 440

Hazreti Muhammed (S.A.S.) Ve Hafsa. 440

Hazreti Muhammed (S.A.S.) Ve Zeyneb. 441

Hazreti Muhammed (S.A.S.) Ve Seleme. 442

Hazreti Muhammed (S.A.S.) Ve Cüveyriye. 443

Hazreti Muhmammed (S.A.S.) Ve Ümmü Habibe. 444

Hazreti Muhammed (S.A.S.) Ve Safiyye. 445

Hazreti Muhammed (S.A.S.) Ve Meymune. 447

Hazreti Muhammed (S.A.S.) Ve Mariye. 447

Hazreti Muhammed (S.A.S.) Ve Reyhane. 448

Bu Sebep Ve Hikmetlerin Meydana Getirdiği Neticeler 449

Son Söz. 454

Kaynaklar 461

 



Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla,

AYNI  ANDA BASILAN ÜÇ KİTABIM İÇİN  MÜŞTEREK ÖN SÖZ

Değerli okurlarım,

Bundan önce yayınlanan “Kur’an’daki Asıl İslam Bu” isimli kitabımda; dini tahrif eden masum ve tertemiz müslüman kardeşlerimizin; inancında olmayan şeyleri icad ederek; inançlı insanları tereddütlere düşüren, (çoğunluğunu tenzih ederim); sözüm ona bazı ilahiyatçı ilim  adamlarına en kısa zamanda cevap ikinci kitabı hazırlayacağımı Rabbımın lütfuna güvenerek, sizlere söz vermiştim. Zaman zaman birçok okuyucularımdan “ hocam ikinci kitap ne zaman çıkacak” diye cevaplar geliyordu.

Rabbime sonsuz şükürler olsun bu fakir kulunu mahcup etmedi ve büyük lütuflarıyla yalnız ikinci kitabı yazmakla bırakmadı; dağıtımda kolaylık olmasını arzuladığım için üç kitabı birden hazırlayıp yayınlayabilmemi ihsan etti.

Şöyle ki:

Malum ilahiyatçılara cevap olarak ikinci kitabı hazırlarken; sayın “Ahmet Hulusi” nin:

“dini yanlış algılama” isimli son kitabı elime geçti, dikkatle okudum. Baştan başa yanlışlarla dolu olduğunu gördüm. Diğer on üç kitabını temin ettim. Dört beş kitabını kendimi zorlayarak okudum. Diğerlerini şöyle bir gözden geçirdim:

1400 senedir gelen tertemiz İslam inancını, ters yüz edercesine baş aşağı çeviren, İslam dışı ve akla hayale gelmeyecek, kur’an ve hadislere taban tabana zıt, kurgu masallarına benzer: “İlah yoktur, Allah ilah değildir, ilah mabud demektir, Allah ilah yani mabud olmadığı için, Allah’a ibadet edilmez, O her zerrenin içindedir.” gibi sapık fikirler ve iddialarla dolu olduğunu gördüm. Üstelik kendisini ermişlerden sayan sayın Ahmet Hulusi: “ bu benim keşfimdir 1400 seneden beri anlaşılamamış, açıklanmamış olan sırları sizlere açıyorum. Bazı büyük keşif sahibi zatlar da böyle düşünmüşlerdir.” Diyerek. Kendi yanlışlarına yandaşlar arıyor; ayrıca islamın dışında bulunan “Stanford Üniversitesi profesörlerinden Karl Pribram ve ünlü fizikçi David Bohm” gibi bilim adamlarının da aynı görüşleri paylaştıklarını söyleyerek, kur’an dışı yanlışlarını desteklemeye çalışıyordu.

İkinci kitab sonlara yaklaşmışken; bu defa: beni derinden yaralayan bu yanlışlara, hiç tahammül edemediğimden ikinci kitabı öyle bırakıp Ahmet Hulusi’nin yanlışlarına cevap olan üçüncü kitabın yazımı devam ederken; Abdülaziz Bayındır’ın “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış” ile “Din ve Devlet İlişkileri”.isimli iki kitabınızı getirdiler. O kitapları okudum. Ne göreyim: Tarikat şeyhleri ile yani; meşhur Mahmut efendi, Esat Coşan hoca efendi ve Mehmet Zahid Kotku efendinin kitaplarını eleştirerek ve Mehmet Zahid Kotku’nun dışında ki her iki şeyh efendi ve meşhur cübbeli Ahmet hoca efendi ile yüz yüze tartışırlarken: (Banda alınan bu konuşmaları sonra kitap haline getirdiğini bildirmektedir.)  bu zatları tenkit ederek; solu gösterip sağa vururcasına tüm resullerin ve peygamberimiz efendimizin itibarını o kadar düşürmeye çaba sarf ediyordu ki, ancak resulullaha rakip olan bir kişi bunu yapabilirdi.

İstanbul müftülüğünde 9 sene fetva dairesinde başkan olarak görev yapan ilahiyatçı Doçent Doktor sayın Abdülaziz Bayındır can evimize el atarak; tüm resullerin yani peygamberlerin ve kainatın efendisinin, görev ve yetkisini tanzim edercesine, yetkili olduğu konular ve yetkisiz olduğu konuları belirtmeye çalışarak kitaplarında “Resulullahın yetkisi dışında kalan hususlar” başlığı altında: Resulullahın görevini tanzim ediyor ve kendisine göre sınırlama getiriyor.

Rahmeten lil alemin olan; Allah Resulünün şahsında diğer insanları uyaran ne kadar tehdit ayetleri varsa hepsini sıralıyor ve nihayet öfkesi geçmeyince, daha da ileri giderek, “Resullerde aynen bizim gibi birer insandır. Mucize onlara verilen bir belgeden ibarettir, onlara olağanüstü kişilik vermek için değildir.” Daha da ileri giderek, “Resulullah Allah’ın kölesidir” diyerek; herhangi bir kimsenin kendisine söylemesine müsaade etmeyeceği bu küçültücü sıfatı, peygamberimiz efendimize layık görüyor, o ulu zatı mele-i ala’dan indirip sıradan bir köle durumuna düşürüyordu:

Tabi Ahmet Hulusi’ye karşı hazırlanan kitabının yazımını yarıda kesip sayın Bayındır’a cevap yazmaya başladım:

Bundan dolayı ikinci kitab gecikti. Ama  Rabbime sonsuz şükürler olsun bu üç kitabın, aynı anda yayınlanması nasib oldu. Büyük lütuflarını esirgemeyen Rabbime sonsuz hamdü senalar olsun. Bütün övgülerin hepsi O’na mahsustur. O’nun Resul-ü Kibriyasına; temiz ve yüce aile halkına, Ehl-i Beytine ve Ashab-ı Kiramına sonsuz salat-ü selamlar, esenlikler olsun. O’nun sünnetini takip eden tüm inananlara, sonsuz kurtuluşlar ve Rabbime yakınlıklar diler, bu yanlışlıklara düşmüş kardeşlerimize ve bütün insanlığa hidayetler dilerken; bu kitabın dizgisinden baskısına kadar maddi ve manevi yardımlarını esirgemeyen bütün dostlarımıza teşekkürlerimi bildirir, değerli okurlarımın olumlu tenkitlerini beklerim. 

 

 

 

18.09.2002 İstanbul                M.Avni (Avnullah) ÖZMANSUR

                                                           Araştırmacı–Düşünür-Yazar

 

 

 

 

GİRİŞ

Değerli okurlarım; Y.Nuri  Öztürk’e Cevap-1 olarak  yayınladığımız “KUR’ÂN’DAKİ ASIL İSLÂM BU”  isimli   kitabımızın ön sözünde, “Kendilerini dinde müceddid (yenileyici) sanan, Sayın Öztürk gibi bazı ilâhiyat profesörleri, yenilik yapacağız diye, dinde tahrîf etmedikleri hiçbir şey bırakmadılar.” demiştik.

Geçen bir sene içinde sözümüz doğru çıktı. Y.N. ÖZTÜRK, Kur’ân’dan başka kaynak tanımadığını, Kur’ân’ın dışında sağlam hadis de olsa kaynak kabul edenlerin kâfir olacağını defalarca her fırsatta yazdığı ve söylediği halde neden Resûlallah (s.a.s) ’ın “muhakkak ki Allah, bu ümmet için, her yüz senenin başında kendisine dini tecdid edecek, yenileyecek bir kimse gönderecektir.” (K.Sitte c.15 s.427) hadisi şerifine sarılarak; onu kaynak kabul ettiği için  (her halde kendisi kâfir olmamıştır!!!) Kendisinin; her yüz yıl için gelen müceddidin, (yenileyici’nin) de ötesinde ve çok üstünde iki yüz yıl için, ve de yalnız İslâm alemi için değil, tüm batı için de, hatta evrensel bir uyarıcı, yenileyici olduğunu beyan ederek; ayrıca zamanımız mühim  olduğu için öneminden dolayı, yalnız uyarıcı değil, ÇIPLAK UYARICI olduğunu, yani Peygamberimize verilen NEZİR-İ ÜRYAN sıfatının kendisine de verildiğini açıklayarak bu kutsal vazifeye bir NEZİR-İ ÜRYAN, yani çıplak uyarıcı olarak devam etmekte olduğunu, “DEPREMİN GÖSTERDİKLERİ” isimli son kitabında ilân etmiş bulunmaktadır.

Ayrıca: “İnsanlar bu çıplak uyarıcıya uymadıkları için bu deprem kıyametlerinin koptuğunu; eğer uyarılarına uyulsaydı toplumun kıyameti bertaraf edilebilirdi.” derken;     Peygamberimiz’ e (s.a.s) hitâb eden şu âyeti de kendine delil getirmektedir:

 

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ

“Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiştir.” (Fatır sûresi, âyet:  24)

 

Bu âyetin aslında ve tercümesinde görüldüğü gibi Allah (c.c.), Peygamberimize hitap ediyor ve: “seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik” buyurarak elçisine iltifât buyuruyor. Bu açık mânayı kendi nefsine çekerek tahrîf etmeye kimin hakkı vardır?

         

Değerli okurlarım ;

Bizim asıl cevaplayacağımız, önceki kitabımızda olduğu gibi, Sayın Öztürk’ün 736 sayfalık; “KUR’ÂN’DAKİ İSLÂM” isimli kitabındaki yüze yakın yanlışlar ve emsalleri idi. Ancak yine Öztürk’ün yazdığı “DEPREMİN GETİRDİKLERİ” isimli son kitabı, daha güncel olduğu için, önce bu  kitabından başlamayı uygun bulmuştuk.                        

 

Fakat bu arada:  Kıyâmetten önce otuz yalancı peygamber gelmeden kıyâmetin kopmayacağına dair, ilgili hadisleri gördükten ve resûllük iddiasında bulunan bu yalancı resûlleri tanıttıktan sonra, asıl konumuza döneceğiz. Yalnız son günlerde daha çok tartışılan bazı soruları  öne almayı uygun buldum.

KUR’ÂN’DA ALLAH (c.c.)
NİÇİN “BİZ” DİYOR?

Soru- 1:

Niçin Allah (c.c.) kendisinden bahsederken “BEN” yerine “BİZ” kelimesini kullanıyor.?

 

Cevap – 1:

Önce genel durumu değerlendirmek için Türk Dil Kurumunun hazırladığı “Türkçe Sözlük” kitabına bakalım: “Biz: 1- Çoğul birinci kişi zamiri 2-(Resmi konuşmada) bazen tekil birinci kişi zamiri (Ben) yerine “Biz” kullanılır...3- (Bazı yazarlar için) “Ben” zamirinin yerine  “Biz” kullanılır. (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, 1988)

Her lisanda olduğu gibi, Arapça’da da Türkçe’de de, bilhassa resmi konuşmalarda saygı ifadesi olarak konuşan kimse karşısındakine “Sen” yerine “Siz” kelimesini kullanır. Meselâ bir memur, müdürüne “sen böyle söylemiştin” demez. Ancak “Siz böyle söylemiştiniz” der. Halbuki müdür bir tek kişidir. Bu bir saygı ifadesidir.

Bunun gibi bilhassa yazılı ifadelerde “Ben daha önce böyle yazmıştım.” veya “Ben böyle izah etmiştim” denmez; “Biz böyle yazmıştık”, “Biz böyle ifade etmiştik” denir ki, bu ifade daha şık ve daha uygun kabul edilmiştir. Kendim de, bu kitapta “Ben” yerine “Biz” ifadesini kullanıyorum.

Kur’ân-ı Kerimdeki “Biz” ifadesine gelince: Allah’ın (c.c.) kullandığı “Biz” kelimesinin çoklukla hiçbir ilgisi yoktur. Baştan sonuna kadar, yazılışı Arap şair ve ediplerine, pes dedirten bir mucize olan Kur’ân’ın; elbette ki ifade şekli büyük bir mucizedir. Ve “Biz” kelimesi Allah’ın (c.c.) zatına saygı ifadesidir. Bir çok âyette “Biz” kelimesi kullanıldığı gibi, yine birçok âyette de Allah (c.c.) bir tek olduğunu, eşinin ortağının bulunmadığını pekiştirmek için bir âyette defalarca “Ben” kelimesini tekrarlamaktadır. İşte birkaç örnek:

 

Önce “biz” şeklinde hitab eden âyetleri okuyalım:

        

 

  أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا

 

  وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا

 

  وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا

  وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا

 

“Biz yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık. Sizi çifter çifter yarattık. Uykunuzu bir dinlenme kıldık.” (Nebe Sûresi âyet: 6-9)

 

وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا              وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا                  وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا                   وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا

 

 

“Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü de çalışıp kazanma zamanı kıldık. Üstünüzde yedi kat sağlam göğü bina ettik. (Orada) alev alev yanan bir kandil yarattık.” (Nebe Sûresi âyet: 10-13)

وَأَنزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاء ثَجَّاجًا

  لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا

  وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا

 

“Sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik. Size tohumlar, bitkiler,yetiştirmek için  Ve ağaçları(birbirine) sarmaş dolaş bahçeler” (Nebe Sûresi âyet: 14-16) 

وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا

  وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا

  فَذُوقُوا فَلَن نَّزِيدَكُمْ إِلَّا عَذَابًا

 

“Bizim âyetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı. Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır. Tadın! Bundan sonra yalnızca azabınızı arttıracağız” (Nebe Sûresi âyet: 28-30) 

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ

 

“Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir Sûresi âyet: 1)  

      إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

  فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

 

“(Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.” (Kevser Sûresi âyet: 1-2) 

 

 

Şimdi de “ben” diye hitab eden âyetleri okuyalım:

 

فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي يَا مُوسَى

“Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): Ey Musa! diye seslenildi:”(Tâhâ sûresi âyet : 11)

 

إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى

“Muhakkak ki ben, evet ben, senin Rabbin’im! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın!”(Tâhâ sûresi âyet  : 12)

وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى

“Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.”(Tâhâ sûresi âyet  : 13)

  إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي

“Muhakkak ki “Ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl”(Tâhâ sûresi âyet  : 14)

*قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ

 

  اللَّهُ الصَّمَدُ

 

  لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ

 

  وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ

 

“De ki: O, Allah birdir.  Allah Sameddir.  O, doğurmamış ve doğmamıştır.  Onun hiçbir dengi yoktur.”(İhlas sûresi âyet  : 1-4)

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

 

“(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha sûresi âyet: 5)

 

Her gün beş vakit namazın her rekâtında okuduğumuz Fatiha sûresinde gördüğünüz gibi Allah’a  “İyyake na’büdü ve iyyake nestain” yani “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım bekleriz.”şeklinde hitab etmemiz Allah’ın emridir. Bu da elbette ki Allah’ın bir tek olduğunun ifadesidir. Tâha sûresinin 11 nci âyetinde; “Ey Musa” diye seslenildikten sonra; 12 nci âyet şöyle başlıyor: “Ben, (evet) Ben senin Rabbinim”; 13 ncü âyette “Ben seni seçtim vahyolunanı dinle”; 14 ncü âyette “Muhakkak Ben (evet) Ben Allah’ım, Benden başka İlâh yoktur. (Yalnız) Bana kulluk et ve Beni anmak için namaz kıl.”

 

Görüldüğü gibi yukarıda geçen yalnız dört âyette sekiz defa “Ben” kelimesi kullanılmış; bir tek olduğu iyice pekiştirilmiştir. Bazı yerde geçen “Biz” kelimesi söylediğimiz gibi zatına saygı ifadesidir. İlâhlar yoktur. İhlas (Kul hûvallah) sûresinde bildirildiği gibi “O Allah bir tektir. Doğurmamış ve (başkası tarafından) doğurulma­mıştır. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O’na muhtaçtır. Hiçbir şey O’nun dengi olamaz.” (İhlas sûresi âyet: 1-4)  Evet O (Allah), bir tektir.

 

KUR’AN-I KERÎM’İN KAÇ ÂYET  OLDUĞU İLE İLGİLİ TARTIŞMALAR

 
Soru –2:

Kur’an’da kaç âyet olduğu görüşü niçin farklıdır.?

 

 

Cevap – 2:

Değerli okurlarım;            

Son zamanlarda konuşan hemen herkes; Kur’ân-ı Kerim’in 6666 âyet olduğunu söylemektedir. Halbuki bu sayı, çoğunluğun görüşüne en uzak olan, Zemahşeri isimli bir müfessirin görüşüdür. Aşağıda göreceğiniz gibi diğer gurupların birbirleri arasında çok az fark olmasına rağmen, Zemahşeri’nin görüşü bunlardan 450 fark atarak acayip bir iddiada bulunmuştur. Bu  görüşteki rakamlar, yani 6666 sayısı, dile kolay geldiği için bazı kimseler tarafından  ezberlenmiş olabilir.

 

 

Öncelikle biz, “âyet” nedir?  Bunun tarifini görelim:

 

 “Sözlükte; “alâmet, nişan, emâre, ibret” gibi anlamlara gelen bir kelimedir. Diğer bir ifâdeyle, “bir nesneye delâlet edip kesin bilgi ifade eden şey”dir. Bu nedenle Allah’ın varlığına delâlet eden her şeye âyet denilmiştir. Peygamberlerin gösterdikleri mucizelere de âyet denir. Terim olarak,”fasıla” adı verilen bir harf ile ayrılmış olan Kur’an-ı Kerim cümlelerinden her birine âyet denir. Âyetler sûreleri meydana getirir. Âyetlerin tayini tevkîfîdir, kıyas ile yapılamaz. Mesela “Yâsin”(kelimesi) bir âyettir, benzeri “Tâsin”(kelimesi) âyet değildir. Bir kelimelik kısa âyet olduğu gibi, yarım sahife, hatta bir sahife tutan uzun âyet de vardır. Âyetler birbirinden fasıla ile ayrılırlar. Fasıla âyetin son kelimesidir. Bunun son harfine de fasıla (ayırma) harfi denir. Kendisinden sonra gelen âyeti evvelkinden ayırır. Âyetin tertibi de tevkîfîdir. Yani Cebrâil (A.S.) vahiy getirdikçe âyetlerin nereye yerleştirileceğini de söylemiştir. Resulullah (s.a.s.)’de vahiy katiplerine hangi âyetin nereye yazılacağını  bildirmiştir.” (İslami Bilgiler Ansiklopedisi c.1.s.72)

 

 

Gerçi âyet sayısındaki bu farklılıkların; bazılarının zannettikleri gibi, Kur’an’da  eksiklik veya fazlalıkla hiçbir ilgisi yoktur. İlim adamları arasında böyle bir iddia vaki olmamıştır. Çünkü o’nun koruyucusu Allah’dır.

Söz konusu farklılıklar; bir sayfadaki cümlelerin, mânasına göre, nerede biteceği, yani âyet numarasının, cümle sonu noktasının hangi kelimeden sonraya konulacağı ile ilgilidir. Bunun tespitini ise yukarıdaki kaynakta gördüğümüz gibi, Cebrâil (a.s.)’ın Peygamberimiz Efendimize tarif ettiği şekilde ayetlerin yerlerini bizzat Peygamberimiz vahiy katiplerine kendisi yazdırmıştır.

 

Bu farklılıklar olsa olsa sayım farkı olabilir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in, 77439 kelime olduğunda ihtilaf yoktur. Tam bir görüş birliği vardır. Yani aynı tepsideki baklavanın  kaça taksim edildiği konusu vardır. Baklavanın eksikliği, fazlalığı söz konusu değildir.

Örneğin: Kur’ân-ı Kerîm’e bakıldığında: En uzun âyet olan BAKARA SÛRESi’nin 282 nci âyeti, tek bir âyet kabul edilmiş ve tek başına Kur'ân’ın 47 nci sayfasını doldurmuştur; NEBE SÛRESİ’ndeki 30 âyet ise, 581 nci sayfaya sığmıştır. Yani bu sayfaları birer tepsi kabul edersek; baklava dolu bir tepsi 30’a  bölünürken, diğer dolu bir tepsi hiç bölünmediği için bir kabul edilmiştir.

 

İşte Örnekler:   

 

Örnek- 1:

Aşağıda görüldüğü gibi;  BAKARA SÛRESİ’ nin 282 nci âyeti,  uzun  bir âyet kabul edildiğinden; KUR’AN-I KERİM’ in  47 nci sayfasını tek başına doldurmuş, hiç bölünmemiştir. §

 

   يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا تَدَايَنتُم بِدَيْنٍ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَاكْتُبُوهُ وَلْيَكْتُب بَّيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِ وَلاَ يَأْبَ كَاتِبٌ أَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّهُ فَلْيَكْتُبْ وَلْيُمْلِلِ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّهَ رَبَّهُ وَلاَ يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْئًا فَإن كَانَ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفِيهًا أَوْ ضَعِيفًا أَوْ لاَ يَسْتَطِيعُ أَن يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ وَاسْتَشْهِدُواْ شَهِيدَيْنِ من رِّجَالِكُمْ فَإِن لَّمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ مِمَّن تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَاء أَن تَضِلَّ إْحْدَاهُمَا فَتُذَكِّرَ إِحْدَاهُمَا الأُخْرَى وَلاَ يَأْبَ الشُّهَدَاء إِذَا مَا دُعُواْ وَلاَ تَسْأَمُوْاْ أَن تَكْتُبُوْهُ صَغِيرًا أَو كَبِيرًا إِلَى أَجَلِهِ ذَلِكُمْ أَقْسَطُ عِندَ اللّهِ وَأَقْومُ لِلشَّهَادَةِ وَأَدْنَى أَلاَّ تَرْتَابُواْ إِلاَّ أَن تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُدِيرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَلاَّ تَكْتُبُوهَا وَأَشْهِدُوْاْ إِذَا تَبَايَعْتُمْ وَلاَ يُضَآرَّ كَاتِبٌ وَلاَ شَهِيدٌ وَإِن تَفْعَلُواْ فَإِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّهُ وَاللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

 

Örnek- 2:

Burada ise gördüğünüz gibi NEBE SÛRE’ sinin, 30 âyeti Kur’an-ı  Kerim’in 581 nci sayfasına sığmış ve bu sayfa, 30 âyet olarak kabul edilmiştir.

 æì¢à Ü¤È î,  5 ×  £á¢q ›U= æì¢à Ü¤È î,  5 × ›T6 æì¢1¡Ü n¤‚¢ß ¡éî©Ï ¤á¢ç ô©ˆ £Û a ›S=¡áî©Ä È¤Ûa¡ªb j £äÛa ¡å Ç ›R7 æì¢Û õ¬b  n í  £á Ç ›Q

b=¦mb j¢ ¤á¢Ø ß¤ì ã b ä¤Ü È u ë ›Yb=¦ua ë¤‹ a ¤á¢×b ä¤Ô Ü  ë ›Xa:¦…b m¤ë a  4b j¡v¤Ûa ë ›Wa=¦…b è¡ß  ¤‰ üa ¡3 È¤v ã ¤á Û a ›V

b:¦ub £ç ë b¦ua Š¡ b ä¤Ü È u ë ›QSa=¦…a †¡( b¦È¤j  ¤á¢Ø Ó¤ì Ï b ä¤î ä 2 ë ›QRb:¦(b È ß  ‰b è £äÛa b ä¤Ü È u ë ›QQb=¦b j¡Û  3¤î £Ûa b ä¤Ü È u ë ›QP

b6¦Ïb 1¤Û a §pb £ä u ë ›QVb=¦mb j ã ë b¦£j y ©é¡2  x¡Š¤‚¢ä¡Û ›QUb=¦ub £v q ¦õ¬b ß ¡pa Š¡–¤È¢à¤Ûa  å¡ß b ä¤Û Œ¤ã a ë ›QT

b=¦2a ì¤2 a ¤o ãb Ø Ï ¢õ¬b à £Ûa ¡o z¡n¢Ï ë ›QYb=¦ua ì¤Ï a  æì¢m¤b n Ï ¡‰ì¢£–Ûa ó¡Ï ¢ƒ 1¤ä¢í  â¤ì í ›QXb=¦mb Ôî©ß  æb × ¡3¤– 1¤Ûa  â¤ì í  £æ¡a ›QW

b7¦2b Ô¤y a ¬b èî©Ï  åî©r¡2ü ›RSb=¦2¨b ß  åî©Ëb £ÀÜ¡Û ›RRa=¦…b •¤Š¡ß ¤o ãb ×  á £ä è u  £æ¡a ›RQb6¦2a Š  ¤o ãb Ø Ï ¢4b j¡v¤Ûa ¡p Š¡£î,¢ ë ›RP

b=¦2b ¡y  æì¢u¤Š íü aì¢ãb × ¤á¢è £ã¡a ›RWb¦Ób Ï¡ë ¦õ¬a Œ u ›RVb=¦Ób £ Ë ë b¦àî©à y ü¡a ›RUb=¦2a Š ( ü ë a¦…¤Š 2 b èî©Ï  æì¢Ó뢈 íü ›RT

b;¦2a ˆ Ç ü¡a ¤á¢× †í©Œ ã ¤å Ü Ï aì¢Ó뢈 Ï ›SPb¦2b n¡× ¢êb ä¤î –¤y a §õ¤ó (  £3¢× ë ›RYb6¦2a £ˆ¡× b ä¡mb í¨b¡2 aì¢2 £ˆ × ë ›RX

 

Şimdi farklı görüşleri kaynaklarından sizlere sunuyorum.

 

 

Kaynak –1:

 

KUR’ÂN-I KERİM

 

             Ebülleys Semerkandi’ye göre           : 6213  âyet

              Nafi’a göre                                             : 6217  âyet

              Şeybe’ye göre                                       : 6214  âyet

              Küfe alimlerine göre                             : 6236  âyet

              Mısırlılara göre                                      : 6219  âyet

              Şamlılara göre                       : 6226  âyet

              Müfessir Zemahşeri’ye göre              : 6666  âyettir.

(Zamanımızın Meselelerine açıklamalı Fetvalar.
C.1.S.175  Mehmet Emre)

 

       Kaynak –2: 

          

“Ebülleys Semerkandi’nin; Farsça olarak yazdığı eserin 376 ncı sayfasında : ’deki 30 cüzden her birinde bulunan âyetlerin miktarı; ayrı ayrı bildirilmektedir. Bunlar toplanınca âyet miktarı; 6213’ e varmaktadır.” (Kur’ân-ı Kerim ve bugünkü İncil ve Hz. Muhammed’in Mucizeleri. S.73  H. Hilmi Işık)

 

 

Değerli okurlarım. Bu konu,  böylece açıklanmış oldu.

 

“SALAT” NE ANLAMA GELİR?

BU KONUDA, PROF. BAYRAKTAR BAYRAKLI’ NIN YANLIŞLARI

 

Soru - 3:

“1998 yılında Hulki Cevizoğlu’nun yönettiği Ceviz kabuğu programına katılan Sayın Yaşar Nuri Öztürk orada yaptığı konuşmasında, hadis ve sünneti hafife alma işinde o kadar ileri gitmişti ki; Amerika’dan telefonla iştirak eden Edip Yüksel ile Sayın Öztürk bu hafifliği paslaşarak götürüyorlardı; tabi Edip Yüksel namaz  dahil her şeyi  inkar ediyordu, hatta bir ara telefonla iştirak eden yazar Emine Şenlikoğlu: Yazık sana Edip sen önce ne iyi bir insandın! Hadis, sünnet olmazsa namazı nasıl kılacaksın, namazın rekâtları Kur’ân’da var mı?” diye sormuştu. İşte bu programda konuşmaya telefonla katılan İlâhiyat  Profesörü Sayın Bayraktar Bayraklı: “hadis diye uydurulan: yok tırnak şöyle kesilirmiş, yok tuvalete sol ayakla girilir sağ ayakla çıkılırmış, yok İsa gökten inecekmiş, yok Mehdi çıkacakmış böyle şeyler yoktur bunlar uydurma hikâyelerdir. Ancak Peygamber’e salât getirmeğe dair âyet vardır. Salât getirilir.”demişti: Bunun üzerine Amerika’dan telefonla iştirak eden Edip Yüksel; “Ne diyorsun hocam! Allah da mı Allahümme salli ala muhammed diyor” deyince, Sayın Bayraktar Bayraklı da “Evet Allah da “allahümme salli ala Muhammed” diyor  demişti. Bu cevap doğru mudur?  

İşte âyet:

 

“Allah ve melekleri peygambere salât etmekte; ey imân edenler siz de O’na salât edin, içtenlikle selâm edin.” (Ahzâb sûresi âyet  : 56) buyurulmaktadır.

Ayrıca: Ahzâb suresinin 43 ncü âyetinde “O(Allah)’dur ki; sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salât etmekte, melekleri de...” buyurulmakta­dır.

Bu âyetlerde geçen “Salât” kelimesinin şu kısımlara ayrıldığını  görüyoruz.

 

1- Allah peygamber’e  (s.a.s.) salât ediyor

2- Melekler Peygamber’e (s.a.s.) salât ediyor.

3- Müminler (inananlar)in de Peygamber’e (s.a.s.) salât etmeleri emrediliyor

4- Allah inananlara salât ediyor.

5- Melekler inananlara salât ediyor.

Öyleyse Allah’ın salâtı, Meleklerin salâtı, inananların salâtı ne demektir, nasıl yapılır?

 

Cevap_- 3:

Şu muhakkak ki; duyduğuma göre Hâfız-ı Kur’ân olan Sayın  Profesör Dr. Sayın Bayraktar Bayraklı, Kur’ân’ı bilen, o yönden de kendine çok  güvenen bir hoca efendidir. Salât konusunda Allah’ın öyle söylemeyeceğini; yani  peygamberimize salât ederken kullar gibi; “Allahümme salli ala Muhammed” demeyeceğini ve salat’ın ne demek olduğunu bilir. Ancak: konuşmalarında belki farkında olmadan, Peygamberimizin bazı sünnet ve bazı hadislerini hafife almak sûretiyle Resûlullah efendimizin ruhâniyetini incitmiş olabileceği için ve de; izlediğim TV. Konuşmalarında,  hiçbir kimseyi istisna etmeden (ayırmadan), aklı her şeyden üstün tuttuğundan  (Başka bir profesör de “akıl îmân’dan da üstündür.” demişti. aklına çok güvendiği için,acilen verdiği cevapta sürç-i lisan oldu zannediyorum. Dikkat ederseniz bu hoca efendilerin birçoğu, akıl çok üstündür  derken hiç olmazsa; “Allah’a inanmış, Allah’ın rızasını kazanmış olanların aklı, üstündür” kaydını koysalar! Allah’ı inkâr eden ateistlerin de mi aklı çok üstün? diye kendilerine sorulmaz mı? 

 

Burada bizzat Allah Azimüşşan’ın övdüğü akıl sahiplerini, âyetlerde görelim:

 

يُؤتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاء وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ

 

“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (Bakara sûresi âyet  : 269)

Bu âyeti kerîmeye göre; ibret alamayanlar, ibâdet ve güzel ahlâkla Allah’a yaklaşamayanlar ne kadar ilim sahibi olsalar da, akıl sahibi sayılamazlar. 

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. (Âl-i İmran sûresi âyet  :190)

  الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ {191}

 

“Onlar, ayakta,otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı zikrederler (anarlar), göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler de (şöyle derler:) “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru !”(Âl-i İmran sûresi âyet: 191)

 

Şimdi asıl cevabımıza geçmeden önce; Sayın Bayraktar Bayraklı’nın “Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları” adlı kitabındaki, hatalı gördüğüm bazı bölümleri okuyalım.

 

Sayın Bayraklı, diyor ki:

          “...Âyette yer alan aydınlık, Allah’ın yoludur, karanlık ise sapıklıktır. Sapıklıktan doğru yola dönmek, yani karanlıktan aydınlığa çıkmak, fert ve toplum hayatı için çok büyük değişimdir. Demek ki böylesi büyük bir değişimi  İlâhî irâde ve Kur’ân-ın yaptığı ve yapacağı görevi üstlenmesi imkânsızdır.” (Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı. Kur’an’da Değişim Gelişim    ve Kalite Kavramları S.213)

“Bir ferdi veya toplumu, sapıklığından alıp doğru yola götürme şeklindeki değişimi meydana getirecek olan,  peygamberin güç kaynağı, kendisi olamaz... (Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı. Kur’an’da Değişim Gelişim   ve Kalite Kavramları :S.215)

 

Sayın Bayraklı! Bu ifadenizle; sanki Peygamberimiz efendimizle muhakeme oluyormuşsunuz gibi bir tavır içindesiniz. Yani: Peygamberimiz (s.a.s) Allah’tan başka bir yerden güç alıyormuş veya müstakil gücü ile peygamberliğini yürütüyormuş gibi bir iddiada bulunmuş da; siz de o davayı çürütmek istiyormuşsunuz gibi deliller getiriyor, ayetler bildiriyorsunuz. Sizin bu iddianızı en başta Allah (c.c.) çürütüyor.  Ve din namına “o vahiysiz konuşmaz” “sen büyük bir ahlâk üzerindesin” gibi ayetlerle Resûlüne olan sevgi ve güvenini bildirirken; siz Peygamberimizin yapabileceklerini hakkıyla yaptığını dile getirmeyip, onun yapamayacaklarını sergileyerek onun ulviyetine gölge düşürmüş olmuyor musunuz.? Zaten “sen sevdiğine hidayet edemezsin, fakat Allah dilediğine hidayet eder.”(Kasas sûresi âyet:56) Âyeti herkesin malumu iken Resûlullah’ın (s.a.s) yapamayacaklarını araştırmak size ne kazandırır? Biraz da onun yapabildiklerini anlatmanız gerekmez  miydi?

Aynı kitabınızda Resûlullah’ın yapamayacaklarını dile getirirken;  buna karşılık: hiçbir  ayırımı  yapmadan, bilginin de; teknik mi, fenni mi, tıbbi mi, zirai mi, manevi mi hangi dala ait olduğunu belirtmeden;  bakın siz öğreticiler için neler söylüyorsunuz:

Âl-i İmrân sûresinin 18 nci âyeti şöyledir: “Allah, adaleti ayakta tutarak şu hususu açıklamıştır. Kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri buna şahitlik etmişlerdir. Evet mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’tan başka İlâh yoktur.” Allah’tan başka Tanrı olmadığına şehadet etme, yani tevhid inancını Bu durum insan için büyük bir gelişme, kaliteyi yakalamaktır” (Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı. Kur’an’da Değişim Gelişim    ve Kalite Kavramları S.217-218)

 

Sayın Bayraklı Ali İmran suresinde bir âyeti kerimeyi alarak” yani tevhid inancını Diyorsunuz da; hangi insanların temsil ettiği ilim adamları olduğunu belirten üstündeki ayetleri niçin almıyorsunuz? Yoksa ateist ilim sahiplerinide mi ilahileştirerek Allah’ın birliğine şahit tutup ; tevhid  (Allah’ı (c.c.) birleme) konusunda Allah (c.c.) ve melekler’e denk tutacaksınız!

İşte sizin alt tarafını aldığınız ayetlerin hepsi:

 

*الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

  الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ

  شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

 

“Onlar, sabır edicilerdir, sadıktırlar, ibâdetlere devam edenlerdir, infak edenlerdir,Allah yolunda dağıtanlardır) seher vakitlerinde Gecenin son üçtebirinde) de istiğfarda bulunanlardır.”

“Allah Teâlâ, kendisinden başka bir ilâh bulunmadığına adâletle kaim olarak şahitlik etmiştir. Melekler de, İlim sâhipleri de - şahitlikte bulunmuşlardır.- O aziz, hakîmden başka asla bir ilâh yoktur.”(Ali İmran Suresi. Âyet.16-18)

 

Sayın Bayraklı bu âyeti kerimelere şu ayetleri de ilave edebiliriz:

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

 

  وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا

  وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا

“Ve Rahmanın -hâlis- kulları, onlardır ki, yer yüzünde mütevâzi bir halde yürürler ve cahiller onlara hitabettikleri vakit "selâmetle" derler.”

“Ve onlar ki: Rableri için  gecenin büyük kısmını secde edenler ve kıyamda bulunanlar olarak  namazla geçirirler.”   (Furkan Suresi. Âyet :63-65)

 

İşte bu ayetlerde öğülenlerin alimlerinin şehadetleri söz konusudur. Bilmem sizin bahsettikleriniz ilahileşenlerin içinde bunlardan kaç kişi var!

 

PROF. BAYRAKTAR BAYRAKLI’YA GÖRE   İNSANLAR OKUMAKLA İLAHİLEŞİYORMUŞ (!)

 

 

Bir normal insan vardır; Birdeyani Allah’a mensup bir insan vardır. Okumak ve öğrenmekle insan Demek ki bilgi, insanı maddi bir varlık olmaktan çıkarıp manevi bir varlık haline getiriyor. Beşeri vasıflardan sıyrılıp, donatıyor. Bu durum da insan için büyük bir değişim ve kaliteyi ifade etmektedir.” (Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı. Kur’an’da Değişim Gelişim  ve Kalite Kavramları S.218)

 

 

Sayın Bayraktar, eğer ilim insanı ilahileştiriyorsa! Yalnız sizin fakültede tahminen 150 öğretim görevlisi var..Bunlara Türkiyedeki bütün üniversiteleri  ilave edersek, Sizin hesabınıza göre yalnız Türkiyede; sizin gibi ilahileşmiş binlerce öğreticiler olması gerekir!:   Diyorsunuz. Peygamberimiz efendimize çok gördüğünüz bu sıfat ve  makamlar sizlere hayırlı olsun (!)

 

“...Gerçeği anlamak, ona inanmak ve ondan sonra doyuma ulaşmak gibi önemli bir gelişme ve kaliteyi yakalayan ilim erbabı olmaktadır. Hacc sûresinin 54 ncü âyeti bir ilim adamı gurubundan bahsetmektedir. Demek ki toplumsal değişimi meydana getirecek olanların, ilim sahibi bir grup olacağı gerçeğine de işaret etmektedir. Gerçeği anlayan, buna inanan ve onunla gönülleri doyuma ulaşan bir grup insan yoksa toplumsal değişim, gelişme ve kalite yakalanamaz.” (Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı, Kur’an’da Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları S.219)

           

Sayın Bayraklı! siz öğreticilerin ilâhi birer varlık olduğunuzu, ilâhileştiğinizi pekiştirdikten sonra “...toplumsal değişimi yapabilecek olanların bu ilim sahipleri olacağını” söylerken bu gücü nereden alacaklarından hiç bahsetmiyorsunuz. Acaba, Peygamberimizin yüklenemediğini, bu grup nasıl yüklenecek? Hiç olmazsa, “ bunlar da kendi güçleriyle bunu yapamazlar, Allah’ın yardımıyla ancak başarırlar”, demeniz gerekmez miydi? Sonra yukarıdaki paragrafta “...bilgi insanı diyorsunuz.  Sayın Bayraklı inanç tabiri, inanmak, insanlar ve melekler için kullanılır, Allah’ın görmediği bilmediği bir şey mi var ki? Allah’ı görmek, bilmek mertebesinden, yarattıkları gibi,  inanmak mertebesine indiriyorsunuz.?

 

 

 

 

SALAT

 

 

       Şimdi asıl mevzumuza gelelim, konuyla ilgili âyetleri bir kere daha aslından okuyalım:

 

ALLAH ’IN (C.C.) PEYGAMBERİMİZE “SALÂT”I

Allah’ın, Peygambere (s.a.s.) salât etmesi, O’nu övmesi, O’na rahmetinin  kesintisiz olması ve  O’nun derecesinin devamlı yükseltilmesidir. Şu âyetler bunun açık ifadesidir:

 

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

“Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salavat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzab Sûresi âyet : 56)  

                 

وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ

“Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen sonsuz bir mükâfat vardır.” (Kalem sûresi âyet  :3)

 

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Ve sen elbette büyük bir ahlâk üzerindesin”. (Kalem sûresi âyet : 4)

وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا

“Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.” (İsrâ sûresi âyet : 55)

 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ

“(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya sûresi âyet :107)

 

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُوا

 

ْ تَعْلَمُونَ

“Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik.” (Bakara sûresi âyet  : 151)

 

           

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا

 

“Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” (Ahzab sûresi âyet :45)

وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا

 

“Ve izniyle, Allah’a davetçi ve nûr saçan (Güneş gibi) bir kandil olarak (gönderdik).” (Ahzab sûresi âyet : 46)

 

 

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

 

“And olsun ki, Resûlullah’ da  sizin için, sizden Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab sûresi âyet  : 21)

Yukarıdaki âyetlerde görüldüğü gibi Rabb’imiz tarafından Peygamberimiz efendimiz hem övülmekte, hem de kesintisiz mükâfât verildiği bildirilmektedir. İşte bu, Allah’ın (c.c.) Peygamberimize olan salatıdır.!

 

ALLAH’IN (C.C.)  İNANANLARA “SALAT”I

Allah’ın inananlara “salât”ı ise: onlara rahmet ve mağfiret etmesi ve derecelerini yükseltmesidir. Şu âyetlerde görüldüğü gibi;

 

هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا

“Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen O'dur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir.” (Ahzab Sûresi âyet : 43) 

 

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahların hepsini bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer sûresi  âyet: 53)

 

Yukarıda okuduğumuz Ahzâb sûresinin 43 ncü âyetinin “O (Allah)’dır ki; sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için salât ediyor, melekleri de.” cümlesindeki aydınlığa çıkmamız için; bizlere hidâyetini arttırması, doğru yola iletmesi ve rahmet ederek derecelerimizi yükseltmesidir. “O insanlar, Allah’ın katında derece derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir.”(Âl-i İmrân sûresi âyet : 163)

MELEKLERİN PEYGAMBERİMİZE “SALÂT”I

Meleklerin Peygamberimize (s.a.s) “salât”ı:

 

           

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

“Allah ve melekleri, Peygamber'e “salât” getirirler”. (Ahzab sûresi âyet :56)

 

Meleklerin Peygamberimiz Efendimize (s.a.s) “salât”ı;  O’nu övmek, O’nun şanını yüceltmek ve kesintisiz mükâfât için  ona duâ etmektir.

MELEKLERİN İNANANLARA
“SALAT”I

Meleklerin inananlara salât’ı ise; âyeti kerîmede görüleceği gibi onların affı için sürekli istiğfâr etmektir.

 

  الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ

“Arş'ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).” (Mü’min sûresi âyet : 7)

 

تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِن فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

“Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Şûra sûresi âyet : 5)

İNANANLARIN PEYGAMBERİMİZE “SALAT”I

               

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا  

“Ey müminler! Siz de ona “salat” getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzab sûresi âyet : 56)

 

İnananların Peygamberimize salat’ı ise; O’nun şanını yüceltmek, O’nun yakınlığını ve şefaatını istemek ve O’na  dua etmektir. “Allahümme salli ala seyyidina Muhammed” demek: “Ey Allah’ım!  Efendimiz Muhammed’i dünya ve ahiret elemlerinden, üzüntülerinden emin kıl, koru” demektir.

İslam büyüklerinden Abdulkadir Geylani hazretlerinin devamlı söylediği  salatü selamı örnek olarak aşağıya alıyorum:

 

ÖRNEK SALATÜ SELAMLAR

 İşte büyüklerimizin örnek salatu selamları:

 

“Es salâtü vesselamü aleyke ya Resulallah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya habibellah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya nebiyellah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya halilellah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya safiyellah!

Es salâtü vesselam aleyke ya veliyellah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya hayre halkillah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya nure arşillah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya emiyne vahyillah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya men zeyyenehullah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya men şerrefehullah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya men kerremehullah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya men azzemehullah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya men allemehullah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya men sellemehullah!

Es salâtü vesselam aleyke ya men ihtarehullah!

Es salâtü vesselamü aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin!

Es salâtü vesselamü aleyke ya şefial müznibin!

Es salâtü vesselamü aleyke ya hatemennebiyyin!

Es salâtü vesselamü aleyke ya rahmeten lil alemin!

Es salâtü vesselamü aleyke ya imamel müttekin

Es salâtü vesselamü aleyke ya Resule Rabbil alemin salavatüllahi ve melaiketihi ve enbiyaihi ve rusulihi ve hameleti arşihi ve cemii halkihi ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.” (Hadisi şerifler ve dualar.S.30-31)

SALATÜ SELAM KONUSUNDA HADİSİ ŞERİFLER

 

¡é¨£ÜÛa ¢4좠‰  4b Ô Ï  Ù¤î Ü Ç ó¡£Ü –¢ã  Ñ¤î × ¡é¨£ÜÛa  4좠‰ b íaì¢Ûb Ó ¤á¢è £ã ªa ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰ ¡£ô¡†¡Çb £Ûa §†¤î à¢y ó©2 ªa ¤å Ç g

§¤Ú¡‰b 2 ë  áî©ça Š¤2¡«a ó¨Ü Ç  o¤î £Ü • b à × ©é¡n £í¡£‰¢‡  ë ©é¡ua ë¤‹ ªa  ë† £à z¢ß ó¨Ü Ç ó¡£Ü •  £á¢è £ÜÛa aì¢Ûì¢Ó  á £Ü   ë ¡é¤î Ü Ç ¢é¨£ÜÛa ó £Ü •

    P¥†î©v ß ¥†î©à y  Ù £ã¡«aáî©ça Š¤2¡«a ó¨Ü Ç  o¤× ‰b 2 b à × ©é¡n £í¡£‰¢‡  ë ©é¡ua ë¤‹ ªa  ë §† £à z¢ß ó¨Ü Ç

 

1383-Ebû Humeyd Sâidî radiya'llâhu anh'den rivâyete göre:

- Yâ Resûla'llâh! Sana nasıl salât-ü selâm getirip duâ edelim! diye sormuşlardı da Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem:

- Şu (meâldeki) duâyı okuyunuz, buyurmuştur: Yâ Rab! Muhammed'e (dünyâda şerîatini, âhirette şefâatini) kutlu kıl; âilesine ve bütün ümmetine de rahmet eyle! Nasıl İbrâhîm'e kutlu kıldın, rahmet ettinse!. Yâ Rab! Muhammed üzerinde (ona verdiğin) şeref ve saâdeti dâim kıl!. Kadınlarının ve bütün ümmetinin üzerinde de sâbit kıl!. Nasıl İbrâhîm'in üzerinde sâbit ve mübârek kıldınsa!. Yâ Rab, Sen Hamîd'sin, Sen Mecîd'sin!.

 

 Ñ¤î Ø Ï ¢êb ä¤Ï Š Ç ¤† Ô Ï  Ù¤î Ü Ç ¢â5 £Ûa b £ß ªa ¡é¨£ÜÛa  4좠‰b í  3î©Ó  4b Ó ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰  ñ Š¤v¢Ç ¡å¤2 ¡k¤È × ¤å Ç g

¥†î©v ß ¥†î©à y  Ù £ã¡«a  áî©ç¨Š¤2¡«a ó¨Ü Ç  o¤î £Ü • b à × §† £à z¢ß ¡4¨aó¨Ü Ç  ë §† £à z¢ß ó¨Ü Ç ¡£3 •  £á¢è £ÜÛa aì¢Ûì¢Ó  4b Ó ¢ñ5 £–Ûa

       P¥†î©v ß ¥†î©à y  Ù £ã¡a  áî©ç¨Š¤2¡«a ¡4¨a ó¨Ü Ço¤× ‰b 2 b à × §† £à z¢ß ¡4¨a ó¨Ü Ç  ë §† £à z¢ß ó¨Ü Ç ¤Ú¡‰b 2  £á¢è £ÜÛ ªa

1725 Kâ'b İbn-i Ucre radiya'llâhu anh'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur: (Bu âyet nâzil olduktan sonra Ashâb tarafından):

Yâ Resûla'llâh! Sana selâm vermeyi biliyoruz. Fakat nasıl salât edeceğiz? diye soruldu. Resûlullâh şu meâldeki salâtı ta'lîm buyurdu: Allâh'ım! Muhammed ile Muhammed'in ümmeti üzerine rahmetini dileriz. Nasıl ki, vaktiyle Sen'i İbrâhîm'in ümmeti üzerine rahmet etmiştik. Şüphe yok ki Allâh'ım Sen Hamîd'sin, (rahmetinle övülmüşsün), Mecîd'sin, (yüksek kerem ve şeref sâhibisin). Allâh'ım! Muhammed ile Muhammed'in ümmeti üzerine bereket ihsân eyle! Nasıl ki, vaktiyle İbrâhîm'in ümmeti üzerine feyz ve bereket ihsân etmiştin. Şüphesiz sen Hamîd'sin, sen Mecîd'sin.

 

b ä¤Ü¢Ó  4b Ó ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰ ¡£ô¡‰¤†¢‚¤Ûa §†î©È  ó©2 ªa ¤å Ç g 4b Ó  Ù¤î Ü Ç ó¡£Ü –¢ã  Ñ¤î Ø Ï ¢áî©Ü¤ £nÛa a ˆ¨ç ¡é¨£ÜÛa  4좠‰ b í

ó¨Ü Ç  ë §† £à z¢ß ó¨Ü Ç ¤Ú¡‰b 2  ë  áî©ç¨Š¤2¡«a ¡4¨a ó¨Ü Ç  o¤î £Ü •b à ×  Ù¡Û좠‰  ë  Ú¡†¤j Ç §† £à z¢ß ó¨Ü Ç ó¡£Ü •  £á¢è £ÜÛa aì¢Ûì¢Ó

    P áî©ç¨Š¤2¡«a ó¨Ü Ç  o¤× ‰b 2 b à × §† £à z¢ß ¡4¨a

1726 Ebû Saîdi'l-Hudrî radiya'llâhu anh'den rivâyete göre demiştir ki: Biz bir kere Resûlullâh'a: Yâ Resûla'llâh sana selâm vermeyi biliyoruz. Fakat nasıl salât edeceğiz? diye sorduk. Resûlullâh bize şu meâldeki salât-ı şerîfeyi tâ'lîm buyurdu: Allâh'ım! Kulun ve peygamberin Muhammed'e rahmetini dileriz. İbrâhîme vaktiyle rahmet ettiğin gibi. Allâhım! Muhammed ile Muhammed'in ümmeti üzerine bereket ihsân eyle. Vaktiyle İbrâhîm ile ümmetine bereket ihsân ettiğin gibi.

 

Bu konu da böylece tamamlanmış oldu. Resûlullah Efendimize sonsuz salât-u selâmlar olsun. (Amin)

 

 

 

HADİS-İ KUDSİ VE DİĞER HADİSLER YOKMUŞ (!)

 

İleride okuyacağınız Âl-i İmran sûresinin 84 ncü âyetinde: İbrahim,(a.s.) İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına inenler ile, Musa’ya (a.s) İsa’ya (a.s.)  ve diğer bütün peygamberlere verilenlere, inanmamız emredilmektedir. Bütün peygamberlere Kitab verilmediğine ve de bunlara verilenler; Kur’ân ve hadislerde sarahaten bildirilmediğine göre, bu isimleri geçen ve isimleri geçmeyen bütün peygamberlere kitabın dışında, verilenler nelerdir?

 

Musa’ya (a.s.) Davud’a (a.s.) ve İsa’ya (a.s.)  verilenler belli fakat bütün nebilere verilenlere de inanılması emredilmektedir: yukarıda arz ettiğim gibi bütün peygamberlere Kitab   indirilmediği biliniyor, 4 büyük kitap ve yüz sayfadan başka yazılı bir şeyin indirildiği bildirilmediğine göre,  bütün nebilere hiç bir şey indirilmedi, yahut verilmedi, diyebilir miyiz? Tabi diyemeyiz. Çünkü Allah (c.c.) “ Onların hepsine indirilene ve verilenlere inandık deyiniz” buyuruyor. (Ali İmran sûresi âyet : 84)

Öyleyse onlara kitap inmediğine göre, Allah onlara başka türlü vahiyle, kutsi hadislerle onları, o peygamberleri yönetti; onlar da ümmetlerini bu kutsi hadisler ve nebevi hadislerle aydınlattılar.  Önceki peygamberlere inen kitaplarla iktifa ettiler derseniz Ali imran sûresinin 84 ncü âyeti bunların hepsine inenlerden ve ayrıca verilenlerden bahsetmektedir. İşte âyet:

 

  قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

 

“De ki: Biz, Allah a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.” (Âl-i İmran sûresi âyet : 84)

 

Yukarıdaki âyeti kerime: arz ettiğim gibi, dört büyük kitap ve yüz sayfanın dışında, her peygambere vahiyle; emir ve nehiylerin bildirildiği, onların da, ümmetlerine bu verileri; hadisi kutsi ve hadisi nebevi olarak ilettikleri ve bu şekilde onları aydınlattıklarından,  işte bu verilere de  inanmamız istenmektedir.

Bu âyeti kerimeden de anlıyoruz ki: Diğer peygamberlere,kitabın dışında verilenler; Peygamberimiz efendimize de verilmiştir. Bundan dolayı Resûlullah efendimiz;  “Bana,  Kitab (Kur'ân) ve bir de o’nun misli verildi” buyurmuş ve  O vahiysiz konuşmaz” buyruğuna istinaden, din konusunda binlerce hadislerle Kur’an’ı tefsir ve dini tarif ve tatbik ederek insanları aydınlatmıştır.

Aşağıdaki âyetler ise daha çok Allah’ın (c.c.) veli kullarından dilediğine  melekler indirerek onları müjdeleyeceğini bildirmektedir. Çünkü havariler de Allah dostlarındandır.

 

  وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوَارِيِّينَ أَنْ آمِنُواْ بِي وَبِرَسُولِي قَالُوَاْ آمَنَّا وَاشْهَدْ بِأَنَّنَا مُسْلِمُونَ

 

“Hani havârîlere, (Hz.İsa’nın kendisine inanan on bir arkadaşı) "Bana ve peygamberime iman edin" diye vahyetmiştim(ilham etmiştim.) Onlar (da), "İman ettik, bizim Allah'a teslim olmuş kimseler (müslümanlar) olduğumuza sen de şahit ol" demişlerdi.” (Mâide sûresi âyet : 111)

 

VELİ KULLARIN ÜZERİNE
MELEKLER İNER

   إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ

 

“Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.” (Fussilet sûresi âyet : 30)

 

نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ

“Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.” (Fussilet sûresi âyet : 31)

  نُزُلًا مِّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ

 “Gafûr ve rahîm olan Allah'ın ikramı olarak.”(Fussilet sûresi âyet : 32)

Rabb’im, hepimizi  razı olduğu, sevdiği ve melekle müjdelediği salih kullardan eylesin. (amin)

     

 

PROF.  HAYRETTİN  KARAMAN’IN CİNLERLE İLGİLİ HATALI GÖRÜŞÜ VE CEVAPLARIMIZ

 

 

Hayrettin Karaman Kanal 7’de, Sayın Ahmet Hakan ile yaptığı bir programda; izleyicilerden biri telefonla –“Hocam insanlar cinlerle ilişki kurabilir mi? diye sormuş, hoca efendi de, “Hayır katiyen böyle bir şey olamaz. Ne Kur’ân-da,  ne de  hadiste böyle bir şey yoktur.” demişti.

Birkaç gün sonra Sayın Karaman hoca efendiye telefonla ulaştığımda, “bu verilen cevabın doğru olmadığını söyleyerek ilgili ayetleri bildirdiğimde; biz onu öyle anlamıyoruz, bazı müfessirler de öyle anlamamışlardır.” demişti.

Tabi Kur’an ve hadisi şerifler söz konusu olunca: Var olana yok demek, yahut yok olana var demek, büyük sorumluluk yükleyeceğinden, çok sevdiğimiz hoca efendinin bu görüşünün doğru olmadığını izah etmek durumunda kaldık. Çünkü bu görüşün yanlışlığı o kadar bariz ve açık ki, bunun inkârı mümkün değil. Önce ayetleri görelim:

 

  وَيَوْمَ يِحْشُرُهُمْ جَمِيعًا يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُم مِّنَ الإِنسِ وَقَالَ أَوْلِيَآؤُهُم مِّنَ الإِنسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِيَ أَجَّلْتَ لَنَا قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَليمٌ

 

“Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün, "Ey cinler  topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız" der. Onların, insanlardan olan dostları ise: "Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. Allah da buyurur ki: Allah'ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.” (En’am sûresi âyet : 128)

 

Sayın Karaman! Aslında bu bir tek âyet, konuyu açıklığa kavuşturmağa ve işin sizin dediğiniz gibi olmadığını bildirmeğe yeterlidir. Fakat okuyucularımızın genel bilgi sahibi olması için diğer kaynakları da yazıyorum.

HZ. SÜLEYMAN’ IN CİNLERLE İLİŞKİSİ, ONLARI NASIL ÇALIŞTIRDIĞI İLE İLGİLİ DİĞER AYETLER

  وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

“Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık.” (Sebe sûresi âyet : 12)

 

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاء مِن مَّحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَّاسِيَاتٍ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ

“Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!” (Sebe sûresi âyet: 13)

 

  فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ

 

“Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe sûresi âyet : 14)

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

“Süleyman'ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevk ediliyordu.” (Neml sûresi âyet : 17)

 

قَالَ يَا أَيُّهَا المَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَن يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

“(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: Ey ulular! Onlar (Saba Melikesi Belkıs ve adamları) teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?”(Neml sûresi âyet : 38)

 

قَالَ عِفْريتٌ مِّنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ

“Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi.” (Neml sûresi âyet: 39)

 

  قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِندَهُ قَالَ هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ

“Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.” (Neml sûresi âyet : 40)

 

Şimdi hadisleri okuyalım: (Hayatüssahabe c.4.s.428  ayrıca.c.4.s.413)

 

Hadis:1

 

Ebu Hureyre (r.a.)’den; “Resulullah (s.a.v.) beni Ramazan sadakasını (sadaka-i Fıtır) muhafazaya memur etmişti. Bir ara birisi gelip hurmalardan avuçlamaya başladı. Ben de onu yakaladım:

- Seni Resulullah’a götüreceğim dedim.

      Adamcağız:

- Elim dardır. Çoluk-çocuk sahibiyim, müşkül durumdayım, diyerek yalvardı. Ben de onu salıverdim. Sabah oldu. Peygamber Efendimiz :

- Ey Ebu Hureyre! Akşamki tuttuğunu ne yaptın? diye sordu.

- Ya Resulallah, son derece muhtaç, çoluk-çocuk sahibi olduğunu söyledi. Ben de acıdım salıverdim, dedim.

Resulullah:

- Sana yalan söylemiş. Tekrar gelecektir, dedi.

Bu sözden onun tekrar geleceğini anladım ve onu yine gözetledim. O tekrar geldi ve hemen hurmaları avuçlamaya başladı. Yine hemen yakaldım ve:

- Seni Resulullah’a götüreceğim, dedim. O :

- Beni bırak, yoksulum, çoluk-çocuğum vardır. Bir daha gelmem, dedi.

Ben de acıdım ve bırakıverdim. Sabah olunca Allah’ın Resulu:

- Ey Ebu Hureyre! Akşamki tuttuğun ne oldu? Diye sordu.

- Ya Resulallah! Çoluk-çocuk ve ihtiyaç sahibiyim diyerek yalvardı., ben de bırakıverdim, dedim.

Efendimiz:

- Sana yalan söylemiş. Yine gelecektir, buyurdu.

Üçüncü defa o yine geldi ve gelir gelmez hemen hurmayı avuçlamaya başladı. Onu yakaladım :

- Seni Peygamber’e götüreceğim; bu üçüncü gelişin. Artık seni Allah’ın Peygamber’ine götüreceğim. Gelmeyeceğini söylediğin halde, geliyorsun, dedim.

Bunun üzerine:

- Beni  bırakta sana birtakım kelimeler öğreteyim. Allah, o kelimelerle seni faydalandırır, dedi.

- O  kelimeler nedir? Dedim.

- Yatağına girdiğin zaman “Ayete’l-Kürsi”yi oku. Çünkü, Ayete’l-Kürsi, Allah’ın emri ile senin yanında daima muhafız bulunur ve şeytan senden uzaklaşır. Bu, sabaha kadar devam eder, dedi.

Ben de bıraktım. Sabah olunca, Resulullah (s.a.v.) :

- Dikkat et! O yalancı olduğu halde bu sefer doğru söylemiştir. Ey Ebu Hureyre! Üç günden beri kiminle konuştuğunu biliyor musun? Buyurdu.

-Hayır, dedim.

-O şeytandır, buyurdu. (Buhari’den; Hayatü’s-Sahabe, Terc., c.4, s.428; Mişkatu’l-Mesabih, s.185)

 

Muhammed b. Ka’b El-Kurayzi’den:

“Bir gün Ömer bin Hattab (r.a.)oturuyordu. O sırada yanından bir adam geçti.

Ya Emire’l-Müminin! Bu adamı tanıyor musun? Diye sordular.

Ömer (r.a.):

- Tanımıyorum, kimdir? Dedi.

- Cinlerden olan gözcüsünün, kendisine Resulullah’ın Peygamberlik haberini verdiği Suad bin Garib’tir, dediler. Ömer:

-Öyleyse ona söyleyin de yanıma gelsin, dedi. Adam gelince:

-Sen Suad bin Garib misin? Diye sordu. Adam:

- Evet, dedi. Ömer:

-Sen hala kahinlik yapıyor musun? dedi. Adam öfkelendi ve :

-Ya Emire’l-Müminin müslüman olduğumdan beri hiç kimse bana bunu sormadı, diye karşılık verdi. Ömer:

-Subhanallah! Seni cahiliyet devrinde kahinlik yapman, bizim putlara tapmamızdan daha çirkin bir şey midir? Senin gözcün, sana Resulullah’ın çıkışı hakkında ne söyledi? Bana söyler misin? Dedi. Adam:

-Evet, Ya Emire’l-Müminin! Bir gece ben, uyku ile uyanıklık arasında idim. Benim gözcüm gelip ayağıyla beni dürttü ve:

-Ey Suad bin Garib! Kalk, beni dinle ve eğer anlayışlı isen kulak ver! Lüey b.Galib oğullarından bir Peygamber gönderilmiştir.İnsanları Allah’a imana ve ona ibadet etmeye çağırıyor, dedikten sonra devamla:

-Cinlerin bu peygamberi aramak üzere develere binip doğru yolu bulmak için Mekke yolunu tutmalarına hayret ediyorum. Cinlerin doğru sözlüsü yalancıları gibi değildir. Sen de kalk, Haşim oğullarından bu seçkin adamın yanına git, mealinde bir şiir okudu.

Ona:

-Bırak uyuyayım, dünden beri uykusuzum, dedim.

Paragraf ertesi gece tekrar gelip ayağıyla bana dürttü ve:

-Ey Süvad bin Ğarib! Kalk beni dinle ve eğer anlayışlı isen bana kulakver. Lüey bin Galib oğullarından halkı Allah’a ibadete çağıran bir peygamber gönderilmiştir, dedi ve ondan sonra:

-Cinlere, cinlerin şaşkına dönmelerine ve doğru yolu bulmak için beyaz develere binip Mekke’nin yolunu tutmalarına hayret ediyorum. Cinlerin inananları, inkar edenleri gibi değildir. Sende kalk ve Haşim oğullarından, Mekke’nin tümsek ve taşlı yerinde oturan o seçkin adamın yanına git, mealinde bir şiir okudu. Ben yine:

-Beni bırak, dünden beri uykusuzum, dedim. Üçüncü gece yine gelip ayağıyla beni dürttü ve:

-Ey Süvad bin Ğarib! Kalk beni dinle ve eğer anlayışlı isen bana kulak ver. Lüey bin Galib oğullarından halkı Allah’a ibadet etmeye çağıran bir peygamber gönderilmiştir, dedikten sonra:

- Cinlere, cinlerin araştırmalarına ve beyaz develerin sırtında doğru yolu bulmak için Mekke’nin yolunu tutmalarına hayret ediyorum. Cinlerin iyileri, kötüleri  gibi değildir. Sende kalk ve Haşim oğullarından, o seçkin adamın yanına git, gözlerinle onu gör! mealinde bir şiir okudu. Bunun üzerine kalktım. Bu bir imtihandır, Allah beni deniyor diyerek yola çıktım. Mekke şehrine vardığım zaman Resulullah ashabı arasında oturuyordu. Ona yaklaşıp:

-Ya Resulallah! Beni dinle, dedim.

-Söyle, dedi.

-Üç gecedir derin uykuda iken gözcüm olan cin gelip bana: Lüey bin Galib oğullarından bir peygamber gönderildi, diyor. Yemin ederim ki yalan söylemiyorum. Onun bu sözü üzerine ben toparlanıp yola çıktım. Rahvan develerin develerin sırtında düzlükleri geçerek yanına geldim. Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve senin dediklerin doğrudur. Ey temiz olan sülalenin evladı! Peygamberler içinde Allah’a en yakın olanı sensin. Ey yeryüzünde yürüyenlerin en iyisi! Her ne kadar benim saçlarım kötü yollarda ağarmış ise de şimdiden sonra da bana iyiliği öğret ve hiçbir şefaatçinin Ğarib oğlu Süvad’a sahip çıkamayacağı günde bana şefaatçi ol mealinde bir şiir okudum. Bunun üzerine gerek Resulllah,  gerek ashabı o kadar sevindiler ki, yüzlerinde bunu gördüm, dedi.

Bunun üzerine Ömer (r.a.) yerinden fırlayıp onu kucakladı ve :

-İşte senden bunudinlemek istiyordum. Senin gözcün yine sana geliyor mu? Dedi. Süvad:

-Kur’an-ı Kerim’i okumaya başladığım günden beri bana gelmedi. Zaten ben de cinin bana gelmesini istemiyorum. Zira Kur’an-ı Kerim’in bana verdiği bilgiler; cinlerin bana verdiklerinden daha gerçektir. (El-Bidaye, c.2,s.332.)  

 

 

ـ5609 ـ4ـ وَعن أبِى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ عِفْرِيتاً مِنَ الْجِنِّ تَفَلَّتَ عَلَىَّ الْبَارِحَةَ لِيَقْطَعَ عَلىَّ صَتِي فَأمْكَنَنِي اللّهُ تَعالى مِنْهُ فَذَعَتُّهُ فَأرَدْتُ أنْ أرْبِطَهُ الى سَارِيَةٍ مِنْ سَوَارِي الْمَسْجِدِ حَتّى تُصْبِحُوا وَتَنْظُرُوا إلَيْهِ كُلُّكُمْ، فَذَكَرْتُ قَوْلَ أخِي سُلَيْمَان: رَبِّ هَبْ لِي مُلْكاً َ يَنْبَغِي ‘حَدٍ مِنْ بَعْدِي. فَرَدَّهُ اللّهُ خَاسِئاً[. أخرجه الشيخان.»الذَّعتُ« أشد الخنق .

 

4. (5609)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah  (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

 

"Cinlerden bir ifrit, dün akşam, namazımı bozdurmak için üzerime atıldı. Allah ona galebe çalmama imkan verdi. Ben de onu boğazından yakaladım. Hatta onu, mescidin direklerinden birine bağlamayı arzu ettim, ta ki sabah olunca hepiniz onu göresiniz. Ancak, kardeşim Süleyman  aleyhisselam' ın şu sözünü hatırladım: "...Ve benden sonra kimseye nasib olmayacak bir mülkü bana ihsan et" (Sad 35). Allah da onu hor ve hakir olarak geri çevirdi." [Buharî, Salat 75, Amel fi's-Salat 10, Bed'ül-Halk 11, Enbiya 40, Tefsir, Sad; Müslim, Mesacid 39, (541).](Kütübü Sitte terc.c.15.s.470)

 

 

Diğer bir rivayet:

    

“Ebu Hureyre’den (r.a.) peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

Azgın bir cin, gece (namaz kılarken), namazımdan alıkoymak için, ansızın üzerime hücûm etti de Allah bana, O’na karşı gelebilecek  bir kuvvet verdi. Ve O’nu sabah kalkıp hepinizin görmesi için mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat, kardeşim Süleymân’ın (a.s.): “Ya Rabbi! Bana Benden sonra kimseye nasip olmayan bir mülk ver!” demiş olduğunu hatırladım da (bağlamaktan vazgeçtim) O’nu yalnız kovalayıp uzaklaştırdım.”(Buhari, Müslim Tac Terc.C.1S.417)

Hadis: 2

 

ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: رَأيْتُ لَيْلَةَ أُسْرِىَ بِى عِفْرِيتاً مِنَ الجِنِّ يَطْلُبُنِى بِشُعْلَةٍ مِنْ نَارٍ كُلّمَا الْتَفَتُّ رَأيْتُهُ، فقَالَ لِى جِبْرِيلُ

عَلَيْهِ السََّمُ: أَ أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ تَقُولَهَا فَتُطْفِئَ شُعْلَتَهُ وَيَخِرَّ لِفيهِ، فقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: بَلى، فقَالَ جِبْرِيلُ قُلْ: أعُوذُ بِوَجْهِ اللّهِ الكَرِيمِ، وَبِكَلِمَاتِ اللّهِ التَّامَّاتِ التِى َ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وََ فَاجِرٌ مِنْ شَرِّ مَا يَنْزِلُ مِنْ السَّمَاءِ، وَشَرِّ مَا يَعُرجُ فِيهَا، وَمِنْ شَرِّ مَا ذَرَأ في ا‘رْضِ، وَمِنْ شَرِّ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا، وَمِنْ فِتَنِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ، وَمِنْ طَوارِقِ اللّيْلِ والنَّهارِ إَّ طَارِقاً يَطْرُقُ بِخَيْرٍ يَا رَحْمنُ[. أخرجه مالك .

 

(1879)-Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mirac gecesi cinlerden bir ifrit gördüm. Elinde ateşten bir şûle olduğu halde beni tâkip ediyordu. Nazarımı her atışımda onu görüyordum. Cibrîl (aleyhisselâm) bana: "İstersen sana bir dua öğreteyim, onu okursan, şûlesi söner ve ağzının üstüne düşer" dedi." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Pekâla!" dedi. Cibrîl (aleyhisselâm) de "Şunu oku!" buyurdu:"Allah'ın kerîm olan rızası için, eksiksiz, mükemmel kelimâtullah hakkı için -ki hiç kimse muttakî olsun, fâcir olsun onu aşıp daha güzelini söyleyemez- (bela olarak) semadan inen, semaya yükselen, (ve ceza gerektiren) şerlerden, yeryüzünde yarattığı şerden, yer(in altın)dan çıkan şerden, gece ve gündüz fitnelerinden, gece ve gündüz gelen musibetlerden Allah'a sığınırıım. Ey Rahman, hayır getiren hâdiseler hâriç." [Muvatta, Şi'r 10, (2, 950, 951).] (kütübü sitte c.7.s.111-12)

 

     Hadis – 3:

 

“Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor:

Resulullah (s.a.s) bir gün: “Aranızda MUĞARRİBLER görüldü mü?” diye sordu. Ben: “Muğarribler de ne?” dedim. “Onlar kendilerine cinlerin iştirak ettikleri (cinsel ilişkide bulundukları)  kimselerdir.!” buyurdular.”

“Diğer bir rivayette “Ey kadınlar! Sizden biri, cinlerin kendisiyle cima yaptığını hissediyor mu?” ibaresi gelmiştir. Burada Aleyhisselatu vesselam’ın, insanlar arasında maruf olan şu hususu kastetmiş olabileceğine dikkat çekilmiştir: “Bazı kadınlara bir kısım cinler aşık olur ve onlarla cima yaparlar. (cinsel ilişkide bulunurlar).”

 

AÇIKLAMA:

İlmi açıklaması, günümüz ilminin kayıtlı ve sınırlı şartları içinde şimdilik zor olan bu mesele dinî nokta-i nazardan ehemmiyet taşımalı ki, Resûlullah, münasebet-i cinsiyeye (cinsel ilişkiye) başlarken okunacak duanın, şeytanın iştirakini önleyeceğini ve kadın o temastan hamile kaldığı takdirde şeytanın çocuğa zarar veremeyeceğini belirtmiş, yeni doğan çocuğun kulaklarına ezan ve kamet okunmasına ehemmiyet vermiştir.

Mü’min hikmetini anlamasa da, akli izahını yapamasa da vahye göre konuşan Peygamberimizin tavsiyelerini elinden geldikçe yapma gayretine girer. Bu onun Rabbine kulluk, peygamberine ümmetlik edebinin gereğidir. (Kütüb-i Sitte C.16 S.446-47)

 

Hadis – 4:

 

“Hz. Aişeden (r.a) rivayete göre şöyle demiştir:

Bir gün bir cemaat, Resul-i Ekrem (s.a.s) kâhinler hakkında ne buyurursunuz? diye sordular. Resûlullah (s.a.s): “Doğru bir şey değildir.” buyurdular. Ashab: “Ya Resûlullah! Onlar bize bazen istikbale ait haber veriyorlar da dedikleri gibi çıkıyor.” dediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem: “Onların (vakıa mutabık) haberleri meleğin ilham ettiği gerçeklerdendir ki, onu meleklerden, bir cin, süratle kaparak kâhinlerden bir dostunun kulağına fısıldar. Onlar da, o gerçeğe kendilerinden yüzlerce yalan karıştırırlar.” buyurdu. (Riyazüs-salihin C.3 S.218)

CİNLERİN ÇALIŞTIRILMASI KONUSUNDA İBN-İ TEYMİYE DİYOR Kİ :

“...Burada bizim maksadımız, cinlerin insanlarla beraber çeşitli hallerde bulunduğunu beyan etmektir. İnsanlardan her kim, cinlere, ancak Allah’ın ve Resûlünün emrettiği, Allah’a ibadet etmek, Resûlüne uymak gibi şeyleri emrederse; insanlara da bununla emreder. Böyleleri Allah dostlarının yüksek olanlarındandır. Onlar bu halleriyle Resûl-û Ekrem’in halife ve nâiplerindendir. Cinleri, mübah olan işlerde kullanan bir kimsenin durumu, insanları mübah işlerde çalıştıran bir kimsenin durumu gibidir. Bir kimse onlara, üzerlerine gerekli olanı emreder, haram olanı da men eder. Ve kendisi için mübah olan işlerde onları çalıştırır.  Böylece o, bu gibi işleri yaptıran hükümdarlara benzemektedir. Bu kimsenin Allah dostlarından olduğu kabul ve takdir edilirse, nihayet Allah dostlarının hey’et-i umumiyesi içinde mütalâa edilir. Yani Allah’ın has dostları arasında değildir. Allah’ın kulu ve Resûlü sıfatlarına sahip olan peygambere nisbetle, hükümdar olan bir peygamberin durumu gibi. İbrahim, İsa, Musa ve Muhammed’e (s.a.s) nisbetle Süleyman ve Yusuf Peygamberin durumu gibidir. Allah’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun.

Cinler üzerinde tasarrufta bulunan bir kimse eğer onları, Allah ve Resûlünün yasak kıldığı şirk koşmak, masum bir kimseyi öldürmek, sevmediği kimseleri hastalandırmak, unutkanlığa müptela kılmak veya fahişe bir kadın temin etmek gibi işlerde kullanırsa, şüphesiz zulüm ve düşmanlık hususunda onların yardımına müracaat etmiş bir zalim olur. Eğer küfür üzerine de onlardan yardım isterse, bu takdirde kâfir olur. Haram ve yasak kılınmış herhangi biri için onların yardımını istemiş olsa, muhakkak asi ve günahkar olur. Eğer din konusundaki cehalet ve gafletinden dolayı cinlerden, kendisini hacca götürmeleri veya bid’at bir semai yaparken havaya kaldırmaları hakkında veya Allah’ın ve Resûlünün emrettiği hacc farizasının ifası sadedinde olmadığı halde kendisini Arafat’a veya bir şehirden başka bir şehire götürmeleri için yardım isterse, doğruluktan ayrılmış ve cinlere aldanmış olur. Bu gibi işlerde cinlerden yardım isteyen bu adamların pek çoğu, onların cin olduğunu da bilmezler. Sadece Allah dostlarının âdet-dışı bir takım kerametlere sahip olduklarını işitmişlerdir, o kadar. İmani hakikatların neler olduğunu bilmezler. Rahmani kerametler ile, şeytani oyunları birbirinden ayırt edebilecek kadar Kur’an esaslarına sahip değillerdir. Bunun için şeytanlar onları inançlarına göre aldatırlar. Mesela:

Eğer o kimse, yıldızlara veya putlara tapınan bir kimse ise, şeytanlar onu bu tapınmadan bir fayda göreceği zan ve vehmine düşürürler. Artık onun gayesi, bu tapındığı putlar hangi hükümdarın,  hangi nebinin veya hangi şeyhin sureti üzerine yapılmış ise onların şefaat ve tavassutuna kavuşmak olur. Böylece tapındığı putun temsil ettiği kimseye ibadet ettiğini sanır. Halbuki onun ibadeti hakikatte şeytana yapılmıştır. Şanı yüce Allah, böylelerinin halini Kitab-ı Keriminde şöyle beyan buyurmaktadır: “Hatırla o günü ki (Allah) onların hepsini mahşerde toplayacak. Sonra meleklere: “bunlar mı size tapıyorlardı?” diyecek. (melekler de): “Seni tenzih ederiz. Bizim yarimiz onlar değil sensin! Belki onlar cinlere (şeytanlara) taparlardı. Ve çoğu onlara inanmışlardı!” diyecekler.” İşte bundan dolayı aya, güneşe, yıldızlara secde edenler, bunlara secde edip tapınmak istediklerinde şeytanlar hemen onlara yaklaşırlar. Ta ki bu secdeler kendileri için yapılmış olsun. Bunun için şeytanlar putperestlere, medet umup yalvardığı kimselerin suretinde görünürler. Şayet o kimse bir Nasrani  (Hıristiyan) olup mesela Cercis’e veya bir başkasına medet umup yalvarıyorsa, bu sefer şeytan Cercis suretinde veya yalvardığı kim ise, onun şeklinde ona gelir. Eğer müslümanlığa intisap etmiş bir kimse ise ve müslümanların büyüklerinden sandığı ve hakkında hüsnü zan beslediği bir “şeyh”den medet umup yardım istese, şeytan bu sefer de bu şeyh suretinde gelir. Eğer Hind putperestlerinden  biri ise, bu kimsenin büyüklediği kimse suretinde gelir. Sonra kendisinden medet umulan şeyh, eğer şeriat-ı İslâmiyye’de bilgi ve tecrübe sahibi ise, şeytanlar o şeyhe, kendisinden medet umanlara onun suretinde göründüklerini bildirmezler. Eğer şeyh bu bilgi ve tecrübeden yoksun, nasipsiz bir kimse ise, şeytan ona, kendisinden medet umanların söz ve yalvarışlarını nakleder. Şeyhin adamları da, söylediklerini ve seslerini çok uzak yerden şeyhlerinin duyduğuna inanırlar. Halbuki bu, şeytanın aracılığı ile olmuştur. Bu kabil hadiselerin içinde bulunan şeyhlerin bir kısmı, bunu bir manevi keşif ve söyleşme şeklinde haber verip der ki:

Cinler bana su ve cam gibi berrak bir şey gösteriyor ve bana duyurulması istenen şeyi orada işaret ediyorlar. Bende insanlara bu işaretlerden alıp haber veriyorum. Adamlarımdan benden medet ve yardım isteyen oldu mu, onun söylediklerini bana, benim cevabımı da ona ulaştırıyorlar. İşte kendisine bu kabil harikalar hasıl olan bir çok şeyhler, bunun mahiyetini bilmeyen biri tarafından tekzip edilip, “siz bu harikaları çakmak taşına, narenciye kabuğuna ve hayvani yağlara ateş gizlendiği birçok tabii hileler gibi hile yoluyla yapıyorsunuz.!” dediği zaman, onlar hayretlerini ifade ederek derler ki: “Vallahi biz bu saydığınız hilelerden hiçbir şey bilmeyiz.” Ve bu hususlardan haberdar olanın biri onlara: “Evet, siz bu olaylarda doğrusunuz, fakat bu gibi haller şeytanidir!” diye hatırlatacak olursa, kendisine ancak tevbe nasip olmuş olanı bunu ikrar ederde Allah onun tevbesini kabul buyurur. Çünkü artık ona hak zahir olmuş ve bütün bunların şeytani olduğu tebeyyün (açıklanmıştır) etmiştir. Zira bu gibi hallerin şeriate aykırı, mezmum   (çirkin) bid’atlar (dine ilaveler) ve Allah’a karşı işlenen isyanlarla hasıl olduğunu, Allah ve Resûlünün sevdiği şer-i ibadetlerle vuku bulmadığını apaçık görür de artık bunların evliyâyı (!) sapıttırmak için şeytani harikalar olduğunu, Rahman tarafından evliyâya verilen keramet olmadığını iyice anlar. Allah doğruyu daha iyi bilir; dönüş ancak O’nadır. Şefaatine nail olmamıza vesile sayılan salat ve selam Cenâb-ı Resûle ve O’nun Âl ve ashabına, ensar ve muhacirlere ve bütün taraftarlarına olsun!... Âmin!... (İslam Hidayeti ve Kulluk. Şeyhülislam İbn-i Teymiye S.187-191)           

CİNLER KONUSUNDA BİR FETVÂ

Soru:

“Müfti-i sakaleyn” ne demektir, kimler hakkında kullanılmaktadır.?

 

Cevap:

Sekalân, insan ve cin topluluklarının ikisine birden isim olmaktadır. Müfti-i sakaleyn, bu iki topluluğa (insan ve cinlere) fetva veren, bu seviyeye ulaşmış kimse demektir. İslam tarihinde böyle muhterem zâtlar vardır. Bunlardan bir tanesini belirtmekle yetineceğiz. Kutb-i Samedânî  Abd-ül Vehhâb Şa’rânî Müfti-i sakaleyn’dir. Kendileri Şam’da câmii Beni Umeyye de bulunurken, cin taifesinden sarı ve parlak tüylü köpek suretinde bir ferdin geldiğini  ve ağzında taşıdığı kağıtlarda seksene yakın soru bulunduğunu ifade etmekte ve bu soruların cevabını verip bunları bir risale (kitapçık) halinde topladığını, adını da “Keşfü’l-Hicab-i Verranan Vech-i Es’illetilcan” adını verdiğini söylemektedir.” “El-yevakit ve’l cevahir fi akaid’l ekabir. C.1 S.121” (Fetvalar Mehmet Emre. C.1 S.511)

 

Buraya kadar okuduğumuz âyet, hadis ve diğer kaynaklarda görüldü ki; cinlerle insanlar ilişki kurabiliyorlar.

Fakat onları İslâm’a davet etmek, onları aydınlatmak  dışında; Peygamberler ve büyük ermişlerin haricinde  ve bilhassa dünyevi faideler için onlara yaklaşmak doğru ve hoş görülemez. Cinlerden büyük ermişler olduğu gibi, kafir olanları, şeytanlaşmış olanları da vardır. Onların gerçek durumlarını bilemediğimiz için onlardan çok uzak kalmalıyız. Peygamberimiz efendimiz de böyle yapmış  onlar hakkında bizlere fazla bilgi vermemiştir.

Şahsen kendim cinlerle teması bulunan, onları görüp konuşan, bazı bilgiler alan bir çok kimseyi tanıyorum, fakat tasvip etmiyorum.

HZ. ADEM’ İN ERKEK ÇOCUKLARI  KİMLERLE EVLENDİLER?

Değerli okurlarım;

Bu soruyu belki herkes merak eder ama, bunu bana, 9 sene evvel İslamı kabul etmiş; biraz Türkçe öğrenmiş, islami ilimleri medreselerde okumuş, sarı sakallı olup, cübbe ve sarıkla dolaşan; kendisi İngiliz  olduğu, İngiliz pasaportu taşıdığı için kendisine karışılamayan ve de ; yeni ismi Naim olan bir kardeşimiz sordu. Bunu sorarken Hz. Adem’ in erkek çocuklarının kız çocuklarıyla evlendiğini muhakkak biliyordu. Fakat nasıl olur gibi endişesini gidermek için sormuştu. Sonunda anlatınca endişesinin  kalmadığını  kalbinin rahat ettiğini söyledi..

Değerli okurlarım merak edilen konu şu: Nasıl olurda erkek kardeşler o devirde  kız kardeşleriyle evlenebilirler?  Gerçek şu: Hz. Havva annemiz bir erkek bir kız olmak üzere çift çift doğururdu. O günkü şeriata yani Allah’ın emirlerine göre karındaş olan yani aynı karında ikiz doğan erkek ve kız kardeşlerin birbirleri ile evlenmeleri haram idi.

Fakat neslin çoğalması için karındaş olmayanlar birbirleriyle evlenebiliyorlardı. Zamanla bu zaruret ortadan kalkınca; karında olmayan, kız kardeşler ve yakın akrabayla evlenmek yasaklandı ve şimdiki gibi haram edildi.

Bu konuda İmam Taberi Hazretlerinin görüşlerini aşağıya alıyorum.

HABİL VE KABİL HADİSESİ

Haber verilirki, Adem (a.s.)’ın çok oğulları oldu. Her kere ikiz doğurdu, bir erkek ve biri dişi olurdu. Bir karından doğan kızı, bir karından doğan oğlana verirdi. Kabil ile bir karından güzel bir kız doğdu. Adem (a.s.) onu Habil’e vermek diledi. Kabil razı olmadı. Hz. Adem “ Varın kurban edin” dedi. Hz. Adem yılda bir gün tayin etmişti ki, o gün de kurban ederdi. Ve dua kılardı. Ve Allah Teala’ ya secde ve niyaz ederdi. Gökten ateş renginde bir kızıl nesne inerdi. Onun iki yeşil kanadı vardı. O kurban ki, Allah Teala kabul ede, üzerine konardı. Makul olmayan kurbanın çevresinden geçmezdi. Üstüne konduğu kurbandan kalkınca, o kurbandan eser bulunmazdı. Halk bilirlerdi ki, o kurban kabul olunmuştur. O kurban ki Allah Teala kabul etmemiştir, evvelki halinde kalırdı. Hiç yanmazdı. Halk ortasında o kurban sahibinin yüzü kara olup gayet utanırdı. Bu nesne Beni İsrail zamanına kadar devam etti. Sonra Allah Teala kerem edip onu kaldırdı ki, kabul ettiğini ve etmediğini kıyamet gününe kadar kimse bilmesin.

Kabil kıza talip olunca, Adem (a.s.) “ varın kurban edin, hanginizin kurbanı kabul olursa bu kızı ona vereyim” dedi. Vardılar, kurban etmeye gittiklerinde Habil koyun güderdi. Bir koyun ki, koyunlarda ondan iyisi yoktu, getirdi o kurban yerine bıraktı. Kabil ekinciydi. Bir deste buğday getirdi ki, ondan ednası yok idi. Getirdi o’da kurban yerine koydu. Adem (a.s.) oğullarının her birisine bir sanat öğretmişti.

O kuş suretindeki ateş geldi, Habil’in kurbanını yaktı, belirsiz oldu. Kabil’in buğdayı tarafından geçmedi. Kabil Habil’e ben seni öldürürüm dedi. Habil, Hak Teala müttekilerden kabul eder, eğer sen beni öldürmeye el uzatırsan, ben seni öldürmeye el uzatmam. Ben perverdigar-ı Alemden korkarım dedi. Habil Kabil’den korkardı. Zira Kabil Habil’in daima peşini kollayıp, fırsat arardı. Derken bir kere gördü ki Habil dağ başında yatıp uyuyor. Taş getirip Habil’in başı üzerine bıraktı. Habil’i öldürdü. Yer yüzünde ilk kan döken kimse Kabil idi.   

Hemen Kabil’i metrudun şekavet eseri simasında zahir oldu. İblis ona ziyan etti Kabil, atasıyla beraber olamayıp kız kardeşini aldı ve Yemen tarafına giderek vefat edinceye kadar orada kaldı.” (Tarih-i Taberi Terc. C. 1 S. 87-90)

Karındaşla evlenmenin zamanla yasak, yani haram edilmesine en güzel örnek; içkinin, önce uzun süre yasak edilmeyip;  bilahere tedricen uzun zamanlardan sonra yasaklanarak haram edilmesidir.

 

Şöyle ki:

İçki ile ilgili ilk âyette:

 

  وَمِن ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

  وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ

 

“Ve hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki ve hem de güzel rızık edinirsiniz. Muhakkak ki, bunda da aklını kullanan bir kavim için elbette bir ibret vardır. Ve Rabbin bal ansına da ilham etmiştir ki, dağlardan ve ağaçlardan ve çardaklardan evler edin.”(Nahl suresi âyet: 67-68)

 

Görüldüğü gibi okuduğumuz âyeti kerimede: Hurmadan üzümden hem içki, hem de, güzel rızıklar ediniyorsunuz Buyurulmuş ve  içki yasaklanmamıştır. Uzun zamanlar sonra şu ikici âyet inmiştir.

 

  يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ

 

“Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de büyük günah vardır. Ve insanlar için faydalar da vardır. Bunların günahı ise faydalarından çok büyüktür. Sana ne infak edeceklerini de sual ediyorlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı. Allah Teâlâ âyetlerini sizlere işte böyle beyan ediyor, ta ki tefekkür edesiniz.”(Bakara suresi âyet: 219)

 

Bu okuduğumuz âyeti kerimede, Yapılan sorular üzerine:

İçki ve kumarı soruyorlar onların biraz faydası var ama zararları daha büyüktür. içki yine haram değil ama müminlerin bir kısmı terk etti.

Yine ileriki zamanlarda üçüncü âyet indi:

 

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ وَلاَ جُنُبًا إِلاَّ عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّىَ تَغْتَسِلُواْ وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مِّنكُم مِّن الْغَآئِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا

 

“Ey mü'minler!. Siz sarhoşlar olduğunuz halde ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana kadar ve cünüp olduğunuz halde de -yolcu olmak müstesnâ- gusul edinceye kadar namaza yaklaşmayınız. Ve eğer siz hasta veya sefer halinde olursanız veya sizden biri ayakyolundan gelir de veya siz kadınlara dokunur da su bulamaksanız o zaman temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz. Yüzlerinize ve ellerinize mesheyleyiniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ affedici ve yargılayıcıdır.” (Nisa suresi âyet: 43)

 

Sizler ne okuyacağınızı anlayıncaya kadar içkili iken namaza durmayın bu âyetten sonra büyük çoğunluğun hepsi içkiyi bıraktılar. Ancak bırakamayacak derecede alışkın olanlar “biz de yatsıdan sonra içeriz. Sabaha kadar ayıkır sabah namazını kılarız “dediler..Çünkü içki halen tam manasıyla yasaklanmış,haram edilmiş değildir.

 

Fakat bundan sonra gelen ayetler:

 

 

  1يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

  إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ فَهَلْ أَنتُم مُّنتَهُونَ

 

 

“Ey imân edenler!. Muhakkak ki, iç ki, kumar, putlar ve kısmet için çekilen zarlar şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. Artık ondan kaçınınız ki, kurtuluş bulabilesiniz. Şüphe yok ki: Şeytan aranıza ancak içki ile, kumar ile düşmanlık düşürmeyi ve sizi Allah Teâlâ'nın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık siz vazgeçtiniz değil mi?.”(Maide suresi âyet: 90-91)

 

İşte bu âyeti kerimelerde: “İçki kumar ve fal okları şeytan işlerinden bir iştir; artır terk ettiniz değil mi? Buyurularak. İçki kumar ve fal okları tamamen yasaklanmış haram edilmiştir. Bir şeyin hikmet icabı helal yani serbest bırakılması, onun sonradan yasak edilmesine engel değildir. Her şeyi bizler için yaratmış bulunan Rabbimiz! İnsan faidesine dair en güzel kuralları kurmuş ve zamanla daha iyilerini getirerek bazı emirlerini yenilemiştir. O en güzelini bilendir. Hz. Adem’ in çocuklarının evlenmeleri önce helal iken sonra haram olması da bunun gibi olmuştur.

 PROF.  ZEKERİYA BEYAZ’A GÖRE  KUR’AN’DA BAŞ ÖRTÜSÜ YOKMUŞ !

Değerli okurlarım, sayın Keziban Hatemi gibi: İlâhiyat Profesörü Zekeriya Beyaz’a göre de Kur’ân’da baş örtüsü emri yokmuş !

Kur’an’da baş örtüsü emri olmadığını savunan Sayın  Prof. Beyaz ile 24-Ocak-2000 tarihli “Aksiyon” dergisinde, Sayın Osman İridağ’ın yaptığı röportajı yorumsuz olarak sizlerin takdirinize sunuyorum. Tabi Beyaz’a verilecek cevabımızla;  Sayın Keziban Hatemi’ye vereceğimiz cevap aynı olacaktır.

 

Röportajın ilgili bölümlerini aşağıya aynen alıyorum:

Başörtü takanlar fitne çıkarıyor                                       

Osman İridağ- Başörtüsü fitne mi çıkarıyor? sorusuna cevap alamadım..

Prof. Zekeriya Beyaz- İnancımız gereği başörtüsü takanlar gereğini yerine getirmeli. Kur’an’ı Kerim Nisa Suresi 59 diyor ki; Allah’a, Peygamber’e ve ulü-l emre itaat edin. Eğer etmiyorlarsa ulemanın fetvası gereği fitne fesat çıkartıyorlar. Bu, devlete karşı, ulü-l emre karşı isyandır. Ulü-l emre isyana idama kadar çeşitli derecelerde ceza verilmiştir. Bunun adı fitnedir, fesattır.

O.İridağ- Ulü-l emri açar mısınız?

Z.Beyaz- Öyle enteresan ki, hocalara, mezhep imamlarına itaat edin diye hiçbir şey yok. Allah ezeli ve ebedi varlıktır. Resulü Ekrem göç etmiştir, dolayısıyla ona itaat konusu  da sona ermiştir. Geriye Allah   ve ulü-l emr kalmıştır. Namaz, hac, oruç, zekat nasıl farz ise bu da farzdır. Ulü-l emr nedir, hükmü elinde tutan. Devam ediyor âyet,  sizden olan...Siz kim? Müslümanlar, aranızdan çıkan, üzerinizde olan. Tersi, dışarıdan bir güç gelmiş, sizi işgal etmişse ona itaat etmeyin. Mesela Çeçenistan’ın itaat etmesi gerekmiyor. Onun dışında kendi içimizden gelen birisi bilmem ne yanlış yapmış, bunlar laf değil. Siz onu değiştirir ya da   yanlışını söylersiniz ve düzelttirirsiniz. O yanlışın da ulema tarafından tespiti gerekir. Toplanacaklar, tartışacaklar, ya düzelt ya da oradan aşağı in, diyecekler. Denilemez ki kendi içinizden dediğiniz zaman bizden değildir, ona itaat etmeyiz. Öyle şey yok.

O.İridağ- Ben sorumda kulağımı direkt gösterdim, siz diğer elinizle dolaştırma  ihtiyacı hissederek  yaptınız. Başörtüsünün masum bir istek değil, rejime karşı mücadelenin simgesi olduğunu ve ülkenin geleceği için okullara başörtülü girilmemesi gerektiğini söylüyorsunuz. Devletin istediğini yapmak tamam da Ya Allah’ın istedikleri ne olacak?

Z.Beyaz- Burada bir çatışma yok. Allah’ın emrine uyduğunuz zaman devlete itaat durumu ortaya çıkar. Devlete itaat ettiğiniz zaman sizden o sorumluluk kalkar. Başı açıktı, kapalıydı biter.

O.İridağ- Birey devletin emrettiğini yaparsa o günah olmaktan çıkar mı?

Z.Beyaz- Başörtüsü dini değildir. Kılperstlik yoktur müslümanlıkta. Bırakın bunları yav.

O.İridağ- Devlet başınızı açın diyorsa ve buna uyarsa günah olmayacak mı?

Z.Beyaz- Olmaz, hiçbir vebali yoktur. Normal şartlarda vebali yoktur. Nur Suresinin 30 uncu ve 31 inci âyetlerini iyi okuyun onların baş örtüsüyle alakası yok. (AKSİYON. 22/28 Ocak 2000, S.24)

        

Röpörtaj burada son buldu. Beyaz gibi Kur’an’da başörtüsü olmadığını savunan sayın Keziban Hatemi’ye geçiyoruz. Çünkü ikisine verilecek cevap aynıdır.   

SAYIN KEZİBAN HATEMİ VE BAŞ ÖRTÜSÜ TARTIŞMASI İLE  Hans von Aiberg’i DEŞİFRE ETMESİ

     Çeşitli  TV. Programlarına katılan Sayın Hüseyin Hatemi ve eşi Keziban Hatemi’yi birçok yönleriyle takdir edip beğendiğimiz halde; son zamanlardaki bazı tutumları bizleri üzmüştür. Önce Sayın Keziban Hatemi’ den başlayalım. Ve de evvela artılarından birini hatırlatalım:

Yine çabuk aldandığı anlaşılan Sayın Prof. Yaşar Nuri Öztürk; bir TV. Kanalında “Arzdan Arşa Miraç” isimli seri kitapların yazarı ve de güya Hollandalı olduğu halde İslâmiyeti kabul etmiş olup aynı zamanda Türkolog olduğunu söyleyen, milyonlarla sattım dediği seri kitaplarının üzerindeki ismi “Prof. Dr. HANS von Äiberg” olan bu kişi ekranda: Sayın Öztürk’ü ve tüm izleyenleri aldatarak kıyamete ait bazı ayetleri ekranda yanında bulunan siyah tahtaya tebeşirle çizerek çeşitli şekillerle tarif ederken; mesela “göğün nasıl dürüleceğini” matematiksel ve fiziksel çizimlerle anlatırken: Sayın Keziban Hatemi telefonla programa katılarak bu adamın; ne Hollandalı ne de profesör olmadığını tam aksine bir sahtekar olup güvenlik güçlerince aranmakta olduğunu aslen Elazığlı olup saçını sarıya boyatmış olduğunu bildirmiş; bu duruma bozulan o kişi iyice rencide olduktan sonra ben iki gün sonra kim olduğumu söylerim, diyerek oradan ayrılmış ve kayıplara karışmıştı. Sayın Öztürk’ün programı bozulmuş, kendisi de sükut-u hayale uğramıştı. Bu hizmetinden dolayı Sayın Keziban Hatemi’yi tebrik ediyoruz.

Ancak Sayın Hatemi birçok programlarda Kur’an-da baş örtüsü yoktur. Kur’an-da bir âyet bulun başımı örteyim demişti. Buna ilaveten, Yaşar Nuri Öztürk’de 19 Ekim 2001 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan cevaplar isimli son kitabının özet bölümlerindeki:

 Herhangi bir yerde, özellikle evde baş açık olarak namaz kılmak mümkündür. Saçlar, örtülmesi  farz yerler değildir. Demekte olduğundan, Sayın Keziban Hatemi’ye ve Öztürk’e: Cevap teşkil edecek ayetler ve hadisleri aşağıya alıyorum. Dikkatle okuyacaklardır.

 

Âyet - 1:   

  وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur sûresi âyet : 31)

 

Âyet - 2:

  يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا

 

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzap sûresi âyet : 59)

 

Âyet - 3:

  وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَاء اللَّاتِي لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ أَن يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِزِينَةٍ وَأَن يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَّهُنَّ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

 

“Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, ziynetleri (yabancı erkeklere) teşhir etmeksizin (bazı) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. İffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.” (Nur sûresi âyet : 60)

 

Hadis - 1:

 

ـ5ـ وعنها رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]يَرْحَمُ اللّهُ نِسَاءَ الْمُهَاجِراتِ ا‘وَلِ لَمَّا نَزَلَ: وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهنَّ اŒيةَ. شَقَقْنَ مُرُوطَهُنَّ فَاخْتَمَرْنَ بِهَا[. أخرجه البخارى وأبو داود .

5. (720)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Allah ilk muhacir kadınlara rahmetini bol kılsın; "Kadınlar baş örtülerini yakalarının üzerini (örtecek şekilde) koysunlar" (Nur 31) âyeti indiği zaman örtülerini (kenardan)  yırtarak onunla (yüzlerini de) örttüler." [Buhârî, Tefsir, Nur 12; Ebu Davud, Libas 33, (4102).].(Kütübü Sitte Terc.c.4.S.133-142)

 

“Ümmü Seleme’den (r.a.) rivayet edildiğine göre “Cilbabları ile otursunlar” emri nazil olunca, ensar kadınları baştan aşağı  cilbablarına bürünmüş olarak çıktılar.” (Ebu Davud. Tac. C.3 S.315)

 
Hadis - 2:  

“Aişeden (r.a.):” rivayet edildiğine göre Allah ilk muhacir kadınlarına rahmetini ihsan buyursun. “Baş örtülerini göğüslerine indirsinler”...emri nazil olunca; elbiselerinin eteklerini parçaladılar ve onlardan baş örtüsü yaptılar.” (Buhari ; Ebu Davud; Tac. C.3 S.314-315)

 

Hadis - 3:   

“Peygamber (s.a.s) Ümmü Seleme’nin yanına geldi. Ümmü Seleme’nin başı örtülü idi. Peygamber (s.a.s) “baş örtünü iki defa değil bir defa sar.” buyurdular.” (Ebu Davud: Tac. C.3 S.316)

Hadis - 4:

“Ebu Bekir’in (r.a.) kızı Esma (r.a.) üzerinde ince ve şeffaf bir elbise olduğu halde Peygamberin (s.a.s) yanına girdi. Peygamber (s.a.s) ona iltifat etmedi. Ve: “Ya Esma! Kadın hayız görüp buluğa erince; yüzüne ve ellerine işaret ederek, ancak şurası buraları müstesna, vücudunun her tarafının görülmesi caiz değildir.” buyurdu.” (Ebu Davud, Libas 34-4104; Küt.Sitte C.15 S.54)

 

AÇIKLAMA:

“Bu hadis fitneden emin olunduğu takdirde, buluğa ermiş yabancı kadının el ve yüzüne bakılmasının, caiz olduğunu ifade eder. Nur sûresinde geçen âyeti de bu manaya delil kılınmıştır. Celaleyn tefsirinde; ziynetten istisna edilen yerlerin, eller ve yüz olduğu belirtilir. Ebu Hanife ve bir kavlinde Şafi-i Rahimehümullah böyle hükmeder. Şafi-i hazretleri, yabancı kadının, yüz ve ellerine bakmanın, fitne tehlikesi olduğu için haram olduğunu da söylemiştir. Burada ki istisnada maksadın, yüz ve eller olduğuna dair İbn-i Abbas’tan da rivayet gelmiştir. İbn-i Abbas’ın bir rivayetinde, bu açıklama Resûlullah’a aittir.” (Ebu Davud, Libas 34-4104; Küt.Sitte C.15 S.54)

 

Sayın Yaşar Nuri Öztürk ve Sayın Keziban Hatemi’nin  baş örtüsüne dair istediği bir âyete karşın, bir çok âyet ve hadislerle cevap vererek bu konuyu tamamlamış olduk.

Zekeriya Beyaz  beye de iyi anlayışlar diliyoruz. Ve soruyoruz! Resûlullah (s.a.s) efendimiz vefat ettiğinden dolayı, baş örtüsü konusunda, O’na itaat da son bulduysa; dini uygulamalardaki, namaz dahil sayısız sünnet  olarak kabul edilen diğer  uygulamalar da terk mi edilmelidir? O zaman en azından namaz   kaç rekat ve hangi saatte nasıl kılınacaktır?

Kur’an’ın emirleri, nasıl kıyamete kadar bâki ve geçerli ise; O’nun mübelliği, müfessiri ve uygulattırıcısı olan Resûlullah (s.a.s) efendimizin de emirleri, tavsiyeleri, sünnetleri kıyamete kadar bâkidir. O yalnız zamanındaki insanlara değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığın evrensel peygamberidir. Ve de alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.   

 

   يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

 

“Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, azîz ve hakîm olan Allah'ı tesbih eder.” (Cuma sûresi âyet : 1)

 

 

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا

 

 

 مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ

 

“Çünkü ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Cuma sûresi âyet : 2)

 

وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ 

 

“(Peygamberi) müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da göndermiştir. O, azîzdir, hakîmdir.” (Cuma sûresi âyet : 3)

 

Sayın Beyaz; üstteki âyeti kerime gösteriyor ki Resûlullah Efendimiz yalnız o günkü dünya insanlarına değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanlara gönderilmiştir. Yalnız asrındaki inananları değil, kıyamete kadar gelecek tüm inananları da “...temizliyor, onlara da Kitab ve hikmeti öğretiyor.”  Peygamberimizin emirleri kıyamete kadar bâkidir ve onları tatbik etmek inananlar için kurtuluş vesilesidir.

 

“Prof. Yaşar Nuri Öztürk'ün 'Cevap Veriyorum' adlı kitabı, islamın hayata bakışıyla ilgili hayli tartışma yaratacak görüşler içeriyor”

   “  HAZIRLAYAN: İhsan Yılmaz    

     Bugüne kadar İslam'a çağdaş  yaklaşımıyla büyük ilgi çeken çıkışlar yapan İslam düşüncesi uzmanı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, yeni kitabıyla da ciddi tartışmaların  yolunu açtı.

     Prof. Öztürk, bugüne kadar çeşitli kişi ve çevrelerden kendisine yöneltilen tam 342 soruya verdiği yanıtları, 'Cevap Veriyorum' adlı kitabında topladı. Kitabında Prof. Öztürk, İslami görüş ve kurallarla İslam'ın hayata bakışı konusunda hayli değişik görüşleri gündeme getirdi. örneğin, cennetin sadece 'erkeklerin seks yurdu' gibi algılanmasının yanlış olduğunu belirten Prof. Öztürk, kitabındaki yanıtlarından birinde "Cennet'te kadınlara da erkek verilecek" dedi. İmam nikahının İslami açıdan geçerli olmadığı, Türkiye gibi ekonomik krizdeki ülkelerde hacca gidilmemesi gerektiği gibi tartışama yaratacak görüşlere yer veren Öztürk'ün kitabından bazı bölümler şöyle:

YERDEN SAKALLI OLARAK ÇIKACAK OLAN DABBETÜL ARZ KİMDİR? YAŞAR NURİ’YE GÖRE DABBETÜ-ÜL ARZ ÇIKMIŞMIŞ HAYATTA İMİŞ (!)

 

Sayın Öztürk Diyor ki:

 

“'Hawking kıyamet alameti'

Dünyaca ünlü İngiliz teorik fizikçi Stephen Hawking'i kıyamet alameti sayılan 'Dabbetül Arz' diye nitelendiren Öztürk, şu görüşü dile getirdi: "Dabbatül Arz bir insandır. Beyni ve özü bakımından mükemmel olmasına rağmen, bedensel açıdan tam fonksiyonel bir insan değildir. Dabbetül Arz çıkmıştır, şu anda yaşamaktadır ve Kuran'ın sözünü ettiği uyarıları, yine Kuran'ın gösterdiği tarz ve üslupla insanlığa ulaştırmaktadır. Bana göre Dabbetül Arz, insanlığa kıyametin yaklaştığı yönünde sürekli uyaran ve nitelikleri Kuran’daki tanıtıma tıpa tıp uyan Hawking'tir."

 

Değerli okurlarım; âyet ve hadislerde geçen “DABBET’ÜL ARZ” kıyamet kopmadan bir müddet önce yerden çıkacak bir canlı olarak tarif edilmektedir. Ve de Allah’ın görevlendirdiği kutsal bir zattır. Yaşar Nuri’nin “dabbetül arz” dediği İngiliz teorik fizikçi Stephen Hawking ise en azından peygamber efendimize inanmayan Kur’an-ı ve Allah’ı kabul etmeyen ya bir ateist ya da bir gayrımüslimdir. Kur’an’ı, Allah’ı ve Resulullahı tanımayıp reddeden üstelik felçli olduğundan dolayı ayağa kalkamayan bir kafir nasıl Allah namına uyarıcılık yapabilir? En azından, âyeti kerimede geçtiği gibi bu adam anası, babası olan bir kimsedir. Halbuki âyeti kerimede görüleceği gibi Dabbe yerden çıkarılacak,anasız babasız olacaktır. Bu mantıksız, ölçüsüz yakıştırmalar ancak Sayın Öztürk’le örtüşür. Allah akıllar versin.

 

İşte âyet ve hadisler:

 

وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِّنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ

“Söylenen söz, başlarına geldiği zaman, onlar için yerden bir dâbbe çıkarırız da bizim âyetlerimize insanların kati surette inanmaz olduklarını onlara söyler”(Neml Suresi, âyet:82)

 

 

İşte Hadisi şerifler:

 

Hadis :1

 

ــ7230 -حَدّثَنَا أَبُو غَسَّانَ مُحَمَّدُ بْنُ عَمْرٍو زُنَيْجٌ. ثَنَا أَبُو تُمَيْلَةَ. ثَنَا خَالِدُ بْنُ عُبَيْدٍ. ثَنَا عَبْدُ اللّهِ بْنُ بُرَيْدَةَ عَنْ أبِيهِ؛ قَالَ: ذَهَبَ بَي رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى مَوْضِعٍ بِالْبَادِيَةِ قَرِيبٍ مِنْ مَكَّةَ. فإِذَا أرْضٌ يَابِسَةٌ حَوْلَهَا رَمْلٌ. فَقَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَخْرُجُ الدَّابَّةُ مِنْ هَذَا الْمُوْضِعِ. فإِذَا فِتْرٌ فِي شِبْرٍ.قَالَ اِبْنُ بُرَيْدَةَ: فَحَجَجْتُ بَعْدَ ذلِكَ بِسِنَينَ. فَأرَانَا عَصاًلَهُ. فَإِذَا هُوَ بِعَصَايَ هَذِهِ. هكذَا و هكذَا.فِي الزوائد: هَذَا إسناده ضعيف. ‘ن خالد بن عبيد، قَالَ البخاري: فِي حديثه نظر. و قَالَ اِبْنِ حبان والحاكم: يحدث عن أنس بأحاديث موضوعة .

(7230)- Abdullah İbnu Büreyde radıyallahu anhüma babası (Büreyde)'den naklediyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm beni, Mekke'ye yakın badiyedeki bir yere götürdü. Burası kuru bir yerdi, etrafı da kumdu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Dâbbetu'l-arz bu yerden çıkacak" buyurdu. İşaret edilen yerin eni ve boyu birer karıştı."İbnu Büreyde dedi ki: "Bundan yıllar sonra haccettim. Babam (o sahanın en ve boy uzunluğunda) bir asasını bize gösterdi. Baktım ki, o âsa benim bu âsam ile şu ve bu kadardır."(Kütübü Sitte Terc.C.17.S.553)

 

 

Hadis : 2

 

ـ728ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]قالَ رسولُ اللّه #: تَخْرُجُ الدَّابَّةُ وَمَعَها عَصَى مُوسَى وَخَاتَمُ سُلَيْمَانَ فَتَجْلُوا وَجْهَ المُؤمِنِ بِالْعَصَى وتَخْطِمُ أنْفَ الْكَافِرِ بِالْخَاتَمِ حَتَّى إنَّ أهْلَ الخِوَانِ لَيَجْتَمِعُونَ فَيَقُولُ هَذَا يَا مُؤمِنُ، وَيَقُولُ هذَا يَا كَافِرُ[. أخرجه الترمذى .

(728)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) buyurdu ki: "Dabbetu'l-arz, berâberinde Hz. Mûsa'nın asâsı ve Hz. Süleyman (aleyhimâ'sselam)'ın mühürü olduğu halde çıkar. Asâ ile mü'minlerin yüzünü cilalar, mührü de kâfirlerin burnuna basar. Öyle ki, sofra ehli toplanınca biri diğerine (yüzündeki  parlaklıktan dolayı) "Ey mü'min!" der, diğeri de (öbürüne, burnundaki mühür damgası sebebiyle): "Ey kâfir!"der. (Yani mü'min de kâfir de yüzünden tanınır). [Tirmizî, Tefsir, Neml (3186).] (Kütübü Sitte Terc.C.4.S.153)

 

Bu konuda, büyük  müfessir, Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinden ilgili bölümü alıyorum:

Neml Suresi,âyet.82:

¤á¡è¤î Ü Ç ¢4¤ì Ô¤Ûa  É Ó ë a ‡¡a ë   o söylenen başlarına geleceği vakit de - ya'ni kâfirlerin isti'cal ettikleri o va'd, söylenen o azâb tamamiyle aleyhlerinde vukua geleceği, başlarına kıyamet kopacağı vakıt, yâhud aleyhlerinde o hüküm vakı' olacağı zaman ¡¤‰ üa  å¡ß ¦ò £2¬a … ¤á¢è Û b ä¤u Š¤ a  onlar için Arzdan bir dâbbe çıkarırız ; æì¢ä¡Óì¢íü b ä¡mb í¨b¡2 aì¢ãb ×  b £äÛa  £æ a =¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m  nâsın âyetlerimize yakîn ile inanmaz idiklerini kendilerine söyler. - Bâlâda beyan olunduğu üzere «; æì¢à Ç b è¤ä¡ß ¤á¢ç ¤3 2 b® è¤ä¡ß §£Ù ( ó©Ï ¤á¢ç ¤3 2  » olduklarını anlatır. - Burada kıyamet alâmetlerinden olan bir dabbetül'arz haber veriliyor....

 

Bununla beraber       

 É 2¤‰ a ó¬¨Ü Çó©'¤à í ¤å ß ¤á¢è¤ä¡ß ë 7¡å¤î Ü¤u¡‰ ó¨Ü Ç ó©'¤à í ¤å ß ¤á¢è¤ä¡ß ë 7©é¡ä¤À 2«ó¨Ü Ç ó©'¤à í ¤å ß ¤á¢è¤ä¡à Ï 7§õ¬b ß ¤å¡ß §ò £2¬a …  £3¢×  Õ Ü  ¢é¨£ÜÛa ë  » âyetinden anlaşıldığı üzere her hayvanda isti'mal olunur. Hayvan lâfzına müradif gibidir. «b è¢Ó¤‹¡‰ ¡é¨£ÜÛa ó Ü Ç ü¡a ¡¤‰ üa ó¡Ï §ò £2¬a … ¤å¡ß b ß ë dan anlaşılan da budur. Binaenaleyh hayvan gibi insana da ıtlak olunur. Bu âyette «dabbe» diye nekire olarak vârid olmasından bunun bildiğimiz dabbelerden bam başka bir dabbe olması tebadür eder. «¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m ¦ò £2 a …  » terkibinden zâhir olan ise bunun hayvanı nâtık, ya'ni insan olmasıdır. Tefsirler de bu iki nokta etrafında dolaşmaktadır.

Ragıb, Müfredatında bu babdaki akvali şöyle telhıs etmiştir: «=¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m ¡¤‰ üa  å¡ß ¦ò £2¬a … ¤á¢è Û b ä¤u Š¤ a  » kavli kerîminde denildi ki: «dabbe tanıdığımızın hilâfına bir hayvandır ki çıkması kıyamet sırasına mahsustur. Bir de denildi ki «bununla cehalette hayvanlar menzilesinde olan eşrar murad olunmuştur» bu takdirde dabbe bütün (mâyedübb) ün ismi olarak cemi' olmuş olur. (Hain) in cem'inde hâine gibi. Kazı beyzavî ve ba'zı ehli hadîs bunu «cessase» olmak üzere göstermişlerdir ki bir hadîste varid olduğu üzere Cessase Deccal için ahbar tecessüs eden casus demektir. Ebüssüud da diyorki: bu dabbe cessasedir. Bundan ismi cins ile ta'bir olunması şanının garabetine ve evsafının tavrı beyandan haric olduğuna delâlet eder. Bu münasebetle hadîste varid olan ba'zı garib rivayetleri kaydettikten sonra şunu da ılâve eyliyor ki: Hazreti Alîden şöyle rivayet olundu: kuyruğu olan bir dabbe değil, sakalı olan bir dabbedir demiş, bir recül olduğuna işaret eylemiştir. Fakat meşhur olan bir dabbe olmasıdırgça . Şübhesiz Kur'anda «¦ò £2 a …  » ta'bir olunduğu için dabbedir. Lâkin recül de bir dabbedir. «¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m ¦ò £2 a … »  buyurulması ise bunun bir insan olmasını ta'yin için zâhir bir karînedir. Burada kelâma mecazî bir ma'nâ vermek veyahud «¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m » fı'lini söylemek ma'nâsına değil de cerh ma'nâsına teklîme hamleylemek hilâfi zâhirdir. Rivayatı garîbe ile Kur'anı zâhirinden ıhrac etmek iykanına halel getirmektir.

Kaldı ki Ahmed, Tayalisî, Naım ibni Hammad, Abd ibni Hamîd, Tirmizî Hasen diyerek, İbni Mace, İbni Cerir, İbni Münzir, İbni Ebi Hatım, İbni Merdûye ve Beyhakî gîbi zevatın Ebû Hüreyre radıyallahü anhten tahric eyledikleri bir hadîste Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem buyurmuştur ki; «dabbetül'arz, Mûsanın Asası ve Süleymanın Mührü beraberinde olarak çıkacak, Mühr ile mü'minin yüzünü parlatacak, Asa ile kâfirin burnunu kıracak, nas sofraya toplanacak, mü'min ve kâfir tanınacak». Bu hadîse nazaran da bu dabbe maddî ve ma'nevî harikulâde bir kuvvet ve saltanat ile zuhur edip büyük bir islâm devleti teşkil edecek bir sahib huruc olmuş oluyor. Şübhe yok ki Asayi Musâ ile Mühri Süyelmanı hâiz olan zat büyük bir şahsıyyet olacaktır. Hem de şirardan (şerlilerden)  değil hıyardan (hayırlılardan) olacak, çünkü mü'minin yüzünü güldürecek kâfirin burnunu kıracak. Âyette «; æì¢ä¡Óì¢íü b ä¡mb í¨b¡2 aì¢ãb ×  b £äÛa  £æ a =¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m  » buyurulması da bunu ıktiza ediyor. Şu halde buna dâbbe tesmiye edilmesinin vechi, onun kâfirlere karşı haşîn olacağını ve Allah tealâya nazaran onun ihracı zor bir şey değil, yerden adî bir dâbbe çıkarmak gibi kolay olduğunu anlatmaktır. (Elmalılı tefsiri C.5.S.3701-3)

Değerli okurlarım ; Âyet ve hadislerde görüldüğü gibi; son zamanda yerden çıkacak olan “Dabbetü’l-arz, O mübarek zat, bir anadan, babadan meydana gelmemiştir. Fakat; sakallı   bir insan olarak, tüm insanları, Hz.Süleyman’ın mührü ve Hz.Musa’nın asasıyla mucizevi bir surette ve harika bir hareket kabiliyeti ile tescil etmek üzere Hz.Allah tarafından yerden çıkartılmıştır. Yaşar Nuri öztürk’ün iddialarıyla hiçbir alakası yoktur.O’nunki ciddiyetten uzak bir yanılgıdır.

ZÜLKARNEYN KİMDİR? YECÜC VE MECÜC NEREDE YAŞIYORLAR NE VAKİT VE NASIL ÇIKACAKLAR?

Değerli okurlarım:

Zaman zaman merakla sorduğunuz “Zülkarneyn” ile“Yecüc ve Mecüc” konusuyla ilgili âyet ve hadisi şerifleri buraya alarak sizlere bilgi aktarmayı uygun buldum.İnşaallah en doğru kaynaklardan en sağlam bilgileri alırız.

 

İşte ayetler:    ¤6e

  وَيَسْأَلُونَكَ عَن ذِي الْقَرْنَيْنِ قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْرًا  

“Ve sana Zülkarneyin'den sual ediyorlar. De ki: Ona dair size kâfi bir haber hikâye edeceğimdir.” (Kehf Suresi, âyet: 83)

إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا

“Biz onu yeryüzünde bir kudrete erdirdik ve ona her şeyden bir sebep verdik.” (Kehf Suresi, âyet:84)

فَأَتْبَعَ سَبَبًا

“Artık o, bir yol takibe başladı.” (Kehf Suresi, âyet:85)

 

حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْمًا قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا

 

” Tâki, güneşin battığı yere vardı, onu siyah bir çamur gözesinde batar -gibi- buldu ve onun yanında bir kavim de buldu. Dedik ki: Ey Zülkarneyin!. Ya azap edersin veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın.” (Kehf Suresi, âyet:86)

 

قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُّكْرًا

” Dedi ki: Her kim zulüm ederse elbette onu cezalandırırız, sonra da Rabbine gönderilir, artık o da cidden şedditle bir azap ile cezalandırır.” (Kehf Suresi, âyet:87)

 

 

وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاء الْحُسْنَى وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا

“Amma her kim imân eder ve iyi amelde bulunursa artık onun için çok güzel bir mükâfat vardır ve ona emrettiğimiz şeylerden bir kolaylık söyleriz”. (Kehf Suresi, âyet:88)

 

 

  ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا

“Sonra da başka bir yol takip etti.” (Kehf Suresi, âyet:89)

 

حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَى قَوْمٍ لَّمْ نَجْعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتْرًا

“Vaktaki güneşin doğduğu bir tarafa kavuştu, onu bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı, bir siper yapmış değildik.” (Kehf Suresi, âyet:90)

كَذَلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا

” İşte böylece. Ve şüphe yok ki, onun yanında neler olduğunu biz ilmen kuşatmışızdır.” (Kehf Suresi, âyet:91)

 

  ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا

” Sonra diğer bir yolu takibe başladı.” (Kehf Suresi, âyet:92)

 

 

حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْمًا لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا

“Vaktaki, iki dağın arasına kavuştu, onların yakınında bir kavim buldu ki, söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler.” (Kehf Suresi, âyet:93)

 

قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَى أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا

“Dediler ki: Ey Zülkarneyin!. Şüphe yok ki, Yecüc ile Mecüc, yerde fesat çıkarıp duran kimselerdir. Bizim ile onların arasına bir sed, yapman için sana bir ücret versek olur mu?.”(Kehf Suresi, âyet:94)

 

قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا

” Dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu -nimetler sizin bana vereceğiniz ücretten- hayırlıdır. Siz bana bir kuvvet ile yardım edin, sizinle onların arasına bir kuvvetli sed (engel) yapayım. (Kehf Suresi, âyet:95)

 

آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَارًا قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا

 

“Bana demir parçaları getirin, iki dağın arası bir seviyeye gelince körükleyin dedi. Onu ateş haline koyduğu zaman da getirin bana, dedi. Üzerine erimiş bakır dökeyim.” (Kehf Suresi, âyet:96)

 

  فَمَا اسْطَاعُوا أَن يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا

Artık ne onun üstüne çıkmaya kâdir oldular ve ne de onun için bir delik açmaya güçleri yetti.” (Kehf Suresi, âyet:97)

 

قَالَ هَذَا رَحْمَةٌ مِّن رَّبِّي فَإِذَا جَاء وَعْدُ رَبِّي جَعَلَهُ دَكَّاء وَكَانَ وَعْدُ رَبِّي حَقًّا

” Dedi ki: Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vâdi geldiği vakit ise onu dümdüz etmiş olacaktır. Ve Rabbimin va'di, bir hak olmuştur”. (Kehf Suresi, âyet:98)

 

وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا

“Ve o gün -Yecüc ile Mecüc'ün çıktıkları zaman- onların bazılarını bazısı içinde dalgalanır -muztarip- bir halde bırakmışızdır ve sûra üfrülmüştür, artık onların hepsini toptan toplamışızdır.” (Kehf Suresi, âyet:99)

 

وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِّلْكَافِرِينَ عَرْضًا

” Ve o gün cehennemi kâfirler için bir gösterişle göstermişizdir.” (Kehf Suresi, âyet:100)

 

  الَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِي غِطَاء عَن ذِكْرِي وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا

“ Onlar ki, gözleri benim zikrimden bir perdede idi ve işitmeğe de kâdir olamaz olmuşlardı.”.. (Kehf Suresi, âyet:101) 

 

 

 

İşte Hadisi Şerif :

 

السَّمَاءِ. فَتَرْجِعُ عَلَيْهَا الدَّمُ الّذِي إجْفَظَّ. فَيَقُولُونَ: قَهَرْنَا أهْلَ ا‘رْضِ وَعَلَوْنَا أهْلَ السَّمَاءِ فَيَبْعَثُ اللّهُ نَغَفاً فِي أقْفَائِهِمْ فَيَقْتُلُهُمْ بِهَا.قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ والَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ! إنَّ دَوَابَّ ا‘رْضِ لَتَسْمَنُ وَتَشْكَرُ شَكَراً مِنْ لُحُومِهِمْ.فِي الزوائد: إسناد صحيح. رِجَالُهُ ثقات. ورواه الحاكم و قَالَ: صحيح عَلَى شرط مسلم .

1244. (4080) (7231)- Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:"Ye'cüc ve Me'cüc (seddi) her gün kazarak nihayet güneşin ışığını görmeye yakın, başlarındaki kişi onlara: "Haydi dönün, kazımıza yarın devam ederiz!" der. Allah Teâla hazretleri, sabah oluncaya kadar seddi eski güçlü haline iade eder. Bu hal onların müddetleri doluncaya kadar devam edecek. Vakit dolup da Allah onları insanların üzerine göndermek istediği zaman, aynı şekilde yine kazacaklar, güneşin ışığını görecekleri gedik açılacağı zaman, başlarındaki "haydi dönün inşaallah yarın kazmaya devam ederiz" diyecek. Onlar da "inşaallah!" diyecekler; ertesi günü gelecekler. Bu sefer seddi bıraktıkları gibi bulacaklar. Yine kazacaklar, bu sefer insanların üzerine çıkacaklar ve (uğradıkları) suyu içip tüketecekler. İnsanlar, onlara karşı kalelerine çekilecekler. Bu sefer onlar da oklarını göğe atacaklar. Okları, üzeri kanlı olarak geri dönecek. Bunun üzerine Ye'cüc ve Me'cüc: "Biz yeryüzündeki insanları kahrettik ve göktekilere de galebe çaldık" diyecekler. Sonra Allah, onların enselerine musallat olacak deve kurtlarını gönderecek, bunlarla onları öldürecek."Resûlullah Aleyhissalâtu vesselâm devamla dedi ki: "Nefsim elinde olan Zât-ı zülcelâl'e yemin olsun ki, yerdeki hayvanlar onların etlerini yemek suretiyle muhakkak ki iyice semirecek ve memeleri sütle dolacaktır." (Müslim.Kütübü Sitte Terc.C.17.S.554)

Âyeti kerimelerden ve hadisi şeriften anlıyoruz ki: “Yecüc ve Mecüc” isimli kavimler, topluluklar, yer yüzünde değil; yerin altında yaşıyorlardı; ancak zaman, zaman bir geçitten çıkarak yeryüzündeki toplulukları rahatsız ediyorlar, onlara zulmediyorlardı. Bundan dolayı, zarar gören oranın yerli halkı  o bölgeye uğramış bulunan; Hz. Zülkarneyn’den yardım istemişler; Hz. Zülkarneyn de Demirleri eriterek vede üzerine bakır eriyiği döktürerek onların çıkış yerlerini kapatmış, onların Allah’ın izni ile yerin altında hapis kalmalarını sağlamıştı.ve kıyamete yakın zamana kadar da orada yaşamlarına devam edecekler ve son zamanlarda, âyeti kerime ve hadisi şeriflerde bildirildiği gibi; yerlerinden çıkarak yer yüzüne dağılacaklar tüm insanlığı taciz edeceklerdir. Ve böylece sura üfürülecek ve kıyamet kopacaktır. En doğrusunu Hz.Allah bilir.

KADINLAR CUMA NAMAZI KILABİLİRLER.

KADINLAR BAŞ AÇIK NAMAZ KILABİLİRLERMİŞ (!)

Sayın Öztürk diyor ki:

 

•   Kadınlar cuma namazı kılabilir. Herhangi bir yerde, özellikle

 evde baş açık olarak namaz kılmak mümkündür. Saçlar, örtülmesi farz yerler değildir.

Sayın Öztürk; yine size soruyorum yeni bir şey icad etmiş gibi konuşuyorsunuz. Cuma namazının ve cenaze namazının kadınlar tarafından kılınamayacağını iddia eden her hangi bir kitaba veya herhangi bir ilim adamına rastladınız mı? Cumanın kadınlara farz olmaması, ayrı hükümdür, fakat kadınlar Cuma namazı kılamaz demek başka bir hükümdür. Elbette ki Cuma namazı kadınlara farz değildir. Fakat Cuma namazı kılmalarına da  bir engel yoktur. Cuma kılarlarsa, öğlen namazı üzerlerinden kalkmış olur. Cenaze namazını zaten kılabilirler. Hatta Resulullah efendimizin cenaze namazını önce erkekler sonra kadınlar kılmışlardır.

Sayın Öztürk; (kadınlar) Herhangi bir yerde, özellikle evde baş açık olarak namaz kılmak mümkündür. Saçlar, örtülmesi  farz yerler değildir. Diyorsunuz. Bu iddanızı çürüten ayetleri aşağıya alıyorum:

 

Âyet : 1

 

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.” (Nur Suresi,âyet:31)

 

Âyet :2

 

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا

“Ey Peygamber!. Eşlerine ve kızlarına ve müminlerin kadınlarına deki, üzerlerine ferâcelerini sıkı örtsünler. Bu, onların tanınmalarına ve ezâ edilmemelerine en yakın -en uygun bir sebep- tir. Ve Allah çok mağfiret edendir, çok merhametli olandır.” (Ahzab Suresi, âyet:59)

Âyet : 3

 

  وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَاء اللَّاتِي لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ أَن يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِزِينَةٍ وَأَن يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَّهُنَّ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

 

“Evlenme arzuları kalmayan oturmuş kadınların ise bir ziynet ile açılıvermemeleri halinde üst örtülerini bırakmalarından kendileri için bir günah yoktur. Mamafih iffete ziyadesiyle riayet etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır ve Allah bihakkın işiticidir, hakkıyla bilicidir.” (Nur suresi âyet: 60)

 

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK’E GÖRE YAPILAN 100 BİN CAMİDE
 İÇİNDE İNSAN YAPILAN TEK CAMİ YOKMUŞ

 

Y.N.Öztürk Diyor ki:”


•   “Yarım yüzyılda 100 bin cami yaptık ama içinde insan yapılan bir tane cami yok. Allah'ın evi dediğimiz o duvarlar arasında kin ve düşmanlık yayılıyor.”
(19 Ekim 2001 tarihli Milliyet Gazetesi cevaplar kitabından)

 

Sayın Öztürk; müslümanlara olan kinin gayzın ağzından taşıyor, (depremin getirdikleri isimli kitabında) birçok cami yıktığını, (eğer doğruysa) ifade ediyorsun. Burda da hangi dinin, hangi tarikatın etkisinde kalmış isen tüm müslümanları insan dışı ilan edecek kadar cür’et göstererek haddi aşmaktasınız !  Şu sözünüzün farkında mısınız(?):   “Yarım yüzyılda 100 bin cami yaptık ama içinde insan yapılan bir tane cami yok.” Diyorsunuz. Bu ne demek !  Yani camilerdekiler insan değiller mi? Demek istiyorsunuz.O vakit aynaya bakarak kendinizi görüyorsunuz  demektir.Lutfen bir akıl hastahanesine başvurunuz,derim. Çunkü, Resulullah efendimiz:  “ Eyvah insanlar helak oldu ;diyenler,helak olmuştur.” Buyurmaktadır. Sayın Öztürk, acaba siz,ömrünüz  boyunca sizin gibi, kaç adam yaptınız (!) Yani kaç kişiyi doğru inancından saptırdınız? Yazıklar olsun.  

Acaba Allah’ın huzurunda nasıl hesap vereceksiniz.?

 

SAYIN ÖZTÜRK’E GÖRE KUR’AN’DA SÜNNET OLAYI YOKMUŞ VE SÜNNET OLMAK İSLAMİ DEĞİLMİŞ (!)

 

Sayın Öztürk Diyor Ki

 

'Sünnet İslami değil'

 

•   Sünnet denen cerrahi operasyonun Kuran'da yeri yok. Bir

 Ortadoğu örfüdür.

 

 Sayın Öztürk ! Sizi yönlendiren güçlerle beraber mukaddeslere saldırma hususunda başka bir şey bulamadığınızdan ; Allah’ın (c.c.)dostum dediği ve dini kendisine nisbet ettiği Hz.İbrahim aleyhisselamın sünneti olarak; 80 yaşında kendi nefsinden başlayarak inananlara uygulattığı sünnet olma olayını ; “Sünnet denen cerrahi operasyonun Kuran'da yeri yok. Bir Ortadoğu örfüdür.demek suretiyle; size inanacak kadar cahil insanların kafalarını karıştırıyosunuz.

            Hz.İbrahim’ in (a.s.) sünneti olarak binlerce yıldır tatbik edilen ve peygamberimiz efendimizin de tasvib ederek ümmetine uygulattığı ve dolayısıyla peygamberlerin müşterek sünneti olan bu konuyla ilgili hadisi şerifleri aşağıya alıyorum. Kur’an da geçmiyor dersen namazın da, nasıl kılınacağı ve kaç rekat, kaç ruku, kaç secde ile tamamlanacağı da kur’an da geçmemektedir. Elbette peygamberler vahiysiz konuşmazlar.

 

ـ5ـ وعن يحيى بن سعيد: ]أنَّهُ سَمِعَ سَعِيدَ بْنَ المُسَيِّبِ يَقُولُ: كَانَ إبْرَاهِيمُ عَلَيْهِ السََّمُ أوَّلَ النَّاسِ ضَيَّفَ الضَّيْفَ، وَأوَّلَ النَّاسِ اخْتَتَنَ، وَأوَّلَ النَّاسِ قَصَّ شَارِبَهُ، وَأوَّلَ النَّاسِ رَأى الشّيْبَ، فقَالَ: يَا رَبِّ مَا هَذَا؟ قَالَ: وَقَارٌ. قالَ: رَبِّ زِدْنِى وقَاراً[. أخرجه مالك.وزاد رزين: ]وَهُوَ ابْنُ مِائَةٍ وَعِشْرِينَ سَنَةً وَعاشَ بَعْدَ ذلِكَ ثَمَانِينَ[ .

5. Yahya İbnu Saîd'in anlattığına göre, Saîd İbnu'l Müseyyeb (rahimehullah)'ten şunu işitmiştir: "Hz. İbrahim (aleyhisselâm), misafir ağırlayan ilk kimse idi. Keza o ilk sünnet olan kimseydi. Bıyığını kesenlerin ilki, saçında aklık görenlerin ilki de o idi. Ak saçları görünce: "Ya Rabbi bu nedir?" diye sormuş; Rabbi de: "Bu vakardır ey İbrahim!" demiş. O da: "Rabbim! Öyleyse vakarımı artır!" diyerek duada bulunmuştur." Rezîn şunu ilave etmiştir. "Bu sırada Hz. İbrahim 120 yaşındaydı. Bundan sonra 80 yıl daha yaşadı." [Muvatta, Sıfatu'n-Nebi 4, (2,

 

ـ4336 ـ2ـ وَعَنْ اِبْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ الْكَرِيمَ ابْنَ الْكَرِيمِ ابْنِ الْكَرِيمِ ابْنِ الْكَرِيمِ يُوسُفُ بْنُ يَعْقُوبَ بْنِ إسْحَاقَ بْنِ إبْرَاهِيمَ[. أخرجه البخاري .

1. (4336)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kerîm ibnu Kerîm İbni Kerim ibni Kerim: Yusuf İbnu Yâkup İbni İshak İbni İbrahim'dir." [Buhârî, Enbiya 19, Tefsir, Yusuf 1.]

AÇIKLAMA:

1-Burada, "kerîm olmak" yani değerli olmak neseble tevil edilmiştir. Gerçekten Hz. İbrahim'e dayanan Hz. Yûsuf'un  nesebinde hep peygamberler yer almaktadır. Böylesi bir nesebe sahip olan kimse nesebce ekrem olur.

2- Hz. İbrahim, Kur'ân-ı Kerîm'de zikri  çokça geçen büyük peygamberlerden biridir. 69 kere ismi geçer. İkinci rivayette görüldüğü üzere bilinen diğer bir kısım peygamberlerin babası veya ceddidir. Hz. İshâk, Hz. İsmail, Hz. Yâkup, Hz. Yûsuf aleyhimüsselam gibi, Hz. Lut (aleyhisselâm)'ın da amcasıdır.

3-Hz. İbrahim'in diğer peygamberlere nazaran  müstesna bir şahsiyeti vardır. Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman ona sahip çıkma hususunda nizâ ederler. Kur'an meseleyi halleder: O ne Yahudi  ne de Hıristiyan değildir, o Müslümandır. "İbrahim ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. O hak dine yönelmiş bir Müslüman idi. O Allah'a ortak koşanlardan  değildi." [(Âl-i İmrân 67).]

1-Hz. İbrahim'in hayatı, Kur'ân-ı Kerîm'de oldukça teferruâtlı olarak anlatılır. Doğumu, babasıyla, puta  tapan kavmiyle olan mücadelesi, putlara karşı ateşe atılışı, Ka'be'yi inşâ edişi, Allah'a oğlu İsmâil'i kurban etmesi hususunda gördüğü rüyası, oğlunu boğazlayacağı sırada koçun verilmesi vs. Kur'ân'da hayat hikâyesi bu kadar teferruâtıyla yer alan başka peygamber yoktur denebilir.

5- Hz. İbrahim, dinler tarihinde ve bilhassa tevhid tarihinde mühim bir halkayı teşkil eder. Bir kısım içtimâî ve beşeri müesseseler onunla başlar. Sünnet olma tatbikatını insanlığa ilk defa O getirmiştir. İlk misafir ağırlayan da odur.Hz. İbrahim, herkesin üryân (çıplak) geleceği mahşerde ilk giydirilecek.

 

ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رَسولُ اللّهِ #: اخْتَتَنَ إبْرَاهِيم بِالقدُّومِ، وَقالَ بَعْضُهُمْ مُخَفَّفٌ: وَهُوَ ابْنُ ثَمَانِينَ سَنَةً[. أخرجه الشيخان.»الْقَدُومُ«: بالتخفيف آلة النجار، وبالتشديد: اسم موضع، وقيل: بالعكس .

4. (2150)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İbrahim (aleyhisselâm) Kaddûm nâm -bazısı da şeddesiz olarak Kadûm demiştir- mevkide seksen yaşında olduğu halde sünnet oldu." [Buhârî, İsti'zân, 51, Enbiya 8; Müslim, Fedâil  151, (2370).]

AÇIKLAMA:

1- Kaddûm veya Kadûm, iki mânaya gelmektedir:a) Ucu eğri marangoz keseri, satır.b) Bir yer adıdır. Mu'cemu'l-Büldan'daki bir rivayete göre vaktiyle Şam'da (yâni Suriye'de) Halep yakınlarında mevcut olmuş bulunan bir karye'nin adıdır. İbrahim Halilu'r-Rahmân'ın meclisidir, şimdilerde bilinmemektedir. Yine Mu'cemu'l-Büldân'ın verdiği bilgilere göre, Na'mân'da bir yer adı, Medine yakınlarında bir dağ adı, Yemen'de bir kale adıdır. Sadedinde olduğumuz rivâyet, kelimeyi "Suriye'de Hz. İbrahim'in sünnet olduğu köyün adı" mânasında anlamamıza da müsait olduğu gibi, keser mânasında anlamamıza da müsaittir. Nitekim bâzı şârihler bu mânayı esas almıştır.2- Bu rivâyet Hz. İbrahim'in 80 yaşında iken sünnet olduğunu göstermektedir. 120 yaşında sünnet olduğunu haber veren rivâyetler de vardır. Aradaki ihtilâfı çözmek için şarihler çeşitli yorumlar getirirler. Hatta El-Kemâl İbnu Talha hitân üzerine te'lif ettiği müstakil bir cüzde iki ayrı rivâyeti kaydettikten sonra demiştir ki: "Bunlar şöyle cem'edilir: Hz. İbrahim 200 yıl yaşadı. Bunun 80 senesi sünnetsiz devredir, 120 yılı da sünnetli olarak geçen ömrüdür. Öyleyse önceki hadis onun doğumundan itibaren saymak kaydıyla 80 yaşında iken sünnet olduğunu, diğer hadis de öldüğü andan geriye saymak sûretiyle hayatının 120. yılında sünnet olduğunu belirtmektedir." Bu açıklamaya el-Milha fi'r-Reddi Alâ İbni Talha adında müstakil bir te'lifle cevap veren el-Kemâl İbnu'l-Adim dört ayrı nokta-i nazardan bu görüşün yanlışlığını belirtmiştir. Kemâl İbnu'l-Adim dört ayrı nokta-i nazardan bu görüşün yanlışlığını belirtmiştir. Kemal İbnu'l-Adim'in dikkat çektiği hususlardan biri Hz. İbrahim'in yaşı hususunda gelen rivâyetlerin ihtilaflı olduğu ve bunlardan da hiçbirinin sâbit bulunmadığı, dolayısiyle, mezkur ihtilafın çözümünde yaşı esas almanın mümkün olmadığıdır. Rivayetler Hz. İbrahim'in 200, 175, 161 yaşlarında vefat ettiğini söylemektedir.

 

SÜNNET YAŞI

Sünnet olma yaşı ihtilâflıdır. Denebilir ki, bu hususta dinimizin kesin bir emri yoktur. Bazı hadisler doğumun yedinci gününü tesbit ederse de cumhur bunu istihbâb olarak anlamıştır. İbnu Abbâs'tan gelen bir rivayette: "Erkeği, "idrak edinceye kadar sünnet etmezlerdi"denmiş olmasını delil kılan bâzı âlimler: "Küçük yaşta sünnet, bu iş, küçüğe kolaylaştırmak içindir, zîra henüz uzvunun zayıflığı ve anlayışının azlığı sebebiyle ona zor gelmez" demiş ve sünnetin gerektiği yaşı, uzvun kullanılma zamanına tâlik etmiştir: "Meseleye aklen bakıldığı zaman anlaşılır ki, sünnet, uzvun cimâda kullanılmasına ihtiyaç hasıl olma zamanının yaklaşmasına kadar gereksizdir."İbnu Hacer, bu görüşe katılmaz ve der ki: "Hz. İbrahim'in (80 yaşında sünnet olduğunu haber veren) kıssası, herhangi bir sebeple sünnet olma işi gecikmiş olsa bile ileri yaşta sünnet olmanın gereğine ve bunu taleb etmenin meşruiyyetine delil teşkil eder. Fakat sünneti ihtiyarlığa kadar te'hir etmenin meşru olduğuna delil olmaz. Akla dayanılarak beyan edilen mütâlaaya gelince, bu sağlıklı bir muhakeme olamaz. Zîra hitânın hikmeti, sadece cimanın gereklerini tamamlamaya münhasır değildir. Sözgelimi bir hikmeti de sünnetle alınan kabuğun bir miktar idrarı tutmasıdır. Bu hal, bilhassa su kullanmayıp taşla istinca edenlerde ciddî bir meseledir. Bevl işi bittikten sonra kabukta kalan idrarın akarak elbiseyi veya bedeni kirletmeyeceğinden kesinlikle emin olunamaz. Bu durumda, çocuğa namazın emredilme yaşından önce sünnet edilmesinde acele etmek gerekecektir ve bu yaş, sünnet için en uygun zamandır."Bu ifadesiyle İbnu Hacer, alıştırmak için nâfile olarak namazın emredilme yaşı olan temyiz yaşı'ndan önce sünnet edilmesi gereğini söylemiş oluyor. Temyiz yaşı, her çocuğa göre değişen bir keyfiyet ise de vasatî olarak 6-7 yaşları temyiz yaşı kabul edilmiştir. Öyle ise çocuğun en geç 4-5 veya 6 yaşlarında sünnet edilmesi daha muvafık gelmektedir. 4- Görüldüğü üzere, sünnet (hitân) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından teşrî edilmiş bir amel değildir. Bazı hadisler, bunu ilk defa Hz. İbrahim'in teşri ettiğini belirtir. Yahudilerde de bidayetten beri uygulanan bir ameldir. Ehl-i Kitap olmayan başka kavimlerde de tarih boyunca görülmüştür: Eski Mısırlılar, Habeşli zenciler, Kolklar vs.5- Bazı hadisler kızların sünnetinden de bahseder. Ancak bu, bütün kadınlar için gerekli olan bir durum değildir. Bazı bölgelerde kadınlar, kesilmesi gerekecek kadar fazlalık taşıdıkları için onlar hakkında da sünnet teşrî edilmiş ve Resûlullah meselenin ahkâmını beyan etmiştir. Yurdumuzda ihtiyaç duyulmadığı için burada teferruata girmeyi gereksiz addediyoruz. Ancak Resûlullah'ın ümmetin her meselesine nasıl ilgi duyup irşadda bulunduğunu göstermek maksadıyla 2153. hadiste bazı açıklamalar kaydeceğiz. (Kütübü Sitte C.7 Sh.532)

 

ـ3817 ـ2ـ وعن عُثيم بن كثير بن كليب عن أبيه عن جده: ]أنَّهُ جَاءَ رسولُ اللّهِ # فقَالَ: قَدْ أسْلَمْتُ فقَالَ لَهُ رسولُ اللّهِ #: ألْقِ عَنْكَ شَعَرَ الْكُفْرِ. يَقُولُ: إحْلِقْ قالَ: فَأخْبَرَنِى آخَرُ أنَّ النّبىَّ # قالَ خَرَ مَعَهُ: ألْقِ عَنْكَ شَعَرَ الْكُفْرِ وَاخْتَتِنْ[. أخرجه أبو داود .

 (3817)- Useym İbnu Kesîr İbni Küleyb an ebîhi an ceddihî'nin anlattığına göre (ceddi Küleb), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Müslüman oldum!" der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Üstünden küfür saçını at!" der ve traş olmasını söyler, Useym'in babası dedi ki: "Bana bir başka (sahabî)nin bildirdiğine göre Aleyhissalâtu vesselâm, beraberinde olan bir diğerine de: "Üzerindeki küfür tüyünü at ve sünnet ol!" buyurmuştu." [Ebu Dâvud, Tahâret 131, (356).]

 

Değerli okurlarım; Sayın Öztürk’ün dediği gibi sünnet olmak, sıradan bir ortadoğu geleneği değil Hz.İbrahim’den (a.s.) buyana peygamberimiz efendimiz dahil dini bir kural ve peygamberlerin müşterek sünnetidir.

 

 

 

 

 

CUMA NAMAZI İKİ REKATTIR

Sayın Öztürk diyor ki:

 

•   “Cuma namazı iki rekattır.”

Sayın Öztürk Cuma namazı iki rekattır diyorsunuz. Şimdiye kadar Cuma namazının farzının üç rekat, dört rekat veya daha fazla yahut daha az olduğunu hiçbir kitapta gördünüz veya kimseden duydunuz mu? Elbette ki cumanın farzı iki rekattır. 1400 senedir bu böyle bilinmekte ve böyle kılınmaktadır. Diğerleri sünnettir. İsteyen kılar isteyen kılmaz. Şimdiye kadar siz sünneti terk ettiğinizde, niçin sünnet kılmadınız diye camide size veya başka bir vatandaşa müdahale edeni hiç gördünüz veya duydunuz mu? Bu iddianızda boş laftan ibaret değil midir.?

Farzların yanındaki sünnetlere gelince salih müminler, resulullah efendimiz o sünnetleri kıldığı ve de bazı müstehabları tavsiye ettiği için kılmaktadırlar. Zira Allah’a yaklaşmanın yolu samimiyetle kılınan namazlardan yani secdelerden geçer.

Evet ›%¤l¡Š n¤Óa ë ¤†¢v¤a ë ›QY “secde et ve yaklaş..” (Alak suresi âyet: 19)

ABDESTSİZ KUR’AN ele alınarak OKUNURMUŞ (!)

Sayın Öztürk diyor ki:

 

“Kuran okumak için aptest alma şartı, hiç kimse için yoktur.“

Değerli okurlarım ku konuyu : Birinci “Kur’an’daki İslam Bu” kitabımızda cevaplandırmıştık ama yine ilgili âyeti buraya alıyorum.Allah Öztürkü islah etsin döne döne ayni yanlışlar ayrı ayrı kitaplarında tekrarlıyor. Bizi de tekrarlamaya mecbur ediyor.

 

                İşte Ayetler:

إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ

“Muhakkak ki o, elbette değerli bir Kur'an'dır.” (Vakıa suresi âyet: 77)

 

فِي كِتَابٍ مَّكْنُونٍ

“Bir korunmuş kitaptadır.” (Vakıa suresi âyet: 78)

 

لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ

“Ona tamamen temiz olanlardan başkası el süremez.” (Vakıa suresi âyet: 79)

 

تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ

“Âlemlerin Rab'bi tarafından indirilmiştir.” (Vakıa suresi âyet: 80)

 

أَفَبِهَذَا الْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ

“Şimdi siz mi bu kelâma ehemmiyet vermeyicilersiniz?” (Vakıa suresi âyet: 81)

 

وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ

“Ve rızkınızı siz muhakkak kendinizin yalanlamanızdan ibaret mi kılacaksınız?” (Vakıa suresi âyet: 82) 

 

AÇIKLAMA:

KERİM = Yani çok  faydalı, feyizli, çünkü maaş ve meade müteallik birçok mühim ilimlerin esaslarını muhtevidir. Diğer bir mana ile: gayet güzel, hoş, tekrim ve ihtirama layık. Diğer bir mana  ile de: Allah Teala indinde mükerrem. MEKNUN BİR KİTAPTA MEKNUN = Saklı, yani temiz tutulmak, kirletilmemek, zai’edilmemek için saklanır. Mahfazalar içinde mahfuz tutulur, musfhaflar öyle mahfuz tutulmalıdır. Öyle ki: Mutahhar (temizlenmiş) olanlardan başkası O’na el süremez bu nefiy, nehiy manasındadır. Yani taharetsiz, kirli eller O’na dokunmasın, ancak maddi ve manevi pislikten: Hubsü hadesten taharetle temizlenmiş imanlı, “abdestli” kimseler temas etsin. Bu âyet sebebiyledir ki; fıkıhta cünup iken kur’an okunamayacağı ve abdesti olmayanın mushafa meshedemeyeceği (el süremeyeceği) beyan olunmuştur. Çünkü, Rabbül Alemin tarafından indirilmiş bir tenzildir O. Şimdi siz bu kelama mı yağ süreceksiniz, hürmetsizlik edip inkar veya taharetsizlikle (abdestsiz) O’nu kirletmeye mi kalkışacaksınız.? Ve rızkınızı sırf tekzib etmenizden ibaret mi kılacaksınız.? Yani O kitaptan nasibinizi O’nu tekzib etmek, bu suretle O nimete karşı nankörlük eylemekten ibaret mi yapacaksınız.? Çünkü, O’ndan istifade edecek yerde O’na hürmetsizlik etmek, O’nu kirletmeye çalışmak O’ndan alınacak nasibi küfr-ü inkardan ibaret kılmaktır. (Elmalılı Tefsiri Hak Dini Kur’an Dili: C.7 Sh.4721-4724)

 

Burada da görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim cünup veya abdestsiz olarak ele alınarak okunması haramdır, yasaktır.

FATİHA’NIN ÖZELLİĞİ NEDİR?

Fatiha’nın Özellikleri: Bu husustaki âyet ve hadislere gelmeden önce fatiha’nın yapısını görelim: 7 âyetten oluşan fatiha suresinin ilk dört âyeti, Allah’ı kamil sıfatlarıyla  tanıtmaktadır.

Orta kısmındaki iki âyet ise, bir ahit niteliğinde olup, tam bir bağlılığı arzetmektedir. Son ayetler ise, en güzel bir duadır. Bu hususiyetlerinden dolayı ona, “ Fatiha’t-ül Kitap ve Kur’an’ül Azim” denmiştir.

Bu husustaki âyet ve hadisleri görelim:

 

وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِّنَ الْمَثَانِي وَالْقُرْآنَ الْعَظِيمَ

“Mukaddes zatıma and olsun ki, sana tekrarlanan yediyi -Fatiha sûresini- ve büyük Kur'ân'ı verdik.” (Hicr suresi âyet: 87)

Yukarıdaki âyeti kerimede görüldüğü gibi: sana tekrarlanan yediyi -Fatiha sûresini- ve büyük Kur'ân'ı verdik.” Buyurulurken, Fatiha suresi, Tüm Kur’an’ı Kerim’e denk tutulmuş bulunmaktadır. Ve de Fatiha suresi tüm surelerden daha yücedir.

 

   بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ

  الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

  الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ

  مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ

  إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

  اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ

  صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ

 

 

“Rahman ve rahim olan Allah Teâlânın adıyla (Okumaya başlarım).Hamd âlemlerin rabbi, Rahman ve  Rahim olup, Cezâ gününün sâhibi olan Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ey Allah'ım yalnız sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz. Bizleri doğru yola ilet, O kendilerine nimet vermiş olduğun kimselerin yoluna ilet, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!” (Fatiha Suresi âyet: 1-7)

 

“Alemin”, alem kelimesinin çoğuludur. İnsan, melek ve cin gibi akıl sahibi yaratıkların tamamını içine alan evrenin adıdır. Bazıları da, Allah’ın varlığına delalet eden herşeye alem denildiğini söylemişlerdir.

Rahman, iyi olsun kötü olsun, mümin olsun kafir olsun, ayrım yapmadan dünyada nimetini  herkese veren Allah demektir.

Rahim ise, ahirette nimetlerini sadece müminlere veren manasınadır. Cenab-ı Allah, dünyada herkese nimet verdiği halde, kendisine inananlara ahirette özel muamele yapacaktır. Kur’an’ da geçen “Rahman” ve “ Rahim” kelimeleri hep bu manada kullanılmıştır.

Ceza günü, ahirette herkesin hesaba çekilip iyinin iyi, kötünün de kötü karşılık alacağı muhakeme günüdür.

Müfessirlerin açıklamalarına göre kendilerine lütuf ve ihsanda bulunan kimseler, peygamberler ve onların yolunda gidenlerdir. Gazaba uğramışların Yahudiler, sapmışların ise Hristiyanlar olduğu rivayet edilmiştir.

Bununla beraber, doğru yoldan sapma ve Allah’ın gazabına uğrama, yalnızca Hristiyan ve Yahudilere mahsus değildir.

Altıncı âyette Allah Teala’dan bizi “ doğru yol” a iletmesi istenmiş, yedinci âyette ise, doğru yolun ne olduğu “ örnekle eğitim” metoduna göre anlatılmıştır. Bu da başta peygamber olmak üzere iyilerin yolunu iyi, kötülerin yolunu da kötü olarak göstermektir. İşte Kur’an’ın büyük bir kısmı, bu iki âyetin tefsiri mesabesindedir.)

 

 

ـ1ـ عن أبى سعيد بن المع رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كُنْتُ أصَلِّى في المسجدِ فدعَانِى رسولُ اللّهِ # فَلَمْ أجِبْهُ، ثُمَّ أتَيْتُهُ فقلْتُ ياَ رسُولَ اللّه: إنِّى كُنْتُ أصَلِّى. فقالَ: ألَمْ

يَقُلِ اللّهُ تعاَلى يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمنُوا استَجِيبُوا للّهِ وَللرَّسُولِ إذَا دَعَاكُمْ ثمّ قال: أ أعَلِّمُكَ سُورةً هىَ أعْظَمُ السُّورِ في القُرآنِ قَبْلَ أنْ تَخرجَ مِنَ الْمَسْجِدِ ثُمَّ أخَذَ بِيدِى فَلَمَّا أرادَ أنْ يَخرُجَ قُلْتُ: ألمْ تَقلْ ‘ُعَلِّمنّكَ سُورةً هِىَ أعظَمُ سورةٍ في القرآنِ؟ قال: الحَمدُللّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ هِىَ السَّبْعُ المَثَانِى وَالقُرآنُ العظيمُ الَّذِى أوتيتُهُ[. أخرجه البخارى، وأبو داود، والنسائى .

1. (437)- Ebu Saîd İbnu'l-Muallâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben Mescid-i Nebevî'de namaz kılıyordum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni çağırdı. Fakat (namazda olduğum için) icabet edemedim. Sonra yanına gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü namaz kılıyordum (bu sebeple cevap veremedim diye özür beyan ettim). Bana: "Allahu Teâla Kitab'ında: "Ey iman edenler, Allah ve Resûlü sizi çağırdıkları zaman hemen icâbet edin" buyurmuyor mu?" (Enfal, 24) dedi ve arkasından ilave etti: "Sen mescidden çıkmazdan önce, sana Kur'ân-ı Kerîm'in (sevabca) en büyük sûresini öğreteyim mi?" dedi ve elimden  tuttu. Mescidden çıkacağı sırada ben: "Sana en büyük sureyi öğreteceğim" dememiş miydiniz?  dedim. Bana: "O sure Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemin dir ki(namazlarda tekrar tekrar okunan) yedi âyet (es-Seb'u'l-Mesânî) ve bana verilen yüce Kur'ân'dır" buyurdu. Buhârî, Tefsir 1; Nesâî, İftitâh 26; Ebû Dâvud, Vitr 15.

 

AÇIKLAMA:

Burada Fâtiha'nın faziletli sûre olduğu ifâde edilmektedir. Bu fazilet, ifâde ettiği mânaya binaen kazandırdığı sevab cihetiyledir. Değilse bu üstünlük, bizzat Kur'ân'dan olmak, vahy-i ilâhî bulunmak cihetiyle değildir. Bu açıdan, Kur'ân-ı Kerîm'in bütün âyetleri, bütün sûreleri vahy-i ilâhî olmaları haysiyetiyle aralarında üstünlük olamaz.Fatiha'ya es-Seb'u'l-Mesanî denmesi yedi âyet olmasından ileri gelir. Mesânî "mesna"nın cem'idir, iki çift, mükerrer demektir.  Namazın her rek'atında Fatiha tekrar okunduğu ve zammolunan sure ile çiftlendiği için mesânî denilmiştir. Hicr sûresinin 87'inci âyetinde: "Habibim,  biz sana mükerrer okunup katlanan yedi (ayetli Fatiha) ile büyük Kur'ân'ı verdik" buyrulmuştur.(Kütübi Sitte Terc.C.3 Sh. 245)

 

ـ3ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. قال: ]بَينَا جبريلُ عليهِ السّمُ قَاعِداً عندَ النبىِّ # إذْ سَمِعَ نَقيضاً مِنْ فَوْقِهِ فرفعَ رأسَهُ إلى السَّمَاءِ فقَالَ: هَذَا بابٌ مِنَ السَّمَاءِ فُتِحَ الْيَوْمَ لَمْ يُفْتَحْ قطُّ إَّ الْيَوْمَ فنَزَلَ منهُ ملكٌ فقالَ: هَذَا مَلَكٌ نَزَلَ إلِى ا‘رضِ لمْ يَنْزِلْ قط إَّ الْيَوْمَ فسَلَّمَ وقَالَ: أبشِرْ بنُوريْن أوتيتهُمَا لم يُؤتَهُمَا نَبىٌّ قَبْلَكَ: فَاتِحَةِ الكِتابِ وخَواتِيم سُورةِ البقرة، لمْ تَقْرأ بحرفٍ منهُما إَّ أعْطيتَهُ[. أخرجه مسلم والنسائى.»والنقيض« الصوت .

2. (439)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Cibril (aleyhisselam), Hz. Peygamber (aleyhissalâ­tu vesselâm)'in yanında otururken yukarıda kapı sesine benzer bir ses işitti. Başını göğe doğru kaldırdı. Cibril (aleyhisselâm) dedi ki: "İşte gökten bir kapı açıldı, bugüne kadar böyle bir kapı asla açılmamıştı." Derken oradan bir melek indi. Cibril (aleyhissalâtu vesselâm) tekrar konuştu: "İşte arza bir melek indi, şimdiye kadar bu melek hiç inmemişti." Melek selam verdi ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e: "Sana verilen iki nuru müjdeliyorum. Bunlar, senden önce başka hiçbir peygambere verilmemişlerdi: Onların biri Fatihâ Sûresi, diğeri de Bakara Sûresi'nin son kısmı. Onlardan okuduğun her harfe mukabil sana mutlaka büyük sevap verilecektir" dedi. Müslim, Müsâfirin 254; Nesâî, İftihah 25. (Kütübi Sitte Terc.C.3 Sh. 245)

YAPILAN BÜTÜN DUALARDAN SONRA VE DE VEFAT EDENLER  İÇİN NEDEN FATİHA OKUYORUZ?

 

Bu konuyu “Kurtubi”nin şarihi İmam Şarani’den okuyalım:

 

“İmam Ahmed bin Hanbel (r.a.), “Mezarlığa vardığınız zaman Fatiha-i şerifeyi, Kuleuzü sureleri ile İhlas suresini okuyarak bu surelerin sevabını mezarlıkta yatan ahalinin ruhlarına bağışlayınız. Zira bu sevap onlara ulaşır”, derdi.

İmam Ahmed (r.a.), önceleri hayattakilerin (bağışladıkları) sevapların ölülere ulaşmasını kabul etmez (bunu) reddederdi. Nihayet bazı güvenilir kişiler Ömer bin Hattab’ın (r.a.) defnedildiği zaman başucunda  Fatiha-i şerife ile el-Bakara suresinin son ayetlerinin okunmasını vasiyet ettiği kendisine haber verince İmam Ahmed bu içtihadından dönmüştür.

Yine bize ulaştı ki, şeyh İzzüddin bin Abdisselam (r.a.), okunan Kur’an’ın sevabının ölülerin ruhlarını ulaşmasını inkar eder ve Allah Teala:

-Hakikaten insanlar için kendisine çalıştığından başkası yoktur (1),  buyurdu dermiş. Nihayet bu zat ölünce bazı arkadaşları onu rüyasında görerek bu meseleyi kendisinden sormuşlar. O da:

-Ben kabirde iken Kur’an okuyanların sevaplarının ölülere ulaştığını görünce, sevabın ölülere ulaşmayacağına dair kaktiyle söylemiş olduğum sözden döndüm, demiştir.

Hafız es-Selefi’nin merfu olarak rivayet ettiği hadis-i şerifte bunu (yani sevabın ölülere ulaşacağı fikrini) teyid eder. Hadisi, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

107-Her kim mezarlıktan geçerken onbir adet İhlas-ı şerif suresini okur, sonra onun sevabını ölülere bağışlarsa kendisine (orada yatan) ölülerin sayısı kadar sevap verilir (1)

108-Hasan-Basri (r.a.), her kim mezarlığa girer ve:

-Ey şu çürüyen cesedlerin, dağılan kemiklerin Rabbı olan Allahım! Bunlar Sana dünyadan mü’min olarak çıktılar. Allahım, onlara tarafından bir rahmet ve rahatlık ihsan et ve benden selam söyle derse, kendisine o ölülerin sayısı kadar sevap ve güzellikler yazılır, derdi (2).

İmam Kurtubi (r.a.), “ ilim adamları, verilen sadakanın sevabı ölülerin ruhlarına ulaşacağına dair ittifak etmişlerdir. Kur’an okumak, dua etmek ve istiğfar getirmek hususlareında da hüküm böyledir. Çünkü bunların hepsi sadakadır”, demiştir (3).

109- İlim adamlarının bu görüşlerini Resulullah (s.a.v.) Efendimiz:

-Her iyilik bir sadakadır (4), hadis-işeriifi te’yid etmektedir. Çünkü (bu hadis-i şerifte) sadaka, mala tahsis edilmiştir.

110- Keza alimlerin bu görüşlerini Rasul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin:

-Ölü kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup yardım isteyen kimse gibidir ki, babasından, yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine kavuştuğunda bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha sevgili olur. Muhakkak ki hayatta olanların ölüler için hediyeleri (hayır) dua ve istiğfardır (5), mealindeki hadis-i şerifi te’yid etmektedir.

Hasan-ı Basri’den (r.a.) şöyle hikaye edilmiştir:

Bir kadın kabrinde azap çekiyordu. Bütün insanlar da onun bu halini rüyalarında görüyorlardı. Kadın bundan sonra (rüyada) nimet içinde olarak görüldü. Kendisine:

-Bunun sebebi nedir? diye sorulunca kadın:

-Bizim mezarlığımıza bir zat uğrayıp Fatiha suresini okudu, Peygamber (s.a.v)e salat ü selam getirdi ve bunun sevabını da bizlere hediye etti. – O sırada mezarlıkta ise azap çekmekte olan beşyüz kişi vardı – müteakıben bu zatın Peygamber (s.a.v) üzerine getirmiş olduğu salat ve selam ve selamın bereketiyle o ölülerden azabı kaldırınız diye nida olundu, diye cevap verdi”.(İmam-ı Şarani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, Terc.Halil Günaydın,Bedir Y., 1981, Sh.85-87)

 ÖZTÜRK GİBİLERE GÖRE; ÖLÜNÜN ARDINDAN KUR’AN OKUNMAZMIŞ(!)

 

Sayın Öztürk Diyor ki:

 


Ölünün ardından Kur’an okunmaz.”

 

 

ـ5417 ـ2ـ وعن مَعْقِلِ بْنِ يَسَارٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # اِقْرَءُوا عَلى مَوْتَاكُمْ سُورَةَ يس[. أخرجه أبو داود .

2. (5417)- Ma'kıl İbnu Yesar (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Ölülerinize Yasin suresini okuyun." [Ebu Davud, Cenaiz 24, (3121); İbnu Mace, Cenaiz 4, (1448).]

 

AÇIKLAMA:

1- Birinci hadis, muhtazar denen can çekişme halinde olan bir hastanın yanında kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet veya her ikisini birden okuyarak telkinde bulunulması tavsiye edilmektedir. Telkin, onların telaffuz edilmesi suretiyle olur. Alimler, hastaya "bunu söyle!" diye emretmemek gerektiğini, yanında söylemekle iktifa edilmesini tavsiye ederler. Telkin çok sık olmamalıdır. Bir kere söylendi mi hemen tekrar edilmemeli, araya başka bir kelam girmişse arkadan bir kere daha söylenmeli derler.

Resulullah bir başka hadislerinde "Kimin son sözü Lailahe illallah olursa cennete girer" buyurarak ölülerimizin son kelamlarının Lailahe illallah olmasının ehemmiyetini belirtmiştir. Bir başka hadiste de: "lailahe illallah  kelimesini, ölüm onunla sizin aranıza girmeden çok tekrar edin, öleceklerinize de telkin edin"  buyrulmuştur.2- İkinci hadis, muhtazarlara Yasin suresinin okunmasını tavsiye etmektedir. Bazı alimlerimiz, buradaki hikmeti, Yasin suresinde ahiretle ilgili bahislerin çokluğuyla izah eder. "Surede Allah'ın zikri, kıyamet ve yeniden diriltilme ile ilgili haller mevcuttur. Muhtazar, bunları işiterek, o ahvalle  ünsiyet peyda eder" derler. Fahreddin-i Razi, Tefsir-i Kebir'inde Aleyhissalâtu vesselâm'ın "Her şeyin bir kalbi vardır. Kur'an'ın kalbi Yasin'dir sözünün"  yanında bir de ölüme yaklaşan kimseye Yasin suresinin okunmasının emredilmesi şu hususun ilanı olmaktadır" der ve açıklar: "O sırada lisanın kuvveti zayıftır, dermandan düşmüştür. Fakat kalp bütün varlığıyla Allah'a yönelir. Öyleyse bu esnada ona, kalbinin kuvvetini artıracak, tasdikini takviye edecek, yakinini güçlendirecek birşey okunmalıdır. İşte Yasin suresinde bütün bu hassalar mevcuttur. Zira onda yeniden dirilme, Kıyamet ahvali, eski milletlerin ahvali, sonlarının beyanı, kaderin isbatı, kulların efdalininin Allah Teala'ya dayandığı, tevhidin isbatı, Allah'ın zıddı, ortağı bulunmadığının beyanı, kıyamet alâmetleri, yeniden dirilme ve haşrin vukuu, Arasat'ta huzur-u İlahi'de toplanma, hesap, ceza, hesaptan sonra dönülecek  yerler vs. vs. hepsi mevcuttur. Bunun okunması kişide bütün bu ahvalin hatıratını yeniler ve dinin temel meselelerine karşı uyarıda bulunur, kabir ve kıyamet ahvalinden kendisini bekleyen şeyleri hatırlatır."3-  Hadiste, "muhtazara okuyun" demiyor, "ölülerinize okuyun"  diyor. Alimler çoğunlukla "ölüler" tabirinden ölüme yaklaşanları yani muhtazarları anlamış ise de, bazıları zahirî manayı esas alarak ölülere okumayı esas almıştır. Ama, "en doğrusu her ikisinin de kastedildiğini anlamaktır" diyenler de olmuştur.Bir kısım Hanefiler bu hadise dayanarak "Kişi amelinin sevabını bir başkasına bağışlayabilir, ameli kıraat, namaz, oruç, sadaka, hacc, hangi çeşitten olursa olsun farketmez" diye hükmetmiştir. Mu'tezile  وَانْ لَيْسَ لِِنْسَانِ اَِّ مَا سَعى  "Kişi için ancak çalıştığı vardır" (Necm 39) ayetini göstererek itiraz etmiş ise de, ulema mukabil deliller zikrederek Mu'tezilî görüşü reddetmişlerdir (Feyzu'l-Kadir 2, 67). (Kütübü Sitte Terc. C.15 Sh.238-239)

 

 

 

 

KUR’AN’DA NAMAZ ÜÇ VAKİTMİŞ!

Sayın Öztürk Diyor ki:


•   “Kuran'ın kılmakla yükümlü tuttuğu namaz üç vakit olarak gösterilmiştir.”   

 

Değerli okurlarım! Sayın Öztürk gibilerin yersiz iddialarını çürüten âyet ve hadisi şerifleri aşağıya alıyorum; Allah cümlemize de onlara da hidayet etsin.

 

حَافِظُواْ عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ

“Namazlara ve orta namaza devam ediniz. Ve Allah için onu zikredici olarak kıyamda bulununuz.” (Bakara suresi âyet: 238)

أَقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

“Namazı, güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar güzelce kıl, sabah namazını da. Şüphe yok ki, sabah namazı şahitlidir.” (İsra suresi âyet:78)

 

 

Bu ayetlerin tefsiri

 

78.  ñì¨Ü £–Ûa ¡á¡Ó a Namazı devam ile kıl ve kıldır ¡3¤î £Ûa ¡Õ  Ë ó¨Û¡a ¡¤à £'Ûa ¡Úì¢Û¢†¡Û Güneşin dülûkü, ya'ni zevali dolayısiyle gece karanlığına kadar - ki öğle, ikindi, akşam, yatsı vakıtlarını sh:» havidir. Rivayet olunduğu üzere aleyhıssalâtü vesselâm buyurmuştur ki «Şemsin dülûkünde zeval bulduğu vakıt Cibrîl geldi, bana öğle namazını kıldırdı» gça 6¡Š¤v 1¤Ûa  æ¨a¤Š¢Ó ë sabah Kur'anını da-ya'ni kıraeti bilhassa mühim olan sabah namazını da ikame et a¦…ì¢è¤' ß  æb × ¡Š¤v 1¤Ûa  æ¨a¤Š¢Ó  £æ¡a ki sabah Kur'anı hakikaten meşhuddur. - Ona gece Melâikeside gündüz Melâikesi de hâzır ve şâhid olur ve bütün fıtrat uyanır, insanın zevkı şuhudu yükselir (Elmalılı M.Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri C.5 Sh.3194)

 

فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ

  وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ

“Artık akşamladığınız vakit ve sabahladığınız vakit Allah Teâlâ'ya tesbihte bulunun.Ve Hamd, göklerde ve yerde o'na mahsustur ve gündüzün nihayetinde de ve öğle vaktine vardığınızda da.” (Rum suresi âyet: 17-18) (Abdullah b.Abbas (r.a.)’ dan  gelen rivayete göre, bu âyet, beş vakit namazı içine almaktadır. Bu sebeple ekseri alimler beş vakit namazın Mekke’de farz kılındığı kanaatindedir. Hz. Peygamber (s.a.s), bir hadis-i şerifte, büyük sevap kazanmak isteyenlere bu âyeti okumalarını tavsiye etmiştir.)

 

18. ¡¤‰ üa ë ¡pa ì¨à £Ûa ó¡Ï ¢†¤à z¤Ûa ¢é Û ë  Göklerde ve Yerde hamid de onun b¦£î,¡' Ç ë  ve ikindiyin -AŞİY, akşam üstü demek olduğuna göre ikindi vaktı asrı sani olmak gerektir.  æë¢Š¡è¤Ä¢m  åî©y ë  hem o zaman ki öğlen ederseniz - bu ikisile tam beş vakıt olmuş olur. Burada öğlenin te'hiri fasılaya riayet için denilmiş ise de inzar nüktesiyle akşamın takdimindeki tekabüle riayet için ikindinin «aşiy» ta'biriyle takdim edilmiş olması makama daha münasibdir. (Elmalılı M.Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili C.6 Sh.3808)

 

ـ418 ـ6405 ـ1397 -حَدَّثَنَا عَبْدُ  اللّهِ بْنُ أَبِي زِيَادٍ، ثَنَا يَعْقُوبُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ بْنِ سَعِيدٍ. حَدَّثَنِي ابْنِ أخِي ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عَمِّهِ. حَدَثَنَي صَالِحُ بْنُ عَبْدُ اللّهِ بْنِ أَبِي  فَرْوَةَ؛ أنَّ عَامِرَ بْنَ سَعْدٍ أخْبَرَهُ؛ قَالَ: سَمِعْتُ أبَانَ بْنَ عُثْمَانَ يَقُولُ: قَالَ عُثْمَانَ: سَمِعْتُ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: أرَأيْتَ لَوْ كَانَ بِفنَاءِ أحَدِكُمْ نَهْرٌ يَجْرِي يَغْتَسِلُ فِيهِ كُلِّ يَوْمٍ خَمْسَ مَرَّاتٍ، مَا كَانَ يَبْقَى مِنْ دَرَنِهِ؟ قَالَ: َ شَيْءَ. قَالَ: فإنَّ الصََّةَ تُذْهِبُ الذُّنُوبِ كَمَا يُذْهِبُ الْمَاءُ الدَّرَنَ.فِي الزوائد: حديث عُثْمَانَ بن عفان رِجَالُهُ ثقات. ورواه الترمذى والنسائء من حديث أَبِي هُرَيْرة.

418. (1397) (6405)- Osman İbnu Affân radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:"Birinizin evinin avlusunda bir nehir aksa da bunun içinde günde beş sefer yıkansa acaba bedeninde hiç kir kalır mı?" Aleyhissalâtu vesselâm'ın muhatabı: "Hiçbir şey kalmaz!" dedi. Resûlullah da: "İşte namaz da böyledir, suyun kiri, pası giderdiği gibi o da günahları giderir." (Kütübü Sitte C.17 S.100)

BEŞ VAKİT NAMAZIN FARZ OLUŞU RESULULLAH EFENDİMİZ, İSRA VE MİRACI NASIL YAPTI?

 

بَيْنَ النَّائِمِ وَالْيَقْظَانِ إذْ أتَانِي آتٍ فَشَقَّ مَا بَيْنَ هذِهِ. يَعْنِى ثُغْرَةَ نَحْرِهِ الى شِعْرَتِهِ؛ قَالََ: فَاسْتَخْرَجَ قَلْبِي، ثُمَّ أُتِيتُ بِطِسْتَ مِنْ ذَهَبِ مَمْلُوءٍ إيمَاناً. فَغُسِلَ قَلْبِي، ثُمَّ حُشِيَ، ثُمَّ أُعِيدَ، ثُمَّ اُتِيتُ بِدَابَّةٍ دُونَ الْبَغْلِ وَفَوْقَ الْحِمَارِ أبْيَضَ، هُوَ الْبُرَاقُ. يَضَعُ خَطْوَهُ عِنْدَ أقْصى طَرْفِهِ، فَحُمِلْتُ عَلَيْهِ. فَانْلَطَقَ بِى جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السََّمُ حَتّى أتَى السَّمَاءَ الدُّنْيَا فَاسْتَفْتَحَ، فَقِيلَ: مَنْ هذَا؟ قَالَ: جِبْرِيلُ. وَمَنْ مَعَكَ؟ قَالَ: مُحَمّدٌ #. قِيلَ: وَقَدْ أُرْسِلَ إلَيْهِ؟ قَالَ: نَعَمْ. قِيلَ: مَرْحَباً بِهِ. فَنِعْمَ الْمَجِئُ جَاءَ، ففُتِحَ، فَلَمّا خَلَصْتُ فإذَا فِيهَا آدَمُ عَلَيْهِ السََّمُ؛ فقَالَ: هذَا أبُوكَ آدَمُ، فَسَلِّمْ عَلَيْهِ، فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ: فَرَدَّ عَليَّ السََّمَ، ثُمَّ قَالَ: مَرْحَباً بِاِبْنِ الصَّالِحِ؛ وَالنَّبِيِّ الصَّالِحِ؛ ثُمَّ صَعِدَ بِي حَتّى أتَيْنَا السَّمَاءَ الثَّانِيَةَ، فَاسْتَفْتَحَ. فَقِيلَ: مَنْ هذَا؟ قَال: جِبْرِيلُ. قِيلَ: وَمَنْ مَعَكَ؟ قَالَ: مُحَمّدٌ #. قِيلَ: وَقَدْ أُرْسِلَ إلَيْهِ؟ قَالَ: نَعَمْ. قِيلَ مَرْحَباً بِهِ وَلَنِعْمَ الْمَجِئُ جَاءَ. فَفُتِحَ، فَلَمَّا خَلَصْنَا فَإذَا أنَا بِيَحْيَى وَعِيسَى وَهُمَا ابْنَا الْخَالَةِ. قَالَ: هذَا يَحْيَى وَعِيسَى عَلَيْهِمَا السََّمُ فَسَلِّمْ عَلَيْهِمَا، فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِمَا،

 

فَرَدَّا عَليَّ السََّمَ ثُمَّ قَاَ: مَرْحَباً بِا‘خِ الصَّالِحِ وَالنَّبِيِّ الصَّالِحِ ثُمَّ صَعِدَ بِي إلى السَّمَاءِ الثَّالِثَةِ، فَاسْتَفْتَحَ فَقِيلَ: مَنْ هذَا؟ قَالَ: جِبْرِيلُ. قِيلَ: وَمَنْ مَعَكَ؟ قَالَ: مُحَمّدٌ قِيلَ: وَقَدْ أُرْسِلَ إلَيْهِ؟ قَالَ: نَعَمْ قِيلَ: مَرْحَباً بِهِ فَلَنِعْمَ الْمَجِيءُ جَاءَ، فَفُتِحَ لَنَا، فَلَمَّا خَلَصْنَا فإذَا يُوسُفُ عَلَيْهِ السََّمُ قَالَ: هذَا يُوسُفُ، فَسَلِّمْ عَلَيْهِ، فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ، فَرَدَّ عَلَيَّ. ثُمَّ قَالَ: مَرْحَباً بِا‘خِ الصَّالِحِ وَالنَّبِيِّ الصَّالِحِ؛ ثُمَّ صَعِدَ بِي حَتّى أتَى السَّمَاءَ الرَّابِعَةَ، فَاسْتَفْتَحَ. فَقِيلَ: مَنْ هذَا؟ قَالَ: جِبْرِيلُ. قِيلَ: وَمَنْ مَعَكَ؟ قَالَ: مُحَمّدٌ. قِيلَ: أوَقَدْ أُرْسِلَ إلَيْهِ. قَالَ: نَعَمْ. قِيلَ: مَرْحَباً بِهِ فَلَنِعْمَ الْمَجِئُ جَاءَ فَفُتِحَ، فَلَمَّا خَلَصْنَا فإذَا إدْرِيسُ عَلَيْهِ السََّمُ. قَالَ: هذَا إدْرِيسُ، فَسَلِّمْ عَلَيْهِ، فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ. فَرَدَّ عَلَيَّ ثُمَّ قَالَ: مَرْحَباً بِا‘خِ الصَّالِحِ وَالنَّبِىِّ الصَّالِحِ. ثُمَّ صَعِدَ بِى حَتّى أتَى السَّمَاءَ الْخَامِسَةَ، فَاسْتَفْتَحَ. فَقِيلَ: مَنْ هذَا؟ قَالَ: جِبْرِيلُ. قِيلَ: وَمَنْ مَعَكَ؟ قَالَ: مُحَمّدٌ # قِيلَ: وَقَدْ أُرْسِلَ إلَيْهِ. قَالَ: نَعَمْ. قِيلَ: مَرْحَباً بِهِ فَلْنِعْمَ الْمَجِئُ جَاءَ فَفَتَحَ، فَلَمَّا خَلَصْنَا فَإذَا هَارُونَ عَلَيْهِ السََّمُ. قَالَ: هذَا هَارُونَ، فَسَلِّمْ عَلَيْهِ، فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ فَرَدَّ عَلَيّ. ثُمَّ قَالَ: مَرْحَباً بِا‘خِ الصَّالِحِ وَالنَّبِيِّ الصَّالِحِ. ثُمَّ صَعِدَ بِى حَتَّى أتَى السَّمَاءَ السَّادِسَةَ، فَاسْتَفْتَحَ. فَقيلَََ: مَنْ هذَا؟ قَالَ: جِبْرِيلُ. قِيلَ: وَمَنْ مَعَكَ؟ قَالَ: مُحَمّدٌ. قِيلَ: وَقَدْ أُرْسِلَ إلَيْهِ؟ قَالَ: نَعَمْ. قِيلَ: مَرْحَباً بِهِ، فَلْنِعْمَ الْمَجِئُ جَاءَ. فَفَتَحَ. فَلَمَّا خَلَصْنَا فَإذا مُوسى عَلَيْهِ السََّمُ، قَالَ: هذَا مُوسَى، فَسَلِّمْ عَلَيْهِ، فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ، فَرَدَّ عَلَىَّ. ثُمَّ قَالَ: مَرْحَباً بِا‘خِ الصَّالِحِ وَالنَّبِيَّ الصَّالِحِ فَلَمَّا جَاوَزْتُهُ بَكَى. فَقِيلَ لَهُ: مَا يُبْكِيكَ؟ قالَ:

أبْكِى ‘نَّ غَُماً بُعِثَ بَعْدِي يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مِنْ أُمَّتِهِ أكْثَرُ مِمَّنْ يَدْخُلُهَا مِنْ أُمَّتِي. ثُمَّ صَعِدَ بِي الَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، فَاسْتَفْتَحَ. فَقِيلَ: مَنْ هذَا؟ قَالَ جِبْرِيلُ. قِيلَ: وَمَنْ مَعَكَ؟ قَالَ: مُحَمَّدٌ. قِيلَ: وَقَدْ أُرْسِلَ إلَيْهِ؟ قَالَ: نَعَمْ. قِيلَ مَرْحَباً بِهِ فَلَنِعْمَ الْمَجِئُ جَاءَ، فَفُتِحَ. فَلمَّا خَلَصْتُ فَإذَا إبْرَاهِيمُ عَلَيْهِ السََّمَ. قَالَ: هذا أبُوكَ إبْرَاهِيمُ، فَسَلّمْ عَلَيْهِ فَسَلّمْتُ عَلَيْهِ، فَرَدَّ السََّمَ. ثُمَّ قَالَ: مَرْحَباً بِا‘بْنِ الصَّالِحِ وَالنَّبِيِّ الصَّالِحِ. ثُمَّ رُفِعْتُ الى سِدْرَةِ الْمُنْتَهى، فإذَا نَبْقِهَا مِثْلُ قَِلِ هَجَرَ، وإذَا أوْرَاقُهَا مِثْلُ آذَانِ الْفِيلَةِ؛ قَال: هذِهِ سِدْرَةُ الْمُنْتَهى، وإذَا أرْبَعَةُ أنْهَارٍ: نَهْرَانِ بَاطِنَانِ وَنَهْرَانِ ظَاهِرَان؟ قُلْتُ: مَا هَذَانِ يَا جِبْرِيلُ؟ قَالَ: أمَّا الْبَاطِنَانِ فَنَهْرَانِ في الْجَنّةِ، وأمَّا الظَّاهِرَانِ فَالنِّيلُ والْفُراتُ، ثُمَّ رُفِعَ لِيَ الْبَيْتُ الْمُعْمُورُ. ثُمَّ أُتِيتُ بِإنَاءٍ مِنْ خَمْرٍ، وإنَاءٍ مِنْ لَبَنٍ، وإنَاءٍ مِنْ عَسَلٍ؛ فَأخَذْتُ الْلَّبَنَ. فَقَالَ: هِىَ الْفِطْرَةُ الّتِي أنْتَ عَلَيْهَا وَأُمَّتُكَ. قَالَ: ثُمَّ فُرِضَتِ عَلَىَّ الصََّةُ خَمْسُونَ صََةً كُلَّ يَوْمٍ. فَرَجَعْتُ فَمَرَرْتُ عَلى مُوسى عَلَيْهِ السَّمُ. فَقَالَ: بِمَ أُمِرْتَ فَقُلْتُ بِخَمْسِينَ صََةً في الْيَوْمِ وَاللَّيْلَةِ. فَقَالَ: إنَّ أُمَّتَكَ َ تَسْتَطِيعُ خَمْسِينَ صََةً كُلَّ يَوْمٍ، وإنِّي وَاللّهِ قَدْ جَرَّبْتُ النَّاسَ قَبْلَكَ وَعَالَجْتُ بَنِي إسْرَائِيلَ أشَدَّ الْمُعَالَجَةِ. فَارْجِعْ الى رَبِّكَ فَاسْأَلُهُ التَّخْفِيفَ ‘ُمَّتِكَ. فَرَجَعْتُ، فَوَضَعَ عَنِّي عَشْراً. فَرَجََعْتُ الى مُوسى. فَقَالَ: بِمَ أُمِرْتَ؟ قُلْتُ: وَضَعَ عَنِّى عَشْراً. فَقالَ: اِرْجِعْ الى رِبِّكَ فَاسْأَلُهُ التَّخْفِيفَ ‘ُمَّتِكَ فَرَجَعْتُ، فَوَضَعَ عَنِّى عَشْراً

 

فَرَجَعْتُ الى مُوسى. فَقَال: مِثْلَهُ، فَلَمْ أزَلْ بَيْنَ رَبِّي وَمُوسى، حَتّى أُمِرْتُ بِخَمْسِ صَلَوَاتٍ، فَرَجَعْتُ الى مُوسى عَلَيْهِ السََّمُ فقَالَ: بِمَ أُمِرْتَ؟ قُلْتُ: بِِخَمْسِ صَلَوَاتٍ كُلَّ يَوْمٍ. فَقَالَ: إنَّ أُمَّتَكَ َ تَسْتَطِيعُ خَمْسَ صَلَوَاتٍ كُلَّ يَوْمٍ فَارْجِعْ الَى رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ التَّخْفِيفَ ‘ُمَّتِكَ. قُلْتُ؛ قَدْ سَأَلْتُ رَبِّي حَتّى اسْتَحْيَيْتُ، وَلَكِنَّ أرْضَى وَأُسَلِّمُ فَلَمَّا جَاَوَزْتُ مُوسى عَلَيْهِ السََّمُ نَادَى مُنَادٍ أمْضَيْتُ فَرِيضَتِي، وَخَفَفَّتُ عَنْ عِبَادِي. زَادَ روَايَةٍ: هُنَّ خَمْسٌ، وَهُنَّ بِخَمْسِينَ: َ يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَىَّ[. أخرجه الخمسة إ أبا داود، وهذا لفظ الشيخين .

 

(5568)- Hz. Enes (radıyallahu anh)  Malik İbnu Sa'saa (radıyallahu anh)'dan naklen anlatıyor: "Resulullah (aleyhis­salâtu vesselâm) onlara, Mirac'a götürüldüğü geceden anlatarak demiştir ki,

"Ben Ka'be'nin avlusundan Hatim kısmında -belki de Hicr'de demişti- yatıyordum, -bir rivayette şu ziyade var: Uyku ile uyanıklık arasında idim-  Derken bana biri geldi,   şuradan şuraya kadar (göğsümü)  yardı. -Bu sözüyle boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı kasdetti.- Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla [ve hikmetle] dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla)  doldurulup kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla)  doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak'tı. Ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibril aleyhisselam beni götürdü. Dünya semasına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.

"Gelen kim?" denildi.

"Cibril!" dedi.

"Beraberindeki kim?" denildi.

"Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)!" dedi.

"O'na Mirac daveti gönderildi mi?" denildi.

"Evet!" dedi.

"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!" denildi.

Derken kapııldı. Kapıdan geçince, orada Hz. Adem aleyhiselam'ı gördüm.

"Bu babanız Adem'dir! Selam ver O'na!" dendi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra bana:

"Salih evlad hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!" dedi. Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti ve ikinci semaya geldik. Kapıyı çaldı.

"Bu gelen kim?" denildi.

"Ben Cibril'im!" dedi.

"Beraberindeki kim?" denildi.

"Muhammed!" dedi."

“O'na Mirac daveti gönderildi mi?" denildi.

"Evet!" dedi.

"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" dediler. Derken bize kapııldı. İçeri girince, Hz. Yahya ve Hz. İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı. Hz Cebrail:

"Bunlar Hz. Yahya ve Hz. İsa'dırlar, onlara  selam ver!" dedi. Ben de selam verdim. Onlar da selamıma mukabelede bulundular. Sonra:

"Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber" dediler. Sonra Cebrail beni üçüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı.

"Bu gelen kim?" denildi.

"Cibril'im!" dedi.

"Yanındaki kim?" denildi.

"Muhammed'dir!" dedi.

"O'na Mirac daveti gitti mi?"  denildi.

"Evet!" dedi.

"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince

 

Hz. Yusuf aleyhiselam'la karşılaştık. Cebrail:

"Bu Yusuf'tur! O'na selam ver!" dedi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra:

"Salih kardeş hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!" dedi.Sonra Cebrail beni dördüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı.

"Bu gelen kim?" denildi.

"Cibril'im!" dedi.

"Beraberindeki kim?" denildi.

"Muhammed!" dedi.

"Ona Mirac davetiyesi indi mi?" denildi.

"Evet!" dedi.

"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" dediler. Kapııldı. İçeri girdiğimizde, Hz. İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hz. Cebrail:

"Bu İdris'tir, O'na selam ver!" dedi. Ben selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra bana:

"Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti. Beşinci semaya geldik. Kapıyı çaldı.

"Kim bu gelen?" denildi.

"Ben Cibril'im!" dedi.

"Beraberindeki kim?" denildi.

"Muhammed!" dedi.

"O'na Mirac daveti indirildi mi?" denildi.

"Evet!" dedi.

 

"Hoş  gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" denildi. Kapııldı. İçeri girince, Harun aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail aleyhisselam:

"Bu  Harun aleyhisselam'dır. O'na selam ver!" dedi. Ben selam verdim, o da selamıma mukabelede bulundu ve:

"Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Sonra Cebrail beni yükseltti ve altıncı semaya geldik. Kapıyı çaldı.

"Bu gelen kim?" denildi.

"Ben Cibril!" dedi.

"Beraberindeki kim?" denildi.

"Muhammed!" dedi.

"O'na Mirac daveti indirildi mi?" denildi.

"Evet!" dedi.

"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" dendi.

“Kapı açıldı. İçeri girince, Hz. Musa aleyhisselam ile karşılaştık. Hz. Cebrail :

“Bu Hz. Musa’dır !  O’na selam ver! “ dedi. Ben selam verdim, o da selamıma mukabelede bulundu.Sonra:

“Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!”dedi. Ben onu geçince ağladı. Kendine: ”Niye ağlıyorsun?”denildi.

“Çünkü benden sonra bir delikanlı peygamber oldu. O’nun  ümmetinden cennete girecekler benim ümmetimden cennete gideceklerden daha çok! ”dedi. Sonra beni yedinci semaya çıkardı ve kapıyı çaldı.

“Bu gelen kim?”denildi.

“Cibril’im!”dedi.

“Beraberindeki kim? ”denildi.

“Muhammed! ”dedi.

“O’na mirac daveti indirildi mi? ”denildi.

“Evet!”dedi.

“Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş! ”denildi. İçeri girince, Hz. İbrahim aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail:

"Bu baban İbrahim'dir, O'na selam ver !" dedi. Ben selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra:

"Salih oğlum hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi 

Sonra Sidretü'l-Münteha'ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen'in) hecer testileri gibi  iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrail aleyhisselam bana:

şte bu  Sidretü'l-Münteha'dır!" dedi.

Burada dört nehir vardır: İkisi batınî nehir, ikisi zahirî nehir.

"Bunlar nedir, ey Cibril?" diye sordum. Hz. Cebrail:

"Şu iki batınî nehir cennetin iki nehridir. Zahirî olanların biri  Nil, diğeri Fırat'tır!"  dedi. Sonra bana el-Beytü'l-Ma'mur yükseltildi. Sonra bana bir kapta şarap, bir  kapta süt, bir kapta da bal getirildi. Ben sütü aldım. Cebrail aleyhisselam:

"Bu (aldığın), fıtrat(a uygun olan)dır, sen ve ümmetin bu fıtrat (yaratılış) üzeresiniz!"  dedi.

Resulullah devamla dedi ki: "Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı.” Oradan  geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam'a uğradım. Bana:

"Ne ile emrolundun?" dedi.

"Gece ve gündüzde elli vakit namazla!" dedim.

"Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Benî İsrail'e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!" dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim)Rabbim benden on vakit namaz indirdi. Musa aleyhisselam'a tekrar döndüm. Yine:

"Ne ile emrolundum?" dedi.

"Benden on vakit namazı kaldırdı!" dedim.

"Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!" dedi. Ben  döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Yine Musa aleyhisselam'a döndüm. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile Rabbim arasında dönmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz. Musa'ya  döndüm. Yine:

"Ne ile emredildin?" dedi.

"Her gün beş vakit namazla!" dedim.

"Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!" dedi.

"Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah'ın  emrine teslim  oluyorum!"  dedim. Musa aleyhisselam'ı geçer geçmez bir münadi (Allah adına) nida etti:

"Farzını kesinleştirdim, kullarımdan hafiflettim de!"

Bir rivayette şu ziyade geldi: "Namazlar (günde) beştir. Ve onlar ellidir de. İndimde hüküm değişmez artık!" [Buharî, Bed'ü'l-Halk 6, Enbiya 22, 43, Menakıbu'l-Ensar 42; Müslim, İman 264 (164); Tirmizî, Tefsir İnşirah (3343); Nesâî, Salat 1, (1, 217-218).] (Kütübü Sitte terc.C.15,S:398-406)

 

ـ419 ـ6406 ـ1400 -حَدَّثَنَا َ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ؛ قَالَ: أُمِرَ نَبِيُّكُمْ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِخَمْسِينَ صََةً. فَنَازَلَ رَبَّكُمْ أنْ يَجْعَلَهَا خَمْسَ صَلَوَاتٍ.فِي الزوائد:

419. (1400) (6406)- İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Peygamberiniz (Miraç gecesinde) elli vakit namazla emrolundu. Sonra bunu beşe indirinceye kadar Rabbinize müracaatta bulundu." (Kütübü Sitte C.17 S.100 -101)

 

ـ1ـ عن أبى موسى رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ النّبىَّ # أتَاهُ سَائِلٌ يَسْأَلُهُ عَنْ مَوَاقِيت الصَّةِ، فَلَمْ يَرُدَّ عَلَيْهِ شَيْئاً قالَ: وَأمَرَ بًَِ فَأقَامَ الْفَجْرَ حِينَ انْشَقَّ الْفَجْرُ وَالنَّاسُ َ يَكَادُ يَعْرفُ بَعْضُهُمْ بَعْضاً، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ الظُّهْرَ حِينَ زَالَتِ الشّمْسُ، وَالْقَائِلُ يَقُولُ: قَدْ انْتَصَفَ النَّهَارُ وَهُوَ كَانَ أعْلَمَ مِنْهُمْ، ثُمَّ أمَرَهُ فأقَامَ بِالْعَصْرِ وَالشّمْسُ مُرْتَفِعَةٌ، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ بِالْمَغْرِبِ حِينَ وَقَعَتِ الشّمْسُ، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ بِالْعِشَاءِ حِينَ غَابَ الشَّفَقُ، ثُمَّ أخَّرَ الْفَجْرَ مِنَ الْغَدِ حَتَّى انْصَرَفَ مِنْهَا، وَالْقَائِلُ يَقُولُ: قَدْ طَلََعَتِ الشّمْسُ، أوْ كَادَتْ، ثُمَّ أخَّرَ الظُّهْرَ حَتَّى كانَ قَرِيباً مِنْ وَقْتِ الْعَصْرِ بِا‘مسِ، ثُمَّ أخَّرَ الْعَصْرَ حَتَّى انْصَرَفَ مِنْهَا، وَالقَائِلَ يقُولُ: قَدِ احْمَرَّتِ الشّمْسُ، ثُمَّ أخّرَ المَغْرِبَ حَتَّى كَانَ عِنْدَ سُقُوطِ الشّفَقِ[ .

1. (2360)- Hz. Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir zat gelerek namaz vakitlerini sordu. Efendimiz ona hiçbir cevap vermedi."(Sabah vaktinde) şafak sökünce, henüz kimse kimseyi tanıyamayacak kadar ortalık karanlık iken Bilâl'e emretti, sabah ezanını okudu.Sonra, güneş tam tepe noktasından batıya dönme (zeval) anında yine Bilâl'e emretti, öğle ezanını okudu. Bu vakit için, -öbürlerinden daha iyi bilen- birisi: "Bu, gün ortası (nısfu'n-Nehar)" demişti. Sonra, güneş henüz yüksekte olduğu zaman emretti, Bilâl akşam namazı için ezan okudu. Sonra ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolunca yatsı için emretti, Bilâl yatsı ezanını okudu. Sonra ertesi gün, sabah namazını tehir etti. O kadar geciktirdi ki, kişinin, "sabah vakti çıktı veya çıkmak üzere" demesi ânında namazı tamamladı. Sonra öğleyi tehir etti, öyle ki, öğle namazını dün ikindiyi kıldığımız âna yakın bir vakitte kıldı. Sonra ikindiyi tehir etti. Bir kimsenin, "Güneş (ikindi) kızıllığına büründü" diyebileceği bir vakitte namazdan çıktı. Sonra akşamı, nerdeyse ufuktan aydınlığın (şafak) kaybolduğu âna kadar tehir etti." (Kütübü Sitte Terc.C.8 Sh.256)

 

ـ4ـ وعن بريدة رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رَجًُ سَألَ رَسُولَ اللّهِ # عَنْ وَقْتِ الصََّةِ؟ فقَالَ لَهُ: صَلِّ مَعَنَا هذَيْنِ الْيَوْمَيْنِ: فَلَمَّا زَالَتِ الشّمْسُ أمَرَ بًَِ فأذَّنَ، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ الظُّهْرَ، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ الْعَصْرَ وَالشّمْسُ مُرْتَفَعَةٌ بَيْضَاء نَقِيَّةٌ، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ المَغْرِبَ حِينَ غَابَتِ الشّمْسُ، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ العِشَاءَ

حِينَ غَابَ الشّفقُ، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ الْفَجْرَ  حِينَ طَلَعَ الْفَجْرُ، فَلَمَّا أنْ كانَ الْيَوْمُ الثَّانِى أمَرَهُ فَأبْرَدَ بِالظُّهْرِ فَأبْردَ بِهَا، فأنْعَمَ أنْ يُبْرِدَ بِهَا، وَصَلّى الْعَصْرَ وَالشّمْسُ مُرْتَفِعَةٌ أخّرَهَا فَوْقَ الَّذى كانَ، وَصَلّى المَغْرِبَ قَبْلَ أنْ يَغِيبَ الشّفَقُ، وَصَلّى العِشَاءَ بَعْدَمَا ذَهَبَ ثُلُثُ اللّيْلِ، وَصَلّى الْفَجْرَ فَأسْفَرَ بِهَا، ثُمَّ قَالَ: ايْنَ السَّائِلُ عَنْ وَقْتِ الصََّةِ؟ فقَالَ الرَّجُلُ: أنَا يَا رَسُولَ اللّهِ، فقَالَ: وَقْتُ صََتِكُمْ بَيْنَ مَا رَأيْتُمْ[. أخرجه مسلم والترمذي والنسائى.»ا‘بْرَادُ«: انكسار الوهج والحرِّ.ومعنى »أنْعَمَ«: أطال ابراد .

     (2363)- Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir adam Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a namazların vaktinden sormuştu. Ona:"Şu (önümüzdeki) iki günde namazları bizimle kıl!" buyurdu. (O gün) güneş tam tepe noktasından (batıyor) kayınca ezan için Bilâl'e emretti. O da öğle ezanını okudu. Sonra öğle için kâmet okumasını emretti. Sonra güneş yüksekte, beyaz parlak iken emretti ve ikindi için kâmet okudu. Sonra güneş batınca emretti, akşam için kâmet okudu. Sonra ufuktaki aydınlık kaybolunca emretti, yatsı için kâmet okudu. Sonra şafak sökünce emretti sabah için kâmet okudu. İkinci gün olunca, Bilâl'e ortalığın serinlemesini beklemeyi emretti. O da öğleyi, ortalık iyice serinleyinceye kadar geciktirdi. İkindiyi, güneş yüksekten, dünkü vakitten biraz sonra kıldı. Akşamı ufuktaki beyazlık kaybolmazdan az önce kıldı. Yatsıyı gecenin üçte biri geçtikten sonra kıldı. Sabahı ortalık iyice ağarınca kıldı. Sonra:"Namaz vakitlerinden soran kimse nerede?" diye sordu. Soru sahibi:"Benim ey Allah'ın Resûlü!" dedi. "Namazlarınızın vakti dedi, gördüğünüz (iki vakit) arasındadır." [Müslim, Mesâcid 176, 177, (613); Tirmizî, Salât 115, (152); Nesâî, Mevâkît 12, (1, 258).] (Kütübü Sitte Terc.C8 Sh.257)

 

AÇIKLAMA:

1-Yukarıda kaydedilen hadisler beş vakit namazdan her birinin ilk vakti ile son vaktini belirlemektedir.

 

Değerli okurlarım, yukarıdaki âyet ve hadislerde görüldüğü gibi Yaşar Nuri Öztürk’ün bu iddiaları da gerçeğe dayanmamaktadır. Beş vakit namazın ; 1400 küsür senedir uygulandığı gibi hem kur’an ayetlerinde, hem de hadis-i şeriflerde mevcut olduğu görülmüştür.

ELLİ VAKIT NAMAZIN MİRAC’DA BEŞE İNDİRİLMESİ

Değerli okurlarım;

Diğer peygamberlerin tüm mucizelerini eksiksiz kabul eden, bizim yenici bir çok ilahiyatçı profesörlerimizin ve onlara uyan bir çok din görevlileri, sözüm ona gerçekçi müslümanlar (!) âyeti kerime ve sahih hadisi seriflerle bildirilmiş bulunan birçok mucizeleri inkar etmektedirler. Bunlardan biri “Şakkul KAMER” diğeri MİRAC’dır. Bilhassa miracda farz olan elli vakıt namazın; beş vakte indirilmesi olayıdır. İnşallah ilerideki sayfalarda âyet ve sahih hadisi şeriflerle tafsilatıyla izah edeceğimiz olayın  aslı şu iki bölümdür.

 

Birinci Bölüm:

Resulullah efendimiz: Cebrail (a.s.) vasıtasıyla mescidi haramdan (kabenin yanından) hicr denilen yarım  duvarlı yerden Kudüs’ teki Mescid-i Aksa’ ya götürülmüştür. Mescid-i Aksada bütün peygamber ruhlarına imam olup namaz kıldırmıştır. Buraya kadar gelişi ayetle sabit olup bu olaya isra denir. (ani gece yolculuğu) bu bölümü inkar eden kafir olur. İşte âyet:

 

   سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ

 

“Noksan sıfatlardan münezzehtir o -kudret sahibi yaratıcı-ki, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid'i Aksâ'ya yürüttü. Tâ ki, ona âyetlerimizden bir kısmını gösterelim. Şüphe yok ki, ancak o "ezelî yaratıcı- dir her şeyi işiten gören.” (İsra suresi âyet: 1)

 

İkinci Bölüm:

Mescid-i Aksa’ da tüm peygamber ruhlarına imam olup namaz kıldırdıktan sonra Cebrail (a.s.) ile Mirac denilen bir nevi asansöre binilerek yedi kat semadan sonra, Cebrail’ den ayrılıp refref ile huzur-u ilahiye yükselmesi ve bir yayın iki ucu arası hatta daha az bir mesafe kalıncaya kadar Rabbine yaklaşıp Rabbi ile görüşüp Allah’ ın birçok ayetlerini, hikmetlerini ve hiç şüpheye düşmeden ve de gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadan elli vakit ümmetine farz edilmiş olarak dönerken, Musa (a.s.)’a uğrar, Musa (a.s.) ne ile emrolundun deyince “elli vakit namaz” Musa (a.s.) benim bu hususta tecrübelerim var Beni İsrailoğulları ile çok uğraştım senin ümmetin bir günde elli vakit namazı kılamaz, Rabbine dön niyaz et yalvarda bunu azaltsın der. Resulullah döner ve yalvarır. On vakit tekrar düşer. Musa (a.s.) döner söyler Musa aynı şeyleri tekrar eder ve dön Rabbine der, dönüp arz eder on daha iner tekrar Musa’ ya döner  o, Resulullah’a tekrar Rabbine  dön der. Resulullah arz-u niyaz edince on vakit daha düşünce Musa (a.s.)  dönüp söyledim aynı sözleri tekrarladı dön Rabbine dedi ben tekrar Rabbime arz-u niyaz ettim on vakit daha düştü yine Musa (a.s.) döndüm aynı sözleri söyledi. Dön Rabbine dedi yine arz-u niyaz ettim on vakit daha düştü beş vakte kadar indi. Buyurur.

Bizim yeniciler şöyle bir iddiayla; Hem beş vakit namazın miracda farz olduğunu söylüyor hemde miracı inkar ediyorlar ve diyorlar ki:

Resulullah efendimizin aklı Hz. Musa kadar yokmuydu da; ona danıştı. Sonra Allah insanların elli vakti yapamayacağını bilmiyormuydu ki, önce emretti. Sonra her defasında Allah (c.c) ile Musa arasında gidip gelmesi mekik dokur gibi olacak şey değildir. Diyorlar.

Zaten hadis-i şerifin metninde (yani Arapçasında) Musaya gittim” sonra “ Rabbime gittim” diye bir kelime yoktur.

Mirac dönüşünde Musa (a.s.)’ a uğradım ne ile emrolundun diye sorunca elli vakit namaz dedim Rabbine dön yalvar azaltsın. dedi. Rabbime döndüm on indirdi. Musa (a.s.)’ ya döndüm yine çok Rabbine dön azaltsın dedi. Rabbime döndüm on indirdi. Musa (a.s.)’ya döndüm yine Rabbine dön azaltsın dedi. Rabbime döndüm on daha azalttı. Beşe inince; Musa (a.s.)’a döndüm Rabbine dön azaltsın deyince artık utandım dedim sonra gayb den gelen bir sesle beş vaktin farz olduğu ilan edildi. Buyruluyor.

Değerli okurlarım hadis-i şerifte gitmek gelmek kelimesi katiyen geçmiyor. “ irci” ve “ rec’atü” kelimeleri geçiyor ki birincisi “ irci Rabbike” Rabbına dön demektir. İkincisi “ rec’atu ila Musa” Musaya döndüm demektir. Bu konuşmadan açıkça anlaşılan aynı mekanda ve aynı anda “ Rabbine dön rica et azaltsın” sözü üzerine Resulullah efendimizin aynı yerde Hz.Musa ya sırtını dönüp Allah’ a yalvarmış, on inince, tekrar Hz. Musa’ ya dönmüş, yine dön  deyince,  tekrar Hz.Musa’ ya sırtını dönmüş Allah’ a yalvarmış ve böylece namaz beşe inmiştir.

Bu iddiada bulunanların bir dayanakları var, o da “ ila” kelimesi, bu kelime Türkçemizdeki ismin  “ –e, -a,-ye,-ya” halidir.

Ev(e) git, çarşı(ya) git gibi. Manaları bir mekana nisbet edildiği gibi çoğu kere bu harfleri; maddi olmayan isimler içinde kullanırız.

Mesela: Biz bir günahkara tevbe et! Allah’a dön derken, herhalde fiziki bir yolculuğu kastetmeyiz böyle bir şey aklımızdan dahi geçmez. Mesela gözünü göklere döndür ayetinde olduğu gibi fiziken gözümüzü göklere göndermek akla gelmez. Yine “ey itminan bulmuş nefis! Rabbına dön, gir kullarımın arasına, gir cennetime” ayetinde “ Rabbine dön” emri de mekansal değildir.

ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً

“Rab'bine dön, sen râzı, O da senden râzı olarak.” (Fecr suresi âyet: 28)

 

فَادْخُلِي فِي عِبَادِي

“Artık kullarımın arasına katıl.”(Fecr suresi âyet: 29)

 

وَادْخُلِي جَنَّتِي

“Ve cennetime gir.” (Fecr suresi âyet:30)

 

  ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِأً وَهُوَ حَسِيرٌ

“Sonra gözü iki defa daha çevir, o göz sana yorgun bir halde olarak zelilce bir şekilde geri dönmüş olsun.” (Mülk suresi âyet: 4)

 

Sonra niçin Hz. Musa’ dan sormuş muş (!)

Resulullah efendimiz Hz.Musa’ dan sormadı. Hadis-i şerifin aslı ortada; Resulullah efendimiz dönüşte Hz. Musa’ ya uğrayınca Musa (a.s.) Ona:  Ne ile emrolundun? “diye sordu. Olay bu şekilde gelişti.

Sonra müşavere hakkında Ali imran 159 ve  Şûra suresinin 38 nci ayetleri yok mu? Tabi var.

 

İşte ayetler:

 

  فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

 

“İmdi Allah Teâlâ'dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın, ve eğer sen çirkin huylu, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için af talebinde bulun, ve onlar ile işler hususunda müşavere yap,(danış) sonra azmettiğin zaman da Allah Teâlâ'ya tevekkül et. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever.” (Ali İmran suresi âyet: 159)

وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

 

“Ve o kimseler ki: Rab'lerinin davetine icabette bulundular ve namazı dosdoğru kıldılar ve onların işleri aralarında danışma iledir ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerdende harcarlar.” (Şura suresi âyet: 38)

 

Başka peygamberlerin bazı davranışları niçin yadırganmıyor?

 

İşte birkaç örnek:

1-  Mesela İbrahim (a.s.) “Ya Rabbi ölüleri nasıl diriltirsin?” diye sorduğunda Allah (c.c.) “ Ya İbrahim sen ölüleri dirilteceğime inanmıyormusun?” buyurduğunda “ Ya Rabbi inanıyorum ama gözümle göreyimde kalbim otursun” demişti. Ve de kuşları öldürüp et parçaları haline getirip çağırınca onlar Allah’ın izniyle canlandıktan sonra: “ Ya Rabbi şimdi kalbim oturdu” demişti.

 

İşte Âyet:

 

   وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِـي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن قَالَ بَلَى وَلَـكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

 

“Ve o vakti de yâdet ki. İbrahim, Yarabbi!. Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster demiş, -Cenâb-ı Hak da- inanmadın mı?, diye buyurmuştu. O da evet... İnandım, fakat kalbim mutmain olsun için demiş. Allah Teâlâ: Kuşlardan dört tanesini tut da onları kendine çevir sonra her dağ üzerine onlardan birer parça at, sonra da onları çağır, sana koşarak gelirler ve bil ki Allah Teâlâ şüphe yok azizdir, hakimdir diye buyurmuştur.” (Bakara Suresi,âyet:260)

6

  وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ

 

 

“Ve Allah yolunda hakkiyle cihad ile mücahedede bulununuz. O sizi seçti ve sizin üzerinize dinde hiçbir güçlük kılmadı. Babanız İbrahim'in milleti gibi. O bundan evvel size müslümanlar ismini vermişti ve bunda da: Takî: Resul sizin üzerinize şahit olsun ve siz de insanlar üzerine şahitler olasınız. Artık namazı dosdoğru kılınız ve zekâtı veriniz ve Allah'a sığınınız. O sizin mevlânızdır. İşte ne güzel mevlâ ve güzel yardımcı..” (Hac Suresi, âyet:78)

 

Şimdi kim, “ peygamber bunu nasıl yapar halbuki Allah ne demişse şüphesiz inanması ve onun ispatını istememesi gerekirdi”diyebilir.

Halbuki İbrahim (a.s.)’ a Allah (c.c.) dostum demiştir. Ve dini Ona nispet etmiştir.

 

Bu davranışından dolayı Hz. İbrahim tenkit edilebilir mi?

قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

“De ki, şüphe yok ki Rab'bim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine. İbrahim'in hânif olan dinine hidâyet buyurdu. Ve o ortak koşanlardan olmuş değildi.” (Enam Suresi.âyet:161)

 

2-Tur dağında Hz. Allah, Hz. Musa’ ya nida ederek vahiyde bulununca; Hz. Musa’nın “ Ya rabbi bana görün seni göreyim” isteği üzerine Allah Azimüşşanın dağa tecellisinden sonra ayetlerde görüleceği gibi; Ya Musa! Firavne git, o azdı, belki düşünür…” buyurarak emir vermesi üzerine; Hz. Musa bir nevi itiraz edercesine: “ Ya Rabbi ben korkarım oraya gidemem ben daha evvel onlardan bir adam öldürmüştüm, onlar beni öldürürler; ancak benim göğsümü aç, dilimi çöz, kardeşim Harun’ u bana yardımcı ver, o benden daha güzel konuşur ve bana şahitlik eder.” diye Firavne gidişini, Hz. Allah ile bir nevi pazarlık edercesine şarta bağlamış; Allah (c.c.)’ da: Hz.Musa’ nın bu isteğini kabul buyurmuş, şartı yerine getirmiş ve “ Kardeşin  Harunla seni güçlendireceğim beraber gidin” buyurmuştu.

Şimdi: bu şart koşmadan dolayı, Hz.Musa’ yı kim kınayabilir.? Allah emredince “ Emret Rabbim ölümde olsa giderim koruyucu olarak sen bana yetersin demesi gerek mezmiydi” diyerek. Kim Hz.Musa’ yı suçlayabilir.?

2-Hz. İsa (a.s.); Yahudilerden ihaneti sezince havarilerine (inanan oniki kişiye) “ kim bana yardım edecek” diyerek onlardan yardım istemişti. Onlar da “ biz Allah’ ın yardımcılarıyız şahid ol” demişlerdi.

 

ÂYET:

 

فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ

“Vaktaki, İsa onlardan dinsizlik hissetti, dedi ki: Allah için benim yardımcılarım kimlerdir? Havariler dediler ki: Biz Allah'ın yardımcılarıyız, Allah'a îman ettik ve şahit ol ki, bizler şüphesiz müslümanlarız.” (Ali imran suresi âyet: 52)

İnsanlardan yardım istedi diye, kim Hz.İsa’ ya: Allah sana yeter, sana yardım ederdi. Niçin insanlardan yardım istedin. Diyebilir? Evet Allah’ a şükrolsun: şu olaylarda geçen: Hz. İbrahim, Hz.Musa ve Hz.İsa (a.s.)’ın tutumlarını kimse tenkit etmemiştir. Fakat rahmetenlil alemin olan; bütün alemlere rahmet olarak gönderildiği ayetlerde bildirilen, Resulullah efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Hz.Musa’ya mirac dönüşü uğradığında Hz. Musa’nın sorması ile başlayan konuşmalar bahane edilerek: Namazın ilk önce elli vakıt olup sonradan beşe indirilmesi inkar edilmek istenmiş hatta bazı nasipsizler; Necm suresindeki ayetlerle sabit olan, orada gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı şeklinde anlatılan,  miracı dahi inkara kalkışmışlardır.

HZ. İBRAHİM, HZ.MUSA VE HZ. İSA’NIN HATA GİBİ GÖRÜLEN DAVRANIŞLARINDAKİ HİKMET

Şunu yakinen bilmeliyiz ki: O konuşmalar ve o davranışlar; kendi öz iradeleriyle değildi. Allah tarafından öyle yönlendirildiler ve öyle  konuşturuldular.

İşte Âyet:

 

إِنَّ وَلِيِّـيَ اللّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ

“Şüphe yok ki, benim koruyucum, o kitabı indirmiş olan Allah Teâlâ'dır. Ve o bütün salih kullarını gözetir, yönlendirir.”(Araf suresi âyet: 196)

En azından kıyamete kadar gelecek insanların o olayların yanındaymış ve onu görmüşler gibi imanlarının kuvvetlenmesini temin etmekte, insan fıtratını belirterek her ne kadar manevi destek olsada yine de  insanın maddi bir desteğe meyledeceğini belirterek; insanların bazı şeyleri gözü ile görünce kalbinin tam oturacağını ve tüm şüphelerden kurtulabileceğini ifade etmektedir.

 

İşte Ayetler:

 

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا

“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi sayesinde bir şeyi dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah  her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (İnsan suresi âyet: 30)

 

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

“ Ve âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.” (Tekvir suresi âyet: 29)

 

Bu hususta Hızır (a.s.): “ Bu işleri ben kendiliğimden yapmıyorum” sözleri çok mühimdir.

 

  وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا

 

“Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.” (Kehf suresi âyet: 82)

 

 

 

 

İÇKİ VE NAMAZ

 

Y.N. ÖZTÜRK’E GÖRE İÇKİ İÇEN; SARHOŞ DEĞİLSE NAMAZ KILABİLİRMİŞ (!)

 

Sayın Öztürk diyor ki:


• “İçki içen kişi namaz sırasında sarhoş değilse namazı geçerlidir.”     
     

Bu konuda birinci Kur’andaki İslam kitabımızın 315 ve 320 nci sayfalarında görüleceği gibi Nisa suresinin 43 ncü âyeti; Maide suresinin 90 ve 91 nci ayetleri ile neshedilmiş ve içki içmek tamamen haram edilmiştir.

İşte Öztürk’ün bahsettiği âyeti kerimeye sırayla geleceğiz. İçki hakkındaki ilk âyetten başlıyoruz:

Birinci âyet:

 

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ

“Ve hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki ve hem de güzel rızık edinirsiniz. Muhakkak ki, bunda da aklını kullanan bir kavim için elbette bir ibret vardır.” (Neml Suresi, âyet:67)

 

İkinci âyet:

 

  يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ

 

“Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de büyük günah vardır. Ve insanlar için faydalar da vardır. Bunların günahı ise faydalarından çok büyüktür. Sana ne infak edeceklerini de sual ediyorlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı. Allah Teâlâ âyetlerini sizlere işte böyle beyan ediyor, ta ki tefekkür edesiniz.”(Bakara Suresi, âyet:219)

 

Üçüncü âyet:

 

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ وَلاَ جُنُبًا إِلاَّ عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّىَ تَغْتَسِلُواْ وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مِّنكُم مِّن الْغَآئِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا

“Ey mü'minler!. Siz sarhoşlar olduğunuz halde ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana kadar ve cünüp olduğunuz halde de -yolcu olmak müstesnâ- gusul edinceye kadar namaza yaklaşmayınız. Ve eğer siz hasta veya sefer halinde olursanız veya sizden biri ayakyolundan gelir de veya siz kadınlara dokunur da su bulamaksanız o zaman temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz. Yüzlerinize ve ellerinize mesheyleyiniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ affedici ve yargılayıcıdır.” (Nisa Suresi, âyet:43)

 

Değerli okurlarım, Y.Nuri Öztürk’ün dayandığı:” Ey mü'minler!. Siz sarhoşlar olduğunuz halde ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana kadar...namaza yaklaşmayınız” âyeti,ilk zamanlarda idi; İçki henüz yasaklanmamış, haram olmamıştı. Fakat gelecek Maide Suresinin 90 ve 91 nci  âyeti kerimelerinde görüleceği gibi ; artık içki, kumar ve fal okları tamamen yasaklanmış,haram olmuştur. O müsaade içki haram olmadan evvelin hükmüdür. Yaşar Nuri Öztürk boş ve yanlış konuşmaktadır.

 

Dördüncü âyet:

 

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

“Ey imân edenler!. Muhakkak ki, içki, kumar, putlar ve kısmet için çekilen zarlar şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. Artık ondan kaçınınız ki, kurtuluş bulabilesiniz.” (Maide Suresi, âyet:90)

 

 

Beşinci âyet:

 

إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ فَهَلْ أَنتُم مُّنتَهُونَ

“Şüphe yok ki: Şeytan aranıza ancak içki ile, kumar ile düşmanlık düşürmeyi ve sizi Allah Teâlâ'nın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık siz vazgeçtiniz değil mi?” (Maide Suresi, âyet:91)

 

Görüldüğü gibi en son inen Maide suresinin 90 ve 91 nci ayetleri önceki ayetlerin hükümlerini neshetmiş, yani hükümden kaldırmıştır ve bu ayetlerin üzerine sabaha karşı nasıl olsa ayıkır sabah namazını kılabiliriz diyen, Ashab-ı Kiram’ın içkiye düşkün olanları da tamamen içkiyi bırakmışlar ve içki küplerini kırmışlardır. Sayın Öztürk’ün dediği gibi, hiç bir müslümanın ayıkınca namaz kılarım demeye hakkı kalmamıştır. Allah’ın (c.c.) emirleri açık ve nettir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KURBAN

 

KURBAN HAKKINDA PROF. H. HATEMİ’NİN YANLIŞ GÖRÜŞLERİNE VE PROF. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK’E CEVABIMIZ

 

Değerli okurlarım! izleyenleriniz hatırlayacaksınız : Bir televizyon programında: Sayın Yaşar Nuri Öztürk, gazeteci yazar Sayın Şevket Eygi ve (kendisini ve eşini bazı yönleriyle takdir ettiğimiz) Hukukçu Prof. Dr. Sayın Hüseyin Hatemi, kurban kesmek konusunu tartışırlarken, aklımda yanlış kalmadıysa Sayın Hüseyin Hatemi  şöyle diyordu : ”Kurban kesmek diye bir şey yoktur. Bu olsa olsa hacdaki hacılar için olabilir. İbrahim (a.s.) oğlunu kurban  etmemiştir.”

“İnna ateyna  kelkevser” suresiyle de kurban kesmenin bir ilişiği yoktur. O sure’de: “İnna ateyna kelkevser “Sana kızın Fatma’yı verdik. “Venhar” kelimesi ise; Onun oğlu Hüseyin, kurban olacak, şehid olacaktıranlamına gelir.

Bundan dolayı bayramlarda gücü yetenlerin kurban kesmesiyle ilgili hiçbir emir yoktur” demiş ve Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmesini de kabul etmemişti.

Yaşar Nuri Öztürk ise: Kurban kesilmesiyle ilgili Kuran’da bir âyet yoktur. demişti. (19 Ekim 2001 tarihli Milliyet Gazetesi cevaplar kitabından)

 

Bu iki iddia da, katiyen doğru değildir! 1400 küsur senedir Peygamberimiz efendimizin emirleriyle, günümüze kadar kesintisiz olarak uygulanan bu kutsal  ibadet; bazı mezheplerde müekked sünnet, Hanefi mezhebinde ise vacib olarak kabul edilmiştir. Çoğunluğu yoksul olan, aylarca evlerine et girmeyen din kardeşlerimizin, bayramlarını sevince boğacak ve inananları Allah’a yaklaştıracak olan bu kurbanlar, tarih boyunca hep kesile gelmiş ve inşaallah kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Bu inancımızı doğrulayan ayetlerin bir kısmıyla, hadisi şerifleri aşağıya almadan önce; kurban konusuyla ilgili Kütübü Sittedeki bir  bölümü aşağıya alıyorum.

KURBANIN VACİB OLUŞU VE SEBEPLERİ

KURBAN. kelime olarakقرب   kökünden mastardır, yaklaşmak mânasına gelir. Dinî bir ıstılah olarak Allah Teâlâ'yı râzı ederek yakınlığını kazanmak için kesilen hayvana kurban denir .İnançtan dolayı kurbanda bulunmak, hemen hemen bütün dinlerde vardır. Tarih boyunca her millet, inancına göre nazarında kıymetli olan bir şeyi, uluhiyet adına kurban etmeyi müesseseleştirmiştir. Kur'ân-ı Kerim, kurban müessesesinin Hz. Âdem (aleyhisselam)'in çocuklarıyla birlikte başladığını haber verir:

 

Böylece âyet, ulûhiyete yaklaşmak maksadıyla kurban sunma ibâdetinin insanlıkla birlikte başladığını gösterir.Âyette kabul edildiği belirtilen kurban, Hâbil'e aitti ve bir koçtu. Kabul edilmeyen de Kâbil'e aitti ve ekindi.Şu halde, kurban deyince bunun mutlaka bir hayvan olması gerekmez, başka şey de kurban olabilir. Nitekim, ne zaman başladığı kesin olarak bilinmese de, insanın kurban edilmesi de târihin yaygın vakalarından biridir. Kur'ân-ı Kerim Hz. İbrahim (aleyhisselam)'le ilgili olarak buna da  yer verir. Hz. İbrahim'e rüyasında, ilk olan oğlu İsmâil'i kurban etmesi emredilir (Saffat 102). Bazı rivayetlerde on üç yaşında olduğu belirtilen çocuğu kurban etme hazırlığı yapılır ve kesileceği sırada çocuğa bedel kesilmek üzere bir koç indirilir.Bu âyet insan kurbanı meselesinde mânidardır. Zîra insanlık tarihinde pek yaygın olan bu geleneğin İlâhî bir menşe'den kaynaklanmış olabileceğini ifade eder. Bunu söylemeye sevkeden husus, büyük müfessir Fahreddin Râzî hazretleri’nin de kaydettiği üzere İslâm ulemâsının, "meşru olmayan bir şeyin peygamberlere rüyasında da olsa emredilmeyeceği"ni prensip olarak kabûl etmiş olmalarıdır. Bu prensipten hareketle, daha önce meşru olan bir prensibin Hz. İbrahim'den sonra  neshedildiği söylenebilir.Arapça'da Kurban kelimesinden ziyâde Udhiye kelimesi kullanılır, cem'i edâhîdir. Kurban kesilen güne yevmü'l-edhâ denir.Kurbanın dindeki hükmü hususunda âlimler ihtilaf eder. Bir kısmı vâcib demiş ise de diğer bir kısmı buna karşı çıkmıştır. İbnü Hazm "Sahâbeden hiçbirisi buna vâcib dememiştir" der. Cumhur da "Kurban vâcib değildir" demiştir. Ancak dinin teşriatından olduğu da kesindir. Cumhur, "Kifaye bir sünnet-i müekkededir" der. Şafiî hazretleri de bu görüştedir.Ebu Hanife hazretleri: "Zengin olan mukime vacibtir" diye hükmeder. İmam Mâlik "mukim" kaydı koymadan vâcib hükmüne varır. Hanefîlerden Ebu Yusuf, Mâlikîlerden Eşheb vâcib hükmüne muhalefet ederek Cumhur'un görüşüne katılırlar.Ahmed İbnu Hanbel: "Gücü olanın terketmesi mekruhtur" der ve vücûbuna hükmeder.İmam Muhammed: "Terkine ruhsat olmayan sünnettir" der.Tahâvî: "Biz de bu görüşteyiz, âsârda vâcib olduğunu te'yid eden bir delil yok" der.Kurbanın vâcib olduğunu söyleyenleri te'yid eden en kavî delil Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'nin rivayet ettiği şu hadistir:

                  مَنْ وَجَدَ سَعَةً فَلَمْ يُضَحِّ فََ يَقْرَبَنَّ مُصََّنَا

"Kurban kesecek güçte olup da, kesmeyen namazgâhımıza yaklaşmasın."Bu hadisteki vaîdin üslûbundaki şiddet, Hanefîler'i, kurbanın  vacib olduğu hükmüne sevketmiştir. Hatta Ebu Hanife (rahimehullah)'nin "farz" dediği de rivayetler arasındadır. Vacib diyenlerin dayandığı başka hadisler de var.el-Hidâye'de Hanefî görüşü şöyle özetlenmiştir: Kurban hür, mukim, zengin her Müslüman'a, kurban gününde kendi nâmına ve küçük çocuğu namına vacibtir. Vâcib hükmü, Ebu Hanife ile ashabından İmam Muhammed, Züfer, Hasan ve bir rivayete göre Ebu Yusuf'un içtihadlarıyla sübût bulmuştur. Ebu Yusuf'un "sünnet" demiş olduğunu da belirttik.Son olarak şunu da belirtelim: Araplarda kurbanın birçok çeşitleri var ve her biri bir başka kelime ile ifâde edilmektedir. Mesela; -bir kısmı önümüzdeki hadislerde geleceği üzere- fara', atîre,  akîka, udhiye, hedy hep ayrı ayrı kurban çeşitleridir. İslâm dini bir kısmını yasaklamış, bir kısmını bazı kayıtlarla serbest bırakmış ve hattâ vâcib kılmıştır. Bazıları hakkındaki hüküm ihtilâflıdır. Dilimizde hepsi kurban kelimesiyle kayıtlanarak ifade edilir.UDHİYE VE HEDY: İslâm devrine intikal eden kurban çeşitlerinden iki tanesini biraz açıklamakta yarar var. Zîra, önümüzdeki bahislerde gelecek hadisler bunlarla ilgili ve dolayısıyla bu tâbirler sıkca geçecek. İyice bilinmediği takdirde iltibaslar olabilir.UDHİYE: Kurban bayramında, zengin, mukim ve hür olan Müslümanlar tarafından kesilmesi gereken kurbandır. Bunun kendine mahsus teferruatı vardır.HEDY: Haccda kesilen kurbandır. Kâbe-i Muazzama veya Harem için hediye edilen  kurbanlık hayvana hedy denir. Dilimizdeki hediye kelimesi de aynı kökten gelir.Esasen hacılar müsafir sayıldıkları için onlara udhiye kesmek vâcib değildir, dilerlerse nâfile olarak keserler. Temettu veya kıran haccı yapanlar, bir yıl içerisindeki iki ayrı ibadeti yapmış olmanın şükrü olarak bir kurban keserler. Haccda kesilmesi vacib olan bu şükür kurbanı  hedy sınıfına girer. Umre yapanlar veya hacc-ı ifrad yapanlar nâfile olarak kurban kesmek isterlerse bu da hedy sınıfına grer. Ayrıca, hacc menasikinden vaciblerin terki veya vacib olan sıranın bozulması gibi durumlarda  hacca giren "eksiklik"lerin telâfisi için bazı ceza kurbanları vardır. Şu halde bu ceza kurbanları da hedy sınıfına girer. Hedy kurbanlarının Harem dahilinde kesilmesi vâcibtir. Udhiyeler  her yerde kesilebilir.  (Kütübü Sitte.c.6.s.43-45)

 

Bu genel bilgiden sonra,kurbanla ilgili âyeti kerimeleri  ve hadisi şerifleri alıyorum.

 

 

Hz.ADEM’İN İKİ OĞLU VE KURBAN

 

İşte ayetler :

 

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِن أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ

“Onlara, Adem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden), “And olsun seni öldüreceğim” dedi. Diğeri de “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” dedi.” (Mâide sûresi âyet : 27)

 

“Kur’an’da kurban kesmek yoktur” diyenlere ilk cevabımız, görüldüğü gibi, ilk insan Hz.Adem’in iki oğlundan gelmektedir. İlk kurbanı Habil kesmiş ve kurbanı kabul olmuştur. Kurbanı kabul olunmayan  Kabil ise;  kurbanı kabul olunmadığından dolayı, kıskanarak  büyük kardeşi  Habil’i öldürmüştür.

 

 

Şimdi diğer ayete bakalım:

 

 ¡ò àî©è 2 ¤å¡ß ¤á¢è Ó ‹ ‰ b ß ó¨Ü Ç §pb ßì¢Ü¤È ß §âb £í aó¬©Ï ¡é¨£ÜÛa  á¤a a뢊¢×¤ˆ í ë ¤á¢è Û  É¡Ïb ä ß a뢆 è¤' î¡Û

7¡9 Šaì¢à¡È¤Ÿ a ë b è¤ä¡ß aì¢Ü¢Ø Ïâb È¤ã üa

î©Ô 1¤Ûa  ¡ö¬b j¤Ûa

“Tâki, kendileri için bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve kendilerini merzuk etmiş olduğumuz dört ayaklı kurbanlık hayvanlar üzerine malûm olan günlerde  (keserken) Allah'ın ismini ansınlar. Artık onlardan yiyin ve yoksul fakirlere yediriniz.” (Hac Suresi. Âyet: 28)

 

 

 

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ أَسْلِمُوا

 

 وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ

“Ve her ümmet için kurban kesecek bir yer kılmışızdır ki, Allah'ın ismini kendilerine rızık olarak verdiği dört ayaklı hayvanların üzerine -kesecekleri zaman- ansınlar. İşte ilahınız, tek ilahtır. Artık ona teslim olun, ve mütevazi olanları müjdele.” (Hac Suresi. Âyet: 34)

 

  الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلَاةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُم

 

ْ يُنفِقُونَ

 

“Onlar ki, Allah zikrolunduğu vakit kalpleri korkudan titrer ve kendilerine isabet etmiş olana sabır edenlerdir ve namazı kılanlardır ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar.” (Hac Suresi. Âyet: 35)

 

 

  وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُم مِّن شَعَائِرِ اللَّهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

 

“Ve bedeneleri (iri gövdeli hayvanları) de sizin için Allah'ın kurbanlıklarından kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Artık onların üzerlerine birer ayakları bağlı, üçer ayaklan üzerine durdukları halde Allah'ın ismini zikredin. Yanları üzerine yere düşünce de artık etlerinden yiyin haline kanaat edip istemeyene de ve isteyene de yediriniz. Onları size öylece musahhar kıldık, tâki şükredesiniz” (Hac Suresi, Âyet: 36)

 

لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ

“Elbetteki, onların ne etleri ve ne de kanları Allah'a erecek değildir. Ve lâkin ona sizden takva erecektir. Onları öylece size musahhar kılmıştır, tâki size hidayet buyurduğundan dolayı Allah'a tekbirde bulunasınız ve güzel davrananları müjdele.” (Hac Suresi. Âyet: 37)

 

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُحِلُّواْ شَعَآئِرَ اللّهِ وَلاَ الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلاَ الْهَدْيَ وَلاَ الْقَلآئِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَانًا وَإِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواْ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُواْ وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

 

” Ey imân edenler!. Allah Teâlâ'nın dinî hükümlerini ve haram olan aya ve hareme gönderilen kurbana ve gerdanlıklı kurban hayvanlarına ve Rablerinden lûtuf ve rıza talebinde bulunarak beyti hareme gelmek kasdında bulunanlara tecavüzü helâl saymayınız. İhramdan çıktığınız zaman artık avlanabilirsiniz. Sizi mescidi haramdan engellemiş olduklarından dolayı bir kavime olan öfkelenmeniz sizi sakın tecavüze sevketmesin. Ve birr ve takva üzere yardımlaşınız ve günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayınız. Ve Allah Teâlâ'dan korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ'nın azâbı pek şiddetlidir “.(Maide Suresi. Âyet: 2)

 

Bu âyeti kerimeden de binbeşyüz yıldır uygulandığı gibi; Hac’ın  ve orada kurban edilecek hayvanların  ne kadar önemli olduğu bildirilmektedir.

  جَعَلَ اللّهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَامًا لِّلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلاَئِدَ ذَلِكَ لِتَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَأَنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

 

“Allah Teâlâ Kâbe'yi, o Beyti haramı ve haram ay" ile o boyunları bağsız ve bağlı kurbanları insanlar için bir medarı istifâde kıldı. Bu da bilmeniz içindir ki, şüphesiz Allah Teâlâ göklerde olanı da ve yerde olanı da bilir ve muhakkak ki, Allah Teâlâ herşeyi tamamıyla bilendir.” (Maide Suresi. Âyet: 97)

 

Bu âyeti kerime ise; Sayın Yaşar Nuri Öztürk gibi : Hac senenin her ayında yapılabilir diyenlere cevap teşkil etmekte olup :“Allah Teâlâ Kâbe'yi, o Beyti haramı ve haram ay" ile o boyunları bağsız ve bağlı kurbanları insanlar için bir medarı istifâde kıldı.”buyurulmakla Hac ibadetinin, her sene  ancak haram olan zilhicce ayında yapılacağını bildirilmektedir.

Elbette Zilhicce ayının dışında umre hariç, hac olmadığı gibi Kurban Bayramı da yoktur.

 

رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ

“O : "Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver", dedi.”(Saffat sûresi âyet : 100)   

                                                              

فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ

“İşte o zaman biz onu uslu bir oğul (İsmail) ile müjdeledik.”(Saffat sûresi âyet : 101)

 

  فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ

 

“Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.” (Saffat sûresi âyet : 102)

 

  فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ

  وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ

  قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

  إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلَاء الْمُبِينُ

  وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ

  وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ

  سَلَامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ

  كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

  إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ

  وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَقَ نَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ

 

“Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca” “Biz ona: " ” “ Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik”Ey İbrahim!" diye seslendik”  “Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız” “ Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır” “ Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık:” “İbrahim'e selam! dedik.”  “Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.” “ Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.” “ Sâlihlerden bir peygamber olarak O'na (İbrahim'e) İshak'ı müjdeledik.” (Saffat sûresi âyet :103- 112)

 

Bu ayetlerde görüldüğü gibi İbrahim (a.s.), oğlu İsmail’i (a.s.) kurban etmek istemiş; her ikisi de Allah’a (c.c) tam teslimiyetle, emri yerine getirmek için tam teşebbüse geçmişler. Bu sadâkatlarıyla imtihanı kazandıkları için, kurban olarak kesilmek üzere,  kendilerine kurbanlık koç hediye edilmiştir.

Ehl-i Kitab,  yani Yahudi ve Hıristiyanlar ile bazıları: Kurban edilmek istenen Hz.İbrahim’in (a.s.) oğlu İsmail (a.s.) değil, İshak (a.s.) idi, diyorlar. Okuduğumuz Saffat Sûresi’nin: 101-107 nci ayetlerinde gördüğümüz gibi; kurban edilmek istenen Hz.İshak (a.s.) değil, (Peygamberimiz efendimizin ceddi olan)  Hz.İbrahim’in (a.s.) gençliğinde, Hz. Hacer annemizden, hicretlerinden sonra doğan, bebek iken Hz. Hacer annemizle beraber, Hz.İbrahim (a.s.)  tarafından,  Kabe’nin olduğu yere bırakıldıktan sonra, ayağını vurduğu yerden, bugünkü Zemzem suyunun çıkmasına,  şeytan’ın taşlanmasına ve Safa ile Merve arasında koşulmasına sebep olan Hz. İsmail  aleyhisselamdır.

           

Hazreti İshak aleyhisselam ise: Hud Sûresi’nin 71-72 nci ayetlerinde görüldüğü gibi; Hz.İbrahim‘in (a.s.) ve Hz.Sara annemizin ihtiyarlık çağında doğmuştur. Bunun için Hz.İshak’ın  (a.s.) kurban edilmek istendiği iddiası katiyen  doğru değildir.

HÜSEYİN HATEMİ’NİN  “KEVSER Hz.FATIMA’DIR” İDDİASINA CEVAP

İşte bu konudaki Âyet ve Hadisler:

                         

Şimdi  ayete bakalım:

  إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

  فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

 

“(Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik.” “Şimdi sen Rabbine namaz kıl  ve kurban kes.” (Kevser sûresi âyet : (1- 2)

 

KEVSER HAVZI'NIN, MİZAN'IN VE SIRAT KÖPRÜSÜ'NÜN EVSAFI

İşte hadisi şerifler:

 

 

ـ5080 ـ1ـ عن أبي ذرّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ! مَا آنِيَةُ الْحَوْضِ؟ قَالَ: وَالّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ Œنِيَتُهُ أكْثَرُ مِنْ عَدَدِ نُجُومِ السَّمَاءِ وَكَوَاكِبَهَا في اللَّيْلَةِ الْمُظْلِمَةِ الْمُصَحِيَةِ آنِيَةُ الْجَنَّةِ: مَنْ شَرِبَ مِنْهَا لَمْ يَظْمَأ، آخِرَ مَا عَلَيْهِ يَشخُبُ فيهِ مَيزَابَانِ مِنَ الْجَنَّةِ. عُرْضُهُ مِثْلَ طُولِ مَا بَيْنَ عَمَّانِ الى أيْلَةَ، وَمَاؤُهُ أشَدُّ بَيَاضاً مِنَ اللَّبَنِ، وَأحْلى مِنَ الْعَسَلِ[. أخرجه مسلم والترمذي.»يَشْخَبُ« أى يسيل ويجرى .

1. (5080)- Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü dedim, Kevser havzının kapları nedir?" Şu cevabı lutfettiler:

 

"Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, onun kapları açık ve karanlık bir gecede gökteki yıldızlardan daha çoktur. Cennetin kaplarından kim içerse artık ömrünün sonuna kadar hiç susamaz. Havzın cennetten çıkan iki oluğu gürül gürül akar. Genişliği uzunluğuna denktir. Bu da Amman'dan Eyle'ye olan mesafe kadardır. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır." (K.sitte.c.14.s.393)

 

ـ5081 ـ2ـ وعن سَمُرَةِ بن جَندبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ لِكُلِّ نَبِيٍّ حَوْضاً تَرِدُهُ أُمَّتُهُ، وإنَّهُمْ يَتَبَاهَوْنَ أيُّهُمْ أكْثَرُ وَارِدَةً، وَإنِّي أرْجُو أنْ أكُونَ أكْثَرَهُمْ وَارِدَةً[. أخرجه الترمذي .

2. (5081)- Semüre İbnu Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her peygamberin  bir havzı vardır. Ümmeti oraya su almaya gelir. Peygamberlerin her biri, hangisinin suya geleni çok diye övünürler. Su almaya gelen ümmeti en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum." [Tirmizî, Kıyamet 15, (2445).

 

AÇIKLAMA:           

Bu hadis, ahirette  her peygambere mahsus müstakil bir havz olacağını belirtmektedir. Ümmetleri, bu havzlara gelip suyundan içecektir. Her peygamber havza gelenlerinin çokluğu ile iftihar edecektir. Bundan maksad ümmetlerinin çokluğudur. Resulullah da ümmetinin sayıca çok olmasını arzu ve temenni etmekte, diğer peygamberlere karşı bu çoklukla iftihar etmeyi arzulamaktadır.

Sadedinde olduğumuz hadis Muhammed ümmetinin  çokluğu hususunda Resulullah'ın ümidini ifade eder. Aliyyü'l-Kârî der ki: "Resul-ü Ekrem bu ümidini, ümmetinin cennette seksen saf tuttuğunu, diğer ümmetlerin ise sadece kırk saf teşkil ettiğini vahyen bilmezden önce ifade etmiş olmalıdır." (K.sitte.c.14.s.393-94)

 

ـ5082 ـ3ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]سُئِلَ رَسُولُ اللّهِ #: مَا الْكَوْثَرُ؟ قَالَ: نَهْرٌ في الْجَنَّةِ أعْطَانِيهِ اللّهُ، أشَدُّ بَيَاضاً مِنَ اللَّبَنِ، وَأحْلَى مِنَ الْعَسَلِ، فيهِ طَيْرٌ أعْنَاقُهَا كَأعْنَاقِ الْجَزُورِ. فقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: إنَّ هذِهِ لَنَاعَمٌ. فقَالَ #: آكِلُهَا أنْعَمُ مِنْهَا[. أخرجه الترمذي .

3. (5082)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a "Kevser nedir?" diye sorulmuştu.        buyurdular. Hz. Ömer atılarak: "Öyleyse o müreffehtir!"  dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:!" buyurdular." [Tirmizî, Kıyamet 15, (2445                                                                  

 

AÇIKLAMA:

Bu hadis cennette, Kevser nehrinin civarında yaşayan bir kuş hakkında bilgi vermektedir. Boynu deve boynuna benzeyen bir kuş. Cennet ehli bu kuşun etinden yiyecektir. Hadisin Ahmed İbnu Hanbel'den gelen bir veçhi biraz daha teferruatlı. Meali şöyle: Aleyhissalâtu vesselâm: demişti ki, Hz. Ebu Bekr atıldı: "Ey Allah'ın Resulü! Bu kuşlar muhakkak müreffehtirler!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da: "Ondan yiyenler daha da müreffehtirler. buyurdular." (K.sitte.c.14.s.394-95)

 

ـ5083 ـ4ـ وعن جُندب رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: أنَا فَرطُكُمْ عَلى الْحَوْضِ[. أخرجه الشيخان .

4. (5083)- Hz. Cündüb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:! "Ben havza ilk geleniniz olacağım!" " [Buhârî, Rikak 53; Müslim, Fezail 25, (2289).] (K.sitte.c.14.s.395)

 

HAC KURBANLARI, HERKESİN KENDİ  MEMLEKETİNDE KESİLEMEZ  !

 

  هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفًا أَن يَبْلُغَ مَحِلَّهُ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُّؤْمِنُونَ وَنِسَاء مُّؤْمِنَاتٌ لَّمْ تَعْلَمُوهُمْ أَن تَطَؤُوهُمْ فَتُصِيبَكُم مِّنْهُم مَّعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَن يَشَاء لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

 

“Onlar, o kimselerdir ki: Kâfir oldular ve sizi Mescid-i Haram'dan men eylediler.  Kurbanları da mahalline varmaktan alıkoydular. Eğer bilmediğiniz mümin erkekler ile imân sahibi kadınlar bulunmasa idi, onları bilmeksizin çiğneyip de o yüzden size bilmeksizin bir meşakkat, bir keder, bir üzüntü -isabet etmeyecek olsa idi- elbette ellerini onlardan çektirmezdi, fakat çektirdi, tâki, Allah dilediğini rahmeti içine girdirsin. Eğer onlar seçilmiş olsalar idi, elbette onlardan kâfir olanları elîm bir âzab ile azaplandırırdık.” (Fetih Suresi. Âyet: 25) 

 

Bu âyeti kerimede : Hac, umre ve Haremi şerif de kesilecek kurbanların, haremi şerifteki kesilme mahalline gitmesini engelleyenlere; o kadar öfke gösterilmekte ki;  “Onlar Kâfir oldular ve sizi Mescid-i Haram'dan men eylediler. Kurbanları da mahalline varmaktan alıkoydular. Eğer bilmediğiniz mümin erkekler ile imân sahibi kadınlar bulunmasa idi,...elbette onlardan kâfir olanları elîm bir âzab ile azaplandırırdık” buyurulmakta; imkanı olanların hac görevini yapmasını ve kurbanların muhakkak kesim mahalli olan Mina’da  kesilmesini pekiştirmektedir.

 

  وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ وَلاَ تَحْلِقُواْ رُؤُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضاً أَوْ بِهِ أَذًى مِّن رَّأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِّن صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ فَإِذَا أَمِنتُمْ فَمَن تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ إِذَا رَجَعْتُمْ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌ ذَلِكَ لِمَن لَّمْ يَكُنْ أَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

 

” Ve Allah için haccı da umreyi de tamam yapınız. Fakat men olunursanız kurbandan kolaya geleni –Minâya gönderirseniz-. Ve bu kurban mahalline varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz. Ancak sizden her kim hasta olur veya başında bir eziyet bulunursa ona da oruçtan veya sadakadan veya kurbandan bir fidye –vacip olur-. Sonra emin olduğunuzda kim hac zamanına kadar umre ile istifade etmiş olursa kolayına gelen bir kurban kesmek –icap eder- Fakat her kim bulamazsa üç gün hac esnasında, yedi günde döndüğünüz vakit oruç vâcip olur ki bunlar tam on gündür, Bu, ailesi Mescidi Haramda bulunmayan kimseler hakkındadır. Ve Allah’tan korkunuz ve biliniz ki Allah Teâlâ’nın azabı pek şiddetlidir.” (Bakara Suresi. Âyet: 196)

 

Bu âyetten şunu anlıyoruz  ki; bazı  hoca efendiler ve onlara uyan kimseler;  “kurbanlar niçin Araplara gitsin; hacılar vekalet versinler hedy denen hac kurbanlarını herkes kendi memleketinde kestirsin ve etler memlekette kalsın” şeklindeki sözleri;  tarih boyunca görülmemiş acaip ve gülünç bir iddiadan başka bir şey değildir. Dini bilmemek ve anlamamaktır. Ayrıca İslamı iyice öğrenememiş bazı insanların yolunu kesmek ve aklını karıştırmaktır.

 

Âyeti Kerimede; kesmek üzere  hacda kurban bulamayanların, kurbanlarının  oruca  dönüşeceği bildirilerek, üç gün hacda, yedi gün de kendi memleketlerinde oruç tutmaları gerektiği bildirmektedir. Eğer memlekette hac kurbanının kesilmesi caiz olsaydı  Hz. Allah Hacda kesecek  kurban bulamayanlar memleketlerinde kestirebilirler buyururdu. Ve  hac kurbanlarını, oruca çevirmezdi. Bu  hoca efendiler acaba bu ayetleri görmediler mi!

KURBAN KONUSUNDAKİ HADİSİ ŞERİFLER

 

 

Hadis :1

 

 

ـ946 ـ6933 ـ3148 -حَدَّثَنَا إسْحَاقُ بْنُ مَنْصُورٍ. أنْبَأنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مَهْدِيٍّ وَ مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ. ح و حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يَحْيَى. ثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ جَمِيعاً عَنْ سُفْيَانَ الثَّوْرِي عَنْ بَيَانٍ عَنِ الشَّعْبِيِّ عَنْ أبِي سَرِيحَةَ؛ قَالَ: حَمَلَنِى أهْلِي عَلَى الْجَفَاءِ بَعْدَمَا عَلِمْتُ مِنَ السُّنَّةِ. كَانَ أهْلُ الْبَيْتِ يُضَحُّونَ بِالشَّاةِ وَالشَّاتَيْنِ. وَاŒنَ يُبَخِّلُنَا جِيرَانُنَا.فِي الزوائد: غسناده صحيح و رِجَالُهُ موثقون .

946. Ebu Serîha radıyallahu anh anlatıyor: "Ben sünneti bildikten sonra ev halkım beni (çok sayıda kurban kesmeye) zorladılar. Ev halkı bir davarı veya iki davarı bayramda kurban ederlerdi. Şimdi (bir veya iki davarı kurban etmekle yetinirsek) komşularımız bizi cimrilikle itham ederler."                                                                                                                                            

 

AÇIKLAMA:                                                          

 

Bu babta gelen bazı hadisleri esas alan bir kısım alimler (İmam Şâfi'î, Mâlik, Ahmed İbnu Hanbel, el-Leys, Evzâ'î ve İshak İbnu Râhûye) bir tek kurbanın, bayram da bir aile için yeterli olduğuna hükmetmiştir. Öte yandan Hanefiler ve Süfyan-ı Sevrî, bir davarın bir ev halkı için kurban olarak yeterli olmadığına, ev halkı içinde şer'an zengin sayılan, şartları haiz her fert için ayrı bir kurban gerektiğine hükmetmişlerdir.”(Kütübü Sitte terc.c.17. H.No:6933)

 

 

 

 

 

RESÛLULLAH'IN KURBANLARI

 

ـ938 ـ6925 ـ3122 -حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يَحْيَى. ثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ. أنْبَأنَا سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ عَنْ عَبْدِ اللّهِ ابْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَقِيلٍ عَنْ أَبِي سَلَمَةَ عَنْ عَائِشَةَ وَعَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ؛ أَنَّ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا أرَادَ أنْ يُضَحِّيَ اشْتَرَى كَبْشَيْنِ عَظِيمَيْنِ سَمِينَيْنِ أقْرَنَيْنِ أمْلَحَيْنِ مَوْجُوئَيْنِ. فَذَبَحَ أحَدَهُمَا عَنْ أُمَّتِهِ لِمَنْ شَهِدَ اللّهِ بِالتَّوْحِيدِ وَشَهِدَ لَهُ بِالْبََغِ. وَذَبَحَ اŒخَرَ عَنْ مُحَمَّدٍ وَعَنْ آلِ مُحَمَّدٍ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ.فِي الزوائد: فِي إسناده  عَبْدُ اللّه بن مُحَمَّد مختلف فِيهِ .

938. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor. "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm kurban kesmek istediği zaman iki tane büyük şişman çift boynuzlu alaca, hadımlattırılmış koç alırdı. Bunlardan birisini Allah'ın birliğine ve kendisinin peygamberliğine şehadet eden ümmeti adına keser, diğerini de Muhammed ve Âl-i Muhammed Aleyhissalâtu vesselâm adına keserdi." (Kütübü Sitte terc.c.17. H.No:6925)

 

KURBAN BAYRAMINDA KESİLEN KURBAN VACİB Mİ?

 

ـ939 ـ6926 ـ3123 -حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ. ثَنَا زَيْدُ بْنُ الْحُبَابِ. ثَنَا عَبْدُ اللّهِ بْنُ عَيَّاشٍ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ ا‘عْرَجِ عَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ؛ أَنَّ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: مَنْ كَانَ لَهُ سَعَةٌ وَلَمْ يُضَحِّ فََ يَقْرَبَنَّ مُصََّنَا.فِي الزوائد: فِي إسناده عَبْدُ اللّه بن عياش وهو وإن روى له مسلم فإنما أخرج له فش المتابعات والشواهد. وقد ضعفه أَبُو دَاوُد والنسائي. و قَالَ أَبُو حاتم: صدوق. و قَالَ اِبْنِ يونس: منكر الحديث. وذكره اِبْنِ حبان فِي الثقات .

939 Hz. Ebu Hureyre radiyallahu anh anlatıyor.”Resülullah  (s.a.s.) buyurdular ki: “Maddi imkanı olup da kurban kesmeyen namazgahımıza sakın yaklaşmasın.”

 

AÇIKLAMA:

Bu sadette gelen hadisleri alimler farklı yorumlara tabi tutmuşlardır. Daha önce teferruatlı olarak kaydettik. Şöyle özetleyebiliriz: Ebu Hanîfe, şer'an zengin sayılan kimse için kurban kesmeyi vacib addetmiştir. Şâfi'î, Ahmed İbnu Hanbel, İshak, Ebu Sevr, Ebu Yusuf, Muhammed eş-Şeybânî, İmâm Mâlik sünnet addetmiştir. Hanefilerde fetva İmam Azam'a göre verilmiştir.* (Kütübü Sitte terc.c.17.s 392-91)

 

AKİKA KURBANI

 عن سمرة بن جندب رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولَ اللّهِ #: كُلُّ غَُمٍ رَهِينَةٌ بِعَقِيقَةٍ تُذْبَحُ عَنْهُ يَوْمَ سَابِعِهِ، وَيُحْلقُ رَأسُهُ وَيُسَمّى[. أخرجه أصحاب السنن .

(3968)- Semüre İbnu Cündüb radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Her çocuk, akîka kurbanı ile rehinelenmiştir. Bu kurban, (doğumunun) yednci günü, onun adına kesilir. (Ogün) saçı da traş edilir ve çocuğa isim de verilir." [Ebû Dâvud, Edâhî 21, (2837, 2838); Tirmizî, Edâhi 23, (1572); Nesâî, Akîka 5, (7, 166).] (K.Sitte.Terc. C.11.S.207)

 

 وعن أم كرز رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: عَنْ الغَُمِ شَاتَانِ مُكَافِئَتَانِ، وَعَنِ الجَارِيَةِ شَاةٌ، وََ يَضُرُّكُمْ ذُكْرَاناً كُنَّ أمْ إنَاثاً[. أخرجه أصحاب السنن.وقوله »مُكَافِئَتَانِ«: بكسر الفاء: يريد شاتين مسنتين تجوزان في الضحايا  تكون إحداهما مسنة وا‘خرى غير مسنة .

3. (3970)- Ümmü Kürz (radıyallahu anhâ) anlatıyor:  "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Oğlan çocuğu için birbirine denk iki kurban, kız çocuğu için bir kurban kesmek gerekir. (Kurbanlığın) erkek veya dişi olması farketmez." [Ebû Dâvud, Edâhî 21, (2834, 2835, 2836); Tirmizî, Edâhî 17, (1516); Nesâî, Akîka 3, (7, 165)

 

 

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, çocuk için kesilecek akîka kurbanının erkek ve kız çocuklar için farklı olmasını âmirdir. Erkek çocuğa iki kurban, kız çocuğa bir kurban. Ayrıca oğlan için kesilecek kurbanlardan her ikisinin de kurbanda  aranan şartları haiz olması,  birinin tam kurbanlık, diğerinin gerekli şartlardan nâkıs olmaması istenmektedir. Her ikisi de normal kurbanlık hayvandan olmalıdır.2- Bu hadisle amel ederek, oğlan için iki koç kesilmesine hükmeden ülemâ, rivayetlerin de dışına çıkarak bazı delillerle  kendi görüşlerini takviye ederler. Ezcümle derler ki: "Şeriatımız, mirasta, şehadette, diyanette, ıtk bahsinde kadınlara yarım hükmeder. Ebû Ümame ve başka bir kısım sahabelerden yapılan bir rivayette Aleyhissalâtu vesselâm der ki: "Müslüman bir kimse, müslüman bir erkek köleyi azad ederse, ateşten çıkmasına vesile olur; Köleden her bir uzuv onun bir uzvunu ateşten kurtarır. Müslüman bir kimse, iki müslüman kadın köleyi âzad ederse, bu da ateşten kurtulmasına vesile olur. Kadınlardan ikisinin iki uzvu onun bir uzvunu ateşten kurtarır." Bu durumda, akîkanın hükmü de bu kaideye muvafık düşmektedir."3- Hadisin zâhiri akîka kurbanı kesmeyi vâcib ifade ediyorsa da, İslam ülemâsı, mevzu üzerine gelen başka rivayetleri de esas alarak "Vacib"  dememiştir. Sadece Zâhiriye mesleğinde gidenler akîka'ya vacib diye hükmetmiştir. Şâfiî, Hanbelî ve Mâlikî mezhepleri bunun sünnet olduğuna, Hanefîler ise mübah ve  nihayet mendub olduğuna hükmetmişlerdir. Terkine hiç bir şey terettüp etmez. Ülemânın çoğunlukla benimsediği hükme göre, kız ve erkek için birer kurban yeterlidir. Nitekim müteakip iki rivayet, başta sünnete harfi harfine uymakla tanınan Abdullah İbnu Ömer olmak üzere pekçok büyükler erkek ve kız için birer koyun kestiklerini göstermektedir. Bazıları, sadedinde olduğumuz rivayeti esas alarak erkekler için iki kurbanın kesilmesine kâil olmuştur. Akîka için kesilecek hayvanda, kurbanlığın bütün şartları eksiksiz bulunmalıdır: Hasta, topal, kör, kulaksız, körpe vs. olmamalıdır. Akîkaya temas eden hadislerde hep  koyunun mevzubahis edilmesi sebebiyle bazı âlimler, akîka kurbanının koyun olması gereğinden bahsetmiştir. Ancak cumhur, deve ve sığırın da bu maksadla kesilebileceğini söylemiştir. Mamafih Taberânî'nin bir rivayetinde deve, sığır ve davarla akîka kesilebileceği belirtilmiştir.Kastalânî, İrşâdu'ş-Şârî'de der ki: "Akîka kurbanı da diğer ziyafetlerde olduğu gibi pişirilir. Sadece ayağı pişirilmez. Ayak, Hâkim'in bir rivayeti mucibince, çiğ olarak, çocuğun  ebesine verilir." Akîka kurbanının kemikleri kırılmaz, mafsallardan ayrılır ve öylece pişirilir. Böyle yapmakla çocuğun sıhhat ve selametine tefe'ül edilir. Mamafih çocuğun tevazuuna, ihtiraslardan, beşerî kabalıklardan nezahete  ermesine tefe'ülen kemiklerin kırılması müstehab diyen de olmuştur. Akîka'nın etinden kurban sahipleri de yiyebilir.(K.Sitte. C.11.S.210)

 

 

ـ942 ـ6929 ـ3134 -حَدَّثَنَا هَنَّادُ بْنُ السَّرِيِّ. ثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ عَيَّاشٍ عَنْ عَمْرِو بْنِ مَيْمُونٍ عَنْ أَبِي حَاضِرٍ ا‘زْدِيِّ عَنِ اِبْنِ عَبَّاسٍ؛ قَالَ: قَلَّتِ ا“بِلُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأمَرَهُمْ أنْ يَنْحَرُوا الْبَقَرَ.فِي الزوائد: إسناده صحيح ورِجَالُهُ ثقات. وأبو حاضر اسمه عُثْمَانَ بن حاضر .

942. İbni Abbas radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında (bir ara) develer miktarca azalmıştı. Ashabına sığırların kurban edilmesini emretti."(Kütübü Sitte terc.c.17. H.No:6929)

 

 

Kurban konusunu da burada tamamlanmış oldu, Allah cümlemize güzel ve en doğru anlayışlar versin.

 

GÖKLERLE İLGİLİ  SORULAR GÖKLERDE MELEKLERDEN BAŞKA YAŞAYAN CANLILAR VAR MIDIR?

 

Göklerde hayat olup olmadığını, varsa orada yaşayanların nasıl varlıklar olduklarını, herkes merak ediyor. Tabi biz onları göremediğimiz için, net olarak görmüş gibi söyleyemiyoruz. Fakat şu muhakkak ki; ayetlerde ve hadislerde bildirildiğine göre : yakînen biliyor ve görmüş gibi inanıyoruz ki; göklerde hayat vardır.

Burada iknci bir soru akla gelebilir. Göklerde yaşayanlar melekler midir? Ayrıca cinler de, göklerin bir bölümüne çıkabiliyor,  kulak hırsızlığı yaparak, meleklerden bazı haberler çalabiliyorlar. Gök taşlarıyla taşlansalar dahi. Göklerde yaşayanlar onlar olabilir mi?

 

Bu soruya  en net cevabı “İsra”sûresinde buluyoruz.

 

 

وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا

“Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.” (İsra sûresi âyet :55)

           

Ayrıca aşağıdaki ayetleri de okuyalım, asıl açıklamayı ayetlerin sonunda yapacağız.

 

 

إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا

  لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا

  وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا

 

“Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân'a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tespit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir.” (Meryem sûresi âyet:93-95)

 

Bu âyeti kerimeden; göklerde yaşayanların, meleklerden başka, günah ve sevap işleyen kimseler olduğu anlaşılıyor.

 

 

  أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء

 

“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” (Hac sûresi âyet : 18)

 

Bu âyeti kerimede; Allah’a (c.c.) secde etmeyen bütün insanlar ile şeytanlar kastedilmektedir.

 

 

  وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ

  يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ

 

“Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar,  O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.” (Enbiya  sûresi âyet :19-20)

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَـكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.”(İsra sûresi âyet : 44)

 

Bu âyeti kerimede ise; yedi tabaka olarak yaratılmış bulunan göklerin her tabakasında  da; Allah’a (c.c.)  ibadet  ve O’nu tesbih eden kimselerin var olduğu bildirilmektedir.

 

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

“Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.”(Nur sûresi âyet : 41)

Bu âyeti kerimede  de; Allah’a ibadet eden, yerdekiler ile göktekiler, eşit tutulmakta ve birbirlerine benzerlik sergilenmektedir.

 

وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُم بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَن ذِكْرِهِم مُّعْرِضُونَ

 

“Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.” (Mü’minun sûresi âyet : 71)

 

Bu âyeti kerimede de yine göklerde bulunanlarla, yerde bulunanlar eşit tutuluyor ve “Her ikisinde de bulunanlar bozulurlardı” buyurulduğundan; göktekilerden kasıt, yalız melekler değil, belki insanlar gibi iyiliğe de, kötülüğe de müsait, sorumlu kimseler oldukları   anlaşılıyor.   

 

 

أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

“ Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.”(Âl-i İmran sûresi âyet :83)

 

Bu âyeti kerimede, göktekilerle yerdekiler arasında bir eşitlik sergilenmektedir. 

Buraya kadar geçen ayetlerden; yerde yaşayan insanlar gibi göklerde de iyilik ve kötülük yapabilecek irade ve güce sahip kimselerin olduğu anlaşılmaktadır. Böylece diyebiliriz ki, buralarda yaşayan kimseler meleklerden başkalarıdır. Çünkü melekler Allah'a karşı gelemezler. Onlar birçok ayetlerde bildirildiği gibi; tesbih, takdis ve Allah’a (c.c.) itaatten başka bir şey yapamazlar. Çünkü onlar nur’dan yaratılmışlardır. Onların kötülük yapma hisleri yoktur.

GÖKLERDE YAŞAYAN KİMSELER CİN’LER OLABİLİR Mİ?

Göklerde yaşayanlar cinler de olamazlar; mesken olarak onlar yerde yaşarlar. Göklere çıktıklarında, melekler tarafından gök taşlarıyla taşlanırlar. Aynı zamanda okuyacağımız âyette görüleceği gibi, cinler dumansız ateşten, alevden yaratılmışlardır.

 

  خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ

  وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجٍ مِّن نَّارٍ

 

“ Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.” “ Cinleri öz ateşten yarattı.” (Rahman sûresi âyet :14-15)

 

 

GÖKLERDE YAŞAYANLAR NEYDEN YARATILMIŞLARDIR?

 

Şimdi asıl konuyu açıklığa kavuşturan anahtar ayetleri okuyalım:

 

 

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاء قَدِيرٌ

“Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği “dabbe’yi” canlıları yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir.” (Şura sûresi âyet :29)

Görüldüğü gibi bu âyette: Gökleri yeri ve bunların içine yayıp ürettiği, “dabbe’yi yaratması da; O’nun ayetlerindendir.” (delillerindendir) buyuruyor. Böylece ; yerin göklerin yaratılışıyla beraber oralarda yaşamak üzere; “yerde ve gökte “dabbe” yaratarak yayıp ürettiği” bildirilmektedir.

 

Öyle ise, yerde ve göklerde yaşamak üzere Allah’ın (c.c.) yarattığı ve halen yerde ve göklerde yaşamakta olan bu “dabbe’yi açıklayan iknci anahtar âyeti okuyalım:

  وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

“Allah, her   “dabbe’yi” “sudan” yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”(Nur sûresi âyet : 45)

 

Bu âyeti kerimede görüldü ki; aynen yerde yaşayanların birer benzeri göklerde de yaşamaktadır. Onların da insanlar gibi sorumlulukları vardır. Mahşerde tek tek Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkarılacaklar; ya Cehennem’e, ya da Cennet’e gireceklerdir.

 

İNSANLAR  GÖKLERE ÇIKABİLİR Mİ?

 

Bu konuyu açıklığa kavuşturan, anahtar iki âyeti buraya alıyorum:

 

وَفِي السَّمَاء رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ

“ Semada da rızkınız ve size vâdedilen başka şeyler vardır.” (Zariyat sûresi âyet : 22)

Bu âyeti kerimede ise, semaya, göklere  çıkılması için açık bir davet vardır.

 

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ

“O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü tabaka tabaka yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” (Mülk sûresi âyet : 3)

 

Bu âyette; göklerin yedi tabaka olarak yaratıldığı bildirilmektedir.

 

  فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ

  وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ

  وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ

  لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَن طَبَقٍ

 

“ Hayır! Şafağa, yemin ederim ki,”“Geceye ve onda basan karanlığa,”“ Dolunay olmuş aya,”“ Ki, siz elbette binip tabakadan tabakaya  geçeceksiniz .” (İnşikak sûresi âyet : 16 -19)

 

Okuduğumuz bu âyette ise, semanın tabakalarına çıkacağımız yeminle ifade edilmektedir.

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ

“ Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.”(Rahman sûresi âyet : 33)

 

Görüldüğü gibi bu âyeti kerimede de; göklerin burçlarına çıkabilmemiz için, kuvvet  yani;  vasıtayı hazırlamamızın lüzumu ve gerekliliği hatırlatılmakta ve telkin edilmektedir.

Netice olarak: Rahman sûresinin 33 ncü ayetinde; “göklerin “Burç” larına,  ancak  büyük bir güçle çıkabilirsiniz.” buyurularak, hedef gösterilmekte ve o kuvvetin temin edilmesi, bulunması,  telkin ve teşvik edilerek, insanların bunu başararak göklere çıkabilecekleri bildirilmektedir.

Zariyat Sûresi’nin 22 nci ayetinde ise: “ Semada rızkınız var. Başka vadedilenler de var.” buyurularak ; oralarda açlık endişesine mahal olmadığı gibi,  başka vadedilen ikramların da  bulunduğu ifade edilmektedir.   

 

  أَيْنَمَا تَكُونُواْ يُدْرِككُّمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ فَمَا لِهَـؤُلاء الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا

 

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam burç’larda (Göklerde, kalelerde)  olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!” (Nisâ sûresi âyet :78)

               

Bu son âyette ise: Göklere çıktıktan sonra; ölümsüz hayata kavuştuk zannedilmesin.  Veya burç’lara,  göklere çıkarsak ölümden kurtuluruz diye ümide kapılınmasın diye uyarılmaktayız.            

En doğrusunu Allah (c.c.) bilir.

 

İşte Hadisler:

 

Hadis:1

 

“Ümmetim mübarek bir ümmettir. İlki mi sonu mu daha hayırlı olacağı bilinmez.” (Camiüssağir,Hadis Nu.1620)

Böyle buyuran  sevgili Peygamberimiz diğer bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır.:

Bir yıldıza işaret ederek:

“Nefsim kudret elinde olanın hakkı için derim ki: “Gece ve gündüz oluşu bitmeden BU DİN mutlaka (şüphesiz) şu yıldızın varacağı yere kadar ulaşacaktır.” (Ramuz-ül Ahadis şerhi Levami,c.1.s.562)

 

Bu hadisi şerif, insanın yerden sema ülkelerine çıkacağını bildirirken şanlı ve azametli dinimiz İslâmiyetin o ülkelere varacağını müminlere müjdeler.

 

Dileriz bu büyük müjdeler bizim asrımızdaki müminlere nasib olsun. Hatta bizlere de.

 

Hadis: 2

 

ـ1ـ عن عمران بن حصين رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]دَخَلْتُ عَلى رسولِ اللّهِ # المَسْجِدَ فَأتَى نَاسٌ مِنْ بَنِى تَمِيمٍ، فقَالَ: اقْبَلُوا البُشْرَى يَا بَنِى تَميمٍ، فقَالُوا: بَشَّرْتَنَا فأعْطِنَا مَرَّتَيْنِ، فَتَغَيَّرَ وَجْهُهُ، ثُمَّ دَخَلَ عَلَيْهِ نَاسٌ مِنْ أهْلِ الْيَمَنِ، فقَالَ: اقْبَلُوا البُشْرَى يَا أهْلَ اليَمَنِ إذْ لَمْ يَقْبَلْهَا بَنُو تَميمٍ، قَالُوا: قَبِلْنَا يَا رسولَ اللّهِ، ثُمَّ قالُوا: جِئْنَا لِنَتَفَقَّهَ في الدِّينِ، وَلِنَسْألكَ عَنْ أوَّلِ هذَا ا‘مْرِ مَا كَانَ؟ قال: كانَ اللّهُ تَعالى، وَلَمْ يَكُنْ شَئٌ قَبْلَهُ، وََكَانَ عَرْشُهُ عَلى المَاءِ، ثُمَّ خَلَقَ السَّمَواتِ وَا‘رْضَ، وَكَتَبَ في الذِّكْرِ كُلَّ شَئٍ[. أخرجه البخارى والترمذى .

1. (1684)- İmran İbnu Husayn (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Mescidde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna girmiştim. (O sırada) Benî Temim kabilesinden bir grup insan geldi. Onlara: "Ey Benî Temim, size müjde olsun!" diyerek söze başlamıştı. Onlar hemen: "Bize müjde verdin. Öyle ise (beytü'lmâlden) iki kere bağış yap!" diye talepde bulundular. Onların bu cevabı karşısında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yüzünün rengi attı. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın  huzuruna (Hayber'in fethi sırasında) Yemen halkından bir grup (Eş'ârî) girmişti. Onlara:

"Ey Yemenliler! Benî Temim'in kabul etmediği müjdeyi siz bari kabul edin!" dedi. Onlar:  "Kabul ettik ey Allah'ın Resûlü!" dediler ve arkadan ilâve ettiler:

"Biz dinimizi öğrenmeye ve bu (yaratılış) işinin başı ne idi, onu senden sormaya geldik!" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), mahlûkatın ve Arş'ın başlangıcını anlatmaya başladı:

"Bidayette Allah vardı, O'ndan önce başka bir şey yoktu. O'nun Arş'ı suyun üzerinde bulunuyordu. Sonra gökleri ve  yeri yarattı. Sonra zikr (denen kader defterinde ebede kadar cereyan edecek) her şeyi yazdı." [Buhârî, Megâzî, 67, 74, Bed'u'l-Halk 1, Tevhid 22; Tirmizî, Menâkıb, 3946.]

 

Hadis: 3

 

ـ3ـ وعن طارق بن شهاب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال عُمرُ بنُ الخَطَّابِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: قامَ فِينَا رسولُ اللّهِ # مَقاماً فأخْبَرَنَا عَنْ بَدْءِ الخَلْقِ حَتَّى دَخَلَ أهْلُ الجَنَّةِ الجَنَّةَ، وَأهْلُ النَّارِ النَّارَ. حَفِظَ ذلِكَ مَنْ حَفِظَهُ، وَنَسِيَهُ مَنْ نَسيَهُ[. أخرجه البخارى.

 (1686)- Târık İbnu Şihâb (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Ömer İbnu'l-Hattâb dedi ki: "(Birgün) Resûlullah  (aleyhissalâtu vesselâm) aramızdan doğrularak mahlûkatın ilk yaratılışından başlayarak (geçmiş olan ve gelecek olan bütün safhaları) cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmesine kadar anlattı. Bunu bir kısmı öğrendi, bir kısmı unuttu." [Buhârî, Bed'ul-Halk 1.]          

 

AÇIKLAMA:                                                          

1- Bu üç rivayet, yaratılışın başlangıcı ile alâkalı açıklamalar ihtiva etmektedir. Bunlarda âlemin yaratılışının başlangıcı hakkında bazı özet bilgiler mevcut olmakla beraber, idrak ve anlayışımızın ihâta edemediği bazı ifadeler de mevcuttur. Anlaşılan temel fikirler şunlardır:

 

* Hiçbir mahluk yok iken Allah mevcut idi.

* Önce suyu ve su üzerinde Arş'ı yarattı 22)

* Sonra gökleri ve arzı yarattı.

* Cereyan edecek yaratılış fiillerini kader kitabında önceden yazdı. Vukuat bu yazıya göre cereyan etmektedir, hâdiselerin hiçbirinde tesadüf yoktur.                                   

 

Kürsü, iç içe olan yedi semânın dışındadır, yani yednci semadan sonra gelmektedir. Fakat son hudud değildir. Onu da Arş  kuşatmıştır. Bu konuda gelen nassları, bir müfessirimiz şu şekilde değerlendirir: "Semâvat ve arz Kürsü'nün iç boşluğunda yer alır. Kürsü de Arşın önündedir.                             

"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kürsü'nün, yedi semâya nazaran büyüklüğünü tasavvur edebilmemiz için şu teşbihte bulunur:                      

"Yedi sema, Kürsü içerisinde, bir kalkanın içine atılmış yedi adet dirhem (kuruşluk) gibidir       

 

Aynı maksadla, İbnu Abbas şu teşbihte bulunur: "Eğer yedi sema ve yedi arz genişleyerek birbirlerine değecek hâle gelseler,  Kürsü'nün genişliği yanında, bunlar, çöle atılmış bir halka gibi kalır."Kürsü'nün genişliği bu olursa, Kürsü'yü kuşatan Arş'ın genişliği nasıl olur?

Bu soru, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a aynen sorulmuştur. Öyle ise cevabını O'ndan dinleyelim: "Nefsimi kudret elinde tutan Zat'a kasem ederim, yedi sema ve yedi arz, Kürsü'nün yanında, çöl bir arâziye atılmış bir (demir) halkadan baka bir şey değildir. Arş'ın Kürsü'ye olan üstünlüğü de, tıpkı bu çölün o halkaya üstünlüğü gibidir" [İbnu Kesir, Tefsir 1, 550).]          

KÂİNAT KÜREVÎ Mİ? Yukarıdaki açıklamalardan, top şeklinde bir kainat tasvîri çıkmaktadır. Bu mânayı te'yîd eden başka rivâyetler de vardır. Eski müfessirlerimiz, daha ziyâde kubbe kelimesini kullanarak bu mânaya işâret ederler. Merkezde arz ve sâbit yıldızların mahalli olan birinci sema, bunu tâkiben sırayla diğer altı sema, sonra Kürsü, en dışda BÜYÜK ARŞ gelmektedir ve Büyük Arş, Kürsü'yü kuşatmaktadır. Bunlar üst üste değil, iç içe ve kürevîdir.       

Kur'ân-ı Kerim Cenâb-ı Hakk'ı tanıtırken, O'nun bize, "şah damarımızdan daha yakın" olduğunu belirtir. Bir başka âyette: "Secde et, O'na yaklaş" emriyle bizim O'ndan uzaklığımız ifâde edilir. Yakınlık içinde uzaklık! Bu ezdâd İman mantığıyla tevhîd içinde kavranır, Aristo mantığıyla değil. Sun'u ve yaratışını kavramaktan akılların âciz kaldığı Zât ne yüce, ne mukaddestir! Kâinatın zerrâtı adedince, O'nu nekâisten tenzîh eder, tesbîh ederiz, taksirâtımızın affını dileriz.

 

Hadis: 4

 

ـ8ـ وعن جبير بن مطعم رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]أتَى أعْرَابِى[ٌ النَّبىَّ #،

فقَالَ يَارسُولَ اللّه: جُهِدَتِ)ـ2(ا‘نْفُسُ، وَضَاعَ الْعِيَالُ، وَهَلَكَتِ ا‘نْعَامُ، وَنُهِكَتِ ا‘مْوَالُ، فَاسْتَسْقِ لَنَا، فَإنَّا نَسْتَشْفِعُ بِكَ عَلى اللّهِ تَعالى، وَنَسْتَشْفِعُ بِاللّهِ عَلَيْكَ، فقَالَ #: وَيْحَكَ أتَدْرِى مَا تَقُولُ وَسَبَّحَ #، فَمَا زَالَ يُسَبِّحُ حَتَّى عُرِفَ ذلِكَ في وُجُوهِ أصْحَابِهِ، ثُمَّ قال: وَيْحَكَ إنَّهُ َ يُسْتَشْفَعُ بِاللّهِ تَعالى عَلى أحَدٍ مِنْ خَلْقِهِ، شَأنُ اللّهِ أعْظَمُ مِنْ ذلِكَ! وَيْحَكَ، أتَدْرِِى مَا اللّهُ: إنَّ عَرْشَهُ عَلى سَموَاتِهِ ـ لهكذَا ـ وقال بأصَابِعِهِ: مِثْلُ الْقُبَّةِ عَلَيْهِ، وَإنَّهُ لَيَئِطُّ أطِيطَ الرَّجْلِ بالرَّاكِبِ[. إخرجهما أبو داود

 (1691)- Cübeyr İbnu Mut'im (radıyallâhu anh) anlatıyor. "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a  bir bedevî gelerek:        

 

"Ey Allah'ın Resûlü, (kuraklıktan) insanlar  meşakkate düştüler. Aile efradı zayiata uğradı. Hayvanlarımız da helâk oldular. Bizim için Allah'a dua et, su göndersin. Zîra biz Allah'a karşı senin şefaatini, sana karşı da Allah'ın şefaatini taleb ediyoruz!" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama şu  mukabelede bulundu:

 

"Yazık sana, söylediğin şeyin idrakinde misin? Sübhanallah!" Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sübhanallahları o kadar tekrar etti ki bunun tesiri Ashab'ın yüzünden okunmaya başladı. Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözüne şöyle devam etti:    "Yazık sana, mahlukatından hiç kimseye karşı Allah şefaatçi kılınmaz. Allah'ın şânı böyle bir şey yapmaktan çok yücedir. Bak hele! Sen Allah'ın (azametinin) ne olduğunu biliyor musun? O'nun Arş'ı, semavatının şöyle üzerindedir. -Parmaklarıyla işaret ederek- tıpkı üzerinde bir kubbe gibi. Arş Zat-ı Zülcelâl sebebiyle inleyip ses çıkarır, tıpkı süvarisi sebebiyle atın ses çıkarması gibi." [Ebu Dâvud, Sünnet 19, (4726).]               

 

BAŞKA DÜNYALAR VAR MI?

 

AÇIKLAMA:

1-Başka Dünyalar? Küremiz dışındaki gök cisimleri arasında, Dünya şartlarını taşıyan ve hatta bizim gibi hayat sahiplerini barındıranlar var mı? sorusuna dinî kaynaklarımızdan oldukça dikkat çekici bir cevap alabiliyoruz. Talak sûresinde geçen: "O Allah ki, yedi semayı, arzından da onun mislini yarattı" (Talak 12) âyetinden İslâm âlimleri, -başka mânalar yanında- tıpkı 7 sema gibi, 7 ayrı arzın da var olduğu mânasını çıkarmışlardır. İslâm dini açısından 7 ayrı arzın varlığına hükmetmek için, yegane delil, bu âyetten çıkarılan mezkur işarî mâna değildir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den rivayet edilen birçok hadisler "arzlar" ve "yedi arz" tâbirlerine yer vererek buna sarahaten parmak basarlar. Meselâ, sahih hadis kaynaklarımızdan Tirmizî'nin uzunca bir rivayetinde, dünya semasından sonra gelen yedi kat sema ve bunların her biri arasında bulunan 500 yıllık mesâfe belirtildikten sonra, her semada bir arz olmak üzere, toplam 7 arzın yer aldığı açıklanır.

2- Arz Dışında Hayat? Arzın misli söz konusu olunca, arzdaki şartlar yönüyle de misli olan -sözgelimi hayat şartlarını ve canlıları da ihtiva eden- dünyalar, yukarıda kaydettiğimiz âyetin işarî mânasında müstatir ve mevcut ise de, hayat meselesini açıkça ele alan hadis de vardır. İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ)'a nisbetinin sahih olduğu bilhassa tasrih edilen bir rivayette şöyle denir:3- Diğer Arzların Uzaklığı? Çıplak gözle görülen sâbit yıldızlar sisteminin teşkil ettiği Dünya semâsı ile, ondan sonra gelen müteakip 2. sema arasında, az önce temas ettiğimiz Tirmizî hadisinde belirtildiği üzere, 500 yıllık mesâfe mevcuttur. Keza 2. sema ile 3. sema arasında da aynı mesâfe vardır. Bu durum, 7. semâya kadar bu şekilde devam etmektedir   .

Hadiste 500 yıl olarak ifade edilen zamanı nasıl hesaplamalıyız? Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinin şartlarında carî olan bir günlük vasati yürüyüş mesafesi mi esas alınmalıdır? Bu takdirde şer'î örfte bir günlük mesafe 90 km. dir. Yoksa, günümüz vasıtalarını mı esas alacağız? Zîra Kur'ân ve hadis her asra hitab eder. Günümüzü esas alacak isek hangi vasıtayı? Otomobili mi, uçağı mı, yoksa sun'î peykleri mi? Görüldüğü gibi, bu meselede soruları çoğaltabilecek ve fakat sarahati kesin bir cevap elde edemeyeceğiz. Hemen belirtelim ki, Kur'ân-ı Kerim, semavî kelamda gelen "gün"lerin 24 saatlik arzî günler gibi anlaşılmaması gereğine dikkat çeker: "Rabbinin katında bir gün,sizin saydığınız bin gün gibidir : (Hacc 47).

Kur'ân-ı Kerim'de geçen zaman ve mesâfe mefhumlarında belli bir müphemliğin her vakit devam edeceğini anlamak için bir başka âyet-i kerimeyi kaydedeceğiz:  (Meâric, 4).

Elli bin yılı, dünya yılına göre mi anlayacağız, yoksa bir İlâhi günü, önceki âyette geçen bin yıl olarak anlayıp ona göre mi hesaplayacağız? Bu mesele, âyette müphemdir. İkinci duruma göre, elli bin yıllık mesâfe, -kamerî takvimde bir yıl 355 gün hesabıyla- 1.000x355 = 355.000x50.000 = 17.750.000.000 yıl tutar. Bazı meleklerin bir günde alacağı mesâfe yıl cinsinden bu kadar oluyor. Tabii bu, zâhire dayalı bir faraziye.             

4- Işık Yılı. Yukarıda yaptığımız hesaplamayı "faraziye" sözüyle kapadık. Zîra, hesaplamayı bir başka birimle veya birimlerle yapmak da mümkün ve bunun sebebi de var. Şöyle ki: Kur'ân-ı Kerîm'in müphem âyetlerini izahta başvurulan metod şudur: Âyet, ilk önce bir başka âyetle açıklanır, açıklayıcı âyet yoksa, ikinci olarak hadise başvurulur, hadis de yoksa karîneye. vs.'ye başvurulur. İmdi, semâvî mesâfelerin hesaplanmasında, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize bir başka ipucu vermektedir: "Senetu nûr" yani ışık yılı. Evet, hadisi ilk defa işitenler garipseyecekler, bu tâbirin ilim âlemine yakın zamanlarda girdiğini söyleyecekler.

Doğrudur, bu tâbir ilim âlemine yakın zamanlarda girmiştir. Ancak, ne var ki ışık yılı tâbiri hadiste geçmektedir. Şu hadisi dikkatle okuyalım: (22)

Acaba semâvî mesâfeleri belirtme zımnında -kısmen yukarıda işaret ve temas ettiğimiz- âyet ve hadislerde geçen rakamların reel değerlerini hesaplamada birim olarak "ışık yılı"nı mı esas almalıyız? Bu da çözüm isteyen bir sorudur. Şimdilik kesin bir şey söylemenin zorluluğunu belirtmek için, bir başka hadis-i şerîfe dikkat çekeceğiz: Resulûllah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ruhu ve cesediyle, semâvâta gidip gelişi olan Mirac mûcizesinin tasvîrinde, bindiği vâsıtalardan biri olan Burak'ın hızını belitmek için:  (23) buyurmaktadır.

Yedinci semânın ötelerine ulaşan Mirac hâdisesi, dünyevî zamanla kısa bir müddette cereyan etmiştir. Gidişdönüş ve bu esnada çeşitli sohbet, ziyâret ve müşâhedeler, _ (Dip not:_(22) Aclûnî, Keşf'ıl-Hafâ (1, 311).(23) Müslim, İman 259.) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yatağının soğuma müddetinden daha az bir zamana sığmıştır. Zîra, Mirac'tan döndüğü zaman, yatağının henüz soğumamış olduğunu tesbit etmiştir. Işık hızını çok çok aşan semâvî sür'atler, insanlığın tahayyül ve tezekkür gündemine bile son zamanlarda girmeye başlamıştır. 

      1- Âlimlerden bir kısmı, hadisi anlarken "arzın yedi tabaka olduğu, her tabaka arasında beş yüz yıllık mesafe bulunduğu görüşünü benimsemiştir. (Ancak bu yorumu olduğu gibi kabul etmek bugünkü coğrafya bilgimize ters düşer, mutlaka yeni yorumlar yapmak gerekir. Mesela Arapça'da böylesi makamlar çokluk ifade  eder, reel değeri değil, hadisten de bunu anlamak gerekir gibi)       

        2- Muhakkik âlimlerden bir kısmı, "Yedi arz vardır ve her birinde canlı mahlukat vardır" demiştir. Bu görüşte olanların çoğu, bu canlıların mahiyeti, şekli, sureti hususunda tahmin yürütmekten kaçmış, "tafsilâtı Allah bilir" demiştir.         

        3- Diğer arzlarda (veya arzın tabakalarında) yaşayan öbür mahlukatın cin sınıfına ait olduğunu söyleyen âlimler de olmuştur.

        4- Diğer arz tabakalarına (veya arzlara) gelen peygamberler hakkında başlıca iki görüş zikre şâyandır

1) Onların  her birinde bizim yaşadığımız tabakadaki peygamberlerin ismini taşıyan bir hâdi (hidayet edici) mevcuttur, ancak onlar gerçek mânada peygamber değildir. Bizim tabakamızdaki peygamberlere tabidir, buradakilerin irşadını alıp, tebliğ ederler, bu sebeple aynı ismi taşırlar.

2) Onlar, Hakk tarafından gönderilen müstakil peygamberlerdir, bizdekilere  tâbi değildirler. Ancak onlardan biri Hz. Âdem'e, biri Hz. Nuh'a... biri de Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'e benzer.            

 

BAZI SORULAR VE CEVAPLAR

 

Leknevî, mevzuun açıklık kazanması için hatıra gelebilecek bazı soruları cevaplamaya da ehemmiyet  vermiştir. Bazılarını özetleyerek kaydetmede fayda umarız:

 

Soru:

Diğer tabakalarda (veya arzlarda) var olduğu kabul edilen peygamberler hangi yönden bizdeki  peygamberlere benzerler?             

Cevap:

İlk peygamber öncelikle ve ilk'lik yönüyle Hz. Âdem'e sonuncusu da sonuncu olmak yönüyle Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'e benzemiştir.

 

Soru:

Hadise göre, peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in emsali olan başka peygamberlerin varlığını da kabul etmek gerekmektedir. Halbuki, Ehl-i Sünnet inancına göre, Resûlulluh (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zâtına has sıfatlarla bir başkasının tavsifi kesinlikle mümkün değildir.

 

Cevap:

Hayır, hadis, Hz. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'in tam emsali olan başka peygamberlerin varlığını kabul etmeyi gerektirmez. Zîra, benzetme, öbür peygamberlerin bütün sıfatlarda peygamberlerimize benzediğini söylemiyor. Benzetme sâdece "sonluk" sıfatında yapılmıştır, bütün kemal sıfatlarında değil. Nitekim, teşbih (benzetme) kaidesine göre, iki şey birbirine teşbih edilince, bu iki şey her hususta birbirine benzer  mânasına gelmez... sıfatlardan bir-iki tanesinde benzerlik olsa teşbih tahakkuk eder.

 

Soru:

Bu hadis, peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in mutlak mânada son peygamber olmamasını gerektiriyor. Halbuki, Kur'ân-ı Kerim, O'nu hâtemu'nnebiyyin (peygamberlerin mührü, sonuncusu) ilan ediyor, yâni âyete göre mutlak mânada sondur, sonuncudur. Nübüvvet binası böylece Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le tamamlanmış olmaktadır. Hadise göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in benzeri olan diğer "son"larla sonuncu olanlar çoğalmış olmuyor mu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mutlak sonluğu haleldar olmuyor mu?        

Cevap:

İbnu Abbâs'ın rivayetinin zâhiri şunu ifade eder: "Allah her tabakanın sâkinlerine peygamberler göndermiştir ve bunlar, bizim tabakamızdaki gibi, belli bir silsileyi takip etmiştir. Mâlum her silsilenin bir başı bir de sonu vardır. Öyle ise her tabakada bir ilk peygamber vardır ve o, bu tabakanın peygamberlerinin  ilkidir. Bir de sonuncu peygamber  olacak. Diğerleri de bu ikisi arasında yer alacak. Nitekim, üst tabakadaki bu  silsilenin ilki Hz. Âdem, sonuncusu da Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'dir. Geri kalanlar da bu ikisi arasında yer alırlar. Hadiste her tabakanın ilki, bizim bulunduğumuz tabakanın ilkine, sonuncusu da bizim sonuncumuza benzetilmiştir. Aradaki  benzerlik de sâdece ilklik, sonluk sıfatlarındadır, diğer sıfatlarda değil. Bu açıdan sonuncular, müteaddid olabilir. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'in sonluğu diğerlerine nisbetle, hakikî sonluktur. Şu mânada ki, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)'den sonra, hiçbir tabakaya peygamberlik verilmemiştir. Her tabakanın sonuncusunun sonluğu da kendi tabakasına nisbetledir. Böylece "son"ların çoğalması, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in mutlak sonluğuna zarar vermez.

 

Buraya kadar okuduğumuz âyeti kerimeler ve hadisi şeriflerden ve genel bilgilerden  sonra zannediyorum ki! Göklerde de Dünyamızdaki yaşayan tüm canlılar  gibi ;sudan yaratılmış Dabbe’ler yani ayetlerde tarif edildiği gibi  “karnının üstünde sürünenler,iki ayaklıla yürüyenler ve dört ayakla yürüyen canlılar mevcuttur.  Onların içinde bizim gibi  sorumlu kimselerin bulunduğunu görüyor gibi kabul etmemiz gerekmektedir. Zaten konu âyet ve hadis olunca onlardan şüpheye düşmek düşünülemez. Ayetleri tekrar alıyorum:

 

“ Allah, her  “dabbe’yi”(yürüyen canlıyı) “sudan” yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”(Nur sûresi âyet : 45)

 

Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği “dabbe’yi” canlıları yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir.” (Şura sûresi âyet :29)

 

Tekrar ediyorum inşeallah bir gün onlarla bir araya geleceğiz.

UFO’LAR NEDİR? UZAYLILARIN ARACI OLABİLİR Mİ?

Ufo’ların varlığı onlarca yıldır tartışılıyor. Önceleri, halk arasında ismi “uçan daire’ler” idi, son senelerde “ufo’lar” olarak isimlendirildi ve tartışmalar bir hayli ilerledi. Elbette bunları hemen kabul etmek veya reddetmek mümkün değil. Zaten semada yaşayanları biliyor ve bekliyoruz muhakkak ayetlerde bildirildiği gibi, Allah’ın (c.c.) dilediği bir zamanda onlarla bir araya gelmemiz kaçınılmazdır. Tabi zamanını Allah (c.c.) bilir. Günümüzdeki “Ufo’lara gelince; onlar için üç ihtimal vardır:

 

1-1-UFO’lar sade ışık şeklinde görüntüler ise; bunlar yüzde doksan dokuz cinlerin aldatmasından başka bir şey değildir. Onlar böyle ışık görüntülerinde çok beceriklidirler. Ayrıca insanları aldatmaktan büyük zevk alırlar.

 

1-2-Eğer bu UFO’lar; söylendiği gibi fiziki anlamda boş olarak ele geçirilmiş veya içindekiler  yakalanmadan kaçırılmış ise, bunlar da: Amerika, Rusya, Çin ve sair süper devletlerin, birbirlerine karşı keşif, istihbarat ve casusluk araçları olabilir.

 

1-3- Veya, 1946 yılında, içinde göz çukurları derin, gözleri  büyük, boyları kısa, vücutları ve başı tüysüz uzaylıların bulunduğu, hatta parçalanmış uzay araçlarının madensel yüzeyinde Osmanlıca’ya benzeyen yazılar bulundu dedikleri ve beş on sene evveline kadar; Amerika, NATO ve Sovyetler birliğinden başka herkesten gizledikleri şahıslar suni yapıtlar değil gerçekten canlı varlıklar ise; üç kişiden birinin ölmüş olduğunu söylemişlerdi,  bu araçlar hakiki UFO olabilir. İçindekiler de uzaylılardır. Tabii çok zayıf bir ihtimal.

Ancak şu bir gerçek ki! Yukarıda arz ettiğim gibi, İleriki zamanlarda ya biz  Allah’ın (c.c.) izniyle göklere çıkacağız veya uzaylılar gelip bizleri oralara davet edecekler. Âyetlerde ve hadisi şerifteki bildirilen gerçekler yerine getirilmiş olacaktır. Ne mutlu o günleri görüp Allah'a’(c.c.) şükredenlere. 

 

GEN ŞİFRELERİNİN ÇÖZÜLMEKTE OLDUĞU GÜNÜMÜZDE İNSAN YAPISI ÜZERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILABİLİR Mİ? SORUSUNA AYETLERLE CEVABIMIZ

Soru:

“2/7/2000 Pazar günü saat 23 de TV. kanal 7 de Zahit Akman’ın yönettiği .... Son zamanlarda yüzde doksan sekizi çözülen “gen” (içinde bulunduğu hücre veya organizmada özel bir etkisi olan, kuşaktan kuşağa ve hücreden hücreye geçen kalıtımsal öge)’ler ile ilgili programa katılan, Tıp Profesörü  İbrahim Adnan Saraçoğlu ve  Tıp Profesörü  Cevat Babuna” “İnsan vücudunda yüz trilyon hücre bulunduğunu ve bir tek hücrenin  yapılabilmesi için dünya büyüklüğünde bir fabrikaya ihtiyaç olduğunu, herhangi bir şekilde ömrün uzatılmasının genlerle de mümkün olamayacağını, ölümün engellenmesinin hiç mümkün olmadığını; ancak kanser gibi bazı hastalıkların önlenmesi için  genlerden yararlanılabileceğini söyleyerek bu araştırmalar tedavi gayesi ile yapılırsa faideli olacağını, aksi halde canlılarda ve insanlarda yapılacak gen değişikliklerini Allah’ın bir ölçü ile yarattığı her şeyi bozacağını ve insanlık için felaket olacağını” söylüyorlardı. Bu konuyu dini yönden açıklar mısınız?”

 

Cevap: 

 

Önce şu ayetleri okuyalım:

 

مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ

 

  لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

 

 

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.

(-Hâdiselerin öyle tesbit edilmiş olması şu hikmete mebnî ha-ber veriliyor ki:)-sizden gaip olan üzerine üzülmeyesiniz. Ve size verdiği ile de sevinip mağrur olmayasınız. Ve Allah, her bir böbürleneni, çok iftihar edeni sevmez.” (Hadid sûresi âyet :22-23)

 

 

الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا

“Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur . Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir.” (Furkan sûresi âyet : 2)

 

Değerli okurlarım, biz de; Tıp Profesörleri Sayın Saraçoğlu ve Sayın Babuna’nın görüşlerine katılarak diyoruz ki; bu çalışma  tedavi amacına yönelik olursa bu konudaki çalışmalara insanlara faydalı olmak için müslümanlar da katılmalıdır. Fakat insan veya hayvanların yapılarında bazı değişiklikler yaparak Allah’ın yarattıklarını değiştirmeği düşünüyorlarsa, bu çalışmalar okuyacağınız âyet-i kerimede görüleceği gibi şeytandandır ve onlar apaçık bir ziyana düşmüşlerdir.

 

 

  وَلأُضِلَّنَّهُمْ وَلأُمَنِّيَنَّهُمْ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ آذَانَ الأَنْعَامِ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّهِ وَمَن يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيًّا مِّن دُونِ اللّهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَانًا مُّبِينًا

 

“(Şeytan): "Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler" (dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.”  (Nisâ sûresi âyet : 119)

 

Âyetteki İblis şeytanın: “Ben emredeceğim de, Allah’ın yarattığını değiştirecekler” demesine rağmen, Allah (c.c) “çık şuradan sen bunu yaptırtamazsın, yahut onlar bunu yapamaz, onları yok ederim.” demiyor.

Biz insanların kâmil imtihanı için “Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana uğramıştır.” buyurarak  hem şeytana, hem de insanlara, imtihan için  fırsat ve imkân veriyor.   

 

Aşağıda okuyacağımız İsra Sûresinin,  64 ve 65. âyetlerinde de, bu imkânı  ve fırsatı teyit etmekte ve ona uyanları cehennemle tehdit etmektedir. Biz  konu daha iyi anlaşılsın diye 61,62,63 ncü âyetleri de yazmayı uygun bulduk.

  وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إَلاَّ إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا

“Meleklere: Âdem'e secde edin! demiştik. İblis'in dışında hepsi secde ettiler. İblis: "Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim!”  (İsra sûresi âyet : 61)

 

  قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَـذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ لَئِنْ أَخَّرْتَنِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لأَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ إَلاَّ قَلِيلاً

“Dedi ki: "Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım!” (İsra sûresi âyet : 62)

 

قَالَ اذْهَبْ فَمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَإِنَّ جَهَنَّمَ جَزَآؤُكُمْ جَزَاء مَّوْفُورًا

“Allah buyurdu: Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir. Tam bir ceza! (İsra sûresi âyet : 63)

 

  وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا

 

“Onlardan gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine vaatlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vâdetmez.”(İsra sûresi âyet : 64)

 

إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفَى بِرَبِّكَ وَكِيلاً

“Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.”(İsra sûresi âyet : 65)

Zamanımızda bu gen şifrelerinin çözülmesi ise; yine Allah’ın (c.c) insanlara verdiği akıl, ilim, ilham, müsaadesiyle  ve yaratmasıyla   olmaktadır:

 

  اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

 

“Allah, O'ndan başka ilah yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir?(Ancak  O’nun izniyle olur.) O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun dilediklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.”(Bakara sûresi âyet :255)

Âyette görüldüğü gibi: ”Onlar Allah’ın ilminden ancak O’nun dilediği kadarını ihata eder,  kavrayabilirler.” Demek ki:  Rabbimiz bu asırda, bu sırların bu kadarının çözülmesini istedi. Çünkü O istemeseydi, açmasaydı kimse isteyemezdi ve açamazdı.

 

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا

“Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”(İnsan sûresi âyet :  30

 

Saffat Sûresinde ise:         

 

وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

“Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi.”(Saffat sûresi âyet : 96)

 

Buyurmakta ve insanların da yaptıkları ve yapacaklarının da Allah(c.c) tarafından yaratılmakta olduğu açıkça bildirilerek, insanların  gururlanmasını önlemektedir.

Gerçi müspet bir şeyler yapabilenlere de yer vererek ;”Allah yaratıcıların en güzeli “ tabirini kullanarak : her şeyi yoktan var eden ve gerçek yaratıcı olan  zatının var ettiklerinden, suni bir şeyler yapanlardan da (yaratıcılar tabiri ile) bahsedilmektedir.

 

أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ

“Yaratanların en iyisini bırakıp da Ba'l'e (Puta) mi taparsınız? demişti.”(Saffat sûresi âyet : 125)

 

Biz  insanların, ana rahmindeki oluşumumuzu ise şöyle bildirmektedir:

 

      

  ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

 

“Sonra spermi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.”(Mü’minun sûresi âyet :14)

 

Yukarıdaki âyette gördüğümüz gibi Allah (c.c) tarafından en güzel şekilde yaratılmış olan insanların, kendi varlıklarını ve diğer yaratıkları değiştirmeye ne hakları ne de yetkileri vardır.

Fakat şeytanın emrine uyarlarsa hem kendilerine zulmetmiş ve hem de Allah’ın (c.c) azabını hak etmiş olurlar.

 

 

ÜST SEVİYEDE BULUNAN İLİM ADAMLARINDAN TV. İZLEYENLERİN TANIDIĞI “ FEMİNİZMİ” SAVUNAN BİR HOCA EFENDİYE CEVABIMIZ

 

Konu - 1:

 

Sayın  hocaefendi ! TV.kanalında …/…/2002 tarihinde yaptığınız din şûrasıyla  ilgili bir sohbette, karşınızdaki proğramı hazırlayan bayan size:

 

-“ Hocam! “din şûrası”nda, kadın konusu da görüşüldü; bu konuda sizin görüşünüzü alabilirmiyim” deyince siz:

 

- “ Zaten kadınlar konusunda kanun çıktı. Kadınlar evin reisidir. Aslında islamda kadın erkek arasında hiçbir fark yoktur. Erkek hangi cevherden yaratılmışsa kadın da aynı cevherden ayrıca yaratılmıştır. Havva’nın Adem’ den meydana geldiği inancı islamda yoktur. O yahudilerin inancıdır. Havva’nın Adem’in kaburga çubuğundan meydana gelmesi Tevrat’ ta vardır. İsteyenler nisa suresinin 1 nci ayetine baksınlar.” demiştiniz.

Sayın hocam:

 

Siz İslam ve Kur’an dışı, İslam ve Kur’an’a ters düşen bu yanlışları doğruymuş gibi söyleyerek milyonlarca tertemiz inançlı insanların inançlarını alt üst ederken kimlere yaranmak istiyorsunuz. Siz ölmeyecek misiniz.? Allah’ın huzuruna, Resulullahın huzuruna çıkmayacak mısınız.? Yazıcı katip melekler bu yanlışlarınızı yazmıyor mu.? Bundan daha da önce hâşâ Allah (c.c.) bu sözlerinizi, ayetlerini çarpıtmalarınızı görmüyor mu.? İşte baksınlar dediğiniz nisa suresinin 1 nci âyeti, bunun neresinde Havva’ nın, Adem’den değil de,  aynı cevherden ayrıca  yaratıldığı var.?

 

 

  يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

 

“Ey insanlar!. O Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefsten yaratmıştır ve ondan da eşini yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir ve Yüce Allah'tan korkunuz ki, onunla biribirinizden dilekte bulunursunuz, rahîmlerden de korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ üzerinizde gözetleyicidir.”(Nisa Suresi,âyet: 1)

 

Allah Adem için, “çamurdan bir halife yaratacağım, O’nu yani Adem’i tesfiye edip, ruhumdan üfleyince O’na secde edin buyuruyor.” Eğer sizin iddianız doğru olsa idi;” Ben çamurdan iki halife yaratacağım, o ikisini tesfiye edip ruhumdan üfleyince, o ikisine de secde edin.” Buyurması gerekmez mi idi

İşte ayetler:

 

  وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

 

“Hatırla o zamanı ki. Rabbin meleklere: "Ben yer yüzünde muhakkak bir halife kılacağım" diye buyurmuştu. Melekler de: "Yer yüzünde fesat çıkaracak, kanlar dökecek kimseyi mi yaratacaksın, bizler ise sana, hamd ile tesbih eder, seni takdis eyleriz." demişlerdi. Allahü Teâlâ da: "Şüphe yok ki sizin bilemiyeceğiniz şeyleri ben bilirim." diye buyurmuştur” (Bakara Suresi, âyet:30-)

 

وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَـؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

“Ve -Allahu Teâlâ- bütün eşyanın isimlerini Adem'e bildirdi. Sonra da bu eşyayı meleklere göstererek bunların isimlerini bana haber veriniz. Eğer siz doğru söylüyor iseniz, diye buyurdu. (Bakara Suresi, âyet:31-)

 

قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

“Dediler ki; Seni tesbih ederiz, senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm olan sensin.” (Bakara Suresi, âyet:32-)

 

  قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

 

“ Buyurdu ki: Ey Adem! O şeyleri adları ile bu meleklere haber ver. Adem de o şeyleri adları ile haber verince -Cenâb-ı Hak- buyurdu ki; Size dememiş miydim ki, ben şüphesiz göklerin de, yerinde gizliliklerini bilirim. Ve sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.”. (Bakara Suresi, âyet:33)

 

 

   خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم مِّنْ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ

 

“O sizi bir tek candan yarattı. Ayrıca ondan da eşini meydana getirdi. Size etlerini yemeniz için deve, sığır, koyun ve keçiden erkekli ve dişili olmak üzere sekiz çift'in helal olduğunu vahiyle bildirdi. O sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde, peşpeşe yaratır. İşte gerçek İlah olan Allah, bunları yapan Rabbinizdir. Bütün mülk ve hakimiyet Onundur. Ondan başka tanrı yoktur. Hâla nasıl oluyor da hak yoldan vazgeçiriliyorsunuz? (Zümer Suresi, âyet:6)

 

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ

“Muhakkak ki, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” (Hicr Suresi,âyet:26)

 

 

وَالْجَآنَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ

“Cin taifesini de evvelce bir dumansız ateşten yaratmıştık.(Hicr Suresi,âyet:27)

 

 

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ

“Ve hatırla o zamanı ki, Rab'bin meleklere demişti ki: Ben kuru bir çamurdan, bir şekillenmiş balçıktan bir insan yaratıcıyım” (Hicr Suresi,âyet:28)

 

 

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُ سَاجِدِينَ

“Artık ben ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.” (Hicr Suresi,âyet:29)

 

 

  وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ

“Ve ey Âdem!. Sen ve eşin cennette yerleşiniz, dilediğiniz yerden yiyiniz ve şu ağaca yaklaşmayınız, sonra ikiniz de zalimlerden olursunuz.." (Araf Suresi, âyet, 19)

 

 

  فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَـذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ

 

“Sonra şeytan, ikisine de onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara açıvermesi için vesvese vermeğe başladı. Ve rabbiniz sizi bu ağaçtan yasaklamadı, ancak iki melek olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı, dedi.." (Araf Suresi, âyet, 20)

 

وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ

“ Ve onlara yemin etti ki, ben muhakkak sizin için elbette hayrı tavsiye edenlerdenim.." (Araf Suresi, âyet,21)

 

 

  فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ

 

“Artık onları bâtıl sözle aldattı. Vaktaki, ağaçtan tadıverdiler o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeğe başladı. Onların üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler. Ve Rableri ise onlara nida etti ki: Sizi bu ağaçtan yasaklamış değil miydim ve size şüphe yok ki şeytan, size apaçık bir düşmandır, dememiş mi idim?." (Araf Suresi, âyet, 22).

 

 

إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ

 “Ve hatırla o zamanı ki, Rab'bin meleklere demişti ki: Şüphe yok, ben çamurdan bir insan yaratacağım.” (Sad Suresi.âyet,71)

 

 

  فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

 “İmdi onun yaradılışını tamamladığım ve içerisine ruhumdan üfürdüğüm zaman hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.  (Sad Suresi.âyet,72)

 

 

فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ

“ Bunun üzerine melekler hepsi de cümleten secde ediverdiler. (Sad Suresi.âyet,73)

 

 

إِلَّا إِبْلِيسَ اسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ

“ Iblis müstesnâ. O böbürlenmek istedi ve kâfirlerden oldu.”  (Sad Suresi.âyet,74)

 

 

قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْعَالِينَ

“Cenab-ı Hak- buyurdu ki: Ey İblis!. İki elimle yarattığıma secde etmekten seni, ne şey alıkoydu?, kibirlenmek mi istedin, yoksa sen yükseklenenlerden mi oldun? (Sad Suresi.âyet,75)

 

  قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

 “İblis- dedi ki: Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, O'nu ise çamurdan yarattın. (Sad Suresi.âyet,76)

 

 

قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ

Allah Teâlâ'da- buyurdu ki: Hemen oradan çıkıver. Çünki sen şüphe yok ki, kovulmuşsundur.” (Sad Suresi.âyet,77)

 

 

وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ

“ Ve muhakkak ki, lânetim kıyamet gününe kadar senin üzerinedir. (Sad Suresi.âyet,78)

 

 

قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

“İblis de- dedi ki: Yarabbi!. Öyle ise bana tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver”  (Sad Suresi.âyet,79)

 

 

قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ

“Cenab'ı Hak da- buyurdu ki: Haydi, sen muhakkak ki, mühlet verilenlerdensin.”(Sad Suresi.âyet,80)

 

 

إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

“ O bilinen vakit gününe kadar... (Sad Suresi.âyet,81)

 

 

قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ

“İblis de- dedi ki: Senin mutlak kudretine yemin ederim ki, elbette onların hepsini azdıracağım.. (Sad Suresi.ayet82)

 

  إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ

“ Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş olan kullarım müstesnâ.” (Sad Suresi.âyet,83)

 

 

 الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنفَقُواْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ وَاللاَّتِي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلاَ تَبْغُواْ عَلَيْهِنَّ سَبِيلاً إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا

 

“ Erkekler kadınların üzerinde ziyade kaimdirler. Çünki Allah Teâlâ onların bazısını bazısı üzerine tafdil buyurmuştur. Ve mal-larından harcamaktadırlar. İmdi salih kadınlar, itaatlidirler. Allah Teâlâ'nın  koruması  sayesinde  gaybi  koruyucudurlar. Serkeşliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince onlara nasihat veriniz, ve onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövünüz. Fakat size itaat ederlerse artık onların aleyhlerinde bir yol aramayınız, şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok yücedir, çok büyüktür.”(Nisa Suresi,âyet 34)

 

 

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

“Ve senden evvel de Resûl olarak; (Hiçbir kadın) göndermedik, ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekleri gönderdik. İmdi bilenlerden sorunuz eğer siz bilmiyor iseniz.”(Nahl Suresi,âyet :43)

 

 

  هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

 

“O, ulular ulusu zattır ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve eşini ondan yapmıştır ki onunla huzur bula. Ne zaman ki onunla ilişkide bulundu, hafif bir yük yüklendi. Bir müddet bununla gidip geldi. O zaman ki, ağırlaştı Allah Teâlâ'ya, Rablerine dua ettiler ki eğer bize bir kusursuz -çocuk- verir isen andolsun ki, biz elbette şükredenlerden oluruz” (Araf Suresi, âyet : 189)¢ 

 

 

 

Bu ayetlerin neresinden, Havva’nın aynı cevherdan ayrıca yaratıldığını  çıkarıyorsunuz. 1400 küsür senedir, sizin gibi gerçekten uzaklaşmış ve sizin gibi bu yanlış fikirleri savunmuş muteber bir tek kişi gösterebilir misiniz? Yahut mevcut tefsirlerin ve meallerin içinde sizin dediğinizi yazmış tek bir ilim adamının ismini verebilir misiniz? Sizin bu yaptığınız Kur’an’a büyük bir iftira ve bühtan değil midir? İnananları yanıltma konusunda, sizin de diğer yanlış yapanların safına katıldığınız anlaşılıyor, Allah hidayet versin.

 

Şimdi tekrar soruyorum yoksa melekler Hz. Havva’ya da, başka bir yerde, başka bir zamanda mı secde ettiler.? Hanımları küçük görmek kimsenin haddi değildir. Çünkü onlar erkeklere Allah’ın emanetidir. Resulullah efendimiz veda hutbesinde, bunu ümmetine ilan etmiştir. Onlar annelerimiz, kardeşlerimiz, bazıları eşlerimiz,  bazıları da evlatlarımızdır. Ve “ Cennet annelerin ayağı altındadır.”

 

 

Bununla beraber her akıl sahibi bilir ve görür ki erkeklerle kadınların fiziki yapıları yaratılış bakımından eşit değildir. Bundan dolayı her cins yaratılış gayesine uygun olarak, yaratıcının emirleri doğrultusunda Allah’ın huzuruna ak yüzle nurlarını tamamlamış olarak gitmek isterler.

 

¢¢Sayın hocam:

Âyet ve hadislerden bir şeyleri, doğruları alamıyanlara biz şöyle söylüyoruz:

Kusura bakmayın! Bari yüzünüzü diğer ayetlere, yani, tabiata, doğaya çevirin. Hayvanlar alemine bir göz atın milyarlarca hayvanın içinde aile reisi olan bir dişi bulabilir misiniz? Hem erkek hem kadın ikisi de evin aynı haklara sahip reisleriymiş.(!)

 

Sayın hocam!

Bir ilçede iki kaymakam, bir ilde iki vali, bir devlette iki reisicumhur veya iki kral, iki sultan,iki padişah hiç duydunuz mu?

Bu iddialarınız tabiata, doğaya, yaratılışa, akla ve mantığa aykırı değil mi?

 

Sayın hocam:

Kadın haklarının ön düzeye çıkarıldığı son yüzyılda ve tarih boyunca kadın kaymakam, kadın vali, kadın kral, imparator, sultan ve padişah sayısı erkeklere karşı yüzde kaç olmuştur? İçinde bulunduğumuz feminizmin revaçta olduğu ve batı medeniyetinin dünyaya örnek olduğu şu son yıllarda medeniyetin zirvesinde olan batılı devletlerin  kaç tanesinin başında kadın devlet başkanı veya başbakanı vardır? Tüm dünya devletlerindeki meclislerde bayan milletvekili sayısı yüzde kaçtır? Bu gün bizim meclisimizdeki bayan sayısı cumhuriyetin ilk yıllarındakinden yani tam 80 yıl öncesinden niçin öne geçmemiş aynı sayılarda kalmıştır? Makul şartlar içinde onların en uygun görevde bulunmalarında bir sakınca olmayabilir. Fakat olamıyor.

 

Demek oluyor ki: Fıtratı, yani yaratılışı doğa kanunlarını zorlamak mümkün değildir. Tabi bu tabirler genel tabirlerdir. İşin aslı Allah’ın (c.c.) her canlıya verdiği yaratılış, kabiliyeti ve görevidir.Kadından hiç peygamber gelmemiştir. Ama çoğunlukla erkeklerin erişemeyeceği; rahmet, şefkat, sevgi ve merhametle dopdolu olan hanımların görevi; bu yönde her bakımdan onlardan eksik olan erkeklerden elbette farklı olacaktır. Ve bu yüce vasıflarla dolu olan hanımlar; aylarca yavrularını karınlarında  incitmeden taşıyacaklar, yıllarca kucaklarında: önce onları emzirecek, sonra da o yavrularının arkalarından koşarak Allah’ın Rahim sıfatının mahzarı olarak toplumun temel taşı olan insanları eğiterek büyütecekler ve tabii görevlerini yaparak toplumda en yüce mevkii, annelik mevkisini alarak cennet ayağı altında olan saliha anneler ünvanına kavuşacaklardır.

Bundan dolayı diğer ağır görevlerden de onlar, esirgenmiş ve korunmuşlardır.

 

Ne mutlu ayağının altında cennet olan annelere.    

Konuya açıklık getiren, aynı zamanda yukarıdaki ayetlerin tefsiri mahiyetinde olan, aşağıdaki sahih hadisi şerifte görüldüğü gibi, Peygamberimiz (s.a.v.) Havva annemizin ayrıca değil, bizzat Hz. Adem’in bir eyeği kemiğinden yaratıldığını bildirmektedir. Herhangi bir bilginin Tevratta olması, İslam dini tarafından reddedilmesini gerektirmez, mesela; Tevratta Nuh tufanı anlatılıyorsa; “hayır bu Tevratta vardır. Bunu biz kabul edemeyiz mi?” diyeceksiniz. Kur’an, zaten önceki kitapların tahrif edilmemiş kısımlarını tasdik edici olarak gönderilmemiş midir?  İnsaf !

 

 

İşte Hadisi Şerif:

 

ـ3302 ـ1 -عن أَبِي  هُرَيْرَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: اِسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ فَإِنَّ الْمَرأةَ خُلِقَتْ مِنْ ضِلَعٍ وَإِنَّ أَعْوَجَ مَا فِي الضِّلْعِ أَعَْهُ. فَإِنْ ذَهَبْتَ تُقِيمُهُ كَسَرْتُهُ، وَإِنْ تَرَكْتَهُ لَمْ يَزَلْ أَعْوَجَ، فَاسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ خَيْرًا[. أخرجه الشيخان والترمذي .

(3302)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kadınlara hayırhah olun, zira kadın bir eyeği (Kaburga) kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan eğri halde kalır. Öyleyse kadınlara hayırhah olun." [Buharî, Nikâh 79, Enbiya 1, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, Radâ 65, (1468); Tirmizî, Talâk 12, (1188).]

 

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis muhtelif vecihlerde rivayet edilmiştir. Burada zikri gereken ziyâdeli bir veçhi şöyle: "Kadın eyeği kemiğinden yaratılmıştır. Aslâ bir istikamet üzere doğru olmayacaktır. Ondan istifâde etmek istersen eğri haliyle istifade et, doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Onun kırılması,boşanmasıdır."

 

2- Hadis kadınların kendilerine has tabiatları olduğuna, bu tabiatın fıtri olup istenen şekilde değiştirilemiyeceğine, onu kendi tabiî şekliyle kabul etmek, mevcut hali üzere uyum yapma yolları aramak icabettiğine, onların eğriliklerine tahammül etmek gerektiğine dikkat çekiyor. Aksi halde istenen şekilde bir istikamet vermek, onu kırmak demek olacaktır. Bu da boşanmadır. Hadisin bir veçhinde: "Kadın eyeğidendir, doğrultursan kırarsın. Ona iyi muâmelede bulun onunla yaşa" denir.Bu veçhinden daha iyi anlaşılacağı üzere, Resulullah kadınların hassas bir mizaç üzere yaratıldıklarına, onlara iyi muamele yapıldığı takdirde onlarla uyum içinde yaşanabileceğine dikkat çekmektedir. İmam Gazâli: "Kocanın karısı ile iyi geçinmesi, ona karşı güzel ahlakla muamelede bulunması, kadının hakkıdır. Güzel ahlaktan murad kadına eza-cefa etmemek değil, onun ezasına tahammül göstermektir, Resulullah'ın yolundan giderek kadının taşkınlık ve gazabına karşı halîm selîm davranmaktır" der. Bazı âlimler bu hadiste Resulullah'ın kadınlara olan şefkat ve merhametini görürler.

 

3-Hadis kadınların bidayette eyeği kemiğinden yaratıldığına da parmak basıyor. Yani ilk kadın Hz. Havva'nın, Hz. Adem aleyhisselam'dan yaratıldığına dikkat çekiyor. Başka rivayetlerde daha sarîh olarak Hz. Havvâ'nın, Hz. Adem'in en kısa olan sol eyeği kemiğinden yaratıldığı ifade edilmiştir. Esâsen Kur'an muhtelif âyetlerinde insanlığın bir tek nefisten (Hz. Âdem'den) yaratılıp sonradan çoğaltıldığını açıklar. Âyette bir tek nefisten nasıl yaratıldılar? Eyeğisinden mi, hangi eyeğisinden? gibi teferruata girilmez. Nisa sûresindeki âyet şöyle: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَاً.كَثِيرًا وَنِسَاءً. 

"Ey insanlar sizi bir nefisten yaratan, ondan da zevcesini (Havva'yı) yaratan Rabbinizden korkun. Sonra da o ikisinden çok sayıda erkek ve kadınlar yarattı" (Nisâ 1)

 

4- Alimler kadınların eğriliği denince onların hırçınlığı, hissiliği, aklen zayıf oluşu, en basit bir hâdisede boşanma taleb etmesi, kocanın gücünü aşan talep ve isteklerde bulunması, aile sırrını ifşa etmesi, nankörce davranması, dedikodu yapması gibi umumiyetle fıtrî olan zaaflarını anlarlar. Şu halde Resulullah(s.a.s), sadedinde olduğumuz hadiste, kadınların bu fıtrî hallerine dikkat çekerek, onların bu zaaflarını gidermeye kalkma yanlışlığına düşmeden, bu hallerine tahammül ederek geçinme yollarını aramayı tavsiye etmektedir. Onlarla güzel geçinmede nebevî tavsiyenin esası tahammül, anlayış ve iyi davranıştır.(Kütüb-i Sitte, Cilt:10, s. 76)

 

Konu – 2:

 

Esra Ceyhan’ın; “-Müslüman kadınların Yahudi ve Hristiyanlarla evlenme konusu hakkında ne karar verdiniz hocam” şeklindeki sorusuna : “-bu konuda henüz görüşmeler tamamlanmadı, Kur’an’da Yahudi ve Hristiyan kadınlarla müslüman erkeklerin evlenmelerine izin vardır. Fakat, müslüman kadınların Hristiyan ve Yahudi erkeklerle evlenmeleri hususunda yasaklayıcı bir âyet yoktur. Kanunlarda olduğu gibi, boşluk vardır. Öyle zannediyorum ki, evlenebilmeleri konusunda Eylül ayındaki toplantımızda bir karar verilecektir” demiştiniz.

 

Bu iddianızın cevabı, aşağıda sizinle aynı görüşte olanlara verilen cevapta yeralmaktadır.

 

 

 

MÜSLÜMAN KADINLAR,
YAHUDİ VE HRİSTİYANLARLA EVLENEBİLİRMİŞ (!)
PROF. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK VE PROF. HÜSEYİN ATAY’A AYETLERLE CEVABIMIZ

 

Sayın Öztürk! Siz ise, Kur’an’daki İslâm kitabınızda : Kur’an’ı Kerim’deki  “oku” emrine karşı bir de “Yaz” emri  ilave ettiğiniz  gibi, aynı kitabınızın 425-426 ncı sayfasında; müslüman kadınların, müslüman olmayan, Yahudi ve Hıristiyan erkeklerle evlenebileceklerini, Hocam dediğiniz Prof. Hüseyin Atay ile beraber ; yine önce soru sorarak, sonra cevap vermek sûretiyle  şöyle iddia ediyorsunuz:

 

Soru:

Kur’an, Müslüman olmayanlarla evlenme konusunda ne diyor?

 

Cevap:

Konuyu iki alt başlık vererek değerlendirmek gerekiyor.:

Müşriklerle evlilik, kadın ve erkek ayırımı yapılmaksızın kesin yasaklanmıştır. Bakara suresi 221. âyet: ”Müşrik kadın ve erkeklerle, iman etmedikleri sürece nikahlanmayın.”hükmünü koymuştur.

Ehlikitap’a gelince, Kur’an bunların kadınlarıyla evlenmeyi helâl saymaktadır. (bk. Mâide,5) O halde, müslüman bir erkek Yahudi ve Hıristiyan bir hanımla, herkesin dini ve ibadeti baki kalmak üzere, hayatını birleştirebilir. Kadına dinini değiştirmesi için baskı yapılamaz.

Ehlikitap’ın erkekleriyle evlenme konusunda Kur’an’ın ayrı bir beyanı yoktur. Ancak müşriklerle evlenme yasağının hükme bağlanmasından sonra, Ehlikitap kadınlarıyla evlilik müsaadesinin açıkça ifadeye konması bu kitlenin erkekleriyle evlenmenin müslümana yasak olduğunun ilanı olarak değerlendirilmiştir.

Bu Kur’an’da yer almayan bir hükmü Kur’an’a yamatmaktır. Siyasal ve sosyolojik gerekçelerle böyle bir yasağın getirilmesine hiçbir diyeceğimiz yoktur. Fakat yasağın zorlama tevillerle Kur’an’a dayandırılması savunulamaz. Çünkü Allah’ın dinine hüküm eklemeye kalkmak, gerekçesi ne olursa olsun, bir günahtır. Atay, şöyle diyor:” Kur’an’da Ehlikitap erkeklerle evlenilmez diye açık bir âyet yoktur. Bu müçtehitlerin içtihatlarına, zamanın şartlarına göre verilmiş sosyal bir hükümdür. Hıristiyan kadınla evlenmek nikah akdini geçersiz kılmadığı gibi erkekle evlenmek de geçersiz kılmaz.”(Atay; Rapor,44)

Fakihlerin anılan yasağı koymalarının gerekçesi şudur: Kadının gayri müslim bir aileye gitmesi, orada eriyip müslümanlığını kaybetmesiyle sonuçlanır. Buna müsaade edilmemelidir.

Fakihlerin bu yaklaşımı, birçok konuda olduğu gibi kadınları tam insan saymamalarından kaynaklanıyor. Hayat birçok yerde fakihleri yalanlamaktadır. Onların düşündüğünün tersine, çoğu kez Ehlikitab kadınlarla evlenen erkekler heder olup gitmekte, Ehlikitap olan erkeklerle evlenen kadınlarsa hem kendilerini korumakta hem de doğacak çocukların İslâma ısındırılmasında birinci derecede rol oynamaktadırlar. Benliğini yitirme veya doğacak çocuklara etki edip etmeme bir cinsiyet meselesi değil, bir iman, kültür ve kişilik meselesidir. Ne var ki, gelenekçi fakihler, kadına bakışlarındaki acımasızlık ve şaşılık yüzünden bu gerçeği görememiş veya görmezlikten gelmişlerdir. Onların mantığına bakılırsa, Allah ve dinle en küçük bir bağı olmayan Ehlikitap bir kadın alınır da, Allah’a inanmış samimi ve dürüst bir Ehlikitap erkekle evlenilmez. Doğrusu şu ki, fakihlerin bu mantığı ne din realitesine ne de akla uygun düşmektedir.”(Y.N.Öztürk.Kur’an’daki İslam s.425-426)

 

Sayın Öztürk ve Sayın Atay! Daima yapmakta olduğunuz taktiklerinizi bu konuda da sergilemişsiniz. Nasıl mı?

Önce gözümüzün içine baka  baka, Mümtehine Sûresinin 10 ncu ayetini  yok sayarak: “Kur’an’da Ehli kitabın erkekleriyle müslüman kadınların evlenmelerini yasaklayan bir âyet yoktur. Bu Kur’an’a yamamaktır” diyebiliyorsunuz !

 

İşte Âyet:              

 

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَّهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُم مَّا أَنفَقُوا وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَن تَنكِحُوهُنَّ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسْأَلُوا مَا أَنفَقْتُمْ وَلْيَسْأَلُوا مَا أَنفَقُوا ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

 

“Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları, imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarf ettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarf ettiğinizi isteyin. Onlar da sarf ettiklerini istesinler. Allah'ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.”(Mümtehine sûresi âyet :10)

 

Bu kadar açık ve net âyeti nasıl yok sayabiliyorsunuz? Görüldüğü gibi bu âyette özel olarak kâfirlerle evliyken iman  ederek kafir kocalarından kaçan kadınların, kâfir olan kocalarından otomatikman boşandıklarını, nikâhlarının iptâl edildiğini kâfirlerle evli kalmalarının ve kâfirlerle  evlenmelerinin haram olduğunu açıkça bildirmektedir. Yoksa siz ehli Kitab’a onlar müşrik değil kâfir sayılmaz mı diyeceksiniz?

İşte bu konudaki ayetler:

 

  وَدَّ كَثِيرٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُم مِّن بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّاراً حَسَدًا مِّنْ عِندِ أَنفُسِهِم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ فَاعْفُواْ وَاصْفَحُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

“Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”(Bakara sûresi âyet : 109)

 

 

  وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَّا تَبِعُواْ قِبْلَتَكَ وَمَا أَنتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُم بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ

 

“Yemin olsun ki (Habibim !) sen ehl-i kitaba her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun.”(Bakara sûresi âyet :145)

 

 

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ فَرِيقًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ يَرُدُّوكُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ

“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa sevk ederler.”(Âl-i İmran sûresi âyet: 100)

 

 

  أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ هَؤُلاء أَهْدَى مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ سَبِيلاً

“Kendilerine Kitap'tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla  iman ediyorlar,  sonra da (Diğer)  kâfirler için: "Bunlar, Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar!” (Nisâ sûresi âyet:  51)

 

 

  قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلَى شَيْءٍ حَتَّىَ تُقِيمُواْ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم مَّا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا فَلاَ تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

 

“Ey Kitap ehli! Siz, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni hakkıyla uygulamadıkça, (doğru) bir şey (yol) üzerinde değilsinizdir" de. Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette artıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.”(Mâide sûresi âyet : 68)

 

Bu ayetlerden sonra, kitabınızın 328 nci sayfasında yazdığınız gibi; Ehli kitabın kafir olmadığını mı söyleyeceksiniz?  Oradaki yazınızı aynen alıyorum :

 

“Soru-  (Rum Suresinin 1-6   ıncı ayetlerinde,putperest İranlılara karşı ehli kitap Bizanslıların zaferi sevinçle karşılanıyor.Bunun esprisi nedir?

 

Cevap- Evet Bizanslıların putperestlere galip gelecekleri günden,”müminler o gün ferahlayıp sevinirler”şeklinde bahsediliyor.

Bu doğal bir Kur’an tavrıdır.Şirke batmış bir topluluğa karşı tevhide bağlı ehli kitap topluluk iman kardeşi görülmüş ve zaferleri müminlerin zaferleri gibi tanıtılmıştır.” (Y.N Kur’an’daki İslam   s.328)

 

Sayın Öztürk:           

Rum sûresinin ayetlerinden bahsediyor hüküm çıkarıyorsunuz ama, bahsettiğiniz ayetlerin her nasılsa ne aslını ve ne de meallerini kitabınıza almıyorsunuz. Fakat bu iman kardeşliği kelimesi  bu ayetlerin neresinde var. Herkes görsün diye âyetleri, sizinle birçok görüşleri paylaşan Sayın Süleyman Ateş’in ön bilgisiyle beraber alıyorum:

 

AÇIKLAMA:

“İranlılarla savaş halinde bulunan Rumlar İranlılara yenildiler. 613 yılında Şam ve Kudüs, ertesi yıl da Mısır İranlıların eline düştü, İran ordusu, Anadolu’yu kuşatıp 615 veya 616, yani Hz.(s.a.s.)’ın Peygamber oluşunun altıncı veya yedinci yılında İstanbul’u tehdit etmeğe başladı. Puta tapan Arap’lar, kendileri gibi çok tanrıcı olan İranlıları tutuyorlardı. Müslümanlar ise, Kitap ehli olan Hıristiyan Doğu Romalıların galip gelmesini istiyorlardı.. İranlıların üstün gelmesi, müşrikleri şımarttı. Onlara göre Peygamber’in iddia ettiği gibi Allah, tek galip olsaydı kendisine kulluk edenleri üstün getirirdi. İşte sûrenin başı onların bu iddialarına cevap vermekte 3-9 yıl içinde Doğu Romalıların İranlıları yeneceğini bildirdiği gibi aynı zamanda mü’minlerin de Allah’ın yardımıyla sevineceklerini ifade etmektedir. Gerçekten 624 yılında Bizans orduları İran’a girdiler ve aynı yıl, küçük İslam cemaati Bedir’de büyük zaferler kazandı.”(S.Ateş.Meal Kerim s.403)

 

İşte Ayetler:    

 

   الم

  غُلِبَتِ الرُّومُ

  فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُم مِّن بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ

 

“Elif. Lâm. Mîm. Rumlar, yenildi.Arapların bulunduğu bölgeye en yakın bir yerde onlar, Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.”(Rum sûresi âyet  :1-3)

 

فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ

“Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah'ındır. O gün müminler de Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir.”(Rum sûresi âyet :4)

بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 

“Allah, dilediğine yardım eder, galip kılar. O, mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.” (Rum  sûresi âyet: 5)

 

 

وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

 

“(Bu) Allah'ın vâdettiğidir. Allah vâdinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.”(Rum sûresi âyet : 6)

 

Rum Sûresindeki ilgili ayetler bunlardı. Şimdi de  kimlerin din kardeşi olduğunu bildiren Tevbe Sûresinin ilgili ayetini birlikte okuyalım.

 

               

فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

 

“Fakat tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir kavme âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (Tevbe sûresi âyet :11)

 

 

Sayın Öztürk! Son okuduğumuz Tevbe Sûresi’nin 11 nci ayetinde din kardeşlerimizin kimler olduğu apaçık tarif edilmiştir. Herkes kendini kontrol etsin ve din kardeşi olup olmadığını değerlendirsin. Şimdi Tevbe sûresinin 11 nci ayetinin ışığında:  Rum sûresinin  bu ayetlerinin  neresinde  Ehli Kitab ile iman kardeşliği geçmektedir, lütfen gösterebilir misiniz? Bunu meslektaşınız  Sayın Ateş gibi doğruca anlatmak varken Kur’an’a iftira ederek yamamak ayıp ve günah olmuyor mu? Âyette görüldüğü gibi: Şimdi bizlerin ateist Ruslara karşı Amerika’yı tuttuğumuz gibi, onlar da putperest İranlılara karşı Ehli Kitab olan Romalıları tutmuşlar ve asıl sevinçleri ise Bedir savaşının kazanılması  olmuştur. Rabbim bir sır olarak aynı tarihte mü’minlerin de Bedir’le sevineceklerini bildirmiş ve  gaybi mucize aynı yıl açığa çıkmıştır. şu kadar ayetlerle, Onların (Ehli kitabın) kâfir oldukları bildirilmiş; hatta: İnananları küfre döndürmek istedikleri açıklanmıştır.

 

 

Âyeti tekrar okuyalım:

 

“Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”(Bakara sûresi âyet :109)

 

Görüldüğü gibi âyette, “Sizi imanınızdan döndürüp küfre götürürler” derken;   Sizler bu ayetleri yok sayarak hala  “onlar bizim iman kardeşlerimizdir, Müslüman kadınlar  onların erkekleriyle evlenebilirler” diyerek; nikah sahih olmadığı için, nikahsız olarak, müslüman kadınları ehli kitapla nikahsız yaşamaya teşvik mi edeceksiniz? Bu Kur’an’ı hiçe saymak değil midir?  

 

2-Şimdi Mâide Sûresinin 5nci ayetine bakalım; bu sûrede mümin erkeklerin zina etmeyen ehli kitap kadınlarla evlenilmesine müsaade edilirken; niçin  müslüman kadınların da ehli kitap erkeklerle evleneceğine dair bir emir ve  müsaade getirilmemiş?  Öyle ise bu hükmü siz nereden çıkarıyorsunuz!

 

İşte âyet :

 

  الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حِلٌّ لَّكُمْ وَطَعَامُكُمْ حِلُّ لَّهُمْ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلاَ مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ وَمَن يَكْفُرْ بِالإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

 

 

“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (Yahudi, Hıristiyan vb. nin) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Kim (İslâmî hükümlere) inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır.”(Mâide sûresi âyet : 5)

 

Tekrar ediyorum; Âyette ehli kitapla iyi geçinmemiz ve sulh içinde yaşamamızın temini için; onların yemeklerinin bize, bizim yemeklerimizin de onlara helal olduğu, hatta onlarla daha da iyi geçinebilmemiz için, onların zina etmeyen kadınlarıyla da evlenebileceğimizi bildiren Allah (c.c.); eğer haram etmeseydi, sizden müslüman kadınlar ve kızlar da, ehli kitabın zina etmeyen erkekleriyle evlenebilirler buyurmaz mıydı?

 

3- Kitabınızda tuhaf bir ayrım yaparak;

Çoğu kez Ehli Kitab kadınlarla evlenen erkekler heder olup gitmekte, Ehlikitap olan erkeklerle evlenen kadınlarsa hem kendilerini korumakta hem de doğacak çocukların islâma ısındırılmasında birinci derecede rol oynamaktadırlar”diyorsunuz.

Sayın Öztürk! Bu kanaate hangi araştırmalar ve hangi anketler sonunda ulaşabildiniz? Yüz milyonlarca ehli kitabı nasıl araştırdınız? Yine  ” Ehli kitap kadınlarından  Allah ve din ile en küçük bir bağı olmayan ehli kitap bir kadın alınır da, Allah’a inanmış, samimi ve dürüst bir ehli kitap erkekle evlenilemez. Doğrusu şu ki, fakihlerin bu mantığı ne din realitesine ne de akla uygun düşmektedir”  derken, bunu hangi kaynaklara dayanarak söylüyorsunuz ve ya hangi anketlerin neticesidir? Hiçbir kaynağa dayanmadan havadan konuşmak nasıl içinize siniyor? Kaldı ki konu Kur’an hükümleri ile ilgili olursa! Ve de  evrensel çıplak uyarıcılık iddiasında bulunan bir İlahiyat profesörü  sıfatıyla bunu nasıl yaparsanız?

Y.N. ÖZTÜRK’ÜN “SİZİN MABET DEDİĞİNİZ YERLERE ALLAH ÖMÜRLER BOYU UĞRAMAMIŞTIR” İDDİASI VE CEVABIMIZ

 

Sayın Öztürk:

 

Depremin gösterdikleri kitabınızda; kendi kısır anlayışınıza göre, bir İlah ve bir mabed tablosu çiziyor ve haşa Allah’ı ezelden beri görüyor ve gözetiyor ve yönlendiriyormuşçasına ve de elinle bir yerlerden engellemiş ve bir yere mahkum etmiş gibi, şöyle söylüyorsunuz :

“Nedendir bilinmez, siz, Allah rızasının, mabet duvarları arasında değil, insanın yüreğinde yerleştiğini bir türlü kabullenemiyorsunuz. Çünkü sizin mabed anlayışınız Allah’ın gösterdiğine uymuyor.

Siz gerçek mabedin insan yüreği olduğunu asla anlamıyorsunuz. Artık anlayın ki, sizin mabet dediğiniz yerlere Allah ömürler boyu uğramamıştır. Oysaki Allah sizin mabet saymadığınız insan kalbinden bir an bile dışarı çıkmıyor.  

 

Siz işte böylesiniz!

Allah’ın hiç ayrılmadığı mabetten değil de hiç uğramadığı mabetlerden medet umarsınız. Bu yüzden; o hep peşinde koştuğunuz Allah rızası ile bir türlü kucaklaşamıyorsunuz.” (Y.N.Öztürk Dep. getirdikleri s.245-246)    

    

Sayın Öztürk! Camileri dolduran yüz milyonlarca mü’minleri insan saymıyor musunuz? Yalnız namaz kılmayan ve İslam dışı kimseleri mi insan sayıyorsunuz? Eğer camilere gelen yüz milyonları da insan sayıyorsanız ne güzel,  demek ki,  sizin  yanlış olan bu görüşünüze göre; o insanların kalplerinde olan Allah (c.c.) camiye de uğramış oluyor. Tabii bu sözlerinizin hepsi gaflet eseridir ve boştur. Boş sözden ve boş işlerden Allah’a sığınırız.  Bu sözler sizlere de hiç yakışmıyor. 

 

Sayın Öztürk! O, kafeste mahkum bir kuş gibi tarif ettiğiniz şey, sizin tahayyül ettiğiniz sizin ve sizin gibi düşünenlerin ilahı olabilir. Biz bu şekilde bir ilah tanımıyoruz. Bizim bildiğimiz ve inandığımız İlah, kendi zatını ancak kendisi bilir. Bizler ise, kendisinin bildirdiği kadarını bilebildiğimiz; bütün noksan sıfatlardan beri olan, Kürsüsü yer ve gökleri kapsamış bulunan, yerdekiler ve göktekiler ve güzel isimlerin hepsi onun olan, her zerreyi yoktan var eden Allah’tır.

 

İşte ayetler:

 

 

الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا

“Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, Rahmân'dır. Bunu bir bilene sor.” (Furkan sûresi âyet : 59)

 

“Allah, O'ndan başka ilah yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? (Ancak O’nun izniyle olur.)  O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun dilediklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.”(Bakara sûresi âyet :255)

           

Evet işte bizim İlahımız bu yüce Allah’tır.

 

Sayın Öztürk Depremin getirdikleri” kitabınızda: nihayet ağzınızdaki baklayı çıkararak; Bu ümmeti Muhammed’in (s.a.s.), yani müslümanların dinlerini ve bugünkü sünnet üzere olan yaşantılarını karalayarak, onları İslâm dininden çıkmaya teşvik ediyor ve  diyorsunuz ki:

“Şimdi birisi size “Böylesi bir dine teslim olmaktansa dinsiz kalmayı yeğleyin!” dese ona kızarsınız  ama şeytanın emellerine uydurulmuş bir”yedek ilahlı din”in sizi getirdiği yerden şikayeti de bırakmazsınız.

Bir gün niyet ve ağız birliği yaparak “Allah’ın elinden çıkmamış bir dinin canı cehenneme, Allah’ın onaylamadığı bir dini yaşamaktansa dinsiz kalmayı tercih ederiz”  demedikçe, Allah’ın dini ile asla kucaklaşamazsınız!”  (Y.N.Öztürk. Dep. Getirdikleri.s.255)

Sayın Öztürk, bizler, Peygamberimiz efendimizden günümüze kadar hiç kesintiye uğramadan gelen Kur’an ve Sahih sünnet ve hadislerle bütünleşmiş gerçek islâm’ı yaşıyoruz. Allah bizleri bu Kur’an ve sünnetle donanmış dinimizden ayırmasın. İslâm’dan başka din arayanlara da karışmayız. Çünkü, “hak ile batıl ayrılmıştır. Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize" deriz.

 

KIYAMET’TEN ÖNCE ZUHUR EDECEĞİ (ORTAYA ÇIKACAĞI) BİLDİRİLEN 30 YALANCI RESUL

¡

a=¦† • ‰ ©é¡1¤Ü  ¤å¡ß ë ¡é¤í † íå¤î 2 ¤å¡ß ¢Ù¢Ü¤ í ¢é £ã¡b Ï §4좠‰ ¤å¡ß 󨚠m¤‰a ¡å ß ü¡a a=¦† y a ¬©é¡j¤î Ë ó¨Ü Ç ¢Š¡è¤Ä¢í 5 Ï ¡k¤î Ì¤Ûa ¢á¡Ûb Ç

“O gaybı bilendir (bütün görülmeyenleri, bilinmeyenleri bilir). Sırlarını  kimseye açmaz.” (Cin sûresi âyet : 26)

“Ancak, razı olduğu peygamber bunun dışındadır. (O’na açar.) Çünkü O’nun önünden ve ardından gözcüler salar.”(Cin sûresi âyet :27)

 

Kıyamete kadar olacak bir çok olayları Allah’ ın (c.c.) izniyle bizlere haber veren Peygamberimiz (s.a.s) efendimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır.

 

Hadis - 1:

Ebu Hureyre (r.a.)’ den:

Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Hepsinin, Allah’ın (c.c.) resulü olduğunu iddia ettiği 30 kadar deccal’lar, yalancılar ortaya çıkmadıkça, kıyamet kopmayacaktır.”(Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi Taç Terc. C 5 S.569)

 

Hadis - 2:

Sevban (r.a.) den:

Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

 

“Ümmetimden bazı kabileler müşriklere ilhak edinceye (katılıncaya) kadar ve putlara tapıncaya kadar kıyamet kopmayacaktır.   Ve ümmetimde 30 kadar yalancı  peygamber olacaktır ki, bunların her biri peygamber olduğunu iddia edecektir. Halbuki ben peygamberlerin sonuncusuyum ve benden sonra peygamber yoktur.” (Tirmizi, Ebu Davud Taç Terc. C.5 S.570)

 

YALANCI RESUL –1:   Müseylime

Müseylime’nin  soyu ve yurdu:

 

Hadisi şerifte bildirilen yalancı Resûl MÜSEYLİME:

 

“Beni Hanife kabilesinden olup, künyesi Ebu Harun’dur. Kendisi; “Rahman, Rahman’ül’Yemame” diye anılırdı. Çirkin suratlı, kısa boylu bir adamdı. (İslâm Tar. c.17. s.348, M.A.Köksal)

 

Hadis - 3:

İbn’i Abbas (r.a.) şöyle demiştir:

“Müseylime, (yalancı peygamber) peygamber (s.a.s) zamanında Medine’ ye geldi. Ve Muhammed (s.a.s) kendisinden sonra peygamberlik işini bana bırakırsa, ona uyarım, demeye başladı. Kavminden birçok kişilerle Medine’ ye gelmişti. Resulullah (s.a.s) kendisine, yanında Sabit b. Kays b.Şemmas olduğu halde gitti. Peygamber (s.a.s.)’in elinde yapraksız bir hurma dalı vardı. Arkadaşları arasında bulunan Müseylime’ nin önüne gelip durdu:

‘Şu hurma dalını bile istesen, vermem; Allah’ ın (c.c.), senin hakkında vermiş olduğu hükmü asla aşamayacaksın, dönsen de Allah (c.c.) seni mahvedecektir. Ve ben sende o (rüyada) gösterilip gördüğümü görüyorum. İşte bunun ismi,  Sabit’ dir, benim adıma sana cevap verecektir, dedi ve dönüp gitti.” (Buhari, Müslim Taç Terc. C 5 S.571)

  

MÜSEYLİME, hicretin onuncu yılında Beni Hanife temsilcileri ile birlikte gelerek, Peygamberimiz’le görüşüp Müslüman olduktan ve Yemame’ye döndükten sonra irtidad etmiştir.(dinden dönmüştür.)

Müseylime, Peygamberlik işinde, Peygamberimiz’e ortak olduğunu iddia etmeğe ve yaymaya başlamış ve çok büyük kalabalıkları başına toplamış ve bir ordu kurmuştu:

MÜSEYLİME, Kur’ân-ı Kerim’i taklit ederek, aşağıdakileri âyet diye uydurmuştur. Cinler tarafından aldatılmış olduğundan, Cebrail bana da Kur’an indiriyor diyerek, şu düzmeleri âyet diye insanlara okurdu:

 

MÜSEYLİME’NİN UYDURMA AYETLERİ

“Allah gebeye lütfetti de, ondan,onun karın yumuşağıyla kıçının arasından koşan canlılar çıkardı.”

“Fil nedir?Filin ne olduğunu sana ne bildirdi?

“Onun hurma lifinden ip gibi kuyruğu ve uzun hortumu vardır.

Bu Rabb’imizin yarattığından azıcığıdır”.

“Ey kurbağa kızı kurbağa!   Ne diye nak! Nak! Vak! Vak! Edip duruyorsun?

Yukarın suda, altın balçıkta!

Sen, ne suyu bulandıra bilirsin, ne de, içene engel olabilirsin!

Yarasa sana ölüm haberini getirinceye kadar yerde bekle!”

 

Müseylime’nin kaldırdığı ve helalleştirdiği şeyler:

MÜSEYLİME, Beni Haniflerden (yani Hanif oğulları topluluğundan), namazı kaldırmış, içkiyi, zinayı ve benzerlerini helallaştırmıştı.

 

Peygamberimiz’in Müseylime’yi tekrar İslâmiyet’e davet edişi:

Peygamberimiz MÜSEYLİME’ye mektup yazıp, bu mektubu Ümeyyetüddamiri  ile gönderdi. Ve o’nu İslâmiyet’e tekrar davet etti.

Müseylime, Peygamberimiz’in mektubuna bir mektup ile karşılık verdi.

 

Müseylime’nin Peygamberimiz’e gönderdiği  cevabi mektubu:

Allah’ın Resulü MÜSEYLİME’den  Muhammed Resûlullah’a! Sana selam olsun!

Bundan sonra derim ki: Peygamberlik işine, seninle ortak edilmişimdir.

Yerlerin yarısı bizimdir. Yerlerin yarısı da Kureyşi’lerindir. Fakat, Kureyşi’ler, aşırı giden, adalet gözetmeyen bir kavimdir.” 

 

Peygamberimiz’in (Yalancı) MÜSEYLİME’ye  cevabı:

Peygamberimiz Hz.Ali’yi çağırdı ve “yaz” buyurdu:

“ BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM!

Allah’ın Resulü Muhammed’den, MÜSEYLİ­ME’tül-KEZZAB’a (yalancı MÜSEYLİME’ye)

Hidâyete tabi olanlara selam olsun!

Bundan sonra derim ki: Allah’a yalan yere iftira etmekten ibaret olan yazın bana geldi.

(Hiç şüphesiz yer Allah’ındır)

Allah, ona, kullarından dilediğini varis kılar.

Mutlu sonuç, muttakilerin (Allah’tan sakınanlarındır.) (Araf  128)

Hidâyete tabi olanlara selam olsun.”

 

Hadisenin   tarihi:

Peygamberimizle YALANCI MÜSEYLİME arasında cereyan eden bu hadise,Peygamberimiz’in veda haccından dönüşünden sonra, hicretin onuncu yılının sonunda idi.”  (İslâm Tar.M.A.Köksal c.17.s.348’355)

 

Müseylime’nin ölümü:

Hazreti Hamza’yı şehid etmek şartıyla, sahibi tarafından azad edilip serbest bırakılan ve daha sonra iman eden Vahşi isimli siyah zenci,  Müseylime’nin ölümünü şöyle anlatıyor:

 

“Mekke’nin fethi üzerine, Taif’e kaçıp gitmiştim. O sırada Taif’liler, toptan  Müslüman olduklarını arz etmek üzere, Resulullah’a (s.a.s.) bir hey’et gönderdiler. Bana da “korkma git Resulullah elçiyi ürkütmez” dediler. Ben de heyetle beraber yola çıktım. Ta Resulullah’ın (s.a.s.) huzuruna kadar vardım. Resulullah beni görünce:

‘Sen  Vahşi misin? Buyurdu. Ben:

‘Evet ! dedim. Resulullah iki defa:

 ‘Hamza’yı sen mi katletmiştin? Buyurdu.

 (Evet doğrudur)‘Bu iş, size erişen haber veçhile oldu! dedim. Resulullah  (s.a.s.)

‘Yüzünü benden saklamağa gücün yeter mi? Buyurdu. Ben de hemen huzurdan çıktım. YALANCI MÜSEYLİME çıkınca (Peygamber olmak için savaşlara  başlayınca, kendi kendime) tam sırasıdır muhakkak ben MÜSEYLİME’YE karşı çıkarım. Umarım ki, ben Müseylime’yi tepelerim de bu hizmetimle, Hamza’ya karşı (yaptığım), irtikap ettiğim cinâyeti karşılarım.! Dedim. Ve Müseylime üzerine sevk olunan ordu ile hareket ettim.  Bu muharebede galip, mağlup  olan oldu. Bir de ne göreyim? Yıkık bir duvarın karaltısında bir kişinin  (MÜSEYLİME’nin) durduğunu gördüm. Herif:  sanki esmer bir deve (benzi kül gibi), başının saçı dağınık bir halde, hemen Hamza’yı vurduğum Harbe’mi (Küçük mızrağımı)  attım....Onun iki memesi arasına yerleştirdim. (Bir halde ki)  Harbem (Mızrağım) herifin ta iki küreği arasından çıktı. Bunun üzerine Ensar’dan bir kişi maktule doğru koştu ve başına bir kılıç darbesi indirdi.”(Tecrid’i Sarih  c.10.s.205’6)     

          

YALANCI RESÛL – 2:         Esved’ül Ansi’NİN BAŞKALDIRIŞI VE BİR ÇOK VALİYİ ESİR ALIŞI

“Esved’in İsmi Soyu ve Yurdu:

 

Ben’i Ans’lerin Ben’i Malik b. Ans oymağından olan Esved’ in asıl ismi Abhele’ dir. Esved’e Zülhimar denirdi.

Müseylime’ye Rahmanül’yemame denildiği gibi, Esved’e de, Rahmanülyemen adı takılmıştı. Esved, Kehf’i Hubban’da doğmuş ve orada yetişmişti.

Hubban, Necran’ın yakınında bir vadidir.”

 

Esved’ül Ansi’nin Marifetleri ve Peygamberlik İddiası ile Ortaya Çıkışı:

 

Esved, kâhin ve hokkabaz bir adamdı. Şeytanlardan Tabii (kendine tabi olanları) vardı.

Halka bir takım acayip şeyler gösterirdi. Sözlerini dinleyenlerin kalplerini büyülerdi

Peygamberimiz, Cerir b. Abdullahı, Yemen’e gönderdiği zaman, Esved’ül Ansi’yi de, İslâmiyet’e davet ettirmiş, fakat, Esved, kabul etmemişti.

Peygamberimizin, Veda haccından sonra rahatsızlanması üzerine casuslar tarafından her yana haberler uçurulmuştu.

İlk irtidad (Dinden dönüş) hareketi, Yemen’ de Esved’ül Ansi tarafından başlattırıldı.

Esved, Peygamber olduğunu, Sahik ve Şerik adında iki meleğin, kendisine vahiy getirdiğini, halka ait her hadiseyi, kendisine haber verdiğini iddia etmeye başladı.

Esved’ül Ansi’nin Yemen’e Hakim Oluşu:

 

Esved’ül Ansi’ye, önce Ans kabilesi tabi oldu.

Ans kabilesinden başka kabileler, Mezhız ve Yemen kabileleri de, ona tabi oldular.

Esved’in, yedi yüz süvarisi ve bir o kadar da, piyadesi vardı.

Esved’ül Ansi, çıkışının yirmi beşinci gecesi San’a’yı da, ele geçirdi.

Peygamberimiz, Esved’ül Ansi’nin haberini alır almaz, Yemen’deki İslâm Valilerine ve oradaki Müslümanlara yazı yazıp gönderdi. Yazısında: Esved’ül Ansi ile savaşılmasını, Esved’in işi üzerinde önemle durulmasını ve herkesten, bu husustaki görüşünün istendiğinin, kendilerine duyurulmasını emir ve tavsiye buyurdu.

         

Esved’ül Ansi’nin Öldürülmesi:

Feyruz ve arkadaşları, seher vakti Esved’in yattığı evin duvarını deldiler... (Müslüman olan hanımından uyuduğu odayı öğrendiler) Esved’ül Ansi, sarhoş olarak uykuya dalmış ve kendisinin sarhoşluğu daha geçmemişti. Feyruz  isimli bir mü’min, üzerine atılarak onu öldürdü.

 

İslâm Valilerinin İşleri Başına Dönmeleri:

Esved’ül’Ansi öldürülüp San’a ve Cened kurtulunca, İslâm Valileri, işlerinin başına döndüler.

Muaz b. Cebel, yine namaz kıldırmağa başladı.

Peygamberimize bir yazı  yazıp durumu bildirdiler.

Esved’ül’Ansi’nin, Kehf’i Hubban’ dan çıkışıyla öldürülüşü, üç aya veya dört aya yakın sürdü.

           

Esved’in Öldürüldüğünü Peygamberimizin Eshabına Müjdelemesi:

Peygamberimizin vefatından bir gün önce, Esved’ül’Ansi’nin, öldürüldüğü gece, Peygamberimize gökten bir haber gelmişti.

Peygamberimiz, ertesi günü, Eshabına “dün gece, Esved‘ül Kezzab’ül’ Ansi, kardeşlerinizden bir adamın eli ile öldürüldü!” buyurdu.

“Ya Resûlallah, Onu, kim öldürdü?” diye sordular.

Peygamberimiz “Onu, Salih, mübarek bir ev halkından mübarek kişi Feyruz’üd’Deylemi öldürdü!”buyurdu. (İslâm Tarihi Ansiklopedisi M.A. Köksal. c. 17. s. 334’336,345’347)   

 

YALANCI RESÛL – 3: İbn’i Sayyad DECCAL MIYDI?

İbn’i Sayyad’ın Soyu, Yurdu Ve Kısa Bir Açıklama:

 

“Kaydedilen rivâyetlerden de  anlaşılacağı üzere İbn’ü Sayyad ki bazı rivâyetlerde İbn’ü Said diye de geçer ’Aleyhisselatü Vesselam’ın devrinde yaşamış bir Yahudi’dir. Yaşça küçüktür. Ancak Resulullah’tan sonra da yaşamıştır. Aleyhisselatü Vesselam onun Deccal olmasından kuşkulanmış ve bunu tahkik etmek istemiştir. Resulullah’ın onun deccal olduğuna dair kuşku ve araştırmaları, bazı sahabilerde “İbn’ü Sayyad, Deccal’dır” kanaatini hasıl etmiştir. Öyle ki, İbn’ü Sayyad, hakkında yaygınlık kazanan bu kuşkulu durumdan rahatsızlık duyarak, Mekke’ ye giderken Ebu Said’e şikâyetlenir: “Halk beni Deccal biliyor. Sen Aleyhisselatü Vesselamın “Deccal’ın çocuğu olmayacak” dediğini duymadın mı?” der. “Evet!” cevabını alınca: “Halbuki benim çocuğum var” der ve “Resulullah’ın “Deccal, Mekke’ye ve Medine’ye girmeyecek!” buyurduğunu işitmedin mi?” diye sorar. Ebu Said “Evet!” deyince “ben Medine’de dünyaya geldim. İşte şimdi de Mekke’ye gidiyorum” der. Bazı rivâyetler, İbn’ü Sayyad’ın bu sadedde (Bu arada): “Resulullah’ın “Deccal Yahudi’den olacak, ben ise Müslüman’ım” dediğini de kaydeder. (Kütüb’ü Sitte C.14 S.301’302)

  

Hadis – 4:

 

Abdullah b.  Ömer (r.a.) den:

“Ömer (r.a.) peygamber ile birlikte bir grup ile beraber İbn’i Sayyad’ a (yalancı peygamber) gittiler. Peygamber (s.a.s) kendisini Beni Megale’ nin yüksek bir evinde, yahut kalesinde çocuklarla eğlenip oynarken buldu.

Karşılaştıktan sonra kendisine:

‘Benim Allah’ ın (c.c.) resulü olduğuma şehadet eder misin? Diye sordu.

İbn’i Sayyad kendisine bakıp:

‘Senin, ümmilerin (yani yalnız Arap’ ların) resulü olduğuna şehadet ederim, dedi. Ondan sonra İbn’i Sayyad:   

‘Sen de benim Allah’ın resulü olduğuma şehadet eder misin? Diye sordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) kendisini bıraktı (ta yalancılığını itiraf edinceye kadar) ve peygamber (s.a.s), Allah ve peygamberlerine iman ettim, dedi. Sonra peygamber (s.a.s) kendisine:

‘Gayb haberlerinden ne görüyorsun? Diye sordu. İbn’i Sayyad:

‘Bazısı doğru, bazısı yalan çıkıyor, dedi. Peygamber (s.a.s)

‘Haberlerin karışıyor (yani bu şeytandandır) dedi. Bir müddet sonra peygamber (s.a.s):

‘Senin için gizli bir şey tuttum (düşündüm); bil bakalım! Dedi.

İbn’i Sayyad:

‘O (düşündüğün) dumandır, diye cevap verdi. (Gerçekten peygamber (s.a.s)’ Duhan=duman’ dan söz eden âyeti hatırından geçirmişti.) Peygamber (s.a.s):

‘Sus, haddini aşma! buyurdu. Bunun üzerine Ömer b. Hattab (r.a.):

‘Bırak şunun boynunu vurayım, Ya Resûlallah! dedi.

Peygamber (s.a.s):

‘Eğer o gerçekten O (yani deccal) ise bir şey yapamazsın, eğer değilse, onu öldürmende bir hayrın olmaz, buyurdu.” (Buhari, Müslim, E.Davud, Tirmizi Taç Terc. C 5 S.372’373)

 

Hadis – 5:

 

Ebu Said (r.a.) demiştir ki:

“Peygamber (s.a.s), Ebu Bekir ve Ömer (r.a.) ile birlikte Medine sokaklarından birinde İbn’i Sayyad’ ile karşılaştı. Resulullah (s.a.s) kendisine:

‘Benim Allah’ ın (c.c.) resulü olduğuma şehadet ediyor musun? Diye sordu.

İbn’i Sayyad:

‘Sen,benim Allah’ ın (c.c.) resulü olduğuma şehadet ediyor musun? Sorusu ile mukabele etti. Peygamber (s.a.s):

‘Ben Allah’ a, meleklerine ve kitaplarına inandım dedi ve sordu:

‘Gayb den ne görüyorsun? İbn’i Sayyad:

‘Su üzerinde bir arş görüyorum, dedi. Resulullah (s.a.s):

‘Denizde iblis’ in arşını görüyorsun, dedi ve yine sordu:

‘Daha ne görüyorsun? İbn’i Sayyad:

‘İkisi doğru, biri yalan; yahut ikisi yalan, biri doğru haberler geliyor, dedi. Peygamber (s.a.s):

‘İşi karışmış, bırakın onu! buyurdu.”(Müslüm, Tirmizi Taç Terc. C 5 S.574)

 

Hadis – 6:

Hz. Cabir (r.a.) anlatıyor:

“İbn’ü Sayyad Harre savaşı sırasında kaybedildi.” (Ebu Davud) Rivâyette, İbn’ü Sayyad’ın nübüvvet iddiası mevzu bahistir. Buna rağmen Resulullah onu cezalandırma cihetine gitmemiştir. Halbuki peygamberlik iddiası İslâmiyet’i inkar mânasına gelen bir suçtur, cezası ölümdür.

Buna iki ayrı sebep zikredilmiştir:

A.İbn’i Sayyad o sırada henüz çocuktu, cezaya ehil değildi.

B.Yahudi’lerle Müslümanların sulh yaptıkları bir döneme rastlamıştır. (Kütübü Sitte c.14.s.302’3) 

İbni Sayyad’ın ölümü:

Hatta bir de demiştir   ki: Gençliği berbat olan İbni Sayyad’ın büyüdükten sonraki halinde selef uleması ihtilaf etmişlerdir. Büyüdükten sonra İbni Sayyad’ın Müslüman olduğu, eski kehanetlerinden ve Peygamberlik iddiasından vazgeçip tövbe ettiği ve Medine’de öldüğü  rivâyet edilmiştir... Hatta öldüğünde buna namaz kılındığı  sırada yüzündeki örtü kaldırılarak halka gösterilmiş ve bu adamın öldüğüne siz de şahid olunuz., denilmiştir.” (Tecridi Sarih c.4.s.525)

 

           

“ZEYNEB’İN ZEYD İLE EVLENİP BOŞANDIKTAN SONRA, PEYGAMBERİMİZ İLE EVLENMESİNİN HİKMETLERİ”

 

Bu bölümde: Peygamberimiz’den (s.a.s) bahseden bu âyetin yanlış yorumundan yola çıkarak, şeytanın saptırmasıyla; bizzat Peygamberimize rağmen, Resûl (Elçi) olduklarını iddia eden insanların, heveslerini artıran ve her yalancı  elçiyi heyecanlandıran ve bu güne kadar da, bir çok yalancı Resûllerin, elçilerin çıkmasına sebep olan: Ahzap sûresinin 40 ncı âyetinin, doğru yorumunu yaparak, yalancı iddialarda bulunanların iddialarını Allah’ ın izniyle çürüteceğiz.

Şöyle ki:

Münafıklar; Peygamberimiz efendimizin, Kasım, Tahir, Tâyyib ve İbrahim isimlerinde küçük yaşta vefat etmiş dört oğlu var iken, onları bırakıp; önce Hatice annemizin satın aldığı kölesi iken, Peygamberimize hediye ettikten sonra, Peygamberimizin önce kölelikten azat edip, sonra evlat ederek evlendirdiği Zeyd’i kastederek,”Ya Eba Zeyd (Ey Zeyd’ in babası)! Derlerdi. Münafıklar bu sözden zevk alırlardı.

Bununla beraber, cahiliye dönemi eski Arap  adetine göre, oğulluğun boşadığı hanımı ile, boşayan kimsenin babalığı evlenemezdi:

Resûlullah efendimiz, çok sevdiği Zeyd’i; evli olduğu halde, kendisi gibi asil olan kocasının ölümüyle dul kalmış bulunan,  halası kızı Zeyneb ile evlendirmek ister. Bu arzusunu azadlı kölesi olan Zeyd’e açtığında “Hayır ya Resûlallah! O çok üstün ve asildir, ben ise azadlı bir köleyim, katiyen ona denk değilim ve onunla geçinemem” der; fakat fazla itiraz edemez.

Aynı şekilde arzusunu Zeyneb’e (r.a) açar: Hz. Zeynep; “Ya Resûlallah! Nasıl olur? Benim gibi asil bir kadını, Peygamberin halası kızını,  Zeyd gibi azadlı bir köleye  nasıl layık görüyorsun! Buna Allah razı olur mu!” der. Resûlullah efendimiz,” Evet ya Zeyneb, Allah  da razı” buyurunca, “Öyle ise, Allah’ın ve Resûlünün uygun bulduğu bu evliliği, ben de kabul ettim ya Resûlullah” der ve evlenirler. Zaten bunların razı olmaları gerektiğini bildiren âyet  inmiştir, birazdan okuyacağız.

Olayın hikmet tarafı ise şöyle:

Allah (c.c.); Zeyd ile Zeyneb’in evlenmesini, geçimsizlikten dolayı boşandıktan sonra, cahiliye   devrinden kalmış olan, yanlış bir inancın yıkılması   için; Zeyneb (r.a.) ile Peygamberimizin evleneceğini, Peygamberimiz’in kalbine manen bildirmişti. Fakat Peygamberimiz efendimiz bu bilgisini kimseye açmıyor. Geçimsizlikten şikâyet ederek, her defasında “Ben Zeyneb ile geçinemiyorum, onu boşayacağım ya Resûlullah!” diyen Zeyd’e: “onu idare et sakın boşama.” diyor, vahyin inmesini bekliyordu ve  beklenen  vahiy geldi:

Bir âdeti yıkmak üzere; evlatlıkların hakiki evlat sayılamayacağını bildiren Ahzap sûresinin 40 ıncı âyeti indi. İsterseniz birkaç âyet yukarıdan okuyalım:

 

  وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”(Ahzap sûresi âyet : 36)

 

  وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا

 

“(Resûlüm!) Hani Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye (Zeyd’e) : Eşini yanında tut, Allah'tan kork! diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmâna lâyık olan Allah'tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir.”(Ahzap sûresi âyet : 37)

 

مَّا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا

“Allah'ın, kendisine helâl kıldığı şeyde Peygamber'e herhangi bir vebâl yoktur. Önce gelip geçenler arasında da Allah'ın âdeti böyle idi. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.”(Ahzap sûresi âyet : 38)

 

  الَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللَّهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا

 

“O peygamberler ki Allah'ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.” (Ahzap sûresi âyet : 39)

 

 

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”(Ahzap sûresi âyet : 40)

 

İşte bu 40 ncı âyet üzerine burada kıyamet kopuyor. Tartışmaya girmeden önce parantez içi olarak âyetin dip notunu Sayın Ateş’ in mealinden alıyorum.

 

Not:

(37 nci Âyette işaret edilen zat Zeyd İbn Harise’dir. Çocukluğunda annesinden çalınıp köle diye satılmış ve Hz. Hatice kendisini satın almıştı. Hz. Hatice’ nin hediye ettiği bu çocuğu Peygamberimiz azad edip kendisine evlat edinmişti.

 

Allah’ ın Resulü Zeyd’ i çok severdi, onu evlat edindiği gibi azatlı cariyesi Ümmü Eymen’ le evlendirmiş, daha sonrada halasının kızı Zeyneb Bint Cahş’ ı ona nikahlamıştı. Fakat Zeyneb Zeyd ile geçinemedi. Çünkü Zeyneb şerefli bir aileden geldiği için bir köle azatlısı ile evlenmekten hoşlanmamıştı. Allah’ ın Resulü’ nün hatırı için evlenmişti. Zeyd’ e bir türlü ısınamadı. Zeyd’ e karşı asaletiyle övünürdü. Zeyd bir süre buna sabretti ise de sonunda Allah’ ın Resulüne varıp Zeyneb’ den ayrılmak istediğini söyledi. Allah’ ın Resulü’ de bu hoşnutsuzluğa bir son vermek için, içinden uygun bulduysa da bunu Zeyd’ in yüzüne söylemedi. (Karını yanında tut) dedi.

 

Peygamberimizin içinde gizlediği, bu huzursuzluğun giderilmesi için boşanmanın uygun olacağı ve boşanacak Zeyneb’ in de gerek kendisinin, gerek ailesinin, peygamberin hatırına bir köle azatlısı ile evlenmekten ötürü kırılan onurunu tamir etmek için onu da temiz eşleri arasına katma niyeti idi. Bundan başka uydurulan isnadın esası yoktur. Peygamberimiz, Zeyneb’ in güzelliğine hayran kaldığı için onunla evlenmiş değildir. Eğer öyle olsaydı zaten Zeyneb kendi halasının kızı idi ve peygamber onu her zaman görüyordu. Pekala onu Zeyd’ den önce kendisi alabilirdi ve bundan Zeyneb’ in ailesi de şeref duyardı.

 

Zeyneb’ in Resulullah tarafından nikahlanması, İslâm hukuku bakımından önemli bir hikmete dayalı idi. O zamâna dek evlatlık evlat gibi kabul edilip onun karısıyla evlenilmezdi. Halbuki bu, hoş olmayan bir takım işlere sebep oluyor ve insanları bağlayıcı bir engel teşkil ediyordu. İslâm bunu kaldırıyor ve Allah, ilk önce bunu, Resulünün tatbikatıyla halka gösteriyor ki, bundan böyle evlatlık karısı ile evlenme yasağı kalksın ve şâyet evlatlık karısını boşarsa onun karısıyla müminler evlenebilsinler. Çünkü İslâmiyet öz oğul şeklinde bir evlatlık anlayışını kabul etmemektedir. Evlat ancak insanın kendi oğludur. Allah’ ın koyduğu kanun böyledir. İnsan birini evladı gibi sevebilir, ama onun boşadığı karısıyla de gerektiğinde evlenebilir. Çünkü evlat gibi sevdiği o insan aslında kendi oğlu değil, din kardeşidir.)

 

YALANCI RESÛL – 4: REŞAT HALİFE

İsterseniz bu 40 ncı âyeti öne süren Edip Yüksel’in; kayınpederi olduğu söylenen, güya 19’un mucidi REŞAT HALİFE’ nin, en son resûl(elçi) olduğunu iddia eden  yazısını, kendi risalesinden okuyalım. Sonra çıplak uyarıcı Sayın Öztürk ve  diğerlerine döneriz.

Halen Amerika’da bulunan Edip Yüksel, kayın pederi olduğu söylenen Reşat Halifenin:” Geldiği zaman inanılması ve kabul edilmesi için; ruhlar aleminde Peygamberimiz ve bütün Peygamberlerden Allah’ın (c.c.) söz aldığı, Peygamberimiz’ den daha sonra gelecek, en son Resul(elçi) olduğunu “ispat için, Âl-i İmran Sûre’sinin 81 nci âyetine bakınız nasıl yanlış yorumlayarak tahrif ediyor?  Halbuki, tüm peygamberlerden, inanmaları için söz alınan en son Resûl, şüphesiz  Peygamberimizden başkası değildir.

EDİP YÜKSEL DİYOR Kİ:“REŞAT HALİFE SON PEYGAMBERDEN SONRA GELECEK ELÇİDİR”

“Hani Allah Resullerden peygamberlerden misak (söz) almıştı: ‘Size kitap ve hikmet vereceğim. Daha sonra, beraberinizdekileri doğrulayan bir resul “elçi” geldiğinde, ona inanacak ve onu destekleyeceksiniz.’ Demişti ki: ‘Bunu kabul ettiniz ve bu sorumluluğu aldınız mı?’ Onlar: ‘Kabul ettik’ dediler. (Bunun üzerine Allah) ‘Öyleyse şahid olun, bende sizinle beraber şahid olanlardanım’ dedi.”)

3:81 Âyeti, çok açık bir şekilde tüm nebilerden sonra, onların kitaplarını doğrulayan bir resulün geleceğini haber vermektedir. Âyette sözü geçen “misak,”yani sözleşme, Allah ile nebileri arasında dünya hayatından önce gerçekleşmiştir. Bu misaka tüm nebilerin katıldığı anlaşılmaktadır. Zira âyette “sen hariç diğer nebilerden misak aldık” denmiyor. Yahut “senden önceki nebilerden misak aldık” da denmiyor. Misak’ ın Muhammed peygamberden de alındığı anlaşılıyor. Kur’ân-ın bir başka âyetinde de Muhammed istisna edilmiyor, aksine, söz konusu misak’ tan söz eden 33:7 âyetinde, bu misaka katılan bazı nebilerin isimleri zikredilmiş ve bu arada Muhammed’in de dahil olduğu,”ve minke=senden de” kelimesi ile ifade buyurulmuştur.

 “Hani nebilerden, peygamberlerden’ misak (söz) almıştık. Senden, Nuh’ dan, İbrahim’ den, Musa’ dan, ve Meryem oğlu İsa’ dan... Onlardan sapa sağlam bir söz almıştık” (33:7). (19 soru. Sayfa 38 Edip Yüksel)

 

“HZ. MUHAMMED SON PEYGAMBERDİR; SON ELÇİ DEĞİL”

 

(Son nebidir son resul değildir)

 

Muhammed (A.S) son peygamber (nebi) olduğunu bildiren 33:40 âyeti çok ilginçtir. Bu âyet, Muhammed’ in son elçi (resul) olduğunu iddia edenlere bahane bırakmamıştır:

 “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinizin babası değildir; ancak O, Allah’ın Resul’ü (elçisi) ve nebilerin (peygamberlerin) sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.” (33:40)

Her şeyi bilen Rabbimiz peygamberlerini putlaştıranların sürekli olarak kendi peygamberlerinin son resul olduğunu iddia ettiklerini bildiği için 33:40 âyetinde “nebilerin sonuncusudur.” İfadesini tek başına kullanmıyor. Gramer açısından kullanılması hiç gerekmeyen “O, Allah’ ın resulü-dür.” İfadesi gereksiz bir tekrar değildir: “...Ancak O, Allah’ ın resulü ve nebilerin sonuncusudur...” Dikkat ederseniz âyetin ifadesi, “Ancak O, Allah’ ın resûl ve nebisidir.” şeklinde değildir.

Ne yazık ki geçmiş ümmetlerin hatalarını aynen tekrarlayıp Kur’an’dan uzaklaşan İslâm ümmeti, nebi ile resûl kelimesinin anlamını kaydırıp birbiri ile değiştirerek, Muhammed’ in aynı zamanda SON RESÛL OLDUĞU YALANINI ORTAYA ATMIŞLARDIR.” (19 soru. sayfa 39 Edip Yüksel)

 

 “Misak gerçekleşti:

Peygamberler, bu dünyayla ilişkileri açısından ölü olmalarına rağmen ruhlar aleminde diridirler. Kur’an âyetleri, bedenlerini bu dünyada bırakıp ayrılan kimseleri mutlak “ölüler” olarak düşünmememizi emreder. Dünyaya tekrar dönmemelerine rağmen (23:100) Rableri katında diridirler Reşat Halife, 3 zilhicce 1391, 21 ARALIK 1971 YILINDA, SALI GÜNÜ GÜNEŞ DOĞUMUNDAN ÖNCE, MEKKE’DEKİ HAC ZİYARETİ SIRASINDA, BEDENDEN SIYRILMIŞ RUH OLARAK, EVRENİN BİR KÖŞESİNE ALINDI. BEDENİMLE DEĞİL, GERÇEK BENLİĞİMLE GERÇEKLEŞEN BU OLAYDA TÜM PEYGAMBERLERLE GÖRÜŞTÜRÜLDÜ. HİCRİ 1408, MİLADİ 1988 YILINDA BU OLAĞANÜSTÜ OLAYIN GERÇEK ANLAMINI VE 3:81 AYETİYLE OLAN İLİŞKİSİNİ ÖĞRENDİ.

Misak’ ın elçisinin görevi, dinlerde oluşan tahrifatları düzeltip, tüm inananları bir tek mesaj etrafında toplamaktır. Bu mesaj, tüm inananları Yahudileri, Hıristiyanları, Müslümanları, Budistleri, Sihleri, Hinduları ve diğerlerini karanlıklardan aydınlığa çıkaracak (5:19). Gerçek şu ki, Tanrı katında biricik din Tanrıya teslim olmaktır. (3:19).

 

REŞAD’ IN ELÇİLİĞİ BOYUNCA ÖZETLE ŞUNLAR GERÇEKLEŞTİ

 

1-Kur’an’ın matematiksel mucizesi keşfedildi.

2-İslâm’ ın ilk şartı, tanıklık sözü (kelimeyi şahadet) ve ezan Kur’an’a  göre düzeltildi.

3-Dünya hayatının gerçek amacı hatırlatıldı.

4-İslâm kelimesinin bir isim olmayıp “Tanrı’ ya teslim olmak” anlamına gelen bir tanımlama olduğu gerçeği gündeme getirilerek tüm halklar bir tek dine çağırıldı.

5-Dinlere sokulan temel tahrifatlar açığa çıkarıldı. HADİS VE SÜNNETİN, MUHAMMED PEYGAMBERLE BİR İLGİSİ OLMAYAN ŞEYTANİ ÖĞRETİLER OLDUĞU GÜÇLÜ DELİLLERLE SERGİLENDİ.

6-Altın, İpek, Müzik ve heykeli haram etmenin putperestlerin tavrı olduğu öğrenildi.

7-Muhammed peygamber döneminde yaşayan Mekke putperestlerinin heykellere tapmadığı anlaşıldı.

8-Dünyanın sonunun tarihi Kur’an’dan öğrenildi.

9-Kırk yaşından önce ölen herkesin, Tanrının merhametiyle cennete gideceği hatırlatıldı.

10-Mustafa Kemal Atatürk’ ün şeytani hilafete son vermek için Tanrı tarafından desteklendiği anlaşıldı. 

“Bu listeye daha başka maddeler de eklenebilir. Ancak bu listenin tamamı şu ilke ile daha da özetlenebilir.

Kur’ an, tüm Kur’ an, başka şey değil sadece Kur’ an.

REŞAD’ IN BU ÇAĞRISINA NEFRET VE ÖFKE İLE KARŞILIK VEREREK 31.01.1990 TARİHİNDE ONU TUÇSON MESCİDİNDE ŞEHİD EDEN FANATİK İNKARCILAR, 40:28 âyetindeki bir inananın öğüdünü dinleselerdi, Reşad’ ın elçilik iddiasına açık fikirlilikle, serin kanlılıkla yaklaşacaklardı.” (Notlar Risalesi S.29’32 Edip Yüksel)

 

Görüldüğü gibi Edip Yüksel Âl-i İmran: 3/81, Ahzap 33/7 ve 40 ıncı âyetlerini kendinden başka kimse anlamamış sanarak, bütün İslâm alimlerini anlayışsızlıkla suçlamaktadır. Halbuki asıl anlayışsız olan kendisidir.

     

Edip Yüksel iddiasına şöyle devam ediyor:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değil, fakat Allah’ın resûlü ve nebilerin sonuncusudur. (Yani Allah’ ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.) Allah her şeyi bilendir.”

“Dikkat edersenizMuhammed içinizden hiçbir adamın babası değil ancak O Allah’ ın resulü ve nebilerin sonuncusudur.” Yine dikkat ederseniz âyetin ifadesi “Ancak Allah’ ın son resulü ve nebisidir.” şeklinde değildir. Yani âyette resullerin de sonuncusu denmediği için resullük son bulmamıştır, onun için de: REŞAT HALİFE KENDİSİNE İNANILMASI HUSUSUNDA RUHLAR ALEMİNDE BÜTÜN PEYGAMBERLERDEN, HATTA BİZİM PEYGAMBERİMİZ’DEN DE; ALLAH’ IN (C.C.) SÖZ ALDIĞI PEYGAMBERİMİZ VE HZ. İBRAHİM’E DENK,  EN SON RESULDÜR.   İBRAHİM, MUHAMMED VE REŞAT İslâm dininin, köşe taşlarını oluşturur. İbrahim İslâm’ın, uygulamalı ibadetlerini bildirdi. Muhammed Kur’ân-ı getirdi. Reşat ise; Kur’ân-ın Tanrısal kaynağını, fiziksel olarak kanıtladı.”  (Notlar s. 28 Edip Yüksel)

Burada Edip Yüksel’in sözü bitti.

 

YALANCI RESULLER’E CEVABIMIZ

 

Değerli okurlarım!.

 

RESÛL kelimesinin sözlük mânası: Gönderilen elçi demektir. İstilahi mânası ise, görevli gönderilen melekler ve peygamberler demektir. Hatta MÜRSELAT (gönderilenler) diye müstakil  bir sûre vardır. İlk âyetleri direkt melekler’ in  bazı sıfatlarını tanıtır, insanlarla hiçbir ilgisi yoktur. Böyle olmakla beraber, her peygamber’in de resûl olduğu, birçok âyetlerde açıklanmıştır. Ve bu şeksiz bir gerçektir.

 

Elbette resûllük (elçilik) son  bulmamıştır. Ama hangi resûllük (hangi elçilik)?  Son bulmayan Resûllük (elçilik) tamamen görevli   meleklerin elçiliğidir, meleklerle ilgilidir.

En başta şu hususu bilelim ki; HER NEBİ (yani PEYGAMBER) RESÛL’DÜR. FAKAT HER RESÛL, NEBİ (yani PEYGAMBER) DEĞİLDİR. Yani her peygamber elçidir, her elçi peygamber değildir. İşte bunun için peygamberliğin dışındaki MELEKLERİN sıfatı olan Resûllük, kıyamete kadar devam edecektir. Bundan dolayı bu elçilik son bulmamıştır. REŞAT HALİFE ölmeden evvel de görevli elçiler yani melekler görev yapıyorlardı o öldükten sonra kıyamete kadar da en azından; veli kulları müjdeleyen, rahimdeki bebeklere ruh üfleyen, doğan insanları ölümüne kadar koruyup hata ve iyiliklerini yazan, ölecek olanların ruhlarını alacak olan, daha bilmediğimiz sayısız görevler yapan, resûller, yani elçi melekler devam edecektir.

Burada kıyamete kadar görev yapacak olan, Resûl meleklerin, görevleri ile ilgili bir hadis ve bazı âyetleri okuyalım da, Muhammed (s.a.s) “Allah’ ın (c.c.) Resulü ve nebilerin sonuncusudur.” âyetinde, niçin Resûllerin de sonuncusudur, denmediğinin hikmetini ve sebebini anlayalım. 

 

İşte bir hadis:

 

İbn’i Mes’ ud (R.A) den şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

Resulullah (s.a.s) bize şöyle buyurdu:

“Her birinizin maye’i hilkati ana rahminde (nutfe) olarak 40 gün toplanır. Sonra o maddeler, o kadar zaman içinde bir kan pıhtısı olur. Sonra yine o kadar zaman içinde (muzga) et parçası olur. Ondan sonra da Allah bir (elçi) melek irsal eder gönderir, o muzgaya RUH ÜFLER ve şu dört kelimeyi, yani, RIZKINI, ECELİNİ, AMELİNİ VE ŞAKİ Mİ YOKSA SAİD (kötü insan veya imanlı iyi insan) Mİ OLACAĞINI YAZMASINI EMREDER. (Buhari, Müslim Riyazüs salihin Terc.C.1 S.433)

İşte Âyetler :

 

Âyet - 1:

إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ

 

 

“Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan BİR İNSAN ARATACAĞIM.”(Sad sûresi âyet : 71)

  

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

“Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!”(Sad sûresi âyet :72)

 

Âyet - 2:

ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلَالَةٍ مِّن مَّاء مَّهِينٍ

 

“Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.” (Secde sûresi âyet : 8) 

 

ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ

“Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir.Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(Secde sûresi âyet : 9)

Bu yukarıdaki âyet, Hadis’i Şerifteki ruh üfleme olayını teyit etmektedir.

 

Âyet –3:

 

  وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا

  فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا

  وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا

  فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا

 

“Yemin olsun, RESULLERE (birbiri peşinden gönderilenlere;).

Şiddetle eserek savurup atanlara; Yaydıkça yayanlara; ayırdıkça ayıranlara;”(Mürselat sûresi âyet : 1- 4)

Yukarıda belirtilen âyetlerde bildirilen Resûllerle insanların hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar tamamen meleklerdir.

 

Âyet - 4:

 

إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ

ذِي قُوَّةٍ عِندَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ

 

“O (Kur'an), şüphesiz değerli, bir Resulün (Elçinin, Cebrail'in) getirdiği sözdür.”“O elçi güçlü, Arş'ın sahibi (Allah'ın) katında çok itibarlıdır.”(Tekvir sûresi âyet : 19’20)

                       

Âyet – 5:

فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا

 

“Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona Ruhumuzu irsal ettik (gönderdik) de o, kendisine tastamam BİR İNSAN ŞEKLİNDE GÖRÜNDÜ.”(Meryem sûresi âyet : 17)

 

قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا

 

“Meryem dedi ki: Senden, çok esirgeyici olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma). (Meryem sûresi âyet : 18)

قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا

 

“Melek: Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir  Resulüyüm (elçisiyim), dedi” (Meryem sûresi âyet : 19)

Âyet – 6:

 

وَلَقَدْ جَاءتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُـشْرَى قَالُواْ سَلاَمًا قَالَ سَلاَمٌ فَمَا لَبِثَ أَن جَاء بِعِجْلٍ حَنِيذٍ

“And olsun ki, Resullerimiz (Elçilerimiz, insan şeklinde melekler) İbrahim'e müjde getirdiler ve: "Selam (sana)" dediler. O da: "(Size de) selam" dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.”(Hud sûresi âyet : 69)

 

Âyet – 7:

 

فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لاَ تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُواْ لاَ تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ

“Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: Korkma! (biz melekleriz).  Lût kavmine irsal edildik (gönderildik.)”(Hud sûresi âyet : 70)

 

Âyet – 8:            

 

وَلَمَّا جَاءتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هَـذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ

“Resullerimiz  (insan şeklindeki melek Elçilerimiz) Lût'a gelince, (Lût) onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da "Bu, çetin bir gündür" dedi.”(Hud sûresi âyet : 77)

 

Âyet – 9:

 

  قَالُواْ يَا لُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَن يَصِلُواْ إِلَيْكَ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِّنَ اللَّيْلِ وَلاَ يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌ إِلاَّ امْرَأَتَكَ إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ

 

“(Melekler) dediler ki: Ey Lût! Biz Rabbinin Resulleri (elçileriyiz). Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle (yola çıkıp) yürü. (imansız olan) Karından başka sizden hiçbiri geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan (azap) şüphesiz ona da isabet edecektir. Onlara vâdolunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?” (Hud sûresi âyet : 81)

 

Âyet – 10:

 

اللَّهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ

“Allah meleklerden de Resuller (elçiler) seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (Hac sûresi âyet : 75)

 

Âyet –11:

 

 الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَّثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

“Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı RESULLER (elçiler) yapan Allah'a hamd dolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.” (Fatır sûresi âyet : 1)

 

Âyet – 12:

 

 

 وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِّن بَعْدِ ضَرَّاء مَسَّتْهُمْ إِذَا لَهُم مَّكْرٌ فِي آيَاتِنَا قُلِ اللّهُ أَسْرَعُ مَكْرًا إِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ

“Kendilerine dokunan (kıtlık ve hastalık gibi) bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet (esenlik) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzağı vardır. De ki: Allah'ın tuzağı daha süratlidir. Şüphesiz Resullerimiz (elçilerimiz) kurduğunuz tuzakları yazıyorlar.” (Yunus sûresi âyet : 21)

 

Âyet – 13:

 

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُم حَفَظَةً حَتَّىَ إِذَا جَاء أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لاَ يُفَرِّطُونَ

“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihâyet birinize ölüm geldi mi, Resullerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler.”(En’am sûresi âyet : 61)

 

Âyet – 14:

 

  فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ أُوْلَـئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُم مِّنَ الْكِتَابِ حَتَّى إِذَا جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُواْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ

“Allah'a iftira eden ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Onların kitaptaki nasipleri kendilerine erişecektir. Sonunda  Resullerimiz (elçi meleklerimiz) gelip canlarını alırken "Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz ilahlar nerede?" derler. (Onlar da) "Bizden sıvışıp gittiler" derler. Ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.” (Araf sûresi âyet :37)

 

 

 

AZRAİL(A.S.)’İN GÖREVİ

Bu ve benzeri âyetlerden anlıyoruz ki; herkesin zannettiği gibi ölüm anında bütün canları alan Azrail (a.s.) değil, her şahıs için görevli olan Resûller, yani ölüm melekleridir. Azrail (a.s.) onların amiridir.

Buraya kadar okuduğumuz âyet ve hadislerden,  Edip Yüksel’ in ve aynı görüşü paylaşan yalancı Resûllerin dediğinin tersine; son bulmayıp gelişleri devam edecek olan resûllerin (elçilerin) insanlar değil, görevli  melekler olduğu anlaşıldı.

 

 

 

YALANCILARIN DİĞER İDDİALARI

 

 

RESULLERDEN SÖZ ALMA OLAYI ve BUNA KARŞI CEVAPLARIMIZ

İnsanlık meydana gelmeden önce, Ruhlar aleminde yaşarlarken Allah (c.c.) O Resul ruhlarını bir araya toplayarak; sizleri ve elinizdeki kitablarınızı tasdik edici olarak göndereceğim O son Resul’ e inanarak O’nun geleceğini ümmetlerinize haber vermek suretiyle O’na yardımcı olacağınıza söz veriyor musunuz? buyurmuş onlarda söz veriyoruz inanacağız ve yardımcı olacağız demek suretiyle Allah (c.c.) ile ahidleşmişlerdi.

İşte bu sözleşmenin kendileri için yapıldığını zanneden yalancı resuller konuyu dile getiren âyeti kendilerine mal ederek her biri “ o son gelecek resul benim” bu âyet benden bahsediyor bana inanılması için bütün resullerden söz alınmıştı diyerek konuyu açıklayan ayetleri tahrif ediyorlar.

 

Ayetleri beraber okuyalım:

Ahzap sûresinin 7 nci Âyeti ile Âl-i İmran sûresinin 81 nci Âyeti:

 

Âyet - 1:

  وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ

 

“Hani Allah, peygamberlerden: "Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz almış, "Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?" dediğinde, "Kabul ettik" cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.”(Âl-i İmran sûresi âyet : 81)

 

Âyet – 2:

  وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا

“Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz aldık.”(Ahzap sûresi âyet : 7)

 

Değerli okurlarım:

Bu okuduğumuz iki âyette alınan söz, ruhlar aleminde, daha peygamberler yaratılmadan önce, toplu olarak yüce Rabb’imizin: (Geldiği zaman bütün insanlığa hitab edecek olan kitabı Kur’an; önceki Kitap’ları tasdik edecek, tahrif edildiklerinden dolayı da hükümlerini kaldıracak ve şeriatı kıyamete kadar baki kalacak olan) Son Resûl Hazreti Muhammed (s.a.s)’ i kabul için toplu olarak, tüm peygamberlerden söz alma olayıdır.

Âyette “yanınızdakini tasdik eden bir Resul geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz.” buyurulmaktadır. Bu peygamber, her hangi bir peygamber olsa idi; alınan sözün mânası şöyle olurdu: Her peygamber kendinden önce gelen peygamberleri kabul ettiği gibi, kendinden sonra gelecek peygamberleri de kabul ederek ümmetine, insanlara bildirecek ve ona yardım edecektir.

Bilhassa: Önceki peygamberlerin hepsi, onlara selam olsun, Rabb’imizin lütfuyla, indi ilahide, Allah’ın yanında, sonsuz derecelere yükseltilmiş, çeşitli lütuflara mazhar olmuş, birer Allah dostu Nebi ve Resûller oldukları halde; yine takdiri ilahi, her biri birer kavmî  peygamber olduğu için, diğer bir ifadeyle herhangi bir topluluğa veya bir memlekete gönderildiği, cihanşümul yani evrensel olmadığı için, bir anda birkaç peygamber bir şehirde hatta bir beldede beraber yaşıyorlardı. Elbette ki; önce peygamberlik verilmiş olanı; henüz peygamberlik verilmemiş olanlar, kabul ve tasdik ediyorlar, sonra elçilik verilenleri de öncekiler kabul tasdik ve onlara yardım   ediyorlardı, örneğin: Kur’an’da ismi geçen peygamberlerden; ilk peygamber Hz. Adem’in (a.s) oğlu Şit (a.s.): kendinden önce peygamber olan Hz. Adem’in (a.s) peygamberliğini kabul etmiş, Şit’ e (a.s.) peygamberlik geleceğini bilen Hz. Adem (a.s)  de, onunla beraber yaşamış, onu kabul  etmiş ve ona yardım etmiştir.

Hz. İbrahim (a.s) peygamber iken, oğulları İsmail (a.s.) ve İshak (a.s.) yeğeni Lut (a.s.) beraber yaşıyorlardı. İbrahim’ i (a.s.) kabul ettiklerinden, o da onların peygamberliğini kabul ve onlara yardım etmiştir.

Yine Yakub (a.s.), Yusuf (a.s.) beraber yaşamışlar, birbirlerinin peygamberliğini kabul etmiş ve yardımlaşmışlardır.

Aynı şekilde Şuayb (a.s.), Musa (a.s.) ve kardeşi Harun (a.s.) beraber yaşadılar birbirlerine inandılar ve yardım ettiler. İlyas ile Elyasa da aynı şekilde. Davud (a.s.) ile Süleyman (a.s.); Zekeriya (a.s.) ile Yahya (a.s.) ve İsa (a.s.) hep beraber yaşamış, sonraki öncekine inanmış, önce gelen de sonra gelene aynı şekilde inanmış ve yardım  etmişlerdir.

Tabi Kur’an’da ismi geçmeyen ve bir rivâyete göre, yüz yirmi dört bin peygamber gelmiştir. (Tarihi Taberi c.1 s.92) Bunların tarihlerini ve isimlerini bilmiyoruz.

Fakat bildiğimiz şu ki: Yukarıda ismi geçen peygamberlerin bazıları beraber yaşadıkları, birer topluluğa peygamber oldukları halde; bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed’ den (s.a.s.) önce, beş yüz yıl insanlığa hiçbir peygamber gelmemiş olup; Peygamberimizden sonra kıyamete kadar da, hiçbir peygamber gelmeyecektir. Peygamberlik onun şahsında son bulmuştur. İlerideki âyetlerde okuyacağımız gibi O, bütün insanların hepsine gönderilmiş evrensel bir peygamberdir. Hatta yalnız insanlara değil, cinlere ve bütün kâinata gönderilmiş, tüm alemlere rahmet olduğu âyetlerle bildirilmiştir. O ve O’na indirilen Kur’ an; daha önce inen bütün kitapların hepsini tasdik etmiş fakat tahrif edildiklerini bildirerek,  hükümlerini nesih etmiş, yürürlükten kaldırmıştır.

Kur’ân-ı Kerimin bir  vasfı da, öncekileri doğrulayıcı olmasıdır. Bu okuyacağımız âyetler ise: Aynı vasfını bildirerek, yanlarındakini doğrulayıcı olarak gelen ve kendine inanılması için, tüm Resullerden söz alınan Resûl’ün,  Peygamberimiz efendimiz olduğunu açıkça bildirmektedir.

 

Âyet – 1:

 

قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ

“De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur’ân-ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir.” (Bakara sûresi âyet : 97)

 

Âyet- 2:

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً

“Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kur’an’a ve Resul’e) iman edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.” (Nisâ sûresi âyet : 47)

Cebrail (a.s.) vasıtasıyla kalbine indirilen Kur’ân-ın hükümleri ve kendisinin bize bıraktığı sünnet ve sahih hadisleri kıyamete kadar baki kalacaktır. Adem’den (a.s.) başlamak üzere her peygambere, onun hakkında bilgi verilmiş ve geleceği müjdelenmiş, O peygamberler de âyette geçtiği gibi, O’nun geleceğini ümmetlerine haber vererek, geldiğinde kabul edilmesine yardımcı olmak sûretiyle, ahitlerini yerine getirmişlerdir.

Şimdi bu peygamberlerin, Allah’a (c.c.) verdikleri sözü, nasıl yerine getirdiklerini Kur’an ve İncil’den okuyalım.

Yukarıdaki âyetlerde Peygamberimiz efendimiz dahil bütün peygamberlerden söz alındığını gördük.

 

 

 

RUHLAR ALEMİNDE GELECEK EN SON RESULE  İNANIP YARDIMCI OLACAKLARINA  SÖZ VEREN RESULLER BU SÖZLERİNİ NASIL YERİNE GETİRDİLER?

 

Şimdi bu sözün yerine getirildiğine dair âyetleri görelim:

Âyet - 1:

 وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ

“Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrail oğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti. Fakat o, kendilerine açık deliller getirince: Bu apaçık bir büyüdür, dediler.”(Saf sûresi âyet : 6)

 
Âyet – 2:

 

  الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’ de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen Nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”(A’râf sûresi âyet : 157)

 

Aşağıda okuyacağımız âyeti kerimeler ise; Hz.İsa’nın semaya yükselişinden uzun seneler sonra; Tevrat ve İncil’deki âyetleri değiştirerek, Peygamberimiz’in  (s.a.s) ismini çıkaran, Peygamberimiz Efendimize inanmayan, Ehli Kitap’lar, yani Yahudi ve Hıristiyanları kınamaktadır.   

 

Âyet – 3:             

 

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً

 

“Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab'a) iman edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.” (Nisâ sûresi âyet :47)

 

Âyet – 4:

 

 وَمِنَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّا نَصَارَى أَخَذْنَا مِيثَاقَهُمْ فَنَسُواْ حَظًّا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِ فَأَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّهُ بِمَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ

 

"Biz Hıristiyanlarız" diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine zikredilen (verilen öğütlerin veya Kitab'ın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir. (Mâide sûresi âyet :14)

Âyet – 5:

   

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

“Ey ehl-i kitap ! Resûlümüz size Kitap'tan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah'tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. (Mâide sûresi âyet :15)

               

Âyet – 6:

 

 وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

 

“Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu (Muhammed’i) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış veriş ne kadar kötü!” (Âl-i İmran sûresi âyet : 187)

 

Bu hususta büyük müfessir Mehmet Vehbi Efendi’ nin görüşlerini okuyalım:

“Yani, ey Resûl-ü mükerrem! Kafirlerden işittiğin ezalara mahzun olma, üzülme hatırla şol zamanı ki, o zamanda ehli kitaptan Allah’ ü Teala ahdi misak (söz) aldı ve Tevrat’ta ve İncil’ de onlara dedi ki “siz kitaplarınızda olan ahir zaman nebisinin(Peygamberi’nin) evsafını (özelliklerini) beyan edip saklamayacaksınız.”” (Tefsir’ül Hülasat’ül Beyan Cilt 2 S. 806)

Asrın müfessiri olarak tanınan Elmalı’lı Hamdi Yazır ise âyeti şöyle izah etmektedir.

“Ya Muhammed: şunu hatırla ve hatırlat; hani Allah kendilerine kitap verilmiş okur yazar olanların o kitabı, yahut o kitapta sıtk-u nübüvveti sabit olan o Peygamber-i Zişanı Hatemü’l-Enbiyayı,(Peygamberlerin sonuncusunu) nâsa (insanlara) bihakkın beyan edip anlatacaksınız ve onu ketmetmeyeceksiniz (inkar etmeyeceksiniz) diye tekid ve kasem (yemin) ile misaklarını (sözlerini) almış ve bunu onlara taahhüt ettirmiş idi. (Hak Dini Kur’an Dili Cilt 2 S.1251’52) 

TEVRAT’TA VE İNCİL’DE PEYGAMBERİMİZİN İSMİNİN YAZILI OLDUĞU YUHANNA İNCİL’İNDE PEYGAMBERİMİZ İÇİN, “DÜNYANIN REİSİ GELİYOR” DENİLDİĞİ

Bu âyetlerde görüldüğü üzere bütün peygamberler gibi Musa’ya (a.s)  inen Tevrat’ta da, İsa’ya (a.s) inen İncil’de de, Resûl ve nebilerin en  sonuncusu olan Peygamberimiz (s.a.s) müjdelenmiş, O’na inanan ve Kur’an’a tabi olan  ehli kitap (Yahudi ve Hıristiyan’lar) övülmüştür.

Yine A’râf Sûresi’nin 157 nci Âyetinde:

Tevrat’ta ve İncil’de: Peygamberimiz Hz Muhammed’in(s.a.s.) isminin yazıldığı bildirilmekte ise de; Âl-i İmran Sûresi’nin 187 nci âyetinde bildirildiği gibi Allah ile yapılan sözleşme gereği, en son ellerindekini tasdik edici olarak geleceği bildirilen Hz. Muhammed’in; geleceğini, vasıflarını ve özelliklerini, insanlara açıklamaları gerekirken, bunu yapmadıklarından dolayı aynı âyette Cenabı Allah onları kınamaktadır.

Görüleceği gibi mevcut olan beş İncil’in dördünden Peygamberimiz’ in ismi çıkarılmış. Ancak Yuhanna İncilinde; yüce vasıfları ve özellikleri kalmıştır.

Barnabas İncil’inde ise: Hz. Adem’e (a.s) ruh üflenip canlanarak ayağa kalktığı anda başını semaya kaldırıp bakınca: Nurdan bir levha üzerinde “Allah’ dan başka İlah yoktur. Muhammed O’nun Resulü’dür” levhasını gördüğü anlatılmış, Peygamberimizin; hem yüce özellikleri, hem mübarek ismi korunmuş ve bütün insanlık O’nun gelecek olmasıyla müjdelenmiştir.

Bu defa Hıristiyanların kendi ellerinde bulunan ve kitabı mukaddes şirketi tarafından Türkçe’ye tercüme  edilerek yayınlanan YUHANNA İNCİL’ i ile ayrıca  BARNABAS     İNCİL’ ine  bakalım:

 

İSA (a.s) DİYOR Kİ: (Bu konuşma Hz.İsa’nın, göğe alınmasından birkaç gün önce  kendisine iman eden ve sayıları on ikiyi bulan   havarileri yani arkadaşları ile  yapılmıştır).

“Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum; benim gitmem sizin için hayırlıdır, çünkü gitmezsem, tesellici size gelmez; fakat gidersem, O’nu size gönderirim. Salah için, çünkü babama gidiyorum, ve artık beni görmezsiniz; ve hüküm için, çünkü bu dünyanın reisine hükmedilmiştir. Size söyleyecek daha çok sözlerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat O, hakikat ruhu, gelince, size her hakikat’ a yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecektir; fakat her ne işitirse, söyleyecek; ve gelecek şeyleri size bildirecektir.” (Yuhanna, 16/7-13)“Ayağı üstüne kalkan Adem, havada güneş gibi parlayan bir yazı gördü: “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın Resulü’ dür.” Bunun üzerine Adem ağzını açarak, dedi: “şükür sana ey Allah’ım! Rabb, bana hayat nimeti verdin; fakat (senden) bana söylemeni diliyorum: bu, “Muhammed Allah’ın elçisidir” sözlerinin mesajı ne anlama geliyor.? Benden önce (yaratılmış) başka insanlar mı vardı?”

“Bundan sonra Allah dedi: “Tabii, ey kulum Adem. Sana diyorum ki ilk yarattığım insan sensin. Ve senin görmüş olduğun, yıllar sonra dünyaya gelecek, benim Resulüm olacak ve her şeyi kendisi için yarattığım oğlundur. Geldiği zaman dünyaya ışık verecektir; Ruhu, ben herhangi bir şey yaratmadan altmış bin yıl önce semavi bir nur içine konmuştur.

Adem Allah’a şöyle yalvardı: “Rabb(ım), bu yazıyı el parmaklarımın tırnakları üzerinde bana bahşet.” Sonra Allah, ilk insana baş parmakları üzerinde bu yazıyı verdi. Sağ elin baş parmak tırnağı üzerinde, “Allah’tan başka ilah yoktur,” sol elin baş parmak tırnağı üzerinde de, “Muhammed Allah’ın Resulü’ dür.” Sonra, babaca bir sevgiyle ilk insan bu sözleri öptü ve gözlerini ovarak dedi: “Senin dünyaya geleceğin gün mübarek olsun.”(Barnabas İncili âyet 39 S.110-111)

“Bu nedenle size diyorum ki, Allah’ın elçisi, Allah’ın yarattığı hemen her şeye mutluluk getirecek olan bir nurdur; çünkü O, anlayış ve müşavere ruhuyla, hikmet ve kudret ruhuyla, korku ve sevgi ruhuyla, akıl ve itidal ruhuyla donatılmıştır; rahmet ve merhamet ruhuyla, adalet ve takva ruhuyla, yumuşaklılık ve sabır ruhuyla donatılmıştır ki, bunları O Allah’tan, bütün diğer yaratıklarına verdiğinden üç kat daha fazla almıştır. Ey, O’nun dünyaya geleceği kutlu zaman! İnanın bana, onun ruhunu görenlere Allah peygamberlik verdiğinden, her peygamber gibi bende O’nu gördüm ve O’na saygı gösterdim. O’nu görünce, ruhum teselli ile doldu (ve) dedim: “Ey Muhammed, Allah seninle olsun ve beni ayakkabının bağlarını çözecek değerde kılsın. Buna ermekle ben de büyük bir peygamber ve Allah’ın kutsal bir kulu olacağım.” Ve İsa böyle deyip, Allah’a şükretti.”(Barnabas İncili âyet: 44. S.122)

 

”Size: giderim ve size gelirim, dediğimi işittiniz. Eğer beni sevseydiniz, babaya (Allah’a) gittiğim için sevinirdiniz; çünkü baba benden büyüktür. Ve olduğu zaman, iman edesiniz diye, olmadan önce size şimdi söyledim.

 

Artık sizinle çok şeyler konuşmayacağım; ÇÜNKÜ BU DÜNYANIN REİSİ GELİYOR.”(Yuhanna, 14/28-30)

 

Yukarıdaki İncil âyetlerinde Hz. İsa Peygamberimizden bahsederken “Dünyanın Reisi” ifadesini kullanmıştı, bunu teyit eden, tüm insanlığa  hatta bütün alemlere  gönderildiğini bildiren  Kur’ an âyetleri:

 

Âyet – 1:

 

  وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ

“(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya sûresi âyet :  107)

Âyet – 2:

  قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِـي وَيُمِيتُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

 

“De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah`a ve ümmî Peygamber olan Resûlüne ‘ki o, Allah'a ve onun sözlerine inanır’ iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu   bulasınız.” (A’râf sûresi âyet : 158)

 

Âyet – 3:

 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”(Sebe sûresi âyet : 28)

PEYGAMBERİMİZ, RUHLAR ALEMİNDE ALLAH’A VERDİĞİ SÖZÜ NASIL YERİNE GETİRDİ?

Peygamberimiz efendimizden de söz alınmıştı. Acaba o sözü nasıl yerine getirdi derseniz? Yine bu  sözün Peygamberimiz tarafından yerine getirilişini  Rabbimiz, Kur’ anda şöyle bildiriyor:

 

Âyet – 1:

 

  آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

 

“Muhammed Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler.”(Bakara sûresi âyet : 285)

 

Âyet – 2:

 

 قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

 

“(Ya Muhammed) De ki: Biz, Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.”Âl-i İmran sûresi âyet :84)

 

Böylece aynı sûrenin 81 nci âyetinde bütün peygamberlerden söz alındığı bildirilirken, 3 âyet aşağıda 84 ncü âyette ise; Allah’a,  kendine inen Kur’an’a, İbrahim’e... (a.s.) ve bütün Nebilere ve onlara Allah tarafından inenlere ve verilenlerin hepsine inanarak ve Allah’a teslim olduğu ifade edilmek sûretiyle bu sözün: Peygamberimiz efendimiz (s.a.s) tarafından da, yerine getirildiği bildirilmektedir. Eğer bunların dediği gibi, Peygamberimiz efendimizden (s.a.s.) sonra bir Resûl gelecek olsaydı, Allah (c.c.) âyette,  onlara da inanılmasını emrederdi.

Görüldüğü gibi alınan sözün muhtevası (içeriği), mahiyeti ve diğer peygamberler gibi bizim Peygamberimiz tarafından da yerine getirilmiş olduğu anlaşıldı.

 

ÂL-İ İMRAN SÛRESİNİN 164 NCÜ AYETİNİN KENDİLERİNDEN BAHSETTİĞİ İDDİASI VE CEVABIMIZ

Yine yukarıda anlatıldığı gibi kendilerini en son Resûl sanan bu  hayalci kimseler, okuyacağınız 164 ncü âyeti kerimede: “Kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle, Allah müminlere lütufta bulunmuştur.” şeklindeki aşağıda  tamamını okuyacağınız âyet: bin dört yüz sene evvel gönderilmiş bulunan, Peygamberimiz’den (s.a.s) bahsederken; sanki âyette, gönderildi denmiyor da, gönderilecek deniyor ve kendilerinden bahsediyor gibi, Kur’an’ ın mânasını yine tahrif ederek, (bozarak), boş hayallere kapılıp,  hem kendilerini, hem de insanları aldatıyorlar. Bu iddialara kargalar bile güler.!

 

İşte Âyet :

 

لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ}

“And olsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Resul (Peygamber) göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.”(Âl-i İmran sûresi âyet : 164)

     Ey zavallılar bu âyetin sizlerle ne ilgisi var? Aynı mahiyette olan ve yine kâinatın efendisini öven şu âyetleri görmediniz mi.?

Âyet – 1:

 

> ò à¤Ø¡z¤Ûa ë  lb n¡Ø¤Ûa ¢á¢è¢à¡£Ü È¢í ë ¤á¡èî©£× Œ¢í ë ©é¡mb í¨a ¤á¡è¤î Ü Çaì¢Ü¤n í ¤á¢è¤ä¡ß ü좠‰  å©£î¡£ß¢üa ó¡Ï  s È 2 ô©ˆ £Ûa  ì¢ç

¢áî©Ø z¤Ûa¢Œí©Œ È¤Ûa  ì¢ç ë 6¤á¡è¡2 aì¢Ô z¤Ü í b £à Û ¤á¢è¤ä¡ß  åí©Š ¨a ë =§åî©j¢ß §45 ™ ó©1 Û ¢3¤j Ó ¤å¡ß aì¢ãb × ¤æ¡a ë

“Ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir Resul (peygamber) gönderen O'dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler. (Peygamberi) müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan (kıyamete kadar gelecek) diğer insanlara da göndermiştir. O, azîzdir, hakîmdir.”(Cum’a sûresi âyet :2’3)

 
Âyet – 2:

 

 

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ

 

“Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi  temizleyen,  size Kitab'ı ve hikmeti ve size daha bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik.”(Bakara sûresi âyet : 151)

     Okuduğumuz gibi onların sahiplenmek istedikleri 164 ncü âyetle diğerleri arasında fark yoktur.. Âyetin birinde o gün hayatta olan müminlere hitap ederek; “size kendi içinizden” derken, öbür âyette; “ümmilere kendi içlerinden” diyerek, yine ümmi sıfatını taşıyan aynı toplumu kastediyor. Çünkü diğer birçok âyette de, o toplumun sıfatı ümmi olarak geçmektedir.

Hele hele bizim Türklerden çok uzaktır. Bu boş davalar, İblis’in vahiy etmesi, şeytanların vesvesesi ve aldatmasından başka bir şey değildir.

YALANCI RESÛL – 5: Mirza Ali Muhammed’İN İSLAM’DAN NASIL ÇIKTIĞI?

 

BABİLİK: 

 

1819-1850 yılları arasında yaşamış olan Mirza Ali Muhammed Bab tarafından kurulan batıl mezhep. Mirza Ali 1819’ da Şiraz’ da doğdu. Seyyid Ali Reşdi’ den Necef’de ders aldı. Hocası Reşdi’ nin telkinleri sonucu vefatından sonra halifeliğini ilan etti ve Mehdi olarak ortaya çıktı. Böylece 1844 yılında Şiraz’ da Mirza’ nın daveti başlamış oldu. 1850 yılında Tebriz de Şeyh Nasuriddin’ in meclisinde alimlerle yaptığı münazara sonunda mürted olduğu hükmü ile idam edildi.

Mirza Ali Muhammed gerçekten İslâm’dan uzak ve tutarsız görüşler ortaya atan bir sapıktır. Önceleri kendisinin beklenen 12. İmam’ a açılan bir kapı (Bab) olduğunu söylerken, sonra imamın bizzat kendisi olduğunu ileri sürdü. Sonunda peygamberlik iddiasında bulundu ve ardından ilahi ruhun kendisine girdiğini söyleyerek ilahlık iddia etti. Babiliğin temel inançlarını şöyle özetleyebiliriz: Mirza Ali’ nin Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm’ı kendisinde birleştirdiğine ve onun peygamberlerin hepsini temsil ettiğine inanırlar. Allah Mirza Ali’ ye nüfuz etmiştir, ahiret vardır ve Hz.  Muhammed  (s.a.s.) peygamberlerin sonuncusudur. Babiler ebced harflerini kullanarak sayılardan tuhaf anlamlar çıkartmışlardır. Onlara göre “on dokuz” sayısı mukaddestir. Kendi takvimlerinde bir yıl 19 aya, bir ayda 19 güne tekabül eder. Bir yıl ise 19x19=361 gündür. İslâm’ la ilgisi olmayan batıl bir din olan Babiliğin: Hıristiyanlık, Yahudilik, Mecusilik ve putperestlik karışımı bir inanç olduğu ve İslâmi prensipleri yıkmayı hedeflediği görülmektedir. Ölümden sonra ruhların tekrar geri geldiğine ve yaşadığına yani Tenasüh’ a inanırlar. Kur’ân-ın bütün hükümlerini geçersiz görürler. Mirasta kadın erkek eşittir. Malların beşte biri yılda bir kez babileri yöneten 19 kişilik kurula verilir. Evlenme 11 yaşından itibaren farzdır. Dul erkek ile dul kadınlar 90-95 gün içinde evlenmek zorundadır. Oruç 11 yaş ile 42 yaş arasında farzdır. Müddeti bir ay (on dokuz gün)dır. Babiliğin kendi içerisinde dört büyük kolu vardır. Bunlardan en meşhuru BAHAİYYE mezhebidir. (Hikmet N. İslâmi Bilgiler Ansiklopedisi Cilt 1 Sayfa 79-80)

    

YALANCI RESUL – 6: Bahaullah’IN İSLAMI NASIL DEĞİŞTİRDİĞİ

BAHAİLİK:

1817-1892 yılları arasında yaşayan Bahaullah Mirza Hüseyin Ali Nuri’ nin kurduğu batıl bir din. Babilik mezhebinin kurucusu Mirza Ali Muhammed 1850 yılında öldürülünce onun yakını olan Mirza Hüseyin Ali beklenen kurtarıcının kendisi olduğunu iddia ederek Bahailik adı altında faaliyete başladı. İran Şahı Nasiruddin’ i öldürme teşebbüslerinden sonra İran’ dan kaçarak Osmanlı’ lara sığındılar. Edirne’ ye yerleştirildikten sonra burada sapık görüşlerini yaymaya devam edince Akka’ ya sürüldü. Allah’ ın kendisine hulûl ettiğini ve yeni bir din getirdiğini söyleyen Bahaullah görüşlerini “KİTABUL AKDES” adlı kitabında topladı. Akka’ da öldükten sonra oğlu Abbas Avrupa, Mısır ve Amerika’ ya giderek Bahailiği dünya çapında yaymaya çalıştı. Bahailik genel olarak Babiliğin devamı şeklinde temel görüşlere sahiptir. İlave olarak dünya barışı ve kadın erkek eşitliği fikirleri ağırlık kazanmıştır. Her Bahai ömründe bir kere malının 19/1’ ini cemaate vergi olarak verir. Boşanma haramdır ve erkek en fazla iki kadınla evlenebilir. Cemaatle namaz sadece cenaze namazıdır ve müslümanlar gibi ab dest alınır. Cünüplükten temizlenmek için gusül vardır. Kıbleleri HAYFA şehridir. Her Bahai dilediği zaman Bahaullah’ ın Akka’ daki mezarını ziyaret ederek hacı olur. Dünyanın bir çok ülkesinde çeşitli yayınları vardır. Halen ABD’ de iki yılda bir yayınlanan “BahaiWorld” (Bahai dünyası) adlı yayın organları vardır. Washington’ da büyük bir mabedleri olan Bahailer’in  merkezi İsrail’ in HAYFA kentindedir. (Hikmet N. İslâmi Bilgiler Ansiklopedisi Cilt 1 Sayfa 80-81)

YALANCI  RESUL –7: AHMET KADIYANİ

 

“Dünya üzerinde, anlattıklarımıza en büyük örnek durumunda olan ve cinlerden birisine bağlı olarak yaşamış bulunun Ahmet KADYANİ, bizzat kaleme aldığı hayat hikayesine göre, Hindistan’ın Kadyan kasabasında doğmuştur...

Kendi anlattığına göre, keşif (!) yoluyla ailesinin aslen Semerkand’ lı olduğunu öğrenmiştir... yaradılış olarak kendi kendine kalmaya yönelik ve hassas bir yapıya sahip bir kişidir.

Sık sık yalnız bir köşeye çekilip benliğini tanıma çalışmaları yapmaktadır...

İşte bu günlerden birinde aniden gizliden bir ses işitir... bu sesi sadece o duyabilmektedir... kendisinden başkası o sırada yanında olsa bile, bu sesi duymamaktadır...

İşte bu ses, babasının o gün akşam ezanından sonra öleceğini, bildirir...

Ahmet Kadyani bunu işitince çok korkar ve çok üzülür...

Bu üzüntü ve korku sırasında ses tekrar gelir:

ALLAH kuluna yetmez mi?...

Ve gerçekten o gün akşam üstü babası vefat eder...

Ahmet Kadyani hikayesini anlatmaya şöyle devam etmektedir:

“ O sesi, ondan sonra çok duydum... o ses, bana pek çok şey öğretti!... o ses beni dünyaya tanıttı, meşhur yaptı!...fakir ve ihtiyaç sahibiyken, beni hayra harcamak üzere servete boğdu!...”

Ahmet Kadyani’ nin bazı özelliklerinden bahsettikten sonra, cinlerden birisinin onu kendisine nasıl bağladığını; bazı yanlış inançlara yönelttiğini de, bunlar sanki hakikatmış çasına bizzat kendi ağzından nakletmeye çalışacağız.

Kadyani’nin kulağına gelen ses hakkındaki görüşleri şöyle idi:

“ Kulağıma değen sözlerin rahmani olduğundan asla şüphe etmiyorum...çünkü, şeytan benimle alay etse, içindeki fenalıklar dile gelse, mutlaka farkederdim...” bazen o sözleri uzaktan işitiyordum, bazen de o sözler bizzat benim ağzımdan çıkıyor; fakat söyleyen ben olmuyorum...

O kadar ki, bazen hiç bilmediğim lisanlarda bile konuşuyorum...

Alelade bir ruhun veya ruhların bana hulul ettiğine “ içime girdiğine”inanmıyorum...

Bu iş pek başka bir iş!... fakat ne suretle başka?... başkalığını seziyorum ya!... bu kadarı bana ve bana bağlı olanlara yeterli!...

Evet şimdi de CİNİN sonunda iğfal ederek saptırdığı Ahmet Kadıyaninin yapığı işi görelim...

Sonunda bir gün ortaya çıkıyor ve şöyle diyor:

“ La ilahe illallah, muhammedün resulullah!... ben peygamberlerin en sonu ve en büyüğü olan muhammedin kalbini dolduran şevki ile mesih ibn-i meryem’im...

Muhammed’den başka peygamber gelmeyecek yalnız bir kişi onun hilafeti fahiresine (onun iftihar edilecek mertebesine) bürünecektir... işte ben, oyum!... Kadyanlı Ahmet, efendisi muhammedin hatemün nebiliğine (son nebi) halel gelmeden nebi olmuş, Tanrısından mukaddes bir görev almıştır!...”

Birinci dünya savaşından sonra ölen asıl ismiyle Kadyanlı Mirza Gülam Ahmet’ den  “ keramet” diye nitelendirilen bir çok haller de ortaya çıkmıştır...

Binlerce kişinin, gördükleri rüyalarla kendisine bağlanmaları; yanında kırk gün kalan kimselerin semavi (!) işaret alarak bütün inkarlarından sıyrılmaları; kötürümleri birkaç el temasıyla, hastaları birkaç sözle iyi etmesi onun en çok görülen ve “ keramet”diye nitelendirilen hallerinden bazıları olmaktadır. Hatta kendisiyle tartışmaya giren birkaç kişinin sonunda ölmesi, kendisinin şöhretinin büsbütün yayılmasına sebep olmuştur...

Kendisinin mehdi olduğunu iddia eden; ve mehdi ile ahir zamanda yer yüzüne inecek olan İsa’nın aynı şahıs olduğunu söyleyen; ve sonuç olarak, işte kendisinin “ bu” kimse olduğunu sanan Mirza Gülam Ahmet Kadyani, kaba görüşle her ne kadar islamiyeti yaymış ve genişletmeye çalışmış ve bunda bir ölçüde de başarılı olmuşsa da; mesele inceden inceye araştırıldığı zaman görülür ki, ortada, cinlerin önce bir kişiyi,sonra onun aracılığıyla binlerce kişiyi kendilerine bağımlı kılmaları; ve bu iş içinde islamiyeti koz olarak kullanmaları durumu mevcuttur... (Ahmet Hulusi, Ruh- insan -cin.S:119-122)

Hindistan’ın Pencap bölgesinde bulunan Kadıyan’ da 19. Yüzyılın sonlarına doğru Mirza Gulam Ahmet Kadıyani tarafından kurulan bir dini akım. Kadıyanilik, Mirzaiyye, Kadıyaniye ve Ahmediyye gibi isimlerle de anılır.

Ahmet Kadıyani 1835’ te Kadıyan’ da doğdu ve öğrenimini burada tamamladı. İlk defa İngilizlerle Hinduların yoğun olarak Müslümanlara saldırdığı 1877-78 yıllarında yazdığı gazete yazılarıyla dikkatleri üzerine çekti. Öncelikle Mehdi ve Mesih sembolleriyle ifade ettiği “gelecek kurtarıcı” fikri Müslüman halk arasında ilgi gördü. Çok geçmeden yazdığı Gerahan’i Ahmediye isimli kitabında bir yandan kafirlere karşı İslâm’ı savunurken kendisinin müceddid olduğunu iddia etmeye başladı. Olumsuz bir tepki almadığını görünce de vahyin kesilmediğini, kendisine vahiy geldiğini ve hem Hz. İsa(a.s)’ nın hem de Hz. Muhammed’ in (s.a.s) güçlerinin kendisinde toplandığını, dolayısıyla kendisinin “Nebi ve Resul” olduğunu ortaya attı. Çok geçmeden de kendisinin aynı zamanda Krişnalık sıfatını da taşıdığını belirterek Hindistan’ daki dinleri birleştirmeye kalkıştı. Kamu oyunun nabzını iyi tuttuğu için çevresine taraftar toplamayı başaran Ahmet Kadıyani aniden ölünce (1908), cemaati arasında görüş ayrılıkları ortaya çıktı ve ikiye bölündüler. Buna göre Kadıyaniliğin Kadıyan kolu, Gulam Ahmed’ in oğlu Beşirüddin Mahmud Ahmed’ i kendisine başkan seçerek Mirza Gulam’ ın görüşlerini ifrat derecesinde savunmaya devam ettiler. Hatta Mirza Gulam’ ın nebiliğini kabul etmeyen Müslümanların kafir olduğunu bile ilan ettiler. Lahor kolu ise Mevlâna Muhammed Ali’ nin başkanlığında encümen’i işa’at’ı İslâm isimli bir teşkilat kurdular. Bunlar Gulam Ahmed’ in nebilik, resullük gibi iddialarını reddettiler, mesihlik ve mehdilik gibi konulara da ilgisiz kaldılar. Bu kol inançları bakımından islâmi sınırlar içerisinde kabul edilebilir. Buna rağmen Kadıyan kolu İslâm dışı sayılmıştır.

Yukarıda anlattıklarımızdan başka cihad konusunda da ehl-i sünnetten farklı düşünen Kadıyanilere göre, artık kılıçla cihad devri geçmiştir. Şimdi kalem ve dua ile cihad edilmelidir. Diğer itikadi ve fıkhi meselelerde ehl-i sünnetten büyük bir farklılıkları yoktur.

Kadıyaniler Avrupa, Güney ve Kuzey Amerika, Asya, Pasifik ve özellikle Afrika’ da yayılma faaliyetlerini bugün de sürdürmektedirler. Dünya üzerinde bugün yaklaşık 10 milyon civarında Kadıyani olduğu sanılmaktadır. (Hikmet N. İslâmi Bilgiler Ansiklopedisi Cilt 2 Sayfa113’114)

YALANCI RESÛL-8 : İskender Evrenesoğlu (iSKENDER ALİ MİHR) ARŞTA PEYGAMBER RUHLARINA NAMAZ KILDIRIYORMUŞ (!)
BİR TALEBESİYLE “EVRENESOĞLU” TARTIŞMAMIZ

1998 yılı Ekim veya Kasım ayı olsa gerek, bir akşam evimizin kapısı çaldı, açtığımda tanımadığım düzgün giyimli orta yaşlı iki kişi “hocam müsaade varsa ziyaretinize geldik” dediler. Tabi buyurun, dedim içeri aldım. Hal hatırdan sonra biri genç, öbürü yaşlı idi. Evrenesoğlu’nun talebesi olduklarını söylediler. Bir müddet sonra yaşlı olan; ziyaretlerinin sebebini açıkladı ve sohbet başladı: Daha kıdemli veya yetkili olduğu anlaşılan yaşlısı, tartışma sırasında hep kendisi konuşuyor, çok fazla heyecanlanan ve bana cevap vermek isteyen gence hiç söz vermiyor, her karışmasında sözünü kesiyordu. O ise heyecandan çıldıracak gibi oluyor, çok kızıyor fakat yine de saygıda kusur etmiyordu.

 

Netice itibariyle yaşlısı söze şöyle başladı;

 

-“Hocam, biz sizi televizyon konuşmalarınız ve kitaplarınızdan tanıyor, çok takdir ediyor ve seviyoruz. Ancak siz hem kitabınızda hem de televizyon konuşmalarınızda üstadımız İskender Evrenesoğlu’nu tenkit ediyor, küçük düşürüyorsunuz. Halbuki o ahir zamanda geleceği bildirilen, geldiği zaman ona inanılması için ruhlar aleminde Allah tarafından bütün Resullerden söz alınan, Mehdi ve son Resuldür. Biz sizi sevdiğimiz için inanmakta geç kalmayasınız diye tebliğ vazifemizi yapmak üzere buraya geldik. Vebal bizden gitti, dedi.”

 

Bunun üzerine ben: Kardeşim kusura bakmayın sizin üstadınızı tanımazdım. Bir gece Show TV de Hulki Cevizoğlu’nun yönettiği Ceviz Kabuğu programında Yaşar Nuri Öztürk’ le tartışırlarken izledim. Konuşmanın baş tarafına kavuşamamıştım. Fakat Nebi ve Resûl konusu tartışılıyordu. Anlaşılan Sayın Evrenesoğlu’nun “ben Resulüm” iddiasına karşı Sayın ÖztürkResul’ün kitabı olur. Kendisine kitap inen peygamberlere Resul, kitap inmeyenlere Resul denmez Nebi denir.” Demiş olmalı ki; Evrenesoğlu aksini savunuyordu. Gerçi genel görüş Sayın Öztürk’ün dediği gibiydi ama gerçek böyle değildi. Bu konuda Sayın Evrenesoğlu haklıydı çünkü Kur’ân-ı Kerimin Şuara sûresinin 178 nci âyetinde Şuayb (a.s.), Meryem sûresinin 54 ncü âyetinde İsmail (a.s.),  Saffat sûresinin 123 ncü âyetinde İlyas (a.s.), 133 ncü âyetinde Lut (a.s.), 139 ncu âyetinde Yunus aleyhisselam olmak üzere, bu peygamberlerin hiçbirine Kitab inmemiş olduğu halde; bunların hepsine Resûl ifadesi kullanılmakta, onların da hem nebi hem resûl oldukları bildirilmektedir.

Ancak bu nebi resûl mevzuunda haklı olmakla beraber, Sayın Evrenesoğlu, kendisinin son resûl olduğu konusunda çok haksız ve bu konuda onun resûl olduğunu reddeden Sayın Öztürk, bunu reddetmekte haklıydı. Çünkü resûllük insanlar için son bulmuştur. Bu arada Evrenesoğlu iddiasının haklılığını kanıtlamak için âyetleri okumak üzere Sayın Abdullah Aydın hoca efendi tarafından hazırlanıp Aydın Yayınevi tarafından yayınlanan: her sayfası üç bölüme ayrılmış olup yarıdan üst tarafının sol kısmında Arapça Kur’an, sağ kısmında Latin harfiyle Kur’ân-ın Arapça okunuşu, sayfanın alt tarafında da, Kur’ân-ın Türkçe anlamı bulunan Kur’ân-ın; Latin harfleriyle yazılı kısmından Arapça’sını okumaya başlayınca! Sayın Öztürk hemen müdahale ederek parmağını uzatıp, “Kur’ân-ı niçin Latin harfinden okuyorsun? şu aslından okusana” deyince, Sayın Evrenesoğlu; “sen ne karışıyorsun? Peygamberimiz de ümmî  değil miydi?” demiş. Öztürk de; “Kur’an Peygamberimize inmişti. Kendini onunla nasıl kıyaslıyorsun? Kur’ân-ı yüzünden okuyamadığın halde Arş-u Ala’da peygamberlere namaz kıldırdığını nasıl söyleyebilirsin!?”demişti. Aklımda yanlış kalmadıysa  buna sinirlenen Evrenesoğludaha düne kadar eteğimi öpen sen değil miydin.” demiş? O da “ Ben ne bileyim seni bir adam zannettim” demişti. Bu arada telefonla programa katılan, şimdi vefat etmiş bulunan psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Ayhan Songar bey: “Kusura bakmazsa bana gelsin Sayın Evrenesoğlu’nu ben ücretsiz tedavi edeyim.” demişti. İşte üstadınız Sayın Evrenesoğlu’nu ben bu programda tanıdım!      

“HA” HARFİNDEN BİR NOKTANIN KALKMASI “YARATTI” MANASINI “TIRAŞ ETTİ” YAPAR

Şimdi size söylüyorum! Kur’ân-ı yüzünden okumasını bilemeyen, Arapça’sı olmadığı için mânasını anlayamayan, Kur’ân-ı Kerim’i Latin harfleriyle okuyabilen bir kimsenin Kur’ân-ı düzgün okuması mümkün değildir ve yanlış okuyacağı âyetlerle kıldığı namazı ne derece kabul olur bilemem. Çünkü Türkçe’de bir tane “Se” harfi var. Arapça’da “Se”, “Sin”, “Sad” olmak üzere üç harf vardır. Yine Türkçe’de bir tane “Ha” harfi var Arapça’da “He”, “Ha” ve noktalı “Ha” olmak üzere üç tane “ha” harfi vardır. Türkçe’de bir tane “Ze” harfi var. Arapça’da: “Ze”, peltek “ze” ve “zı” olmak üzere üç tane “ze” harfi vardır. Bunların her birinin çıkış yeri ve sesi ayrı ayrı olduğu gibi mânası da ayrı ayrıdır. Mesela: Üzerinde nokta bulunan “ha” ile “halakallahu” yazılsa mânası “Allah yarattı” demek olur. Yine aynı kelimeyi noktasız “ha” ile yazsan; “Allah tıraş etti” mânasına gelir. Yani “halaka” yı boğazına biraz sürterek okursan “Allah yarattı” olur. Boğazına sürtmeden okursan “Allah tıraş etti” olur. Üstadınız Kur’ân-ın mânasını anlamadan, düzgün okumasını bilemeden, tekrar ediyorum Arştaki (sema üstü) tüm peygamberlere ve bizim Peygamberimize şu haliyle nasıl imam olup namaz kıldırabiliyor.? Hangi vasıtayla Arşa devamlı inip çıkabiliyor.? Hem onların üstadınıza ne ihtiyaçları var.?

Gerçek şu ki; cinler insanlara ayakta bakarken rüya gösterebildiklerinden, bunlar da cinlerin bir oyunu ve şeytanın aldatmasından başka bir şey değildir. Başkalarının doğruyu öğrenmesi, sizlere aldanmaması için bunun böyle olduğunu söylemek durumundayım.

Üstadınız Evrenesoğlu bu haliyle Mehdi olamaz. Resûllük insanlar için zaten son bulmuştur dediğimde, yaşlısı “Hocam sizin Kur’an’daki âyetlerden haberiniz yoktur. İşte üstadımızın geleceğini haber veren âyetler.” diyerek aynen Edip Yüksel’in; Reşat Halife’nin son resûl olduğunu savunurken kendileriyle ilgisi bulunmayan, Peygamberimizin zatından bahseden âyetleri, Reşat Halife’nin resûllüğünden bahsediyor şeklinde mânasını tahrif ettiği gibi, bunlarda aynı şekilde aynı âyetler Evrenesoğlu’ndan bahsediyor. Allah (c.c.) ona yani son resûl Evrenesoğlu’na, “inanmaları için tüm peygamberlerden ruhlar aleminde söz almıştı.” diyerek çok fazla ısrar etmişlerdi; aklımda kaldığı kadarıyla, Yasin Sûresi’nin 13-17 nci âyetlerinde bildirilen, Hz. İsa’nın havarilerinden olduğu zannedilen, fakat Allah (c.c.) tarafından görevli olarak tebliğ için Antakya’ya gönderilen üç resûlü örnek göstererek; onlara Kur’an’da resûl dendiği halde, niçin Evrenesoğlu’na resûl denmesin diyorlardı ! Onlar bu kıyaslarında kendilerince haklı gibiydiler fakat bilmedikleri, düşünemedikleri bir şey vardı; o da bizim Peygamberimiz efendimizden önce gelen peygamberler, resûller için bir kısıtlama söz konusu değil. Yasin Sûresindeki zatlara Cenab-ı Allah (c.c.) “Resullerimiz”  buyurduktan sonra kim onlara resûl değildirler diyebilir.? Elbette âyette bildirildiği gibi onlar  da gerçek resûl idiler. Derecelerini Allah (c.c.) bilir demiştim. Fakat bunlar hâlâ iddialarından vazgeçmiyorlardı.   

Çok iyi niyetli, fakat aldatılmış kimseler olduklarını; âyetten, hadisten, nasihatten anlamadıklarını görünce; onları kırmamak için, üstadınız mehdi resûl ise bari İsa (a.s.)’yı ve Deccal’ı da bulun. Çünkü bunların üçü aynı zamanda yaşayacaklar ve Deccal’ı, bir rivâyete göre Mehdi, bir rivâyette sahih bir hadisi şerife göre ise, İsa (a.s.) öldürecektir. Hadi onları bulun o zaman üstadınızın mehdi resûl olduğunu düşünürüz, diyerek onları kırmadan göndermiştim. 

Şimdi de:

İskender Evrenesoğlu mahlaslı Dr. İskender Ali Mihr’ in genel yayın yönetmeni bulunduğu aylık Mihr Dergisi’nin 88 nci sayısında Dr. Abdülcabbar Boran’ ın HİKMET başlıklı yazısını aynen alıyorum.

PEYGAMBERİMİZDEN SONRA GELEN HİDAYETÇİ RESULÜN GÖREVİ “HİKMET”İ ÖĞRETMEKMİŞ (!)

Hikmet, Kur’ an- ı Kerim’ in en önemli kavramlarından bir tanesidir. Yüce Rabbimiz irşadla vazifeli kıldığı nebilerine ve onların olmadığı zaman dilimi içerisinde, VAZİFELİ KILDIĞI HİDAYETÇİ RESULLERE hikmetin öğretilmesi görevini vermiştir. İrşadla vazifeli kılınan Allah’ ın nebisi Bakara sûresinin 151 nci âyeti kerimesinde ifade edildiği gibi, beş görevle vazifelidir.

(YüceRabbimiz sahabeye) (Bakara Sûresi 151)

Âyeti kerimenin de ifade buyurduğu gibi, nübüvvetle vazifeli olan nebiler (peygamberler) Allah tarafından beş görevle vazifeli kılınmışlardır. ONLARIN İZİNDEN GİDEN HİDAYETÇİ RESULLER İSE, AL-İ İMRAN SÛRESİNİN 164. ÂYET-İ KERİMESİNDE AÇIKLANDIĞI GİBİ, DÖRT GÖREVLE VAZİFELİDİRLER. 

(Âl-i İmran 164) Kur’an’daki İslâm’ı bize öğreten ve yaşatan, Allah tarafından vazifeli kılınan NEBİ RESÜL veya VELİ RESULDÜR. Ve her  ikisinin de görevi, hikmeti insanlara öğretmektir.”(Mihr Dergisi, Sayı 88, S.44-45, Dr. Abdülcabbar Boran)

EVRENESOĞLU’NUN “RESULLÜK  İDDİASINA CEVABIMIZ

Okuduğunuz bu bölümde; yukarıda izah ettiğimiz gibi Âl-i İmran Sûresi’nin 164 ncü âyetini sahiplenen, yeni bir Resûl modeli çıktı. O da; Nebi Resûl karşıtı, Veli Resûl. Gördüğünüz gibi Allah tarafından vazifelendirilen Nebi Resûller beş görevle vazifelilermiş! Yine Allah tarafından görevlendirilen Veli Resûller  ise dört görevle vazifelilermiş. Ve her ikisinin de görevi, insana hikmeti öğretmekmiş. Yani Nebi Resûle denk; güya 164 üncü âyette tanıtılan bir Veli Resûl bu dört görevi yapıyormuş. Bu zat ise, Mihr dergisine bu yazıyı yazan (Eğer isim müstear değilse) Dr. Abdulcabbar Boran beyin, Veli Resûl olarak inandığı, MİHR dergisinin; Genel Yayın Yönetmeni olup halen Amerika’da bulunduğu söylenen ve devamlı bir radyoda programlar yapan İskender Evrenesoğlu’ndan başkası değil. Sayın Evrenesoğlu da bunu iddia ediyor; “Ben Mehdi  ve Resûlüm, Arş’ü Ala’da Peygamberlere namaz kıldırıyorum.” diyor. 1998 senesinde, Show TV. nin Hulki Cevizoğlu tarafından yönetilen CEVİZ  KABUĞU programındaki tartışmayı yukarıya almıştım:

Burada ikisi de haksız: Önce Evrenesoğlu. Sen Kur’ân-ı yüzüne okuyamadığın halde, nasıl ben Mehdiyim, Resûlüm, Arş’ü Alada bütün  Peygamberlere  namaz kıldırıyorum diyebiliyorsun? Latin harfiyle ezberlediğin âyetleri doğru okuman mümkün değil. Bunu herkes bilir.

Sonra Sayın Öztürk. Nasıl olurda 40 Kitap yazdım diyen bir Profesör, İlahiyat Dekanı, böyle bir kimseye tabi olur.

Herhalde Sayın Öztürk’ün kaderi: Gıpta edip kitabında rahmetle yad ettiği Reşat Halife, Resûllük davasına düştü yeni hükümler getirdi(!)

Eski üstadı Sayın Evrenesoğlu  da “mehdi ve Resûlüm”, diyor.

Hocam dediği Prof. Hüseyin Atay; “Akıl, Kur’an’ dan üstündür, Allah insanın ne olacağını bilemez.” diyerek, Haşa Allah’ı, Yarattığı insanın akıbetini bilemeyecek derecede zayıf bir ilaha çeviriyor.                                               

Bunların ilham kaynağı olduğu sanılan İranlı Dr. Ali Şeriati ise biraz aşağıda okuyacağınız gibi “insan” isimli kitabında: Allah insanı tam takır yarattı sonra insan kendini var etti diyerek haşa Allah’ı ne pişireceğini bilemeyen bir aşçıya benzetiyor, bu sözlerin takdirini sizlere bırakıyorum.

Fakat şunu söylemeliyim ki Sayın Evrenesoğlu kendini aldatmakta olan kafir cinlerin etkisinden kurtulursa peygamberliğini iddia eden İbn’i Sayyad gibi kurtulur, talebelerini de kurtarır. Zaten şu hataları olmasa gördüğüm kadarıyla mensupları çok samimi ve ibadetlerine bağlı kimseler. Netice olarak Sayın Evrenesoğlu’ nun da; ne Âl-i İmran sûresinin 81 nci  ne de 164 ncü Âyetinde bahsedilen Resûllükle hiçbir bağlantısı söz konusu olamaz. Oradaki Resûl de sevgili Peygamberimizden (s.a.s) başkası değildir.

Ayrıca veli Resûl diye de  ayrı bir tabir yoktur. Veli dost demektir. Her Resûl yani peygamber, zaten Allah’ın dostudur.

 

Sayın Öztürk’ ün yine bir gün bir üstad gibi saygıyla TV ‘ye çıkardığı birisi vardı. O âyetleri matematik, geometrik ve fiziksel olarak siyah tahta üzerinde hayranlıkla izlediği ve Kur’ân-ın bu yönünü ancak siz bilirsiniz diye iltifat ettiği o kimse, güya Hollandalı iken İslâm olmuş, kırmızı saçlı; “Arzdan Arşa, Miraç” isimli seri kitapların sahibi Prof. Dr. Hans Von Aiberg, Sayın Öztürk’e, programda göklerin nasıl dürüleceğini siyah tahtada şekillerle izah ederken telefondan Keziban Hatemi şöyle diyordu: “O bir sahtekardır. Ne ilim adamı ne de Hollandalıdır. Saçını kırmızıya boyamış Elazığlı olup birçok dolandırıcılıktan aranmaktadır. Kendisine nereli olduğunu sorun” demişti. Bu konuşma üzerine nereli olduğu ona sorulunca itiraz edememiş, kızarmış, morarmış iki gün sonra söylerim demiş, ondan sonra da ortadan kaybolmuştu. fakat yüz binlerce kitap bastırmış, milyonları aldatmış, Sayın Öztürk de bunlardan biri olmuştu, şanssızlık olacak her elini attığı dal kırılıyordu. Ama yine de bazı âyetleri diğerleri gibi sahipleniyor, kendi ismini manen bu iki asrı aydınlatacak dünya çapında evrensel bir uyarıcı(!)  olarak takdim edebiliyordu.

YANLIŞ İNANÇLARA SAPANLARIN BİRİ DE İRANLI Dr. ALİ ŞERİATİ

ALİ ŞERİATİ’YE CEVAPLARIMIZ:

 

Değerli okurlarım! Şimdi sıra son zamanlarda yanlış görüşlerine rağmen, birçok ilim adamlarının, profesörlerin ve gençlerimizin büyük bir kısmının hayranlığını kazanan ve çeşitli yayınevlerince yalnız 1990 yılında 10’a yakın kitabı Türkçe’mize tercüme edilen, İranlı Dr. Ali Şeriati’ nin, Şamil Öcal tarafından tercüme edilip “Fecir yayınevi” tarafından yayınlanan “İNSAN” isimli kitabını; senelerce evvel Adem ve Havva isimli kitabımızın bir bölümünde eleştirmiştik. On üç madde halindeki akıl almaz yanlışlarını burada da eleştirerek cevaplandırmayı ve ondan sonra mevzumuza devam etmeyi uygun buldum.

Gerçi Ali Şeriati bazıları gibi, Resûllük, Mehdilik iddiasında olmamakla beraber, İranlı kardeşlerimizce de kabulü mümkün olmayan tuhaf bir Allah anlayışı sergilemektedir.

Şöyle ki:  

İranlı Dr. Ali Şeriati’ nin ;  İslâm namına, İslâm’ a ters düşen yazılarını “İNSAN” adlı kitabından söz uzamasın diye, çok dikkat çeken bazı bölümlerini alıyorum. Asıl arzum, bu yanlışları okuyan mümin kardeşlerimizin iyi bir karşılaştırma yaparak fikren ve inanç yönünden   aydınlanmaları ve bizim genel görüşümüzün ne kadar hak ve gerçek olduğunu anlamalarıdır. Şimdi onun garip iddialarını ve hemen altında cevaplarını bulacaksınız.

ADEM’den ÖNCE DÜNYADA İNSANLAR YAŞAMIŞ MIŞ (!)

 

İddia- 1:

“Peki insan İslâm’ a göre nasıl yaratılmıştır.?”

Önce, Allah meleklere seslenerek yer yüzünde kendisine bir halife yaratmak isteğini açıyor... Melekler hemen (kin güdüp intikam peşinde gidecek, kan akıtacak birini mi yaratacaksın!) diyerek kıyameti koparıyorlar.. Bunun için hemen ardından melekler Allah’ a:  Buna karşılık Allah buyuruyor ki  Daha sonra Allah hemen Adem’i yaratmaya koyuluyor. Ardından hemen semboller başlıyor. (Ali Şeriati, İnsanSayfa 13, 14)

 

Cevap – 1:

Yukarıda görüldüğü gibi Ali Şeriati; Hz. Adem’ den önce dünyada insanların yaşadığını iddia etmektedir. Halbuki bu katiyen aslı esası olmayan boş bir iddiadan ibarettir, hiçbir geçerli kaynağı yoktur. Çünkü böyle bir şey olmamıştır. İlk insan olarak Adem babamız ve ondan da  âyet ve hadislerde görüleceği gibi Havva annemiz yaratılmıştır.

Yerleri ve gökleri, yerdekileri ve göktekileri; neyden, ne için ve ne kadar zamanda yarattığını açıklayan. Melekleri nurdan, cinlerin babası Cann’ı zehirli ateşten yarattıktan sonra,tüm canlıları ve bitkileri su-dan yaratıp; sonra Hz.Adem’i çamurdan meydana getirdiğini, O’ndan eşi Havva annemizi,  O ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar var ettiğini bildiren Allah c.c. eğer daha önce yerde Adem yaratmış olsaydı; “sizden önce de dünyada Adem’ler yarattım.” buyurmaz mıydı?

Bu hususta ilk şüpheye düşen bizzat Hz.Adem olmuş ve  vücuduna can gelir gelmez; ilk işi bunu Cenabı Allah’tan  sormak olmuştur. Kendinden önce insan yaratılmadığını, ilk insanın kendisi olduğunu öğrenince de sevinmiştir.

Bu olayı anlatan Barnabas İncilinin 39 ncu ayetini okuyalım, sonra da Kur’an’ı Kerimdeki ilgili ayetleri görelim.

“Ayağı üstüne kalkan Adem, havada güneş gibi parlayan bir yazı gördü: “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın Resulü’dür.” Bunun üzerine Adem ağzını açarak, dedi: “şükür sana ey Allah’ım! Rabb, bana hayat nimeti verdin; fakat (senden) bana söylemeni diliyorum: bu, “Muhammed Allah’ın elçisidir” sözlerinin mesajı ne anlama geliyor.? Benden önce yaratılmış başka insanlar mı vardı?”

“Bundan sonra Allah dedi: “Tabii, ey kulum Adem. Sana diyorum ki ilk yarattığım insan sensin. Ve senin görmüş olduğun, yıllar sonra dünyaya gelecek, benim Resulüm olacak ve her şeyi kendisi için yarattığım oğlundur. Geldiği zaman dünyaya ışık verecektir; Ruhu, ben herhangi bir şey yaratmadan altmış bin yıl önce semavi bir nur içine konmuştur.” (Barnabas İncili âyet 39 S.110’111)

 

Şimdide Kur'ân’ı Kerimden Bakara sûresinin 30 ncu âyetini okuyalım:

 

  وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

 

“Bir zaman Rabb’in meleklere:

‘Ben yeryüzünde bir halife kılıcıyım, demişti. (Melekler): orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi “halife” yapacaksın, oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz, dediler. (Rabb’in):

‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim, dedi.” (Bakara sûresi âyet : 30)

Sad sûresinin 71-72 nci âyetinde ise:

 

إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ

  فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

 

“Rabb’in meleklere demişti ki; Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onun şeklini düzeltip, ona ruhumdan üflediğim zaman derhal secdeye kapanın.” (Sad sûresi âyet : 71-72)

 

Bu âyeti kerimelerde görüldüğü gibi Allah (c.c.) “Ben bir insan yaratacağım.” diyor. Bu insan ilk insandır. Eğer âyette “Ben yine bir insan yaratacağım.” deseydi veya melekler “önceki insanlar kan döktüler, günah işlediler, bunlar da onlar gibi yapar.” deselerdi; Ali ŞERİATİ’ nin iddiası haklı olabilirdi. Böyle bir ifade olmadığı gibi böyle bir hadise de olmamıştır.  Ali Şeriati âyette olmayan “GENE” kelimesini uydurmaktadır.

Meleklerin: “İnsanlar yeryüzünde kan dökerler” iddiasına gelince: Melekler yeryüzünde Adem yaratılmadan önce dumansız zehirli ateşten yaratılmış olan ve yeryüzünde bir çok bozgunculuklar yapıp, günah işleyen, birbirlerini öldüren, kan döken  cinleri bildikleri için; insanlarda da nefis olacağından, insanlar da cinler gibi günah işler tahmininde bulunmuşlar, kendileri halife olmak istemişlerdi.

İşte Âyetler:

 

هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا

“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (İnsan sûresi âyet: 1)

 

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin sûresi âyet:  4)

 

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ

“And olsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.” (Hicr sûresi âyet: 26)

 

  يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

 

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisâ Sûresi âyet: 1)

 

وَمَا أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلاَّ وَلَهَا كِتَابٌ مَّعْلُومٌ

“Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.”(Hicr sûresi âyet : 27)

 

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım.”(Hicr sûresi âyet : 28)

 

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُ سَاجِدِينَ

"Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!"(Hicr sûresi âyet: 29)

 

فَسَجَدَ الْمَلآئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ

“Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler.”(Hicr sûresi âyet: 30)

إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى أَن يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ

“Fakat İblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” (Hicr sûresi âyet : 31)

 

  وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاء مِن دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا

 

“Hani biz meleklere: Âdem'e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı...” (Kehf sûresi âyet:   50)

 

 

Hz. ADEM’İN
MELEKLERLE İMTİHANI

 

 

وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَـؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

“Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.” (Bakara sûresi âyet : 31)

 

قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 “Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler.” (Bakara sûresi âyet : 32)

 

قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

“(Bunun üzerine:) Ey Âdem ! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Adem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.” (Bakara sûresi âyet : 33)

LANETLENEN İBLİS ŞEYTAN’IN ALLAH (c.c.)’TAN MÜHLET İSTEMESİ

           

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

“ Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.” (Araf Sûresi âyet: 12)

  

قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ

“Allah: Öyle ise, "İn oradan!" Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu.” (Araf sûresi âyet: 13)

قَالَ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

 

“ İblis: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.”  (Araf sûresi âyet: 14)

 

 

قَالَ إِنَّكَ مِنَ المُنظَرِينَ

“Allah: Haydi, sen mühlet verilenlerdensin, buyurdu.” (Araf sûresi âyet: 15)

 

 

قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ

“İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (Araf sûresi âyet: 16)

 

ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ

"Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi.” (Araf sûresi âyet: 17)

 

قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُومًا مَّدْحُورًا لَّمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ

“ Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! And olsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!” (Araf sûresi âyet: 18)

 

YASAK MEYVEYİ  YİYEN ADEM ALEYHİSSELAM’IN DÜNYAYA İNDİRİLMESİ

 

  وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ

“(Allah buyurdu ki) : Ey Adem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz.” (Araf sûresi âyet: 19)

 

  فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَـذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ

 

“Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi.” (Araf sûresi âyet: 20)

 

وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ

“Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti.” (Araf sûresi âyet :21)

 

  فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ

 

“Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nidâ etti.” (Araf sûresi âyet: 22)

 

قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

 

“(Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf sûresi âyet: 23)

 

قَالَ اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ

 

“ Allah: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır, buyurdu.” (Araf süresi âyet: 24)

 

قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ

 

"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve orada (diriltilip) çıkarılacaksınız" dedi.” (Araf Sûresi âyet: 25)

 

 

  يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

 

“Ey Adem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).”(Araf Sûresi âyet: 26)

 

 

  يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ

“Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.” (Araf Sûresi âyet: 27)

 

 

   خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم مِّنْ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ

 

“ Sizi bir tek candan yarattı, sonra ondan eşini meydana getirdi ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi (deve, Sığır, koyun, Keçi) sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde yaratmadan yaratmaya geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz Allah budur. Mülk O’nundur. O’ndan başka İlah yoktur. Nasıl (O’na kulluktan şirke) çevriliyorsunuz.?” (Zümer sûresi âyet :  6)

 

Yukarıdaki âyeti kerimelerde görüldüğü gibi,  Sayın Hüseyin Hatemi’nin, Ali Şeriati’nin ve benzerlerinin iddiaları da hiçbir ciddi kaynağa dayanmamaktadır. Âyet-i Kerimelerde görüldüğü gibi; yaratılmadan önce yaratılacağı meleklere müjdelenen ilk olarak Allah’ın (c.c.) çamurdan yaratıp uzun zaman cansız kaldıktan sonra tesviye  edip ruhundan üfleyerek hayata kavuşturduğu; o anda meleklerin secde ettiği, meleklerle imtihanda (eşyanın isimlerini  kalbine atmak sûretiyle öğreterek) Allah’ın galip getirdiği, kendisine secde etmediği için iblis şeytanın lanetlendiği, arza indikten sonra beslenmeleri için yukarıdaki zümer sûresinde bildirilen sekiz çift davarların inmesine vesile olan dünyadaki ilk  insan, bizim atamız Hazreti Âdem’dir. (a.s.) 

Bunun dışında “Göklerdeki Hayat”bölümünde ;âyet ve hadislerle ifade ettiğimiz gibi; Dünyamızın dışında, yani diğer göklerde yaşayan canlıların da ilk atasının ismi ADEM  olabilir. Belki onların peygamberlerine de Dünyamızdaki peygamberlere verilen aynı isimler verilmiştir. Çünkü bu hususu açıklayan hadisi şerifi  “Göklerde yaşayanlar” bölümüne aldık. Fakat  dünyamıza ilk inen insan  hiç şüphesiz ki, bizim  atamız Hz.Adem ve annemiz Hz. Havva’dır.

 

MUHYİDDİN-İ ARABİ’NİN KABE’Yİ TAVAF EDERKEN  GÖRDÜĞÜ UZUN BOYLU HİÇ GÖRÜLMEMİŞ RUHANİLER KİMLERDİ?

 

 

Hace Muhammed Taki’nin ; Bu konuyla ilgili sorusuna, İmamı Rabbani Hz.nin verdiği  cevabi mektubun ilgili kısmını   İmam’ı Rabbani’nin mektubatından aynen alıyorum:

Ey mahdum,

Sübhan Allah’ın inayeti ile bu meselede fakir’e zahir olan mana şudur:

Hz. Adem’in varlığından önce gelip geçen bütün alemler,  -Resulullah efendimize ve Ona salât ve selâm olsun-, vücud olarak hepsi olup şehadet aleminde (maddi alemde) değillerdi.

 

O ki, şehadet aleminde vücud buldu; yeryüzünde hilafete nail oldu; melaikenin dahi secde ettikleri oldu. Bu, yalnız Şeyh’in (Muhyiddin’i Arabi’nin)  şehadet aleminde vücudu vardı ve Beyt-i Şerif-i (Kabe’yi) tavaf ediyordu; Amma o sırada,  Çünkü, Kabe-i Muazzama’nın bir  sureti ve bir  benzeri vardır ki, o alem halkının kıblesidir.

 

Fakir, nazarımı bu hususta derin derin gezdirdim; onda çok derinlere daldım. Derin derin düşündüm;  amma şehadet aleminde (maddi alemde) nazarım bir başka Adem’e ilişmedi. ” (Mektubat-ı Rabbani Terc. Abdülkadir Akçiçek S.215-217)

 

 

Kıymetli kardeşim! Mümkinler alemini, yani mahlukları, üç kısma ayırmışlardır. Alem-i misal’e alemi berzah da demişlerdir. Çünkü bu alem, arasındadır.  Bu alem, ayna gibidir. Diğer iki alemdeki hakiki varlıklar ve manalar, bu alemde latif şekillerde görünürler. Çünkü, iki alemdeki her hakikate ve her manaya uygun birer şekil, heyet bu alemde bulunur. Bu alemde kendiliğinden hiçbir hakikat, hiçbir madde ve mana yoktur. Buradaki şekiller, heyetler, öteki alemlerden aks eden görüntülerdir. Aynada hiçbir şekil ve sureti yoktur. Aynada bir şekil görünürse, başka yerden gelen bir görünüştür. Alem-i misal de böyledir. Bu iyi anlaşılınca, deriz ki, ruh bu bedene te’alluk etmeden önce, kendi aleminde idi. Ruh alemi, alem-i misalden daha üstündür. Ruh, bedene te’alluk edince, bedene aşık olarak, bu madde alemine iner. Alem-i misal ile bir ilgisi yoktur. Ruh bu bedene te’alluk etmeden, ilgilenmeden önce, alem-i misal ile ilgili olmadığı gibi, bedene olan ilgisi bittikten sonra da, bu  alem ile ilgisi olmaz. Şu kadar var ki, Allah’ü Teala’nın dilediği zamanlarda, ruhun bazı halleri, bu alemin aynasında görünür. Ruhun hallerinin iyiliği, kötülüğü buradan anlaşılır. Keşif ve rüyalar, böyle hasıl olmaktadır. İnsanın hisleri, duyguları gayb olmadan da, alem-i misaldeki şekilleri gördüğü çok olmuştur. Ruh, bedenden ayrıldıktan sonra, ulvi ise, yükselir. Sufli ise, alçalır. Alem-i misal ile bir ilişiği olmaz. görünen bir alemdir. Bir varlık alemi değildir. Varlık alemleri ikidir. Alem-i ervah ve alem-i ecsad. (cisimler alemi) Yani ruh alemi ile maddi alemi, varlık alemidir.  Bunlarda bulunan şeyler, yalnız görünüş değildir, kendileri de vardır. Yalnız, alem-i ervah da ve alem-i ecsad da bulunan varlıklar için bir ayna gibidir. Rüyada, alem-i misaldeki elem, acı, sıkıntı görünür. Bu da, görenin hak ettiği azabın, alem-i misaldeki görüntüsünün görünmesidir. Onu gafletten uyandırmak için, kendini düzeltmesi için, kendisine gösterilir. (Mektubat-ı Rabbani Terc. Mektup: 31   Saadet-i Ebediye S.84)

“Rüyada görülen alem. Dünyada mevcut bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef’alin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya alem-i ruhaninin bir nev’i.” (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük LUGAT S. 44-45)          

 

     Görüldüğü gibi İmam-ı Rabbani Hz. de ; önce yeryüzüne bir halife olarak yaratılacağı meleklere müjdelenen ve yaratıldıktan sonra; İblis hariç bütün meleklerin kendisine secde ettiği ilk insanın, çamurdan yaratılan Adem babamız olduğunu bildirmekte ve “Bu hususta derin derin gezdirdim; onda çok derinlere daldım. Derin derin düşündüm; amma şehadet aleminde (görünen madde alemi) nazarım başka bir Adem’e ilişmedi. Alem-i  misal  oyunbazlarından başka bir şey bulamadım.” Buyurarak, bu batıl iddiaları reddetmektedir. Zaten bütün âyet ve hadislerde de, bu gerçek bildirilmektedir.

     Bizim kanaatımıza göre ise: Muhyiddin’i Arabi Hz.nin, Kabe’de tavaf halindeyken gördüm dediği ruhaniler, eğer sema ehli, yani  ayetlerde “Dabbe” diye adlandırılan “Uzaylı’lar değilse; ki büyük bir ihtimal onlardır. Hz.Adem’i aldatan İblis Şeytan ve münafık  cinlerden başkası değildir. İmam‘ı Taberi, cinlerden 800 peygamber geldiğini bildirmiştir. Cinlerin iyilerini ve velilerini tenzih ederiz.  Kafir cin’lerin yani şeytanların,  Hasan Mezarcı’yı ne hale getirdiğini, İskender Evrenesoğlu’nu ne hale getirdiğini görüyoruz. Biri  Mehdi-Resûl olduğunu söyleyerek, Kur'ân okumasını bilmediği, yüzünden okuyamadığı halde, Arş’ı Ala’da peygamberlerin ruhlarına, imam olup namaz kıldırdığını iddia ediyor, diğeri, ben “Meryem oğlu mesih İsa’yım” diyor. Bu iki kardeşimizi ve Mehmet Ali Ağca gibi, kendilerini olduğundan başka sananları Allah c.c. kurtarsın. Şimdi sıra “Deccal’da, bari Biri de; “ben deccal’ım” dese, artık bize kıyameti beklemek düşecek!

Halbuki, gerçek Hz. İsa inmeden kıyamet kopmayacaktır. Değerli okurlarım konu buraya kadar gelmişken; Hz.İsa, Hz.Mehdi ve Deccal ile ilgili konuyu buraya almayı uygun buldum.

Hz. MEHDİ, Hz. İSA ve DECCAL

İnşaallah bunları bölümler halinde inceleyeceğiz.

a-Hz. İsa  çarmıha gerilerek  öldürüldü mü?

b-Öldürülemedi ise nerede, nasıl yaşıyor?

c-Dünyamıza tekrar dönüp yaşamına devam edecek mi?

d-Hz. Mehdi ile buluşacak mı?

e-Deccal’ı kim öldürecek, Hz.İsa mı?

f- Hz. İsa da sonunda ölecek mi?

g- Hz. İsa vefat edince nereye gömülecek?

Bu hususta en büyük   delil olan âyeti kerimeleri buraya alıyorum:

 

İşte ayetler:

 

  وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَـكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا

 

“Ve muhakkak biz Meryem'in oğlu Allah'ın Peygamberi İsa'yı öldürdük demeleri sebebiyle -lânete hedef olmuşlardır. Halbuki, onu ne öldürdüler ve ne de asıverdiler. Fakat onlar için bir ben-zetilmiş oldu. Ve şüphe yok ki, onda ihtilâf edenler, ondan dolayı şek içindedirler. Onlar için buna dâir zanna uymaktan başka bir bilgi yoktur ve onu hakikaten öldürmüş değildirler.”(Nisa Suresi,âyet:157)

   

  إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

 

“Hayır, Allah Teâlâ onu kendisine yükseltmiştir. Ve Allah Teâlâ güçlüdür, hikmet sahibidir.” Nisa Suresi. Âyet 58)

 

وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِّلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ

 

“Ve şüphe yok ki, O -Hz. İsâ- kıyamet için bir bilgidir. Artık O kıyamet hususunda bir şüpheye düşmeyin ve bana tâbi olunuz. Bir dosdoğru yol, budur.”(Zuhruf Suresi,âyet:61)

Hz. İSA  İLE İLGİLİ HADİSİ ŞERİFLER

ـ9ـ وعنه أيضاً رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ في قوله تعالى: ]إنِّى مُتَوَفِّيكَ: أىْ مُمِيتُكَ[. أخرجهما البخارى في ترجمة .

(520)- Yine İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), "Ey İsa, şüphesiz ki seni vefat ettirecek olan (onlar değil) benim" âyetindeki (Âl-i İmrân, 55) seni vefat ettirecek olan (müteveffîke) ibâresini "seni öldürecek olan" diye  açıklanmıştır. Bu rivayeti Buhârî, bab başlığında kaydetmiştir. (Tefsir, Suretu'l-Mâide 13).

 

AÇIKLAMA:

Âyette Hz. İsa ile alakalı olarak geçen "müteveffîke" kelimesine âlimler muhtelif mânâlar vermişlerdir. Normalde, lügat açısından, kelimenin kökü teveffi "kabzedip almak" demektir. Canlılar hakkında kullanınca vefat ettirmek yani eceline yetiştirip ruhunu kabzetmek mânasına gelir. Açık bir delil olmadıkça başka mânaya tevili de câiz değildir. Ancak Hz. İsa hakkında bir başka âyette:  (Nisa, 157) denmektedir. Bu sebeple, kelimeyi lügat manasında anlamak güçleşiyor. Âyetin devamı:  buyurulmaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'de de ifâde edildiği üzere Hz. İsâ'nın  ref edilmesi keyfiyeti ehl-i kitap arasında çok münâkaşalı olduğu gibi, İslâm âlimleri arasında da farklı yorumlara sebep olmuştur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in:  sözü ile bunu te'yid eden başka beyanlarını nazar-ı dikkate alan İslâm âlimleri Hz. İsâ hakkında şu inançtadırlar: "Hz. İsa öldürülmemiş ve ölmemiştir. Kendisine tertiplenen suikast sırasında, bir lütf-i ilahî olarak semaya çekilmiş, suikastçiler öldürdük zannetmişlerdir.

Hz. İsa kıyametten önce yeryüzüne inecektir. Onun yeryüzünde göreceği işler vardır. Bu işleri gördükten sonra eceli gelecek ve ruhu kabzedilecektir. Nitekim hadisler onun yeryüzünde adaleti tesis edeceğini, deccalı öldüreceğini, bir müddet icraatte kaldıktan sonra öleceğini, namazını Müslümanlar kılıp defnedeceklerini vs. haber verir. Hz. İsa hakkında sahih inancımız budur.

ـ4343 ـ1ـ عَنْ أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # مَا مِنْ بَنِى آدَمَ مَوْلُودٍ إَّ يَنْخُسُهُ الشَّيْطَانُ حِينَ يُولَدُ، فَيَسْتَهِلُّ صَارخاً مِنْ نَخْسَتِهِ إيَّاهُ، إَّ مَرْيَمَ وَابْنَهَا[. أخرجه الشيخان.»استهل« صياحُ المَوْلُودِ عند الودة.و»الصُّراخُ« الصّياح والبكاء .

(4343) - Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ademoğlundan doğduğu vakit, şeytanın dürtüp de ağlatmadığı kimse yoktur. Bundan sadece Meryem oğlu İsa hariçtir." [Buhârî, Enbiya 44, Bed'ü'l-Halk 11; Tefsir, Âl-i İmran 2; Müslim, Fezâil 147, (2366).]

 

ـ4344 ـ2ـ وَعَنْهُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # أنَا أوْلى النَّاسِ بِابْنِ مَرْيَمَ في الدُّنْيَا وَاخِرَةِ، لَيْسَ بَيْنِى وَبَيْنَهُ نَبِىٌّ، وَا‘نْبِيَاءُ إخْوَةٌ أبْنَاءُ عََّتٍ، أُمُّهَاتُهُمْ شَتَّى وَدِينُهُمْ وَاحِدٌ[. أخرجه الشيخان وأبو داود.إذَا كَانَ ا‘خُوَّةُ ‘بٍ وَاحدٍ وَأُمَّهاتٍ شَتّى كَانُوا »أبْنَاءُ عََّتٍ« وَضِدُّهُ أبناءُ أخْيَافٍ، وَإذَا كَانُوا ‘بٍ وَاحِدٍ وَ‘مٍّ وَاحِدَةٍ فَهُمْ أعْيَانُ.

(4344)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ben, dünyada da ahirette de Meryem'in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peyamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir." [Buhârî, Enbiya  44; Müslim, Fezâil 145, (2365); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4675).]

 

AÇIKLAMA:

1- Bu ikinci hadis Hz. Resulullah'ın Hz. İsa'ya insanların en yakını olduğunu belirtir. Buradaki yakınlıkla kastedilen husus, Hz. İsa'ya en yakın peygamber olmasındandır, arada bir başka peygamber mevcut değildir. Kirmanî der ki:

 

"Bu hadisle şu mealdeki  (Âl-i İmrân 68) âyeti arasındaki uzlaşma şöyledir: Hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın metbu (uyulan) âyetin ise tabi (uyan) olması haysiyetiyle varid olmuştur."  Ancak İbnu Hacer buna katılmaz. "Âyet de, hadis de aynı şekilde varid olmuştur, böyle bir ayırım yapmayı te'yid edecek delil yok. Gerçek şu ki, arada bir zıtlık yok ki cem etmeye ihtiyaç olsun. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. İbrahim'e insanların en yakını olduğu gibi, Hz. İsa'ya da en yakını olmuştur. Birine yakınlık ona iktida yönüyledir; diğerine yakınlık ise zaman itibariyle yakınlık yönüyledir."

 

2- Peygamberler baba bir kadeştirler.    )عَلَّت(denmektedir.

* Babaları bir, anneleri ayrı kardeşlere "allat"    عََّت

                * Anaları bir, babaları ayrı kardeşlere "ahyaf"   اَخْيَاف

                * Annebaba bir kardeşlere "a'yan"    اَعْيَان denmektedir.

 

3- Peygamberlerin dinlerinin bir olması, asıl itibariyle aynı olmasını ifade eder. Bu asıl, tevhid'dir. Ayrıca ahiret inancı, ibadet emri de müşterektir. Aralarındaki ayrılık, cemiyetlerin gelişen şartlarına tabi olarak ortaya çıkan bazı füru meselelerindedir. cemiyetlerin gelişen şartlarına tabi olarak ortaya çıkan bazı füru meselelerindedir.

 

4. Bu hadis, Hz. İsa ile Hz. Peygamber arasında bir peygamber gelmediğine dair istidlal etmeye  sevketmiştir. Ancak bazı alimler, Yâsîn suresinde Ashâbu'l-Karye'ye gönderilen üç kişiyi gösterip: "Bunlar Hz. İsa'dan sonra gelen iki nebi idi" diye cevap vermiştir. İbnu Hacer "sadedinde olduğumuz hadis sahih, diğeri ise zayıftır" diyerek, bunun haberini esas almak gerektiğine dikkat çeker. Ayrıca şu ihtimale de yer verir: "Belki de hadisten murad, Hz. İsa'dan sonra müstakil bir şeriat getiren peygamber olmadı, gelenler Hz. İsa'nın şeriatını tahrire çalıştılar' demektir.

"Bu ihtilafın anlaşılması için şu noktanın hatırlanması gerekir: İslâm âlimleri umumiyetle nebi ile resul arasında fark görürler. Resul, yeni bir şeriat ve kitap getiren peygamberdir. Nebi ise önceki bir şeriatı ihyaya çalışan, kitabı olmayan peygamberdir.

 

5- Hz. İsa aleyhisselâm, diğer peygamberler arasında farklı bir vaziyet arzeder. Bu sebeple onun hakkında doğduğu günden itibaren başlayan bir kısım münakaşalar günümüze kadar devam etmiştir. Hz. İsa, bakire olan Hz. Meryem'den doğmuştur. Normal olarak Cenâb-ı Hak, insanların yaratılışını erkek kadın birliğine bağlamıştır. Hz. İsa'nın, hiç erkek görmeyen bir kadından doğması, ister istemez birtakım kuşkulara sebep olmuş, bizzat Kur'ân'ın yer verdiği iftiralara, ayıplamalara maruz kalmıştır. Ancak, Hz. Meryem, bu iftiralara cevap vermeksizin, beşikteki çocuğa işaret etmiş, çocuk olan İsa:  (Meryem 30-33) diyerek konuşur. Burada kendisinin kul ve peygamber olduğunu söyleyerek, ilahlaştıracak olan Hıristiyanlara da, annesini itham eden Yahudilere de cevap var. Kur'anî âyet şöyle noktalanır:  (Meryem 34)

 

Hz. İsa, Kur'ân-ı Kerîm'de Meryem oğlu İsa'dır. Her nerede zikri geçerse bu şekilde tesmiye edilir.

 

Günümüzde bile, "Hz. İsa'nın babası olmalıdır, tenasül kanunu böyledir, erkek olmadan kadın çocuk yapamaz" gibi iddialarla Hz. İsa'ya baba aramaya kalkanlara, Bediüzzaman, her kanunun istisnaları olduğunu, tenasül kanununa bağlı canlıların başlangıçta, ilk yaratılışında anasız babasız meydana geldiklerini, halen yüzbinlerce nebat türünün, ana baba ikilisine hacet kalmadan bahar mevsiminde husûle geldiklerini hatırlatarak cevaplandırır. Ayrıca o, kanunların da bir yaratanı olduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın, yarattığı kanunlara mahkum olmadığını, iradesinin ve meşîetinin her şeyin üzerinde olduğunu göstermek için bütün kanunlara şaz düşen istisnalar yarattığını belirtir. Kur'ân-ı Kerîm'de:  (Meryem 58) buyurulduğunu hatırlatarak Hz. İsa'nın babasız yaratıldığı hususunu te'vil etmeye imkân olmadığını, böyle inanmak gerektiğini söyler. Tahlilini şöyle noktalar: "Acaba medbeinde ve hatta her senede bu kadar şazlarıyla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunun, bindokuzyüz senede bir ferdin şüzûzunu (kanundışı oluşunu) aklına sığdıramayan ve nusûs-u Kur'ânî'ye karşı bir te'vile yapışan bir aklın kaç derece akılsızlık ettiğini kıyas et...

 

"Hz. İsa'nın babasız dünyaya geldiğine inanan Hıristiyanlar aşırı giderek, "Onun babası Allah'tır, dolayısıyla o da Allah'ın oğludur, Allah' tır" gibi ifratkar iddialarda bulunarak Hak'tan ayrılmışlardı. Kur'ân-ı Kerîm böylelerine de cevaplar verir. Bunlardan biri şudur:  (Âl-i İmran 35)

 

Hz. İsa'ya otuz yaşında peygamberlik verilmiş, bir hidayet ve nur olarak İncil vahyedilmiştir. Yahudiler içerisinde olması sebebiyle onları hidayete, hak dine çağırmıştır. Ancak Yahudiler kendisinden mucize talebinde bulundular. O da ölüleri diriltmek, kör, abraş gibi o gün için tedavisi kâbil olmayan hastaları iyileştirmek nev'inden pek çok mucizeler gösterdi. Çamurdan yaptığı kuş şekline üfleyerek hayattar kılmak gibi harikalar ortaya koydu.

 

Her şeye rağmen Yahudiler, ona inanmamakta direndiler. Aslında Hz. İsa Tevrat'ı reddetmedi. Onun ahkâmını aynen kabul etti, önceki peygamberleri te'yid etti.

 

Netice itibariyle, Hz. İsa'ya inanan mü'minlerin sayısı oniki'de kalmıştır. Bunlara Havarî denir. Kur'ân-ı Kerîm'e göre, onlar, Hz. İsa'nın:  diye cevap verdikleri için Havârilere Ensarullah da denmiştir.

 

Hz. İsa, insanları hak dine davet ettikçe, Yahudiler ona karşı temerrüd ve düşmanlıkta ileri gittiler. Onun çalışmalarını engellemeye gayret ettiler. Sonunda onu da Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve daha nice peygamberler gibi öldürmeye karar verdiler. Bu maksadla içlerinden bir şahsı inanmış gibi aralarına soktular. Bu 13. şahıs onlara bunların faaliyetlerini, toplanma yer ve zamanlarını bildiriyordu. Öldürmeye azmettikleri zaman Cenâb-ı Hak Hz. İsa'ya şöyle vahyetti:  (Âl-i İmran 55)

 

Cenab-ı Hak, bu münafığı yani 13. kişiyi -ki ismi Taytanos'dur- Hz. İsa'ya benzeterek, Hz. İsa yerine yahudilerin onu öldürmesini sağladı. Hz. İsa'yı da semaya yükseltti.

Hz. İsa'nın akıbeti hususunda Yahudi ve Hıristiyanlar ihtilaf etmişlerdir. Her ne kadar Yahudiler, "Biz öldürdük" deseler de şüphe içindeydiler. Hıristiyanlar da Hz. İsa'nın çarmıha gerildiğine inanırlar. Hatta Hz. İsa'nın Yahudilerin elinden kurtulmak için kaçıp gizlendiğini, çarmıha gerileceğinde çokça ağlayıp sızladığını da söylerler.

 

Gerçeği Kur'ân dile getirir:

 

 (Nisa 156-157)

İslâm itikadına göre, Hz. İsa, ruh ve cesediyle birlikte semaya yükseltilmiştir ve halen sağdır. Kıyamete yakın yeryüzüne inerek, Deccal'ı öldürecek, onun fikr-i küfrîsini, Mehdi ile işbirliği ederek ortadan kaldıracakdır. Bu hususta geniş bilgiyi kıyametle ilgili bölümde 5008 numaralı hadisten sonra vereceğiz.

 

ـ4580 ـ5ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولَ اللّهِ #: لَيُهِلَّنَّ ابْنُ مَرْيَمَ مِنْ فَجِّ الرَّوْحَاءِ حَاجّاً أوْ مُعْتَمِراً أوْ لَيُثَنِّيَنَّهُمَا مَعاً[. أخرجه مسلم .

(4580)- Hz. Ebû Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Vallahi Meryem oğlu (Hz. İsa aleyhisselâm), Feccu'r-Ravhâ nam mevkide, hacc yapmak veya umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için telbiye getirecektir." [Müslim, Hacc 216, (1252).]

 

AÇIKLAMA:

 

İslâmî nasslara göre, Hz. İsa aleyhisselâm hayattadır, cism-i dünyevîsi semadadır. Ahir zamanda Deccal'i öldürmek üzere yeryüzüne inecek ve adaleti tesis edecektir Onun getireceği adaletle bolluk artacak, insanlığa refah ve sulhü umumî gelecektir. Öyle ki zekât alacak fakir kalmayacaktır.

Şu halde, Hz. İsa o zaman hacc yapacaktır. Onun telbiye getireceği Feccu'r-Ravha Mekke-Medine yolu üzerinde, Mekke'ye altı mil kadar uzaklıkta bir yerin adıdır. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), Bedir gazvesi, Fetih gazvesi ve Veda haccına giderken buradan geçmiştir.

 

KIYAMET ALAMETLERİ, HZ. İSA VE MEHDİ

 

UMUMİ AÇIKLAMA

 

Mehdi ve Deccal'le ilgili hadislere ve bizzat hadislerin açıklamasına geçmezden önce, birbiriyle alâkalı ve hatta birbirini tamamlayıcı mahiyette olan bu iki tabiri öncelikle  açıklamada fayda umuyoruz. Deccal ve Mehdi tabirlerinin birbirinden ayrılmadığını ve hatta birbirini tamamladığını söylerken mübalağa etmiş değiliz. Birçok hadislerde bunlar beraber zikredilirler. Mehdi, Deccal sebebiyle vardır. Yani O, Deccal'in tahribatını telafi etmek için gelecektir. Hadislerde 30 kadar yalancı deccalin çıkacağı ifade edilir. Ancak  Mehdi'nin sayıca çokluğundan söz edilmez. Fakat her asırda müceddid geleceği belirtilir. Diğer taraftan, bazı rivayetlerde Hz. İsa'nın müceddid ve Mehdi olduğu ifade edilir. Şu halde sadece iki değil, bazı durumlarda dört  tabirin iç içe sokularak, meselenin muğlaklaştırıldığı görülür. İstikballe ilgili ihbarlarda Şari'in muttarid bir usulü, bu mübhemliktir. Böylece bu tabirlerde müşahhas bir şahıstan ziyade, mücerred bir mefhum, her asra, pek çok kimseye tatbik edilecek bir şahs-ı mânevî mahiyeti kazandırılmış olmaktadır.

 

Bu tabirleri şöyle açıklayacağız:

 

Müceddid İnancı: Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):  buyurmaktadır. Bu hadisin ihbarı mucibince, daha ilk asırdan itibaren müceddid beklenmiş, birinci asır müceddidi olarak Ömer İbnu Abdilaziz kabul edilmiş; çeşitli şahıslar müteakip asırların müceddidi bilinmiştir. Bunların isimlerini ve muhtelif münakaşaları burada vermek konumuzun dışına çıkmak olur. Ancak, müceddid mevzuunda Müslümanlarca beslenen telakkiyi, bir başka deyişle müceddide izafe  edilen vasıfları az sonra ortaya koyarken anlamada yardımcı olmak üzere, Buhârî şarihlerinden Bedrü'l-Aynî'nin bir açıklamasını burada aynen vermekde fayda mühalaza ediyoruz:

 

"...Nevevî Tehzîbü'l-Esma'da der ki: "Alimler, birinci asır müceddidi olarak Ömer (İbnu Abdilaziz)'i, ikinci asırda Şafii'yi, üçüncü asırda Ali İbnu Şureyh'i -Hafız İbnu Asakir, üçüncü asır için Ebu'l-Hasanı'l-Eş'ari'yi teklif etmiştir- dördüncü asır için Ali İbnu Ebî Sehl eş-Şu'luki'yi, -bu asır için Bakillani'yi, Ebu Hamid el-İsferâyinî'yi de zikredenler olmuştur- beşinci asır için Gazâli'yi zikretmişlerdir." Kirmânî de şunları söyler: "Müceddid mevzuunda yakin sözkonusu değildir. Bu sebeple, müceddid olarak Hanefîler için ikinci asırda Hasan İbnu Ziyad, üçüncü asırda Tahavi  ve bunların emsalleri Malikîler için ikinci asırda Eşhab vs.; Hanbelîler için, üçüncü asırda Hallal, beşinci asırda er-Rağunî vs.; muhaddisler için ikinci asırda Yahya İbnu Main; üçüncü asırda Nesâî vs.; iktidar sahipleri  için el-Me'mun, el-Muktedir, el-Kaadir; zahidler için, ikinci asırda Ma'rufu'l-Kerhî, üçüncü asırda eş-Şiblî vs. mevcuttur. Hadis-i şerifde dinde tashih (düzeltme, tecdid) yapacak kimseye delalet  eden "men" (kimse, kimseler manasına gelir), müteaddide (yani sayıca çokluğa) muhtemel olması sebebiyle bu sayılan grupların hepsinden din hizmeti (tashihu'ddin) vakidir. Nitekim her asrın sonlarında dinin emrini ikame edip tashihte bulunanlar olmuştur.

 

"Bu iktibasın da yardımıyla Müslümanlar arasında müceddid hususunda şöyle bir telakkinin yerleştiği kesinlikle söylenebilir:

 

1- Müceddid,  dine  müteallik zahirî ve batınî ilimlerin alimidir, sünneti bid'atten temizler, ilmi yayar ve ilim ehline yardımcı olur. Bid'at ehline karşı kor, onları zelil kılar.

2- Her yüz senede gelecek mezkur müceddidin bir kişi olması gerekmez, aynı  zamanda farklı yerlerde, çok sayıda müceddid gelebilir.

 

3- Her grup (kavm) kendi büyüğünü (imam) hadiste vaadedilen mezkur müceddid bilmiştir. Halbuki bu mana her taifenin, müfessir, muhaddis, fakih, nahivci, lügatçı vs. her sınıftan  büyüklere şamildir.

 

4- Mezkur müceddid, asrında kesin olarak "müceddid" diye bilinemez, muasırları, onun izhar ettiği ahvalin karinesine dayanarak zann-ı galible müceddid olduğuna hükmederler.

 

5- Tecdidden maksad, Kitap ve sünnetin amelde ihmale uğrayan hükümlerinin ihyası, Kitap ve sünnetin muktezasının emredilmesi, bir de ortalığı  saran, sünnete  aykırı  bid'aların yok edilmesidir.

 

Müslümanların  vicdanında böyle bir müceddid telakkisi olduğu müddetçe, -ki kıyamete kadar devam edecektir- dine aykırı  kötülüklerin arttığı devirlerde ilmi, ameli ve din uğrundaki gayretiyle iştihar edecek olan kimseler daima diğerlerince takip edilecekler, kendilerine tabi olanlar  çıkacaktır. Uyanış ve dinî salabetini bu şahıslardan bilen etbaı, onları müceddid bilecektir. Bu durumda, bazı kimselerce birkısım ilim ve hamiyet sahiplerinin müceddid bilinmesi,  din açısından normaldir; kınamak, hatakârlıkla itham etmek mümkün değildir. Tarihte vaki olan bu durumun bundan sonra da devam edeceği açıktır. Ancak hiç kimsenin de kesin bir dille: "Bu asrın müceddidi falancadır" demeye, bir başka iddiayı batıllıkla itham etmeye hakkı yoktur. Yukarıda yaptığımız iktibastan da anlaşılacağı üzere ciddi alimlerce müceddid olduğu ileri sürülen isimler arasında bile daima ihtilaflar  olagelmiş, hatta bizzat sünnî alimler tarafından  bazı Şiîlere bile müceddid denmiştir. Daha calib-i dikkat olanı, Celaleddinü's-Süyûtî gibi son derece meşhur ve muteber bir alimin, her asrın müceddidini tadad ettiği bir kasidede, kendisini dokuzuncu hicrî asrın müceddidi  ilan etmiş olmasıdır. Müceddidleri sadece Şafiî fakihlerine hasretmesi sebebiyle İbn-i Hacer'i tenkid eden Aliyü'l-Kârî, dinî ilimlerin her birinde  bir eser vermiş olması sebebiyle Celaleddinü's-Süyûtî'yi müceddid lakabına müstehak görür.

 

Gruplaşmalara psikolojik ortamı hazırlayan, dinden gelen diğer bir  amil de Mehdi inancıdır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den çok çeşitli vecihlerle gelen rivayetler, müceddidden başka, kıyamete yakın, içtimâî bozuklukların artması sonucu dinsizliğin siyasî hakimiyet kuracağı bir devirde Mehdi'nin çıkıp veya Hz. İsa'nın inip ehl-i imanın başına geçerek şer kuvvetlere karşı mücadele verip zafer kazanacağını haber veriyor. Bu Mehdi inancı da, birçok asırlarda, cemiyette şer ve fesadı artıran şahıslara karşı çıkıp mücadele eden bazı fertlerin etrafında halkın  "Mehdi"dir diye toplanmalarına sebep olmuştur.

 

İstikbalde geleceği haber verilen  bu şahıs da, çeşitli hadislerde farklı şekillerde tarif ve tavsif edilmektedir. Bir rivayette Mehdi'nin Al-i Beyt'ten yani Hz. Peygambar (aleyhissalâtu vesselâm)'in neslinden olacağı belirtilirken, bir başka rivayette Mehdi'nin yapacağı hizmetlerin hemen hemen tamamı Hz. İsa tarafından görüleceği belirtilmiş; bir diğerinde de "Mehdi'nin Hz. İsa'dan başkası olmadığı" söylenmiştir.  Müceddid, mehdî, Hz. İsa'nın tekrar yeryüzüne inmesi gibi birbirinden ayrı olan mefhumların böylece bazı  rivayetlerde iç içe girdiği müşahede edilmektedir. İbnu Hacer, bazıları tarafından, Hz. İsa'nın tıpkı "müceddid"  meselesinde olduğu gibi, yeryüzünün belli bir bölgesinde belli bir tarihinde, Mehdi olarak belli bir şahıs beklemek isabetli olmamalıdır. Her devirde, farklı bölgelerde bu manayı taşıyan şahıslar bulunabilir. Bu söylediğimizi, Mehdi inancının Deccal inancıyla beraber oluşu daha da te'yid eder. Zira bizzat hadiste, hakiki Deccal'den önce yeryüzünde otuz kadar yalancı deccalin zuhur edeceği bildirilmiştir. Hatta Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bazan Deccal'den öyle bir tarzda söz ediyordu ki, kendi muasırları bile "devirlerinde Deccal'in fitnesine uğramaktan korkuyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle diyordu:  Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in, İbnu Sayyad  adında bir Yahudinin deccal olabileceği ihtimali üzerinde durup, tahkik ettiği ve hatta ashabtan bir kısmının buna dayanarak onun deccalliğine hükmettiği kaydedilir. Resulullah'ın  namazlarından sonra duasında   da mevzumuz yönünden burada kayda değer bir husustur.

 

Şu halde Deccal'in fitnesini bertaraf etmek vazifesiyle gelecek olan Mehdi, Deccal'in zuhurundaki  mübhemiyete tabidir ve çıkacağı yer ve zaman için kesin bir şey söylenemez. Durum böyle olunca, her devirde ve İslam âleminin her köşesinde şerir insanlara  "Deccal", dine şümullü bir şekilde hizmet edenlere de bir nevi "Mehdi" nazarıyla bakılması, din açısından mahzurlu olmamalıdır. Bu konudaki hadislerin mübhem ve teşbihli olarak gelmiş olması da esasen meselenin böyle anlaşılmasına  imkan vermek içindir. Mezkur ibham, rivayetlerin zayıflığından değil,  lisan-ı nübüvvetin i'cazındandır. Öyle ise, birkısım büyüklere Mehdi nazarıyla bakanlar "aldanmış olmakla", "batıl itikada saplanmış olmakla" itham edilmemelidir. Yeter ki bunlar da, kanaatlarında, hadislerle tahdid edilen telakki ve ölçülerin dışına taşarak ifrata sapmasınlar, kendi Mehdilerine inanmayanları buna zorlamasınlar, bunu bir itham vesilesi yapmasınlar.

 

ـ5004 ـ1ـ عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: وَالّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَيُوشِكَنَّ أنْ يَنْزِلَ فيكُمُ ابْنُ مرْيَمَ حَكَماً مُقْسِطاً، فَيَكْسِرُ الصَّلِيبُ، وَيَقْتُلُ الْخِنْزِيرَ، وَيَضَعُ الْجِزْيَةَ، وَيَفِيضُ الْمَالُ حَتّى َ يَقْبَلَهُ أحَدٌ حَتّى تَكُونَ السَّجْدَةُ الْوَاحِدَةُ خَيْراً مِنَ الدُّنْيَا وَمَا فيهَا. ثُمَّ يَقُولُ أبُو هُريْرَةَ: اِقْرَءُوا إنْ شِئْتُمْ: وَإنْ مِنْ أهْلِ الْكِتَابِ إَّ لَيُؤْمِنَنَّ بِِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ اŒية[. أخرجه الخمسة إ النسائي.»الْحَكَمُ« الذي يقضي بين الناس.و»المُقسِِطُ« العادل: ضد القاسط وهو الجائر.و»وضَعَ الْجِزْيَةِ« إسقاطها عن أهل الكتاب وإلزامهم ا“سم، و يقبل منهم غيره، فذلك معنى

(5004)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Nefsim kudret elinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin ederim! Meryem oğlu İsa'nın, aranıza (bu şeriatle hükmedecek) adaletli bir hakim olarak ineceği, istavrozları kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi (Ehl-i Kitap'tan)  kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olur."

Sonra Ebu Hureyre der ki: "Dilerseniz şu âyeti okuyun. (Mealen): "Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce O'nun (İsa'nın) hak peygamber olduğuna iman etmesin. Kıyamet gününde  ise İsa onlar aleyhine şahitlik edecektir" (Nisa 159). [Buhârî, Büyû 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242, (155); Ebu Davud, Melahim 14, (4324); Tirmizî, Fiten 54, (2234).]

 

AÇIKLAMA:

 

1-İnancımıza göre Hz. İsa ölmemiş, semaya çekilmiştir. Cesed-i dünyevîsi ile semada yaşamaktadır. Hadiste de görüldüğü üzere, kıyamete yakın, yeryüzüne inecek, müsbet icraatları gerçekleştirecek: Deccal'in hasıl ettiği manevî tahribatı telafi edecektir. Onun gelmesiyle birlikte bolluğun, refahın  artacağının ifade edilmesi, onun ıslahatı sadece manevî cihette olmayacak, maddî cihette de olacak, iktisadî düzelmeler,  düzeltmeler de gerçekleştirecektir.

İstavrozların kırılması, Hıristiyanlığın iptal edilmesi, yeryüzünden kaldırılması demektir. Bugün insanlığın ızdırap kaynağı olan Batı'nın gerisinde kilisenin yer aldığı düşünülürse, kilisenin iptali, Batı'nın dize getirilmesi, egoizmden kurtarılması, gerçek insaniyete kavuşturulması demektir. Dünya siyaset ve ekonomisine hakim olan Batı'nın hakka gelmesi insanlığın sulh-u umumiye kavuşması demektir. Zira günümüzde, dünyanın neresinde olursa olsun, insanları huzursuz eden bütün içtimâî fitnelerin, kargaşaların gerisinde Batı'nın eli mevcuttur. Beşerî ızdırapların temelinde bu "Batılı el" yatmaktadır.

 

Haçın kırılmasının zımnında hınzır etinin tahrim edilmesi mevcuttur. Zira Hıristiyanlar hınzır yeme  ruhsatını dinlerinden almaktadırlar. Din iptal edilince, diğer pek çok batıl inançları meyanında "domuz yeme"  âdetleri de  iptal olacak demektir. Dahası, bir rivayette   وَلَتَذْهَبَنَّ الشَّحْنَاءُ وَالتَّبَاغُضُ وَالتَّحَاسُدُ  "...adavetler, buğzlar, hasedler de mutlaka gidecektir"  denmiş olması da dikkat çekicidir. Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında, asırlar değil, çağlar boyu süregelmiş olan düşmanlıkların kalkacağı  da ifade edilmiş olmaktadır. Bütün bunlarda kördüğüm kilise idi. Onun Hz. İsa  tarafından iptali, çok şeyin birden değişeceğine bir işarettir.

 

2- Cizyenin terkedilmesi, Hıristiyanların Müslüman olması demektir. Çünkü Müslümandan cizye  alınmaz, zekat alınır. Şu halde dünyada tek din kalır, cizye verecek kimse bulunmaz demektir. Bu  ibareden şu yoruma  ulaşan da olmuştur: "Mal öyle çoğalır ki, cizye yoluyla alınan malın sarfı için bundan istifade edecek fakir kalmaz. İstiğna  sebebiyle, cizye sarfedilmeden terkedilir." İyaz der ki: "Cizyenin vaz'ı meselesinden murad, cizyenin kâfirlere takrir edilmesi de olabilir. Bütün kâfirlerden alınacak cizye ile de mezkur bolluk hasıl olabilir."Nevevî, İyaz'ın yorumuna katılmaz ve: "Hz. İsa, İslam'dan başka hiçbirdini kabul etmeyecektir" der. Nitekim Ahmed İbnu Hanbel'in meseleyle ilgili bir tahricinde   وَتَكُونُ الدّعْوى وَاحِدَةً   "Dava bir olur"  buyrulmuştur.

 

Yine Nevevî, Hz. İsa'nın cizyeyi kaldırmasıyla ilgili olarak der ki: "Bu şeriatte cizyenin meşruluğuna rağmen Hz. İsa'nın onu  kaldırmasının manası, onun meşruiyeti Hz. İsa'nın inmesiyle kayıtlıdır" demektir. Sadedinde olduğumuz hadis buna delalet eder. Hz. İsa cizye hükmünü neshedici değildir. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm), bu sözüyle neshi beyan etmiş olmaktadır. İbnu Battal da: "Biz cizyeyi, mala olan ihtiyacımız sebebiyle Hz. İsa'nın inmesinden önce kabul ediyoruz, ama Hz. İsa'nın inmesinden sonra mala ihtiyacımız olmayacak. Çünkü onun zamanında mal pek  bol olacak. O kadar ki, kimse mal kabul etmeyecek. Şu da muhtemeldir: Cizyenin Yahudi ve Hıristiyanlardan kabul edilişinin meşru olması, onların elindeki  kitabın vahiy olma şüphesini taşıması ve  zanlarınca kadim şeriatla ilgisi sebebiyledir. Hz. İsa aleyhisselam inince, kendisini şahsen görme hasıl olunca, delillerinin inkıtaı ve durumlarının iyice ortaya çıkması sebebiyle mezkur şüphe izale olur ve onlar puta tapan diğer müşrikler durumuna düşerler ve böylece, onlarla muamele, cizyelerini kabul etmeme şeklinde olması münasib olur."

 

Bu yoruma bir kayd-ı ihtirazî koymak isteriz: Burada Hz. İsa indiği zaman onu herkes İsa olarak bilecek, tanıyacak gibi bir mana mevcuttur. Halbuki ahirzaman eşhasını herkesin  kesin bir şekilde bilmesi  mevzubahis değildir. O şahısların yakınları, manevî mertebesi yüksek olan  hal sahipleri bilse de, başkaları bilemez. Aksi durum imtihan sırrına aykırı olur.

 

Hz. İsa'nın inmesiyle, arzın hazinelerinin ortaya çıkacağı, ancak "kıyametin yakınlığı  sebebiyle" kimsenin iltifat etmeyeceği şeklindeki yorumlar da bu açıdan  tatminkâr gelmiyor.

 

3- "Tek secdenin dünya ve  içindekilerden hayırlı olması" o zaman,  "sadakayı kimse kabul  etmeyeceği için Allah'a en ziyade yaklaşma yolunun sadece ibadet ve namaz olacağı" şeklinde açıklanmıştır. Bazı alimler: "İnsanlar dünyadan öylesine nefret ederler ki, tek bir secde onlara dünya ve içindekilerden daha mahbub olur" şeklinde yorum getirmiştir.

 

İbnu'l-Cevzî der ki: "Ebu Hureyre, rivayetin sonunda âyet okumakla, o  ayetle "tek secde dünya ve içindekilerden hayırlı olacak" sözü arasında münasebet kurduğuna işaret etmek istemiştir. Zira Ebu Hureyre bu suretle insanların düzeleceklerine ve imanlarının kuvvetine ve hayırlı amellere yönelmelerine işaret etmektedir. Öylesine bir düzelme ve kuvvetli bir imana ulaşacaklar ki, onlar tek secdeyi dünya ve içindekilere tercih edecektir. Secdeden maksat rek'attir."

 

4- Âyet hususunda da değişik te'vil ve yorumlar yapılmıştır.

* Bu hadisten anlaşılacağı üzere, Ebu Hureyre (radıyallahu anh)'ye göre, "ona iman edecek" ibaresindeki  zamirle, ölümünden önce ibaresindeki zamir Hz. İsa'ya bakar. Yani mana şöyle olur. "Hz. İsa ölmezden önce, Ehl-i Kitaptan herkes Hz. İsa'ya inanacaktır." İbnu Abbas da bu te'vilde cezmetmiştir. Ondan gelen bir rivayette: "Hiçbir Yahudi ve Nasranî, İsa'ya iman etmeden ölmez.. Lakin ölüm anındaki imanın faydası yoktur" buyrulmuştur.

 

* Müfessirler de bu meselede farklı yorumlara gitmişlerdir. Bazısına göre, ona iman edeceklerdeki zamir Allah'a veya Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'e racidir. Ölümünden öcneki zamir de kitabîye -ve hatta Hz. İsa'ya- racidir. Bu durumda, Ehl-i Kitab'ın gerçek İslam inancına ererek ölecekleri anlaşılır. Yapılan bir te'vile göre: "Ne Yahudi, ne Hıristiyan, Hz. İsa'ya (doğru şekilde) iman etmeden ölmez." Nevevî bu görüşü  şöyle açıklar: "Buna göre âyetin manası şöyledir: "Ehl-i Kitaptan her ferd, ölüm gelip (âyet ve hadiste haber verilen) ruhun çıkmasından önce, sekerât anında hakikatları gözle gördükten sonra Hz. İsa'nın Allah'ın kulu, Allah'ın bir cariyesinin oğlu olduğuna inanacak. Ancak  o halde bu iman, şu mealdeki âyette de ifade edildiği üzere ona fayda vermeyecektir: "Yoksa Allah katında makbul olan tevbe, ömürleri boyunca günahları işleyip de, nihayet herbiri ölüm gelip çattığında "Ben şimdi tevbe ettim" diyenlerin veya kâfir olarak ölenlerin tevbesi değildir. Öyleleri için biz acı bir azab hazırladık." (Nisa 18) buyrulmuştur."

 

Nevevî bu te'vili daha mâkul bulur. "Çünkü der, önceki te'vilde "Ehl-i Kitapla sadece Hz.İsa'nın inme zamanına  hazır olan ehl-i kitap kastedilmiş olmaktadır. Kur'an'ın zahiri ise bütün Ehl-i Kitab'a şamildir: Hz İsa'nın inme zamanındakiler olsun, daha önce yaşayanlar olsun farketmez."

 

* Bazı İslam alimleri: "Diğer peygamberler değil de Hz. İsa'nın inmesi, Yahudileri reddetme hikmetine dayanır. Çünkü onların iddiasına göre, Hz. İsa'yı öldürdüler. Allah ise onların yalanlarını beyan etti"  demiştir.

 

* Şu da söylenmiştir: "Hz. İsa, Hz. Muhammed ve ümmetinin sıfatını görünce Allah'a dua edip, kendisini de bu ümmetten kılması talebinde bulunmuş, Allah da  duasını kabul etmiştir. Böylece, onun hayatını, ahirzamanda bir müceddid olarak inme vaktine kadar ibka etmiştir. Günü gelince yeryüzüne inip, Deccal'ı öldürecektir. Onun inişi Deccal'ın zuhur zamanına tesadüf edecektir."

İbnu Hacer önceki görüşü daha mâkul bulur.

 

* Hz. İsa inince, yeryüzünde ne kadar kalacağı, ihtilaflıdır:

 

** Bazı rivayetlerde yedi yıl kalacaktır.** Bazı rivayetlerde, indikten sonra evleneceği ve 19 yıl daha yaşayacağı ifade edilmiştir.

** Bir başka rivayette ise 40 yıl kalacağı söylenmiştir.

 

* Hz. İsa ile ilgili bir rivayet de şöyledir: "Hz. İsa, üzerinde kızıl toprak renginde iki elbise olduğu halde iner; salibi kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, insanları İslam'a çağırır. Allah onun zamanında, İslam hariç bütün dinleri ortadan kaldırır. Yeryüzüne emniyet gelir. Aslanlar develerle otlar. Çocuklar yılanlarla oynar."

 

* Hz. İsa'nın semaya çekilmesinden önce ölüp  ölmediği hususunda da ihtilaf edilmiş ise de bu meselede esas olan, şu mealdeki ayettir: "O vakit Allah buyurdu ki: "Ey İsa! Seni, ecelin geldiğinde öldürecek olan benim. Seni ben semaya yükselteceğim. Yahudilerin suikastinden tertemiz kurtaracağım... (Al-i İmran 55).

* Hz. İsa semaya çekildiği zaman kaç yaşında olduğu da ihtilaflıdır; 33 denmiştir, 120 denmiştir.

 

ـ5005 ـ2ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أمَّتِي يُقَاتِلُونَ عَلى الْحقِّ ظَاهِرينَ الى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. فَيَنْزِلُ عِيسى ابْنُ مَرْيَمَ فَيَقُولُ أمِيرُهُمْ: تَعالَ صَلِّ لَنَا. فَيَقُولُ: َ. إنَّ بَعْضَكُمْ عَلى بَعْضٍ أُمَراءُ، تَكْرِمَةِ اللّهُ تَعالى لِهذِهِ ا‘مَّةِ[. أخرجه مسلم .

(5005)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde  mücadeleye  kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Bu Müslümanların reisi: "Gel bize namaz kıldır!" der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam: "Hayır! der, Allah'ın bu ümmete bir ikramı  olarak siz birbirinize emîrsiniz!" [Müslim, İman 247.]

 

HZ. MEHDİ’NİN ÖZELLİKLERİ
VE GÖREVLERİ

 

ـ5007 ـ4ـ وعن أم سلمة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]قَالَ رَسُولُ اللّه#: الْمَهْدِيُّ مِنْ عِتْرَتِي مِنْ وَلَدِ فَاطِمَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه[. أخرجه أبو داود .ِ

(5007)- Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resululah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Mehdi benim zürriyetimden, kızım Fatıma'nın evladlarındandır." [Ebu Davud, Mehdi 1, (4284).]

ـ5008 ـ5ـ وعن أبِي إسْحَاقَ قَالَ: ]قَالَ عليٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه، وَنَظَرَ الى ابْنِهِ الحَسَنِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فقَال: إنَّ ابْنِى هذَا سَيِّدٌ كَمَا سَمَّاهُ رَسُولُ اللّهِ #، وَسَيَخْرُجُ مِنْ صُلْبِهِ رَجُلٌ يُسَمِّى بِاسْمِ نَبِيّكُمْ، يُشْبِهُهُ في الْخُلْقِ وََ يُشْبِهُهُ في الْخَلْقِ ثُمَّ ذَكَرَ قِصَّةَ يَمْ‘ ا‘رْضَ عَدًْ[. أخرجه أبو داود .

5. (5008)- Ebu İshak anlatıyor: "Hz. Ali (radıyallahu anh), oğlu Hasan (radıyallahu anh)'a baktı ve: "Bu oğlum, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tesmiye buyurduğu üzere Seyyid'dir. Bunun sulbünden peygamberinizin adını taşıyan biri çıkacak. Ahlakı yönüyle peygamberinize benzeyecek; yaratılışı yönüyle ona benzemeyecek" dedi ve  sonra da yeryüzünü adaletle dolduracağına dair gelen kıssayı anlattı." [Ebu Davud, Mehdî 1, (4290).]

 

AÇIKLAMA:

 

Mehdi, ahirzamanda gelip, Müslümanların dinlerini tecdid edeceğine inanılan zata denir. Kelime olarak hidayet kökünden gelir. Allah'ın hidayetine ermiş manasını taşır, ancak hidayete erdirecek manasını da ifade eder.

 

Mehdi üzerinde çok sayıda hadis gelmiştir. Alimler bunu  mütevatir kabul eder. Sadece İbnu Haldun bu hadislerin zayıf olduğu iddiasını ileri sürmüştür. Onun bu görüşünü İslam uleması kabul etmemiş "batıl"lıkla damgalamıştır. Ebu Davud şarihi Azimabadi'nin belirttiği üzere, Resulullah'tan beri, "Müslümanların kâffesi" ahirzamanda, Ehl-i Beyt'e mensup bir zatın çıkıp dini güçlendirebileceğine, adaleti  hakim kılacağına, Müslümanların ona tabi olup İslam beldelerinde hakimiyet kuracağına, bu kimseye Mehdi deneceğine inanmıştır. Bu inanç meşhur olmuştur.

 

Deccal'in, Mehdi'nin çıkması ve bunlardan sonra kıyamet alâmeti olarak bazı hadisatın zuhuru sahih rivayetlerde gelmiştir. Bazı rivayetlere göre Mehdi'den sonra Hz. İsa inecektir. Bazılarına göre de, ikisi aynı zamanda çıkacak ve Hz. İsa Mehdi'ye yardımcı olacak, birlikte Deccal'i öldürecekler, Hz. İsa, Mehdi'nin arkasında namaz kılacaktır.

 

Zikri geçen ve mütevatir derecesine ulaştığı kabul edilen hadisler Ebu Davud, Tirmizî, İbnu Mace, Bezzar, Hakim, Taberânî, Ebu Ya'la el-Mevsılî gibi meşhur imamlar tarafından tahric edilmiştir. Bu hadisleri Hz. Ali, İbnu Abbas, İbnu Ömer, Talha, İbnu Mes'ud, Ebu Hureyre, Enes, Ebu Said el-Hudrî, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Sevban, Kurre İbnu İyâs, Ali el-Hilâlî, Abdullah İbnu'l-Haris İbni'l-Cez' radıyallahu anhüm ecmain gibi  Ashab'ın en tanınmış kişileri rivayet etmiştir.

Bu rivayetlerin senetleri arasında zayıf olanları var ise de, hasen ve sahih olanları da var. Esasen tevatür derecesine ulaşan rivayetlerde zayıflar nazar-ı itibara alınmaz.

Günümüzde, daha ziyade batı menşeli telkinlerle olduğu anlaşılan bir fikir, İslam'da Mehdi inancının yokluğu iddiasını yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Dinî kaynaklara inemeyen veya kesif  propagandanın tesiriyle sathî nazar eden bir kısım insanlar tarafından benimsenen bu iddiaya göre, Mehdilik inancı İslam'da yoktur,  sonradan girmiştir. Bunların en büyük dayanakları İbnu Haldun'dur. Fikirlerini isbatta kendilerince bir kısım deliller de ileri sürmektedirler.

 

Şöyle ki:

1) Kur'an-ı Kerim Mehdi'den bahsetmiyor.

2) Buhârî, Müslim gibi en muteber kaynaklarda Mehdi ile ilgili hadisler mevcut değildir.

3) Mehdi ile ilgili haberler haber-i vahiddir.

4) Bu inanç, her dinde görülen bir efsaneden ibarettir, bir kısım kötü niyetlilerin istismarına açık kapıdır vs.

Şimdi bunları kısaca açıklayalım:

 

1) KUR'AN'DA MEHDİ MESELESİ: Kur'an-ı Kerim'de Mehdi'den bahsedilmiyor iddiası hem doğrudur, hem yanlış. Eğer bunu, Deccal  meselesinde olduğu gibi, kelime olarak ararsak yoktur, bu bakımdan doğrudur. Ancak, Mehdi'yi mefhum olarak Kur'an'da ararsak,  demek, söz götürecek bir husustur.

 

Mehdi'yi mefhum olarak ele aldık mı, dindeki bozuklukları ıslah edici, cemiyete çöken zulmü,  kötülükleri giderici, adaleti hakim kılıcı bir kurtarıcı şeklinde anlamak zorundayız. Yukarıda kaydedilen hadislerden anlaşılan budur.

 

Bu manada Kur'an-ı Kerim'de mîsak ayetleri var. Yani her peygamberin, kendisinden sonra gelecek bir kurtarıcıyı ümmetine  haber verdiği, o kurtarıcı geldiği takdirde, ona uyacakları hususunda onlardan mîsak (kesin söz) aldığı bazı ayetlerde belirtilmiştir. 

 

Alimler bu âyetten başka  diğer bir  kısım Kur'anî ve Nebevî nasslara dayanarak Hz. Adem'den itibaren bütün peygamberlerden, hem kendilerinden sonra gelecek peygamber ve hem de bizzat Hz. Muhammed hakkında mîsak alındığını belirtirler. Her peygamberden alınan mîsak hususunda kaydettiğimiz âyet  sarih değil ise de, İbnu Abbas ve Hz. Ali (radıyallahu anhüm)'den kaydedilen şu beyan sarihtir:         

مَا بَعَثَ اللّهُ نَبِيّاً اَِّ اَخَذَ عَلَيْهِ الْمِيثَاقَ لَئِنْ بَعَثَ اللّهُ مُحَمّداً وَهُوَ حَيّ لَيُؤْمِنُنَّ بهِ وَلَيَنْصُرَنَّهُ

Hadisin devamında Ümmetlerinden belirtilmektedir.

 

Nitekim İncil'de olsun Tevrat'ta olsun, onların maruz kaldığı bütün tahrifata rağmen Resulullah'ı haber veren pek çok âyet halen mevcuttur. Hüseyin-i Cisrî, Risale-i Hamidiye adlı te'lifinde bu ayetlerden 110 kadarını göstermiştir. Bu kitap, dilimize çevrilmiş ve basılmıştır. İncil ve Tevrat'taki ayetler umumiyetle bilinen, duyulan bir husustur, merak eden çabucak bulabilir. Bizce daha ilgi çekici olanı, semavî kitaplar deyince; hatıra gelmeyen, Zerdüştlerin, Brahmanların, Budistlerin mukaddes kitaplarında da Hz. Peygamber'den bahsedilmiş olmasıdır. Bizim inancımız o kitapların asıllarının semavî olduğunu kabule müsaittir. Hatta Fahr-ı Âlem'in onlarda zikri, asıllarının semavî olduğu hususunda bize yakin verir. Bu cümleden olarak, Osmanlıların son zamanlarında Asya devletlerini dolaşan meşhur seyyah Abdürreşid İbrahim'in hatıralarında görüyoruz ki, bir Budist rahip mukaddes kitaplarında Hz. Muhammed'in zikredildiğini ve Muhammed'in peygamberliğini inkâr etmenin mümkün olmadığını söylediğini nakleder. Muhammed Hamidullah'ın “Resulullah Muhammed” adlı kitabında  bu meselenin o kitaplardan detaylı şekilde tahkikini görmekteyiz. Hz. Adem'den beri her peygamberin, ümmetini;

 

1- Kendinden sonra gelecek peygambere uyması.

 

2- Geldiği zaman Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'i tanıması hususlarında uyardığı, mîsak aldığı, hatta Fahr-ı Âlem'in belli  başlı mümeyyiz vasıflarını öğrettiği hususunda ikna olabilmemiz için adı geçen kitaptan bazı  pasajlar sunacağız.

 

Müellif, önce Hz. Adem ve onun oğlu Şit aleyhima' sselam'dan söz eder. "Pek tabiidir ki biz  Hz. Adem'in ve keza onun oğlu Şis (Şit) peygamberin sahip oldukları kitapların içindekilerini bilememekteyiz. Bize kadar gelen en  eski bilgi, öyle anlaşılıyor ki İdris Peygamber hakkındadır. İslamî kaynaklar bu peygamberin yazıyı icad ettiğini söylemektedirler. Yahuda'nın bir mektubuna nazaran, durum şöyledir (İncil, Yahuda'nın Mektubu, 14 ve 15. cümleler):

 

"Adem'den sonra gelen İdris de şunları önceden haber vermiştir: "Bilin ki Rab on binlerce veli ile gelip herşey hakkında nihaî hükmünü verecektir: Allah'a karşı gelerek işledikleri günahkâr fiil ve hareketlerden, ona karşı sarfettikleri günahkâr, sert sözlerden dolayı günah işlemiş olanların hesabı görülecektir.

 

"Hıristiyan müfessirler, bu sözlerden "gelecek olan bir kimse varlığına dair bir ön  haber (beşaret)" neticesi çıkarırlar. Ancak İdris Peygamber'in bu ön haberinin kalan kısmı maalesef tamamen kaybolmuştur; elimizde bulunmamaktadır.  (Kütüb-i Sitte Tercemesi Cilt 14 Sayfa 279)

 

Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal'ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz." Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?

 

Hadîs-i sahihte rivayet edilen: "Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın geleceğini ve şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal'ı öldüreceğini" imanı zaîf olanlar istib'ad ediyorlar. Onun hakikatı izah edilse, hiç istib'ad yeri kalmaz. Şöyle ki:

 

O hadîsin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri mana budur ki: Âhirzamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:

 

Nifak perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan namında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i kemalin başına geçecek Âl-i Beytten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyan'ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.

 

İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılab edecektir. Ve Kur'ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi' ve İslâmiyet metbu' makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in va'dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey' va'detmiş, elbette yapacaktır. Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil.. belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek.

 

Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.(Bediuzzaman Mektubat Sayfa 50-51)

TEKRAR ALİ ŞERİATİ’YE DÖNÜYORUZ:

 

Konu – 2:

 

“Yani yeryüzündeki en adi bir maddeden “topraktan” yaratılan insana Allah: daha sonra, nefesini veya kanını, damarını yada sinirini değil, kendi ruhunu ona üflüyor, yani insanın dilinde (en yüce olarak) geçen bir nesneyi...” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 15)

 

Cevap – 2:

 

Burada da bilerek veya bilmeyerek Allah, sanki bizlere benzer etten, kemikten yaratılmış bir mahlukmuş gibi “nefesini veya kanını, damarını, yada sinirini değil kendi ruhunu ona (Adem’e) üfledi” diyor. Bu sözleri, bu sıfatları Allah’a nasıl yakıştırabiliyor? Allah’ın eti, siniri, kanı olur mu.?

 

Ayrıca insanın mayası olan toprak onun iddia ettiği gibi en adi mahluk değildir. Hem temizdir. Üzerinde seccade olmadan da namaz kılınır. Hem de temizleyicidir. Toprağı elimize, yüzümüze sürer onunla teyemmüm ederiz. Abdestsizlikten hatta cünüplükten temizleniriz. Ayrıca insanlar, cinler ve bütün canlıları, Allah’ın lutfuyla toprak beslediği gibi, bütün giyeceklerimizi, en güzel bitkileri, çiçekleri, ağaçları, tüm renkleri, güzellikleri ve pınarları da onda yani toprakta bulmaktayız. Aslında iblisin iddiası da öyleydi. “Ben üstünüm” diyordu. Toprağın bir hazineler, güzellikler, bereketler manzumesi ve ateşleri söndürecek nehirlere ve denizlere, okyanuslara sahip olduğunu düşünemiyor ve “ben ateşim, üstünüm” diye övünüyordu.

 

 

Konu – 3:

 

“Sonra melekler, “biz” maricin minnar (dumansız ateş) (55/15) ten yaratılmışız, oysa insan balçıktan yaratılmış, nasıl oluyor da onu bizden daha üstün kılıyorsun?” diye feryat ediyorlar. Allah onlara verdiği cevapta “ben sizin bilmediğinizi bilirim, bu iki boyutlu varlığa secde edin.” diyor! (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 16)

 

Cevap – 3:

 

Yukarıda okuduğunuz sözler, meleklerin ifadesiymiş gibi bir âyet numarası vermiş: 55/15. Bu âyetin meleklerle hiçbir ilgisi yoktur. Gelin karşılaştıralım. Şeriati’ nin bilgisizliği ve yanlışı meydana çıksın. İşte âyeti kerime! “biz cini, dumansız ateşten yarattık.” (55/15) gördüğünüz gibi beş kelimeden ibarettir, ne melek lafı var, ne de meleklerin (bizi ateşten yarattın) iddiası ve feryadı. Bunları nasıl uydurabiliyor.?

 

Konu – 4:

 

Burada da Havva annemizin, Adem’in kaburga çubuğundan yaratılmasına itiraz ediyor. “Farsça’ya yanlış tercüme edilmiş.” diyor ve yine ilave ediyor. “NİETZSCHE, gibi büyük bir adam bile şöyle diyor. (Kadını bir varlıktan, erkekse başka bir varlıktan yaratılmıştır. Daha sonra bunlar aralarında benzeşim geçirmişlerdir. Tarih boyunca birbirlerine karışmışlardır.) Yani bu ikisi, köken olarak iki ayrı kökten gelmiş olarak kabul edilmişlerdir.” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 17-18)

 

Cevap – 4:

 

Bu mevzudaki âyeti kerime ve hadisi şerifleri aşağıya alıyorum. Sayın Şeriati, âyet ve hadisleri bırakmış NİETZSCHE gibi bir gayri müslimin fikirlerini savunuyor. Yazıklar olsun.!

 

 

Âyet – 1:

 

  خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم مِّنْ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ

 

“Allah sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş meydana getirdi. Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor. İşte bu yaratıcı, Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyken nasıl oluyor da (O'na kulluktan) çevriliyorsunuz?” Zümer sûresi âyet : 6) 

 

(Rahim, dıştan içe doğru üç doku ile yapılmıştır: Parametrium, Miometrium, Endonetrium dokuları. Bu dokular, ışık, ısı ve su geçirmez zarlarla sarılmıştır. Kur’an, ışık geçirmez bu perdelere zulmet diyor ve insanın üç zulmet içinde yaratıldığını söylüyor. Ne yüce söz, ne ebedi mucize!)

 

Âyet – 2:

 

 

  وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ

 

  فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَـذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ

 

  وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ

  فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ

 

 وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ

 

   قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

 

  قَالَ اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ

 

  قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ

 

  يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

 

“(Allah buyurdu ki) : Ey Adem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz. Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nidâ etti. (Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. Allah: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır, buyurdu. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve orada (diriltilip) çıkarılacaksınız" dedi. Ey Adem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).”(Araf sûresi âyet : 19-26)

 

 

Âyet – 3:

 

لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

  فَلَمَّا آتَاهُمَا صَالِحاً جَعَلاَ لَهُ شُرَكَاء فِيمَا آتَاهُمَا فَتَعَالَى اللّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

 

“Sizi bir tek candan (Âdem'den) yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva'yı) yaratan O'dur. Eşi ile (birleşince), eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah'a: And olsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler. Fakat (Allah) onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği bu çocuk hakkında (sonradan insanlar) Allah'a ortak koştular. Allah ise onların ortak koştuğu şeyden yücedir.” (Araf sûresi âyet : 189-190)

 

HZ. ADEM (A.S.)’IN DÜNYADA ŞEYTAN TARAFINDAN ALDATILMASI

 

İblis (şeytan) Allah Teala’ya müracaat edip, Allah Teala kıyamete kadar ona ömür verince, hemen İblis sa’yetti (çalıştı) ki Adem’i ve Adem’in oğullarını azdıra. Evvela Adem’in yanına geldi. Ve onunla dostluk kurmak istedi. Dedi ki: “ Ya Adem, Allah Teala senin yüzünden beni rahmetinden uzaklaştırdı. Ve bu mülkü benden aldı sana verdi. Ben bundan sonra seninle dostluk edecek ve senin hizmetinde olacağım.” Adem’le Hindistan mülkünde bir yerde idiler. Adem dedi ki: “ nasıl olsa burada bununla yaşayacağım. Hiç olmazsa bununla müdaraa (idare) edeyim.” Adem’i şunun için aldattı ki: Adem’in Havva’dan bir oğlu doğardı. Bir yıl yaşayıp ölürdü. Dördüncü oğluna hamile olunca İblis (şeytan) Hz. Adem’e “Ya Adem, senin oğlanların için pek melül (üzülürüm) olurum ki, doğan tez helak (ölür) olur.” Adem (a.s.): Hüküm Allah’ındır. Öldürmek O’nun elindedir. Ve diri kılan O’dur.” İblis “Benim hatırama şöyle geliyor ve ben fal tutarım ki, bu Havva’nın karnındaki oğlan gökçek (güzel) suretli, azası tamam ve ömrü uzun ola” dedi. Adem (a.s.), “ Allah’dan ümit ederim ki öyle ola” deyince, İblis “ Eğer bu benim dediğim gibi oğlan doğarsa, bana bağışlar mısın?” dedi. Hz. Adem “ Bağışlayayım” cevabını verdi. İblis, “ Adını benim söylediğimi koymalısın”. Adem: “ Öyle koyayım” dedi. İblis’in adı Haris idi. “ Onun adını Abdülharis koy”  dedi. Adem “Öyle olsun” dedi.  Adem’in güzel suretli, dürüst endamlı bir oğlu doğdu. İblis “ Ya Adem, gördün mü benim falım rast geldi dedi. İmdi (şimdi) benimle kıldığın vaad’e (sözleşmeye) vefa kıl. Bu oğluna benim kulum de. Ta benim dahi bu oğlandan nasibim ola, hem senin ve hem benim ola”. Adem (a.s.), Abdülharis diye isim koydu. Onun üzerine Allah Teala Kur’an’da Araf sûresinin 190 ıncı ayetini indirdi. (İmam Taberi-Tarih-i Taberi Terc. C.1 S.86)   

 

Konu – 5:

 

“Allah insana kendi ruhundan üfleyerek onu kendi emanetçisi yapmamış mı? O halde insan yeryüzünde Allah’ın halifesi ve onun akrabasıdır. Allah’ın ve insanın ruhu tek bir faziletle beslenmiştir ki buda irade sahibi olmaktır... Allah ve insan arasındaki ortaklık yada akrabalık seçme serbestliğinden, iyi yada kötü şeyi yapmada, tuğyan ve itaat etmedeki özgürlükten gelmektedir.” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 19)

 

Cevap – 5:

 

Gördüğünüz gibi “Allah korusun” neredeyse insanı Allah’a eş edecek. Zaten bir akrabalık ve ortaklık çıkardı. Yine Allah’ın “itaat etme veya tuğyan etme” de insana ortak olduklarını yazdı. Haşa! Allah, kime itaat edecek, kime isyan edecek?

 

İrade sahibi olmak ve tuğyan etmek (isyan etmek) hüner ise, İblis şeytandan daha serbest, daha uzun ömürlü ve istediğini yapabilen başka kimse yoktur. Şeriati’ nin dediği gibi olsaydı İblis’ in Allah’a ortak ve akraba olması lazım gelirdi. Haşa, bu sözler küfürdür.

Konu - 6:

 

      “Diğer dinlerin, Allah’la şeytanın evrende varlığına ve onların birbirleriyle savaşmakta olduklarına olan inancının aksine, İslâm’a göre evrende tek bir güç vardır. Ve bu da Allah’ın gücüdür. Ancak insanın derinliklerinde şeytan ve Allah savaşmaktadırlar. İnsan, bu ikisinin arasında geçen savaşa sahnelik etmektedir.”  (Ali Şeriati, İnsan  Sayfa 21-22)

 

Cevap - 6:

 

Bu sözler de küfürdür. Çünkü şeytanın Allah’la savaşmaya ne gücü ne de kuvveti vardır. Hatta ölmemek için Allah’a yalvarmış, Allah’ da (c.c.) bizim imtihanımıza vesile olsun diye ona müsaade etmiş, herkesin öleceği en son güne kadar ona mühlet vermiş ve ebedi cehenneme koyacağını da bildirmişti. O da bu azaba itiraz edememiş, beni cehenneme koyamazsın, yakamazsın diyememiştir. Çünkü O, Allah’ı yakinen bilmektedir. Secde etmedikten sonra da “beni ateşten yarattın, Adem’i topraktan yarattın” diyerek, yaratıcısının Allah olduğunu itiraf etmiştir. Haşa!  Savaşan, Allah’la şeytan ise, insanın şeytana uymasından dolayı mesul olmaması lazımdı. Yahut her defasında şeytan mağlup olacağından insana günah işletememesi gerekirdi. Gerçekte mücadele şeytanla insan arasında olmaktadır.

 

Konu – 7:

 

“Geçmişteki dinlerin hilafına İslâm’daki bu dualizm, iki mabud olma durumu, iki ilaha tapınma ve bu ikili durum tabiatta değil, bizzat insanın içindedir.” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 22)

Cevap - 7:

 

Gördüğünüz gibi, bu cümlelerin de İslâm’da yeri yoktur.

 

İşte Ayetler:

 

   قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ

  اللَّهُ الصَّمَدُ

  لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ

  وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ

“De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır.  Onun hiçbir dengi yoktur.” (İhlas Sûresi Âyet: 1-4)  

 

اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى

“Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O'na mahsustur.” (Taha Sûresi Âyet: 8)

 

Konu – 8:

 “İnsan, yaratıcı bir varlıktır. Onun işi, (çalışması) ile karışmış olan bu yaratıcılık onu bütünüyle tabiattan kopararak, Tanrıyla (yaratmada) boy ölçüştürür..” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 62)

 

Cevap – 8:

Bu sözlerin de İslâmda yeri yoktur. Bu sözler de küfürdür.

 

Konu – 9:

“Kur’ân’ın ve Tevrat’ın ifadelerinde geçtiği gibi, Adem kıssasındaki “yasak meyveye yaklaşmak” ya da onu “yemek” bu anlamdadır. Yasak meyveyi birkaç anlamda yorumlamışlardır. Ben “dinler tarihi” ve “İslâmoloji” derslerinde bundan kastın “BEN BİLİNCİ” olduğunu söylemiştim.” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 298)

 

Cevap – 9:

 

Görüldüğü gibi bu da âyeti tahriftir. Âyetteki yiyecek meyve ile ağaç ile ben bilncinin hiçbir ilgisi yoktur.

 

Konu – 10:

 

“Bir gün geldi “dünya”, hayret veren harikulade bir varlığın zuhuruna şahid oldu... Gözüyle görüyordu ama yinede inanamıyordu. Şekilleri, sesleri, seyir çizgileri, gidip geldikleri, eğilip büküldükleri alanlar; iş sınırları, yapısı daha önceden belirlenmiş sürekli bir kişiliği olmayan, öbür ucu başkalarının elinde bulunan iplere bağlı olan kukla “insancık”lar arasında, dünya aniden şaşkınlıkla baş kaldıran birine şahid oldu... Artık iş işten geçmişti... Bu yaratık emir dinlemiyordu, sahnenin gerisinde bulunan ve “tüm ipler elinde olana itaat etmiyordu”. Kendisi için çizilmiş olan sınırın dışına çıktı, yasağı deldi. Her şey üzerinde hakim olan otoriteye baş kaldırarak “ÖZERKLİK” kazandı “insancık”lar kendilerine ulaşan kaza gereğince ve önceden yapılarına konulmuş olan “kadere” göre dönüp duruyorlar, zinciri kırarak kendi başına dolaşan sadece oydu. Kendi iradesinin “kaza” sına göre hareket ediyordu. Kendisi için önceden yazılmış alın yazısına el atarak onu değiştiriyordu. Her sınırı geçiyor, her “hadd” i aşıyordu... Nizam, intizam demeyip her şeyi yan yana katıyordu... Başkalarının işine de karışıyordu. İlginçtir ki diğer insancıkların boyunlarına da “ferman” yularını geçirerek kendi peşinden sürüklüyordu. Her şeyi “oyun” laştırıyor, yoldan çıkarıyor ve yol gösteriyor, başka bir yöne gönderiyor, başka bir yöne yönelmekte ondan etkileniyordu...Kendisini yeniden yaratıyor, sahnenin düzenine el atarak onu istediğine göre değiştirmek için, istihdam etmek için alt üst etmek, diğer yolları kapayarak yeni bidat bir yol icat etmek için elinden geleni yapıyordu...

(Ali Şeriati, İnsan, Sayfa 303’304)  

 

Cevap – 10:

Gördüğünüz gibi bu ifadelerde ölçüsüz. Tekrar okuyalım! Bakın Hz. Adem’ i nasıl tanıtıyor:

Artık iş işten geçmişti... Bu yaratık emir dinlemiyordu, sahnenin gerisinde bulunan ve “tüm” ipler elinde olana itaat etmiyordu... Her şey üzerine hakim olan otoriteye (yani Allah’a) baş kaldırarak “özerk” lik kazandı” cümleleriyle Hz. Adem’i, haşa Allah’a baş kaldırarak asi olan bu baş kaldırışı neticesi galip gelerek “özerk” lik kazanan bir isyancı, bir asi seviyesine düşürüyor. Halbuki ileride göreceğiniz gibi Hz. Adem, İblisin hilesi, yeminle aldatması, unutturması sonucu ve boş bulunarak yasak meyveyi yedikten hemen sonra, pişman olmuş, “Ya Rabbi nefsimize zulmettik bizi bağışla” diyerek tövbe etmişlerdi.

Yine şu satırlarında: “kendisi için önceden yazılmış alın yazısına el atarak onu değiştiriyordu” diyor. Halbuki kaderi ilahi katiyen değişmez, onu kimse değiştiremez.

Yine devam ediyor: “Her sınırı geçiyor, her haddi aşıyordu, nizam ve intizam dinlemeyip her şeyi birbirine katıyordu.” Sözleriyle de Hz. Adem’i bir cahil anarşiste benzetmiyor mu?    

 

Konu – 11:

 

“Tevrat’ta açık bir şekilde, Kur’an’da ise göndermelerle işaret edildiği gibi Adem’in şeytan aracılığıyla yediği yasak meyve “GÖRÜRLÜK” tür, açık bilinçtir. Bilinçsiz (bundan dolayı da günahsız) olan iradeden ve “görme” den yoksun olan Adem baş kaldıramayan bir hayvan ve bir bitki konumundadır.”  (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 352)

Cevap – 11:

 

Buradaki ifadeler de karmaşık kelimelerden ibaret cümleciklerdir. Yasak meyve için geçen sayfalarda “ben bilincidemişti. Burada ise “görürlüktür” diyor. Haram ve yasak olan meyveyi ve onun yenilmesini övüyor ve “bilinçsiz bundan dolayı da günahsız olan” iradeden ve “görme” den yoksun olan Adem “baş kaldıramayan bir hayvan ve bir bitki konumundadır” diyor. Halbuki Adem’e bilgi bizzat Allah tarafından vasıtasız olarak verilmişti. Ve meleklerin secde etmelerinden önceydi.  Henüz Havva yaratılmamıştı. Meyvenin yenilmesi hadisesi ise bundan çok sonra olmaktadır. Hz. Adem tamamen bilinçlidir ve görüş sahibidir. Aynı zamanda “Allamel esma” (isimleri öğreten) şöhretine kavuşmuştur. Şeriati, yukarıdaki iddiasıyla da Allah’a daimi ibadet ve itaat eden bütün melekleri ve günahlardan beri ve masum olan tüm peygamberleri baş kaldırıp isyan etmedikleri için küçümsüyor. Onlara: “baş kaldıramayan bir hayvan ve bir bitki” yaftası basıyor olmaz mı? Bu ise onlara büyük bir hakaret değil midir.? 

 

Konu -12:

 

“İnsan önceleri “öz”e sahip değildir, “öz”ü varlığından sonra oluşmaktadır. Tanrı insanı yarattığında, “insan”lık özelliği, bir sûret(şekil)i, (başı vs) aklı, yaratıcılığı, şerliliği, sevgisi, kindarlığı, olmayan bir varlık yaratmıştı. Bizim, insani nitelikler olarak bildiğimiz şeylerin hiçbirine sahip değildi.

İnsanı, aşka, kine, fedakarlığa, yüceliğe, akla, mantığa, bilgiye ve ilahi bir yaratım ve duyguya sahip olan varlık olduğunu söylediğimiz de onun niteliklerinden bir kısmını söylemiş oluruz. Bir yazarın ifadesiyle  “kendi kendinin geleceğidir.” Yani, daha önceleri  İşte insanın –kural dışı olarak’ varlığının özünden önce yaratılışı bu anlamdadır. Burada, bu durumda, ister teist ister ateist olalım, insana en büyük ayrıcalığı vermiş oluruz. Bu da insanın yaratıcılık niteliğidir.” (Ali Şeriati, İnsan  S.387’389)

 

Yine Ali Şeriati aynı kitabında şöyle söylüyor:

 

“Ve sen ey insan! Allah’ ın bu mesajına kulak ver! Kulak ver ki nirvanaya ulaşmak için  gök ve yer arasındaki uzun aralıkları kat etmen için, bedene olan tutsaklığının devam etmesi, toprak zincirinde yeryüzünde kalman gerekir. Teslim, riyazet (eksersiz)’iyle, ibadet işkencesiyle, Allah’ ın hulul (!) yolunu senin ruhunu ondan bir dalga olduğu, o kaynağa giden yolu düzlemen gerekir. Sen bu toprak tutsaklığında kendi bağımsızlığını elde edebilirsin, Allah da mahvolabilirsin, böylece  bunların hepsini de elde etmen mümkündür.” (Ali Şeriati, İnsan  S.430’431)  

 

Cevap – 12:

 

Yukarıda okuduğumuz gibi burada da kabul ettiği acayip fikirleri ve saçma görüşleri aşılamaya çalışıyor. Bazı satırları tekrar okuyalım:

 

“İnsanın varlığı, ne Tanrının zihninde ve ne de başka bir yerde onun nitelikleri olmadan (tamtakır bir halde) yaratılmıştır. Daha sonra bu varlığın bizzat kendisi yaratıldıktan sonra bu nitelikleri yaratıyor. Bir aşçı düşünün ne pişirmek istediğini bilmiyor..” derken, haşa Allah’ı ne pişireceğini bilmeyen aciz bir aşçıya benzetiyor. Ve Allah’ı bilgisizlik ve acizlikle suçluyor. Ve “insan kendi kendisinin yaratıcısıdır” diyerek büyük bir yanlışlığa düşüyor. Halbuki Allah; olmuş, olacak, gizli, aşikar her şeyi bilen, her türlü kabiliyetleri var eden, her zerreyi ve her şeyi ilim ve hikmetle yaratandır.

 

Gördüğünüz gibi Ali Şeriati’ nin bu görüşleri de tamamen İslâm’a ters düşmektedir ve küfürdür.

 

Fakat bizden önce İran’daki “İslâm Mektebi” dergisinin müdürü, “genç neslin kurtuluşu” adlı kuruluşun sorumlusu, ünlü yazar ve dini tebliğci ve “El’mizan” tefsirinin mütercimi Nasır Mekarim’i Şirazi beyin; Ali Şeriati’yi bu tip fikirlerinden dolayı “küfür” le suçladığını ve hücumlarda bulunduğunu, aynı kitabın 299 ncu  sayfasında Şeriati itiraf etmektedir.

 

KADER VAR MIDIR?

 

Zamanımızda en çok sorulan sorulardan biri de KADER konusudur. Cibril hadisi dediğimiz: Cebrâil’in (a.s.) uzaktan gelmesine rağmen üstü hiç toz olmamış bir insan sûretinde huzuruna gelip, ashabıyla oturmakta iken Resûlullah (s.a.s.) efendimizin önünde diz çökerek; “İman nedir ya Resullallah”? diye sormuş. Resûlullah (s.a.s.) efendimiz de : Allah’a, Meleklerine, kitaplarına, Resûllerine, Ahiret gününe, Kadere, Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, Öldükten sonra dirilmeye inanmaktır” buyurunca; “doğru söyledin ya Resûlallah!” dediği hadisi şerife dayanılarak, imanın esaslarından biri olarak kabul edilen KADER inancı, bin dört yüz küsür senedir devam ettiği halde, bu anlayışı inkar edenler o asırlarda da tek, tük çıkmış, şimdi de çıkıyor. Tabii  günümüzde bunların başında yine Prof. Sayın Öztürk ve hocası Prof. Sayın Hüseyin Atay, onların ardından da Prof. Sayın Süleyman Ateş geliyor.

 

Önce Sayın Öztürk’ün “Kur’an’daki İslam” kitabından, bunların görüşlerini aşağıya alıyorum:     

 

 

KADERİ KABUL ETMEYEN Y.NURİ ÖZTÜRK, HÜSEYİN ATAY Ve SÜLEYMAN ATEŞ

 

 

Diyorlar ki:

 

Kader; ölçü, düzen, takdir, ahenk demektir. Kur’an da kader kelimesini hep bu anlamda kullanır.

 

Bu kelimenin resmî  akide içinde iman şartlarının altıncısı olarak gösterilmesi Kur’an’daki (Allah’ın tavır ve tarzı) anlamında kabul edilebilir. Bu anlamda kadere imanın Kur’an bünyesinde yer aldığını söyleyebiliriz. Kur’ân-ın onay vermediği kader, kelam ve fıkıh kitaplarının bahsettikleri insan fiillerinin Allah tarafından önceden belirlenmiş olması anlamındaki kaderdir. Başka bir deyimle, Kur’an’daki kader kavramının insanın iradesi ile ilgili bir yanı yoktur. Kavramı bu yönde açıklayan hadis patentli rivâyetlerin, sonraki devirlerin mezhep çatışmaları sırasında uydurulmuş sözlerdir. 

 

Kur’an’daki kaderin, hayatın ve kâinatın kanunları anlamında olduğunda hiçbir tereddütümüz yoktur. Bu çerçevede olmak üzere kader, insana da uzanır.

 

Kader meselesi üzerinde Türkiye’de en önemli çalışmalardan birini yapmış olan sonuçta Kur’ân-ın  Müfessir Süleyman Ateş’in kanaati de küçük nüanslarla budur.”  (Kur’an’daki İslam s.93-94 Y.N.Öztürk)

 

 

 

HÜSEYİN ATAY’IN “CEVİZ KABUĞU” PROGRAMINDA  KADERİ İNKAR EDİŞİ

 

Sn. Öztürk’ün hocası Prof. Hüseyin Atay’ın ve ekibinin inancına göre Allah (c.c.) insanın ne olacağını bilemez: (11.12.1999 gecesi Hulki Cevizoğlu’ nun ceviz kabuğu programında  saat 03:00 sıralarıydı.) Hulki Cevizoğlu ona sordu:

“Hocam kader var mıdır, bu hususta ne dersiniz.?

“Onların anladığı mânada kader diye bir şey yoktur. Kader demek her şeyin ölçüyle yaratılması demektir.

“Hocam  Allah insanın ne yapacağını bilemez mi?

“Hayır bilemez. Bilir dersem kaderi kabul etmiş olurum.

“Hocam ne diyorsun? Allah kendi yarattığı kulunun ne olacağını bilemez mi?


“Hayır bilemez. “Bir deniz düşünün, denizin içinde çeşitli balıklar yaşamakta, istedikleri gibi dolaşıp hareket etmektedirler. Bunlar denizin içinde olduğu halde, deniz bunların ne yapacaklarını bilemez ve onlara müdahale edemez; işte bizde Allah’ın ilminin içindeyiz, fakat Allah bizim ne yapacağımızı, ne olacağımızı    bilemez.” demişti.

 

Bu sözler, insanı şüphesiz inkara götürür. Çünkü, gaybları da, gayb olmayanları da yaratan bizzat Allah (c.c.)’dır, olmuş ve olacak her şeyi O bilir.        

AKIL KUR’AN’DAN ÜSTÜNMÜŞ (!)

Başka bir ceviz kabuğu programında yine Sayın Öztürk ve Mustafa İslamoğlu ile beraber iken, Sayın AtayAkıl Kur’an’dan üstündür” demişti de; hiç birinden ses çıkmamıştı, hatta Sayın İslamoğlu  dahil.

“Akıl Kur’an’dan üstündür” diyen Sn. Atay! Size soruyorum!  Yaratılmış olan denizi; yaratıcısı olan Allah’a nasıl denk tutuyorsunuz,? her şeyi yoktan var eden yaratan Allah’la nasıl kıyas ediyor ve yaratıcı Allah’ı, onun yarattığı aciz bir denize benzeterek, yarattığı insanın ne olacağını bilemeyecek kadar aciz bir Allah tanımı yapıyorsunuz?  Çok güvendiğiniz ve Kur’an’dan üstün dediğiniz aklınız, yaratıcı Allah ile, yaratılan denizi nasıl eşit tutabiliyor.? “Deniz balığın ne yapacağını bilemediği gibi Allah’ da insanın ne olacağını bilemez” diyebiliyorsunuz.? Sayın Atay! Yoksa sizin aklınıza göre: fuhşa batanların, ateist, satanist, sokaklarda yatan uyuşturucu tutkunlarının ve puta tapanların akılları da mı haşa Kur’an’dan üstün.? İlahiyatta okuyup halkı aydınlatacak yarının ilim adamlarını bu mantıkla mı yetiştiriyorsunuz.? Yazıklar olsun! Halbuki Kur’an Allah kelamıdır, ezelidir, hiç kimsenin aklı Kur’an’dan üstün olamaz. Allah hidâyet versin... Amin.

ONLARIN YOKTUR DEDİĞİ KADER VE KAZA NEDİR?

Bu konudaki âyet ve hadislere gelmeden önce, İslami Bilimler Ansiklopedi’sinden kaderle ilgili bölümü alıyorum.

 

KADER:

Yüce Allah’ın sonsuz ilmi ile evrende olan ve olacak olan bütün varlık ve gelişmelerin, öncesini ve sonrasını bilip, ona göre takdir ve tayin etmesi. Olmuş ve olacak her şeyin Allah’ın bilgisi ve isteğiyle olduğunu kabul etmek imanın şartlarındandır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:  (Kamer: 49) 

 

KAZA VE KADER:

Yüce Allah’ın ezelde takdir ettiği şeylerin (kaderin), zamanı gelince yürürlüğe geçmesi, gerçekleşmesi kazadır. Kaza ve kader kavramları bir birini tamamlar. Bilindiği gibi kader yüce Allah’ın olacak olan her şeyin ne zaman, nerede ve nasıl gerçekleşeceğini bilmesi ve bildirmesi (tayin ve takdir etmesidir). Kaza ise bu belirlenen şeyin vakti gelince Allah tarafından yaratılması uygulamaya konulmasıdır. Kaza ve kader  birisidir. Yani bir kişinin iman etmiş olması için kaza ve kaderin gerçekliğine, hayır da olsa, şer de olsa her şeyin Allah’dan geldiğine inanması gerekir.

Buna rağmen kaza ve kader meselesi İslâm alimleri arasında en çok tartışılan konuların başında gelir.

Çünkü bu konu son derece hassas ve derin bir konudur. En iyisi kaza ve kader konusunda Resulullah’ın  yaptığı uyarıyı dikkate alarak, onun aklın idrak ve seviyesini aştığını ve fazla derine dalınmaması gerektiğini bilmektir. Yalnız her şeyin Allah’ın takdiriyle olduğunu ve ancak O’nun izniyle gerçekleştiğini bilmek ve inanmak gerekir. Çünkü yüce Allah buyuruyor ki:   (Furkan: 2)-(İslâmi Bilgiler Ans. C.2 Hikmet N. S. 112,134-135)

 

Buraya ünlü İslâm büyüklerinden ve Allah dostlarından Abdülkadir Geylani Hazretlerinin İlahi Armağan Fethu’r-Rabbani isimli kitabından bir bölüm alıyorum:

“Kader başa geldiği zaman gönderene kafa tutmak, inancı öldürür; Tevhid (Allah’ı birleme) – nurunu söndürür; Tevekkül ve ihlâsı yok eder.

 

İman sahibinin kalbi, niçin ve neden olduğu, gibi sözleri bilmez. Belki “şundan veya bundan oldu”, gibi yersiz lafları da dile getirmez. Bildiği tek şey vardır. O da:

-Baş üstüne, hoş geldi; Safalar getirdi... diye karşılamaktır.”

(Bu konuşma Pazar sabahı Ribat’ta yapıldı. Konuşma tarihi Hicri 3 Şevval 545 Miladi, 1150)-(İlahi Armağan Fethu’r-Rabbani S.18 Bedir Yayınevi) 

 

 Bu bölüme kaderle ilgili âyetleri ve hadisleri alıyorum.

 

Âyetler  : 

 

  مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ

  لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

 

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.(Hadid Sûresi Âyet: 22-23)

 

فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَّقَدْ جِئْتَ شَيْئًا نُّكْرًا

“Yine yürüdüler. Nihâyet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Musa dedi ki: Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın!”(Kehf Sûresi Âyet : 74)

 

وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا

"Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk."(Kehf Sûresi Âyet:80)

 

فَأَرَدْنَا أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِّنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا

“(Devam etti:) "Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin."(Kehf Sûresi Âyet :81)

 

  وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا

"Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur."(Kehf Sûresi Âyet :82)

 

Allah insanın ne olacağını bilemez, diyen Sayın Atay ve kader yoktur, diyen Sayın Öztürk ve o görüşte olanlara soruyoruz; kader yoksa Hızır (a.s), geminin akıbetini (sonrasını), duvarın altında hazinenin gömülü olduğunu ve ‎‎‎‎‎rastladıkları çocuğun azgın ve kafir olacağını nasıl bildi?

 

Âyetler:

 

  وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلاَّ بِإِذْنِ الله كِتَابًا مُّؤَجَّلاً وَمَن يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَن يُرِدْ ثَوَابَ الآخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ

“Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah'ın iznine bağlı olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.”(Âl-i İmran Sûresi Âyet:145)

 

مَّا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا

“Allah'ın, kendisine helâl kıldığı şeyde Peygamber'e herhangi bir vebâl yoktur. Önce gelip geçenler arasında da Allah'ın âdeti böyle idi. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.”(Ahzap Sûresi Âyet: 38)

 

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

“Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”(Tekvir Sûresi Âyet: 29)

 

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا

“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.”(İnsan Sûresi Âyet: 30)

 

وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلكِن يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَلَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.”(Nahl Sûresi Âyet: 93)

 

Bu okuduğumuz son iki âyette: “Biz dilemezsek siz dileyemezsiniz. Dilediğimizi saptırır, dilediğimizi doğru yola iletiriz.” buyruğu kaderin ispatı için kâfi değil midir.?

 

   قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

  تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ

 

“(Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.”(Âl-i İmran Sûresi Âyet: 26-27)

 

   وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصَيبُ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

 

“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O'nun keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve O bağışlayandır, esirgeyendir.”(Yunus Sûresi Âyet: 107)

 

لِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاء يَهَبُ لِمَنْ يَشَاء إِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَن يَشَاء الذُّكُورَ

  أَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَإِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَن يَشَاء عَقِيمًا إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ

“Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Yahut onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.”(Şura Sûresi Âyet: 49-50)

 

Bu son okuduğumuz dört âyette de kader açıkça bildirilmiyor mu? 

 

  فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ أُوْلَـئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُم مِّنَ الْكِتَابِ حَتَّى إِذَا جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُواْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ

“Allah'a iftira eden ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Onların kitaptaki nasipleri kendilerine erişecektir. Sonunda elçilerimiz (melekler) gelip canlarını alırken "Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz ilahlar nerede?" derler. (Onlar da) "Bizden sıvışıp gittiler" derler. Ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.”(A’râf Sûresi Âyet: 37)

 

Onların kitaptaki nasipleri ne demektir? Bu nasipleri kim takdir ve nasip etmiştir.?

 

الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا

“Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O bir çocuk edinmemiştir,mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir.”(Furkan Sûresi Âyet : 2)

 

وَإِن مَّن قَرْيَةٍ إِلاَّ نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ أَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَدِيدًا كَانَ ذَلِك فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا

“Ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helâk edecek veya en çetin bir şekilde azaplandıracağız. Bu, Kitap'ta (levh-i mahfuz'da) yazılıdır.”(İsra Sûresi Âyet : 58)

 

Bu âyet de; ülkelerin ve orada yaşayanların kaderlerini, akıbetlerini bildirmekte değil midir?

 

  وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِن قُرْآنٍ وَلاَ تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلاَّ كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَن رَّبِّكَ مِن مِّثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء وَلاَ أَصْغَرَ مِن ذَلِكَ وَلا أَكْبَرَ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ

“Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'an'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.”(Yunus Sûresi, Âyet : 61)

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu:”

“Muhakkak biz her şeyi (önceden tespit edilmiş olan bir) kaderle yarattık.” (Kamer Sûresi Âyet: 49)

 

“AÇIKLAMA:

 

Bu bölümde kadere iman ile ilgili hadisler bir araya toplanmıştır. Kader; Allah’ın ezelde ilmi ve iradesi gereğince, hangi şeyin hangi zamanda, hangi yerde, hangi özel vasıflarla icâd edileceğini belirtmesidir. Bu tahdit ve belirtme levh-i mahfuz’da   tespit edilmek sureti ile yapılır. (Tac Terc. Cilt 1 S.45) 

  

Hadis – 1:

“Cabir (r.a)’dan:

Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

Kadere, hayrına ve şerrine iman etmedikçe, başına gelenin asla şaşmayacağını, başına gelmemesi mukadder olanında asla gelmeyeceğini bilmedikçe, hiçbir kul iman etmiş sayılmayacaktır.”(Tirmizi Tac Terc. C.5   S.349)

 

Hadis – 2:

“İbn-i Abbas (r.a.)’dan:

Günün birinde peygamber (s.a.s)’ in arkasında bulunuyordum, bana:

 

-Ey Genç! Sana birkaç kelime öğreteyim: Allah’ın emirlerini ve nehiylerini gözet ki, Allah da seni gözetsin. Evet, Allah’ı gözet ki, O’nu karşında bulursun. Dileğin varsa Allah’ dan dile, yardım isteyecek olursan Allah’tan iste ve bil ki, bütün ümmet toplanıp sana bir menfaat dokundurmaya çalışsalar, ancak senin için Allah’ın yazdığı bir şeyin menfaatini dokundurabilirler. Keza, eğer bütün ümmet, sana zarar dokundurmaya kalkışırlarsa, ancak senin hakkında Allah’ın yazmış olduğu zararı dokundurabilirler, artık kalemler kaldırıldı, yazılar kurudu.”(Hadisi, Tirmizi rivâyet etmiş ve: hadis hasendir, sahihtir, demiştir.) (Riyazu’s-salihin C.1 S.95-96)

 

Hadis – 3:

“Suraka İbn-i Cu’şem (r.a.)’dan:

-Ey Allah’ın Resulü dedim, (yapılan) amel (işler), önceden kalemin yazıp kuruduğu, kaderin kesinleştiği şeyler cümlesinden mi, yoksa müstakbelde karşılaşacağı şeyler cümlesinden mi?”

Aleyhisselatu Vesselam şu cevabı verdi: “Amel, kaderin tespit ettiği, kalemin de yazıp kuruduğu şeyler cümlesindendir. Herkes yaratıldığı şeye müyesser kılınır.”(K.Sitte C.16 S.501)

 

Hadis – 4:

“Ebu Hureyre (r.a.)’den:

Resulullah (s.a.s) buyurdular ki:

“-Kuvvetli mü’min, Allah nazarında zayıf müminden daha sevgili ve daha hayırlıdır. Aslında her ikisinde de bir hayır vardır. Sana faydalı olan şeye karşı gayret göster. Allah’tan yardım dile, acz izhar etme. Bir musibet başına gelirse: “Eğer şöyle yapsaydım bu başıma gelmezdi!” deme. “Allah takdir etmiştir. O’nun dilediği olur!” de! Zira “eğer” kelimesi şeytan işine kapı açar.”(Müslim, K.Sitte C.14 S.23)

           

Hadis – 5:

“Ömer İbnu’l- Hattab (r.a.) anlatıyor:

Resulullah (s.a.s) buyurdular ki: Musa (a.s.): “Ey Rabbim! Bizi ve kendisini cennetten çıkaran Adem’i bize göster!” diye niyazda bulundu. Hak Teala ve Tekaddes Hazretleri de, babası Adem (a.s.)’i ona gösterdi. Bunun üzerine Hz. Musa:

-“Sen babamız Adem misin?” dedi. Adem: -“Evet!” deyince:

-“Yani sen, Allah’ın kendi ruhundan üflediği kimsesin. Sana bütün isimleri öğretti, meleklere emretti ve onlar da sana secde ettiler öyle değil mi?” diye sordu. Adem yine: “Evet!” dedi. Hz. Musa sormaya devam etti: “Öyleyse sen niye bizi ve kendini cennetten çıkardın?” bu soru üzerine Hz. Adem:

“Sen kimsin?” dedi. O: “Ben Musa’yım!” deyince: “Yani sen, Allah’ın risalet (peygamber yaparak) vererek mümtaz kıldığı kimsesin. Sen Beni İsrail’in peygamberi, perde gerisinde Allah’ın konuştuğu kimsesin. Allah seninle kendi arasına mahlukatından bir elçi de koymadı değil mi?” dedi. Hz. Musa “Evet!” deyince; Hz. Adem:

“Öyleyse sen, (bu söylediğin şeyin) ben yaratılmazdan önce Allah’ın (KADER) kitabında yazılmış olduğunu görmedin mi?” dedi. Hz. Musa “Evet!” deyince:

“Öyleyse Allah’ın kazası (hükmü) benden önce cereyan etmiş bir şey hakkında beni niye levmediyorsun (suçluyorsun)?” dedi.

Resulullah Efendimiz, devamla:

“Hz. Adem, Musa’yı ilzam (mağlup) etti. Hz. Adem, Musa’yı ilzam etti. Hz. Adem, Musa (a.s)’yı ilzam etti” buyurdular.”(Ebu Davud K.Sitte C.14 S.32-33)

 

Hadis – 6:

“Ebu Hureyre (r.a.)’dan: Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Allah, varlık dünyasını yaratmadan önce onlarla ilgili olan işleri takdir ettiği vakit, yanında arş üzerinde olan kitapta şöyle yazdı: Şüphesiz, rahmetim, gazabımdan üstündür”(Tac Terc.C.1S.46)

 

Hadis – 7:

“Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’ın şöyle dediği rivâyet edildi: Bize sözünde sadık ve Allah ile müminlerin tasdikine mazhar olmuş olan Allah’ın resulü şöyle konuştu: Şüphesiz sizden birinizin yaratıldığı madde, anasının karnında nutfe olarak kırk gün kalır. Sonra yine böylece (kırk gün) kan pıhtısı olarak, sonrada yine böylece kırk gün bir lokma büyüklüğünde et parçası olarak kalır. Ve bundan sonrada (yani yüz yirmi gün olduktan sonra) kendisine ruh üflenir. Ve dört şey ile emrolunur:

1- Rızkının,

2- Ecelinin,

3- Amelinin,

4- Şaki veya said olduğunun yazılması ile (yani Allah, meleğe bu dört şeyi emreder.) (Buradan aşağı kısım İbn-i Mes’ûd’un sözüdür.)

Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, sizden bir kimse cennete bir arşın yanaşıncaya kadar cennetlik olanların amelini işler de, kitap ona üstün gelince, (yani anasının karnında iken yazılmış olan yazı tesirini gösterince) cehennemliklerin amelini işler ve oraya girer. Ve yine sizden bir kimse cehenneme bir arşın yaklaşıncaya kadar cehennemliklerin amelini işler de, kitap ona üstün gelince, (yani anasının karnında iken yazılmış olan yazı tesirini gösterince) cennetliklerin yaptığı işi yapar da, oraya cennet’e girer.” (Buhari, Müslim, Malik Tac Terc. C.1 Sayfa 49)

 

Hadis – 8:

“İbn-i Ömer (r.a.)’dan:

Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Her şey Allah’ın takdiri ve hükmü iledir. Akıl ve ahmaklık bile”.(Tac Terc. Cilt 1 S.50)

 

Hadis – 9:

“Ebu Hureyre (r.a.) şöyle dedi:

Kureyş müşrikleri peygamber (s.a.s) ile kader hakkında tartışmaya geldiler; Bunun üzerine: Ateşe yüz üstü sürüldükleri gün, onlara: “cehennemin tadını, tadın” denir. “Şüphesiz biz, her şeyi kader ile, bir ölçüye göre yarattık.” Kamer suresi âyet 78, mealindeki âyet nazil oldu.”Tac Terc. C.1 Sayfa 50)

 

Hadis – 10:

“İbn-i Amr b. As (r.a.)’dan: Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

Allah, yer ve gökleri yaratmadan elli bin sene önce, mahlukatının mukadderatını yazdı. (Yani, levh-i mahfuz’a yazılmasını emretti.) (Buhari, Tirmizi Tac Terc. C.1 Sayfa 50)

 

Hadis – 11:

“İmran b.Husayn (r.a.) dedi ki: --Ya Resulullah Cennetliklerle cehennemlikler belli midirler?

Peygamber (s.a.s): --Evet, buyurdu.

--Şu halde iyi amel işlemenin ne manası var?

Peygamber (s.a.s): Herkese işlemesi takdir edilen işi işlemek kolaylaştırılır, buyurdu. (Buhari, Müslim, E. Davud, Tirmizi Tac Terc. C.1 Sayfa 51)

 

Hadis – 12:

“Enes (r.a.)’dan:

Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: Üç şey imanın esaslarındandır:

1- “Lâ İlâhe illallah” diyene dokunmamak. Günah sebebiyle böyle bir kimseyi kâfir saymadığımız gibi, yaptığı herhangi bir iş sebebiyle de onu Müslümanlığın dışına atmayız.

2- Cihad, Allah’ın beni peygamber olarak gönderdiği zamandan, bu ümmetin sonuncusu Mehdi ve İsâ (a.s.)’ın Deccâl ile dövüşeceği zamana kadar devam eder. O’nu ne zâlimin zûlmü bozar, ne de adâleti durdurur.

3- Kadere iman etmektir.”(E. Davud, Tirmizi Tac Terc. Cilt 1 Sayfa 51-52)  

 

Hadis – 13:

“Ubade b. Samit (r.a.) oğluna şöyle dedi:

Yavrum; senin için takdir edilen şeyin şaşmadan sana isabet edeceğine, başkası için takdir edilen şeyin de sana ulaşmayacağına inanmadıkça gerçek imanın zevkini asla tadamazsın. Peygamber (s.a.s) şöyle derken işittim: Şüphesiz, Allah’ın ilk yarattığı (şey) kalemdir. Ve onu (yaratınca) ona: Yaz, dedi. Kalem:

Ya Rabbi ne yazayım, deyince Allah Teâlâ: Kıyamet gününe kadar her şeyin kaderini yaz, buyurdu. Yavrum, muhakkak peygamber (s.a.s)’i şöyle derken işittim:” “Bundan başka bir inanç üzerine ölen kişi benden değildir.” (E. Davud, Tirmizi Tac Terc. C.1 S.52)

 

Hadis – 14:

“Ali (r.a.)’dan: Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

Yani, Allah’tan başka İlâh olmadığına ve benim, hak olarak gönderdiği peygamberi olduğuma şehadet etmedikçe, ölüme, ölümden sonra dirilmeye, kadere iman etmedikçe, kimse mümin olamaz.”(Tirmizi, Tac Terc.C; 1 Sayfa 53)

 

Hadis – 15:

“Ebu Azze (r.a.)’dan: Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

Allah bir kulun bir yerde ölmesini hükmettiği vakit, kulu o yere muhtaç kılar (yani ihtiyacını temin etmek üzere kulu o yere gönderir ve kul da o yere gidince ölür.)” (Tirmizi Tac Terc.C1 Sayfa 53)

 

Hadis – 16:

“İbn-i Ömer (r.a.)’dan: Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

Kaderiyye bu ümmetin mecusileridir. Hastalandıkları zaman ziyaretlerine gitmeyiniz; öldükleri zaman da onlara şehadet etmeyiniz. (E.Davud; Tac Terc. C 1 S.53)

 

 

Kaderiyye, kulun ihtiyari fiillerini kendisinin yarattığına inanan bir gruptur. Bundan önceki açıklamamızda bu görüşü belirtmiştik. Böyle bir görüşün (mu’tezile) adındaki mezhebin ortaya çıkmasından önce mevcut olduğu görülmektedir. Sonradan (kul fiilin yaratıcısıdır.) diye mu’tezile’nin de bu görüşü benimsediği görülmüştür. Mecusi; müşriklerden güneşe veya ateşe tapan bir taifeye denilmektedir. Bunlar iki Tanrıya inanırlar. Nur ve Zulmet. İyiliklerin Nur tarafından, kötülüklerin de Zulmet tarafından yaratıldığına inanırlar. Hadisi şerifte Kaderiyye’nin bu ümmetin, yani Müslüman ümmetinin mecusileri olduğu ifade ediliyor. Kaderiyye, ihtiyari fiillerini insanın kendisi yarattığını söyleyerek, Allah’tan başka bir yaratıcı daha kabul etme durumuna düşmektedir. Bu bakımdan iki Tanrıya inanan Mecusilere benzerler. Fakat, yukarıda da belirttiğimiz gibi, insan, Allah’ın kendisine verdiği kudretle bu yaratma işini yapar, dedikleri için, bu görüşleri yüzünden küfre sapmış sayılmamışlardır. (Tac Terc. C. 1 Sayfa 53-54)

 

Hadis – 17:

“İbn-i Ömer(r.a.)’dan: Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

Kaderiyyecilerle oturmayınız ve onlarla söze girişmeyiniz.” (E.Davud;Tac Terc. C.1 Sayfa 54)

 

Hadis – 18:

“İbn-i Ömer (r.a.)’dan: peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

Şu ümmette, yahut ümmetimde kaderciler hakkında hasf (yer sakinlerinin yerin dibine batması) mesh (insanın maymun ve domuz şekline sokulması) ve kazf (gökten taş yağması) gibi cezalar vardır.”(TirmiziTac Terc. C.1 Sayfa 55)

Hadis – 19:

“İbn-i Abbas (r.a.)’dan: Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

Ümmetim arasında Müslümanlıktan nasibi olmayan iki taife vardır. Mürcie ve Kaderiyye.” (Tirmizi; Tac Terc. C.1 Sayfa 55)

 

Hadis – 20:

“Huzeyfe (r.a.) anlatıyor:

-Resulullah (s.a.s) buyurdular ki;

-Her ümmetin mecusileri vardır. BU ÜMMETİN MECUSİLERİ “KADER YOKTUR!” diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın. Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın. Onlar deccal bölüğüdür. Onları Deccal’a ilhak etmek Allah üzerine bir haktır.”(Ebu Davud K.Sitte C.14 S.34)

 
Hadis – 21:
“Nafi (Rahimehullah) anlatıyor:
Bir adam İbn-i Ömer (r.a.) gelerek: “Falan kimse sana selam ediyor!” diyerek, Şamlı birisinden selam getirdi. İbn-i Ömer (r.a): “Bana ulaştığına göre, o kimse kaderi inkar ediyormuş. Eğer o böyle bir bid’a fikre saplandı ise, sakın ona benden selam söyleme! Zira ben, Resulullah (s.a.s)’i işittim: “Bu ümmete hasf (yere batırma), mesh (sûret değişmesi) ve kazf (taş yağması) olacak. Bu musibetler kaderi inkar edenlere gelecek.” (E.Davud; Tirmizi: K.Sitte C.14 S.38)

 

Ebu Davud’un bir rivâyetinde, İbn-i Ömer’e selam gönderen Şam’lı zatın, İbn-i Ömer’le mektuplaşan tanış birisi olduğu belirtilir. İbn-i Ömer ona şöyle yazmıştır: “Kulağıma geldiğine göre sen kader hakkında (rastgele) konuşuyormuşsun. Bundan böyle sakın benimle mektuplaşmaya yeltenme. Zira ben Resulullah (s.a.s)’ın: dediğini işittim. (Ebu Davud, Tirmizi K.Sitte C.14 S.38)

 

 

AÇIKLAMA önceki hadislerde geçti (Kütübü Sitte Tecr.C.14.S.32-33).

KADER DEĞİŞEBİLİR Mİ?

Soru: Hz. Allah, takdir ettiği kaderimizi bizim duamızla, istediğimizle ve uğraşmamızla değiştirirmi, yoksa ne kadar uğraşsak takdir-i ilahi değişmezmi?

 

Cevap: Cenab-ı Hakk’ın takdiratı iki kısma ayrılmaktadır. “Kaza-i muallak”.Kaza-i mübrem; “Levh-i Mahfuz”, da tespit edilmiş bulunduğundan burada tebdil (değişiklik) olmaz. “Bizim katımızdaki bir hüküm değiştirilmez.”(Kaaf: 29) Mealindeki âyeti kerime bunun delilidir. Kaza-i muallak, “Levh-i mahfuzu ispat”da tespit edilmiş olduğu için bunda değişme olabileceği İslam uleması tarafından açıklanmıştır.  “Allah dilediğini mahv, dilediği şeyi de ispat eder.” (Rad :39) Mealindeki âyet ile, “Allah onların kötülüklerini iyiliklere tebdil ediverir” (Furkan: 70) manasındaki âyet-i kerimeler bu görüşün delili olarak gösterilmektedir. (Fetvalar.Mehmet Emre. c.1.s.470)

 

KADER OLMASAYDI?...

İşte kaderin gerekliliğini, lüzum ve önemini bildiren âyeti kerime:

 

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid Sûresi Âyet: 22-23)

 

Netice:

Yazılı olan kaderde: Yaratılmadan önce yaratılacak olan herşeyin ve insanların, sonları ve akıbetleri, önceden Allah tarafından ana hatlarıyla takdir ve tespit edilerek yazılarak; uygulanması için Levhi Mahfuz’da meleklere gösterilmeseydi, bu takdir istikametinde, -mecazen söylüyorum- raylar döşenmiş olmasaydı ve bazılarının dediği gibi “her kişi kendi kaderini çizseydi”! Kim annesinden; kör, sağır, topal, özürlü  doğmak, veya kim  ateist, ateşe tapan, mecusi, şeytana tapan satanist, öküze tapan,  puta tapan kafir ve gayrimüslim bir aileden doğmak isterdi? Kim dindar ve zengin bir aile çocuğu olmak istemezdi? Herkes zengin olsa kim kimin işini görür? Çöpleri kim temizler, yolları kim süpürür? Kim hamallık yapar, doktorluk dururken kim müstahdem olmak isterdi? Bunu fakirleri kınamak için söylemiyorum.  İyilik yapan dindar fakirler, iyilik yapan dindar zenginlerden bir hadisi şerife göre; beş yüz sene önce cennete gireceklerdir. Burası imtihan yeridir. Gerçek adalet ahirette olacaktır.

 

Bu kısma Bediüzzaman Said-i Nursi Hz. lerinin rüyayı sadıka ile ilgili olarak “kader” konusunu izah eden mektubatından bir pasajını alıyorum:

 

“Rü’ya-yı sadıka, benim için hakkel yakin derecesine gelmiş ve pek çok tecrübatımla, Kader-i İlahinin her şeye müsait olduğuna bir hüccet-i katı hükmüne geçmiştir.Evet bu rüyalar, benim için hususan bu birkaç sene zarfımda o derceye gelmiştir ki; mesela : Yarın başıma gelecek en küçük hadisat ve en ehemmiyetsiz muamelat ne hatta en adi muhaverat yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu ve gecede onları görmekle, dilim ile değil, gözüm ile okuduğum bana kat’i olmuştur.Bir değil, yüz değil, belki bin defa ; gecede, hiç düşünmediğim halde gördüğüm bazı adamlar veyahut söylediğim meseleler, o gecenin gündüzünde, az bir tabir ile aynen çıkıyor.Demek en cüz’i hadisat vukua gelmeden evvel hem mukayyettir, hem yazılmıştır.Demek tesdüf yok, hadisat başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir!..”(Bediüzzaman Said-i Nursi,Mektubat,s:322,Ankara-1958)

 

Netice olarak diyoruz ki; Yukarıdaki âyet ve hadislerin bildirdiği gibi: Kader vardır. Ve ona inanmak imanın gereklerindendir.

BİR YAZARIN “PEYGAMBER GAYBI NE BİLSİN” SÖZÜNE CEVAPLARIMIZ

İlâhiyatçı  olmadığı gibi, basılı hiçbir kitabı da bulunmayan, buna rağmen sık sık TV. kanallarına çıkartılıp konuşturulan ve de tasavvufa karşı olmasıyla bilinen Sayın yazar ile; Hulki Cevizoğlu’nun Show TV.’de yayınladığı Ceviz Kabuğu programında tartışırken, Sayın Öztürk hadisleri kabul etmeyip; “Kur’ân’dan başka kaynak tanıyan, müşrik yani Allah’a eş tutmuş olur” dediği halde Peygamberimiz Efendimiz’in “Allah (c.c.) Her yüz yılın başında bu dini yenilemek için bir müceddid  (yenileyici) gönderir.” şeklindeki hadisi şerifini, işi düştüğü için kaynak göstererek; kendisinin çıplak uyarıcı(!) olduğunu, kırk kitabı boşuna yazmadığını anlatırken, sayın yazar; şiddetle müdahale ederek; “Şuna bak! Peygamberimiz hadisinde her yüz yıl başında bir müceddid gönderilir diyormuş! Yahu peygamber gaybı ne biliyormuş da haber vermiş. O gaybı ne bilsin?” diyebilmişti.

Biz diyoruz ki: Peygamberimiz de (s.a.s), diğer peygamber ve veliler yani Allah dostları da, kendilerinden müstakil bir güçle elbette gaybı bilemezler. Fakat Allah, hem peygamberlere hem de dostlarına dilediği zaman dilediği kadarını bildirir ve de bildirmiştir.  Resûlullah Efendimiz (s.a.s) kıyamete kadar olacak bir çok olayları haber vermiş ve bu güne kadar bunların günümüze kadar olan kısmı çıkmıştır. Öbürleri de zamanı geldiğinde şüphesiz çıkacaktır, çünkü O yanlış söylemez. İşte âyetler:

 

  اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

“O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler (O’nun bildirdikleri bilirler). O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.” (Bakara sûresi âyet : 255)

 

 å¤î 2 ¤å¡ß ¢Ù¢Ü¤ í ¢é £ã¡b Ï §4좠‰ ¤å¡ß 󨚠m¤‰a ¡å ß ü¡a a=¦† y a ¬©é¡j¤î Ë ó¨Ü Ç ¢Š¡è¤Ä¢í 5 Ï ¡k¤î Ì¤Ûa ¢á¡Ûb Ç

a=¦† • ‰ ©é¡1¤Ü  ¤å¡ß ë ¡é¤í † í

“Gaybı bilen O’dur. Gizli bilgisini kimseye açmaz. Ancak, razı olduğu peygambere açar. Çünkü O, elçinin (peygamberin) önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar.” (Cin sûresi âyet : 26-27)

 

Sayın yazar, bu âyetleri hiç görmediniz mi? Yoksa okudunuz da anlayamadınız mı? Yukarıdaki birinci âyette; “O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler (O’nun bildirdiklerini bilirler).”  buyururken Cin sûresindeki âyetlerde ise: gaybi  razı olduğu resûle (peygambere) açacağını âşikar bildirmektedir. Bu açıklıktaki bir âyeti nasıl görmezlikten gelerek, peygamber gaybı bilemez diyorsunuz?

En başta Kur’an’ı Kerim’de bildirilen bütün gaybi bilgiler; Resulullah efendimizin vahiy katiplerine söyleyerek yazdırdığı vahye dayalı  gayp bilgilerdir..

Ayrıca kıyamete kadar olacak olayları Allah’ın izniyle bizlere bildirmiştir; işte bu konuyu  aşağıya alıyorum.  Resûlullah sevgisi böyle mi ifade edilir? Allah’ın (c.c.) verdiğini kim geri alabilir? O’nun yücelttiğini kim indirebilir.?

GAYB NEDİR?

“Sözlükte, gizli olan, belirsiz, görünmeyen, duyu organlarıyla bilinemeyen şey gibi anlamlara gelir.

İslami anlamda ise, “duyu organlarıyla anlaşılamayan ve aklın bedahetiyle bilinemeyen şey”dir. İki kısma ayrılır:

1- Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmesi mümkün olmayan gayb. Enam sûresinin 59 ncu âyeti bu kısmı bildirmektedir.                    2- Akli ve nakli delillerle bilinebilen gaybdır. Allah’ın varlığı, sıfatları, ebedi alem ve ahvali gibi.

Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

(Âl-i İmran sûresi,âyet: 179)

(Cin sûresi,âyet: 26-27)

GAYB İLMİ:  diye tarif edilen gayb ilmi, insanın şahsi bilgileri ölçüsünde derecelidir.

Bir peygamberin gayb bilgisiyle sıradan bir insanın gayb bilgisi elbette bir değildir.

En yüksek bilgi ve idrak seviyesinden en aşağı avami bilgilere kadar olan gayblara: “ hükmi ve nafi gayb” adı verilir. Bir de: “Hakiki ve mutlak gayb” vardır ki; bu, Allah’a ait ve El-Batın sıfatının sınırı olmayan tecelliler alemidir. Bu gayba hiç kimse muttali olamaz.

Ancak meleklerden, peygamberlerden dilediği kullarına ve lüzumu kadar gaybi kıymetlerini açar. Evliyaullahın (Allah’ın veli kullarının) bilgileri de bu gayb ilmine dayanır. Şu fark ile:

Peygamberlerin gaybi bilgileri vehbi  ve şaşmaz. Evliyaullahın gaybi hakikatleri ise yakınlaşma ve nefsi temizlik dereceleriyle mütenasip-kesbidir.

Fenni keşifler, ilmi buluşlar, şairane bedialar da zeka, tahsil, mesai, kabiliyet ve duyuş derecelerine göre maddi kesb kazanma kanununa dayanır.

Demek ki: İlahi ilimler, peygamberlere özel bir terbiye ve imtiyazlı bir gelişme neticesi zaruri bir ihsan şeklinde açıldığı gibi velilere de manevi kazançlardan olan nefsini ilahi ahlak ile terbiye, ibadet, Kur’an ve hadis ilimlerinden istifade, rüya inkişafları gibi vasıtalarla hakka yakınlık derecelerine göre lütf olunur.

Velilerin gaybe dair varidat-ı kalbiyelerine “keşif” de denir. Fakat manevi esaslar dahilinde olan keşif ile maddi kazanmalar ve çalışmalar neticesi olan keşfi birbirinden ayırdetmek gerekir.”

Birtakım cahillerde gaybi hakikatleri; kâhinlerden, bilici ve buluculardan, yıldızname bakıcılarından, falcılardan, kuş niyetlerinden, cincilerden, ruh çağırıcılardan, medyumlardan, tılsımcılardan, sihirbazlardan öğrenmeye çalışmakta ve çeşitli yolsuzluklara sapıklıklara düşmektedir.

Kur’an-ı Kerim bu konuda bize uyarıcı ve veciz bilgiler vermektedir.

Meleklerin sahası olan semalar; cihan idaresine ait ilahi sırlarla doludur.

İlahi emirlerin alınıp meleki vazifelerin konuşmaları ihtiva eden bir mele-i âlâ (yüce ve kutsi meclis) den bahseden kitabımız Kur’an; dünyaya ait haberleri ve vazifeleri konuşan meleklerden cinlerin havadis topladıklarını cin sûresinde şöyle beyan buyurmaktadır.

(Cin sûresi, âyet 8-9) (İslami Bilgiler Ans. C.1 S.274-276)  

 

ـ1ـ عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما. أنَّ رسولَ اللّه # قالَ: ]مَفَاتِيحُ الْغَيْب خَمْسٌ. ثُمَّ قَرَأ: إنَّ اللّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ إلى آخرهَا[. أخرجه البخارى.

 

1.(735)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Gayb'ın anahtarı beştir" dedi ve şu mealdeki âyeti okudu: "O saatin (kıyametin) ilmi şüphesiz ki Allah'ın nezdindedir. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) bilendir. Her şeyden haberdardır" (Lokman 34). [Buhârî, Tefsir, Lokman 2, En'âm 1,İstiska 29.]

 

 

AÇIKLAMA:

Bu hadis, Kurtubî'nin açıkladığı üzere, mü'minleri, söylenen bu beş meseleyi bilme hevesine kapılmaktan men ediyor. İbnu Mesud (radıyallahu anh)'un bir rivayetinde, bu meseleleri Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in de bilemediği daha açık olarak ifade edilmiştir:  اوتى نبِيُّكُمْ صلّى اللّه عليه وسلّم كلّ شيء سوى هذه الخمس  "Bu beş şey hariç, herşeyin ilmi peygamberimize verilmiştir." İbnu Hacer: "Müneccim olsun olmasın herkesin âdi şeylerde gaybla ilgili "zan" da bulunmaları caizdir, ama "ilim" iddiası caiz değildir" der.İbnu Abdilber, gaybtan haber vermek iddiasıyla ücret vermek ve ücret almanın haram addedilmesinde ulemânın icmaından haber verir.Bu beş şey dışında kalan meselelerde mutlak gaybtan bahsedilemiyeceği, bazıları için gayb olurken, diğer bazılarınca bilinebileceği de belirtilmiştir. Bir başka âyette: "O bütün gaybı bilendir. Öyle ki gaybına kimseyi muttali etmez, meğer ki beğenip seçtiği bir peygamber ola. Çünkü O, bunun önünden ardından gözetleyiciler dizer" (Cin, 26-27). Bu âyette gayba peygamberlerin muttali kılınabileceği belirtilmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de Hz. İsâ'nın: "...yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim.." (Âl-i İmran 49) diyerek; keza Hz.  Yusuf'un da: "...daha yiyeceğiniz yemek gelmeden size onu haber veririm..." (Yusuf 37) diyerek gayba ıttılâ peyda edebileceklerine dair ifadelerde bulunmuşlardır. Âlimler bu âyetlerde ifade edilen gaybe nüfuz keyfiyetinin, Cin suresinden yukarıda kaydettiğimiz âyette yer verilen "beğenip seçtiği peygamber" istisnasına dahil olduğunu belirtir.Bazan velilerin de bazı gaybî umura aşina oldukları da görülmektedir. Peygamber olmadıkları halde bunların gayba nasıl âşina olabilecekleri itiraz konusudur,

FALCILAR GAYBI BİLEBİLİR Mİ?

Soru: Kâhinler falcılar gaibden haber verebilir mi? Bazı kâhinler ve falcılar, olmuş veya olacağa dair bilgiler veriyorlar doğru çıkıyor. Bunları nasıl biliyorlar?

Cevap:

Elbette gerçek manada gaybı Allah’tan (c.c.) başka kimse bilemez. Siz diyorsunuz ki: Bazıları biliyorlar. Biz gördüğümüze, gözümüze mi inanalım, yoksa; duyduğumuz ve inanıp kabul ettiğimiz kurallara mı güvenelim? Zor  durumda kalıyoruz !

Camilerde vaizler, hatipler:“Kâhinler, cinciler, falcılar gayb-ı bilemezler. “Onlara inanır güvenirseniz kafir olursunuz, yahut kırk gün namazınız kabul olmaz.” derken; mesela onlardan falcı birine “Yarın size iki bayan bir çocuk, bir kova yoğurtla gelecekler.” diyor. Yarın olunca; iki kadın, bir çocuk, bir kova yoğurtla geliyorlar. Buna benzer olayları çoğaltabiliriz. Bunları nasıl biliyorlar?

Bunları nasıl bildiğini, imani bilgimizle pratikteki olayların nasıl  örtüşmesi gerektiğini inşaallah izaha çalışacağız!

Şöyle ki :

Cin sûresinde bildirildiği gibi “Allah gaybı bilir. Gaybı kimseye açmaz. Ancak razı olduğu elçiye açar.” Bu âyeti kerimede gördüğümüz ancak, Allah’ın ve razı olduğu elçisinin bildiği “gayb” ile; cinlerin gizli haber olarak “Melei âlâ’da veya dünyamızın semasında iken olacakları konuşan meleklerden kulak hırsızlığıyla işitip, kâhinlere, cincilere, falcılara ulaştırıp haber verdikleri, onların da insanlara bildirdiği “gayb” haberi farklı şeylerdir.

“GAYB”IN ÇEŞİTLERİ

“Gayb”ı şu kısımlara ayırabiliriz:

1- Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği, bilemeyeceği gayb.

Bu çeşit “Gayb”; Allah Azimüşşan’ın “Batın” isminin gereği olarak, kendisinden başka hiç kimseye açmadığı sonsuz ilmi ilahisinde mevcut olan ilimlerdir. Onları ancak kendisi bilir.

 

  وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ

 

“Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Enam Sûresi Âyet : 59)

  

2-Allah’ın (c.c.) bildiği ve   razı olduğu elçiye vasıtasız bildirdiği, Resûlün mucizelerinden sayılan; geleceğe ait gaybi bilgiler. Bunlardan dolayı Peygamberimiz efendimiz; kıyamete kadar meydana gelecek mühim olayları haber vermiş ve bu güne kadar geçen zaman içindekilerin hepsi doğru çıkmıştır.

            ¡

å¤î 2 ¤å¡ß ¢Ù¢Ü¤ í ¢é £ã¡b Ï §4좠‰ ¤å¡ß 󨚠m¤‰a ¡å ß ü¡a a=¦† y a ¬©é¡j¤î Ë ó¨Ü Ç ¢Š¡è¤Ä¢í 5 Ï ¡k¤î Ì¤Ûa ¢á¡Ûb Ç

a=¦† • ‰ ©é¡1¤Ü  ¤å¡ß ë ¡é¤í † í

“Gaybı bilen O’dur. Gizli bilgisini kimseye açmaz. Ancak razı olduğu elçiye (Resule) açar. Çünkü O, elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar. (Onlara verilen bilgileri şeytanların kapmasına yahut onlara yanıltıcı şeyler karıştırmasına engel olur.” (Cin Sûresi Âyet: 26-27)

           

3-Allah’ın (c.c.), resûllerine vahiyle bildirdiği, başka türlü bilinmesi hiç mümkün olmayan, milyarlarca sene evvel Allah’ın (c.c.) takdir, kudret, ilim, hikmet ve iradesiyle hiç yoktan var etmek sûretiyle yaratıp meydana getirdiği,   mesela:

           

a-Kâinât’ın (evren’in) nasıl yaratıldığının; arz’ın, gökler’in, gördüğümüz ve görmediğimiz  güneşlerin, (Çünkü ayetlerde doğular ve batılar ifadesi kullanılmaktadır) ; melek, cin, insan, hayvan ve nebatların: nasıl, neden ve niçin yaratıldığı gibi hiç bilinmeyecek olan gaybi ilimlerin, razı olduğu elçilere bildirilmesi ve onlar aracılığıyla insanlığa açıklanması.

 

 

 “O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.” (Fussilet Sûresi Âyet: 10)

 

ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ

“ Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik dediler." (Fussilet: Sûresi Âyet:11)

isa

وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

“ Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar.”(Enbiya Sûresi Âyet :31)

 

 

وَجَعَلْنَا السَّمَاء سَقْفًا مَّحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ

“ Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler.” (Enbiya Sûresi Âyet : 32)

 

 

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

“O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.” (Enbiya Sûresi Âyet:33)

 

  خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ

 

“Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat et! O, azîzdir ve çok bağışlayandır”(Zümer Sûresi Âyet :  5)

 

  وَفِي الأَرْضِ قِطَعٌ مُّتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِّنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقَى بِمَاء وَاحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الأُكُلِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

 

“Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten ve çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır. (Böyle iken) yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.”(Rad Sûresi Âyet : 4)

 

أَوَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّا نَأْتِي الأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا وَاللّهُ يَحْكُمُ لاَ مُعَقِّبَ لِحُكْمِهِ وَهُوَ سَرِيعُ الْحِسَابِ

 

“ Bizim, yeryüzüne gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmediler mi? Allah (dilediği gibi) hükmeder, O'nun hükmünü bozacak kimse yoktur. Ve  hesabı çabuk görendir.” (Rad Sûresi Âyet : 41)

 

  وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

“ Allah, her dabbeyi (canlıyı) sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Nur Sûresi Âyet : 45)

b- Yine; yaratıldıktan sonra, kainatta (evrende) binlerce sene önce oluşan fiziki değişimler ve hareketlerin bildirilmesi.

 

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ

“ İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı? (Enbiya Sûresi Âyet: 30)

 

c-Meleklerin görevleri, cennet ve cehennemin tasvirleri, nitelik ve nicelikleri:

        

  يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا لَّا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا

“Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmân'ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu söyler.”(Nebe Sûresi Âyet : 38)

 

  لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلاَ مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَالٍ

 

“Onun önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah'tan başka yardımcıları da yoktur.” (Rad Sûresi Âyet : 11)

 

مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf Sûresi Âyet : 18)

 

مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا

“Orada (cennette) koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar; ne yakıcı sıcak görülür orada, ne de dondurucu soğuk.” (İnsan Sûresi Âyet :13)

 

وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا

“(Cennet ağaçlarının) gölgeleri, üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur.” (İnsan Sûresi Âyet : 14)

 

وَيُطَافُ عَلَيْهِم بِآنِيَةٍ مِّن فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا

“Yanlarında gümüşten kaplar ve billûr kupalar dolaştırılır.” (İnsan Sûresi Âyet: 15)

 

قَوَارِيرَ مِن فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا

“Gümüşten öyle kadehler ki onları istedikleri ölçüde tayin ve takdir etmişlerdir.”(İnsan Sûresi Âyet :16)

 

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَّنثُورًا

“O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedîmler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış nciler sanırsın.”  (İnsan Sûresi Âyet:19)

 

  وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا

“Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.”(İnsan Sûresi Âyet : 20)

 

ç-Önceki peygamberlerin insanlarla ve cinlerle olan münasebeti ve mücadeleleri. Ve insanların akıbetleri, harab olan şehirleri:

 

   وَيَا قَوْمِ لاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَن يُصِيبَكُم مِّثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِّنكُم بِبَعِيدٍ

“Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hûd kavminin, yahut Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir musibet getirmesin! Lût kavmi de sizden uzak değildir.” (Hud Sûresi Âyet : 89)

 

 

قَالُواْ يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِّمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلاَ رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ

“Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf (âciz) görüyoruz! Eğer kabilen olmasa, seni mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin.” (Hud Sûresi Âyet : 91)

 

 قَالَ يَا قَوْمِ أَرَهْطِي أَعَزُّ عَلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَاءكُمْ ظِهْرِيًّا إِنَّ رَبِّي بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيطٌ

“(Şuayb:) "Ey kavmim dedi, size göre benim kabilem Allah'tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu (Allah'ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır.” (Hud Sûresi Âyet : 92)

 

وَيَا قَوْمِ اعْمَلُواْ عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌ وَارْتَقِبُواْ إِنِّي مَعَكُمْ رَقِيبٌ

 

“Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim.”(Hud Sûresi Âyet :93)

 

وَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مَّنَّا وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُواْ فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ

 

“Emrimiz gelince, Şuayb'ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.” (Hud Sûresi Âyet : 94)

 

  كَأَن لَّمْ يَغْنَوْاْ فِيهَا أَلاَ بُعْدًا لِّمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ

“Sanki orada hiç barınmamışlardı. Biliniz ki, Semûd kavmi (Allah'ın rahmetinden) uzak olduğu gibi Medyen kavmi de uzak oldu. (Hud Sûresi Âyet : 95)

 

 

  لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـهٍ غَيْرُهُ إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

“And olsun ki Nuh'u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.” (A’râf Sûresi Âyet: 59)

 

 

قَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ

 

“Kavminden ileri gelenler dediler ki: Biz seni gerçekten apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz!” (A’râf Sûresi Âyet :60)

 

قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي ضَلاَلَةٌ وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ

 

“Dedi ki: "Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur; fakat ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.” (A’râf Sûresi Âyet: 61)

 

  أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّي وَأَنصَحُ لَكُمْ وَأَعْلَمُ مِنَ اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

 

“Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan (gelen vahiy ile) biliyorum.” (A’râf Sûresi Âyet: 62)

 

أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُواْ وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

“(Allah'ın azabından) sakınıp da rahmete nâil olmanız ümidiyle, içinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı?”(A’râf Sûresi Âyet :63)

 

فَكَذَّبُوهُ فَأَنجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا إِنَّهُمْ كَانُواْ قَوْماً عَمِينَ

“Onu yalanladılar, biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk! Çünkü onlar kör bir kavim idiler.” (A’râf sûresi âyet: 64)

 

4-Zahirde, görünür olduğu halde başkaları tarafından anlaşılamayan ve bunun için Allah’ın (c.c.), gayb olarak bildirdiği Hz. Süleyman’ın vefat olayı:

 

  فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ

“Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, (mescid-i aksa inşaatında) o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe sûresi âyet: 14)

 

5-Allah (c.c.); ilmi ilahisinden levh-i mahfuz’a yazdırdığı ve levh-i mahfuz da yazılı olup; meydana gelecek her türlü oluşumlar. Fiziki olaylar, her zerrenin doğumu, ölümü, her zerrenin maddi ve manevi hareketi, alçalması, yükselmesi olgunlaşması, kemale ermesi, manen terakki ve tedenni etmesi  (alçalması), Allah’a dönmesi için; her zerrenin hareketiyle görevli meleklerin, “mele-i ala” denilen semadaki mevkilerinde görevleri gereği yaptıkları, insanlardan ve cinlerden gizli konuştukları geleceğe ait gaybi bilgiler.

 

وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاء بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ

“And olsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyr edenler için onu süsledik.” (Hicr sûresi âyet : 16)

 

وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ

“Onları, taşlanmış (kovulmuş) her şeytandan koruduk.” (Hicr sûresi âyet : 17)

 

إِلاَّ مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ

“Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.” (Hicr sûresi âyet : 18)

RESÛLLER (ELÇİ) DEN BAŞKA, HİÇ KİMSENİN BİLEMEYECEĞİ GAYB NEDİR?

Allah’ın (c.c.) hiç kimseye açmayıp yalnız razı olduğu Resûle (Elçiye) açtığı gayb ile hiç başlangıcı olmayan, ezelden beri bildiği ve yalnız kıyamete kadar değil, belki hiç sonu olmayan sonsuzluğa kadar vukua gelmesini, var olmasını takdir ve murat ettiği tüm bilgiler, ilimler, irfanlar, hikmetler ve sırlardır. Mesela: kıyametin ne zaman kopacağı bunlardan biridir.

Cin sûresinde, yalnız razı olduğu resûle tahsis ettiği; âyet’el kürsi’de ise   (Allah) onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. Onun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar.” (Bakara sûresi âyet: 255) buyururken kendisinin dilediğinden fazlasını hiç kimsenin kavrayamayacağını, idrak edemeyeceğini bildirmektedir. Öyleyse kavranabilen, idrak edilebilen olsa olsa bu sonsuz sır deryasından birkaç damla olabilir.

Bu âyette elçilere tahsis, ayrıcalık olmadığından veliler ve Allah’ın izniyle fenni keşiflerde bulunan insanlar da yararlanabilirler. Burada elçi, kaydı yoktur dilediği kimselere dilediği kadarını açar. Ama razı olduğu elçiye ne kadar açtı bilemiyoruz. Ancak bir ışık tutsun diye Sahih-i Buhari ve Tercrid-i Sarih Tercümesinden den üç hadisi alıyorum:

 

“Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den:

Şöyle demiştir: Halk: "Ebû Hüreyre çok (hadîs rivâyet) ediyor." deyip duruyorlar. Halbuki Kitâbu'llâh'da (şu) iki âyet olmasaydı hiçbir hadîs nakletmezdim.-(Ebû Hüreyre bu sözden) sonra:

Âyet-i Kerîme'lerini okuyup derdi ki: Muhâcirîn kardeşlerimiz çarşılarda alış-verişle, Ensâr kardeşlerimiz de malları (ve toprakları) için çalışmakla meşgûl olurken Ebû Hüreyre boğazı tokluğuna Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'e mülâzemet eder ve onların hazır bulunamadıkları meclislerde hazır bulunur, onların belleyemedikleri sözleri bellerdi.” (Buhari Tecrid. S. Terc. C. 1 Hadis no.98)  

¡

“Yine Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den:

Şöyle demiştir: (Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'e): "Yâ Resûlallah, Sen'den bir çok hadîs işitiyorum da unutuyorum." dedim. "Ridânı (futanı) yay." buyurdu. Yaydım. Elleriyle (bir şey) avuçlayıp (ridânın) içine at(ıyor gibi yap)tı. Sonra: "Topla." diye emretti. Ridâmı topladım. İşte ondan sonra (artık) hiçbir şey unutmadım.” (Buhari Tecrid. S. Terc. C. 1 Hadis no.99)  

 

Yukarıdaki iki hadis-i şerifi Ebu Hureyre (r.a.) güvenilmesi için ve bazılarına cevap olsun diye aldık.

“Yine Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den:

Şöyle demiştir: Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem'den iki kap (dolusu) ilim belledim. Bunlardan birini (size) izhar ettim. Diğerine gelince onu meydana çıkaracak olsam benim şu boğazım kesilir.”  (Buhari Tecrid. S. Terc. C. 1 Hadis no.100)  

 

Ebu Hureyre’nin (r.a.) neşr ve ifşa ettiği, açıkladığı ilmin hangi nevi’ den olduğu merviyatından malumdur. Ketmettiği (gizlediği) ilim acaba ne idi? Bazıları ilerde ümmetin başına gelecek fitne ve musibetler, kıyametten evvel ümmetin giriftar olacağı ahvale ait ulum idi, bilgiler idi derler ki, bunlardan bazılarının vukuunu, (çıktığını) rü’yel ayn (gözlerimiz) müşahade bile etmiştir. Politika galeyanlarının tozu dumanı içinde ferman dinleyecek ve Hakka samim-i vicdanından kulak verecek halde olmayanlara karşı bildiğini açıkça söylemek kendileri gibi bi-taraf ve fitneden mütebaid (uzak) bir zat için hakikaten tehlikeli idi. Ebu Hureyre’nin maksudunu böylece tefsir edenler “ 60 ncı senenin başına ve çocukların devr-i emaretine yetişmekten Allah’a sığınırım.” demiş olmasını davalarına delil ittihaz ederler. Bazıları da Ehl-i şuhud ve irfana muhtaz (ayrıcalı) olup ilm-i şeriatın neticesi ve resul (s.a.s)’a muhabbet ve hüsn-i mütebaatın semere-i celilesi olan ve ağyarın tetavül-i çeşm-i idrakinden masun kalan ilm-i esrardır derler. Vallahü A’lem bi-muradihi. (Buhari Tecrid. S. Terc. C. 1 Hadis no.100)  

 

Yüzüncü hadis-i şerifte görüldüğü gibi Peygamberimiz Efendimiz’in kendi sırlarından kimlere ne kadarını açtığını da bilemiyoruz. Ama Ebu Hureyre’ye açtığını, Ebu Hureyre sır olarak tutmuş, “boğazım giderdi” diye de bizlere aktarmamıştır.

Diğer güzide sahabelere ne sırlar verildiğini bilemiyoruz. Müminler bilmedikleri bazı konular için “ o Ali sırrı” derler. Resûlullah efendimizin bir hadis-i şerifinde “ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır” buyurduğuna göre Hz. Ali efendimize ne sırlar verdiğini bilemiyoruz. Tabi bunların hepsi Rabbimizin Peygamberimiz Efendimize açtığı sırlardan sızıntılardır.

Kâhinlerin, cncilerin ve falcıların haber verdikleri bilgilerin ise gerçek manadaki  gayb ile hiçbir ilgisi yoktur.

Ancak âyeti kerimelerde okuduğumuz gibi “ kulak hırsızlığı yapan şeytanları (cinleri) delici bir ateş takip eder” buyurmaktadır. Yukarıdaki Saffat Sûresinin aşağıda görüleceği gibi 6 ncı: âyetinde:      “ Hakikat biz, (size) en yakın göğü bir ziynetle, yıldızlarla süsledik.” 7 nci âyetinde: “ ve onu itaat dışına çıkan her türlü şeytandan koruduk” 8 nci âyetinde: “ Onlar mele-i alayı (melekler topluluğunu) dinleyemezler. 9 ncu ayetinde: “Her yandan kovularak atılırlar. Onlar için (ahirette) ardı arası kesilmez bir azap vardır.” 10 ncu âyetinde: “ Yalnız (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa onu da delici bir alev takip eder.” buyurulmaktadır. 

Bu âyetlerde görüldüğü gibi hiç haber çalamazlar denmiyor. Yasaklanmış, korunmuş olmasına rağmen bazı haberleri çaldıkları bildirilirken 10 ncu âyette görüldüğü gibi “bir haber çalan olursa onu da delici bir alev takip eder.” deniliyor. Haber çalanı deler öldürür haberi ulaştıramazlar, denmiyor. Demek ki; bizim imtihanımız için yasak olmasına rağmen bazı haberlerin çalınması mümkün oluyor. İstisnalar kaideyi bozmaz. Böylece elçilere verilen gaybi haberlerin bazı velilere de istisna olarak verilmiş olacağı anlaşılabilir.

“Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'in zevcesi Âişe radiya'llâhu anhâ'dan rivâyet olunduğuna göre Âişe, Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'i şöyle derken işitmiştir:   Melekler "An’âne -ki, buluttur- inerler de gökte kazâ ve hükmolunan (istikbâle âit) bâzı şeyleri (kendi aralarında) görüşürler. Bu sırada şeytanlar (bu havâdisi) kulak hırsızlığı yaparlar. (İşittiklerini de) kâhinlere gizlice ulaştırırlar. Bu haberlerle berâber yüz (lerce) yalan da kendiliklerinden uydururlar.” (Riyaz-üs Salihin c.3 h.no.1700)

Ebu Ubeyd’in kızı Safiyye’nin, Nebi-i Muhterem’in ailelerinin bazılarından rivayetine göre, peygamber (s.a.s):

“ Her kim arrâf-e (çalınan bir şeyin veya yitiğin mahalline haber veren kimseye) gelip ondan bir şey sorar da onu tasdik ederse, o kimsenin kırk gün namazı kabul olunmaz.” buyurdu (Uhdesinden farz sakıt olsa bile sevabına nail olamaz) (Müslim, Riyaz-us Salihin c.3 h.no.1701) 

 

İbn-i Sayyad hadisinde olduğu gibi: Biz kâhin ve cinci falcılar için onlar bilemezler diyemeyiz. Çünkü bildikleri çıkınca olaylarla âyetler çakışır. İnananlar bildiklerine mi, gördüklerine mi inanacaklarına şaşırır, âyetlerden şüphe etmeye başlarlar.

Halbuki âyetlerde: kulak hırsızlarının bulunduğu bildirilirken; hadislerde de, kulak hırsızlığı yapan cinler tarafından bu çalıntı haberleri, kâhin ve cincilere ulaştırılır, denilmektedir. Hatta Resûlullah efendimizin, kalbinden tuttuğu niyeti yalancı peygamber İbn-i Sayyad bildiği halde, Peygamberimiz ona itibar etmemiş, doğru bildiği halde “sus yalancı, haddini aşma” diyerek onu azarlamıştır. Çünkü bilgisi şeytani ve gayri meşru idi.

ŞEYTAN DA DOSTLARINA VAHYEDER

 

  وَلاَ تَأْكُلُواْ مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ وَإِنَّهُ لَفِسْقٌ وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَآئِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ

“Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için vahiy ederler (telkinde bulunurlar). Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.” (En’am sûresi âyet: 121)

İstidraç olarak şeytanın vahyettiklerinden veyahut kulak hırsızlarından gelen gayb haberlerinden bazısı doğru çıksa da: insanlar onlara bağlandıktan sonra ardından yalan haberler vererek insanları aldatmak, fesat çıkararak yoldan saptırmak ve insanları birbirine düşürmek ihtimali olacağından arada bir söyleyecekleri doğru haberlere de itimat etmek yasaklanmıştır. Çünkü şeytanlar, kafir cinler; insanları Allah’ın (c.c.) emrinden soğutup bu haberciler, kâhinler, cinciler vasıtasıyla kendi yollarına çekerek, insanların dünya ve ahiret hayatlarını perişan ederler. Günümüzde, “ruh çağırıyoruz, ruhlardan haber alıyoruz diyerek” cinlerin pençesine düşenlerin sayısı az değildir. Onlara inanmak, doğru söyleseler dahi tasdik etmek, onlarda manevi bir değer var zannetmek, insanları imandan uzaklaştırır. Şeytanlara bağımlı hale getirir. Allah korusun. En güzeli Peygamberimizin (s.a.s) İbn-i Sayyad doğru bildiği halde bilgisi meşru yoldan olmadığı için “ sus yalancı, haddini aşma” dediği gibi bizim de doğru da olsa bu şeytani haberlere iltifat etmememiz, bunlar şeytani haberlerdir diyerek, reddetmemiz lazımdır.

GAYBI ANCAK ALLAH BİLİR, RAZI OLDUĞU VE BİLDİRDİĞİ RESULLER DE BİLİR

İşte Âyeti Kerimeler:

 

Âyet – 1:

 

إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء

“Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’ a (c.c.) gizli kalmaz.” (Âl-i İmran sûresi âyet: 5)

Âyet - 2:

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

“Ey inananlar, sizi yaşatacak şeylere çağırdıkları zaman Allah ‘ ın (c.c.) ve elçisinin çağrısına koşun ve bilin ki, Allah, (c.c.)kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz, O’ nun huzuruna toplanacaksınız.” (Enfal sûresi âyet: 24)

 

Âyet – 3:

 

أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُمْ وَأَنَّ اللّهَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ

“Bilmediler mi ki Allah, (c.c.) onların sırlarını ve gizli konuşmalarını bilir ve Allah, (c.c.) gizlileri bilendir.” (Tevbe sûresi âyet: 78)

 

Âyet – 4:

 

قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلاَمٍ مِّنَّا وَبَركَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِّمَّن مَّعَكَ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Ey Nuh, denildi, sana ve seninle beraber olanlardan (türeyecek) ümmetlere bizden esenlik ve bereketlerle (gemiden) in. Ama (seninle beraber olanlardan gelecek) öyle ümmetler de var ki, onları bir süre yaşatacağız sonra onlara bizden acı bir azab dokunacaktır!” (Hud sûresi âyet: 48)

 

Bu âyette de görüldüğü gibi; daha yaratmadan evvel, yaratacağı insanların ne olacaklarını biliyor ve Hz.Nuh’a  da (a.s.) bilgi veriyor. Bunlar bir peygamber’e (a.s) bildirilen gaybi haberler değil mi?    

“Allah (c.c) insanı tamtakır yarattı, ne olacağını bilemiyordu ; sonra insan  kendi kendini var etti” diyen, Sayın Ali Şeriati ve O’nun etkisinde kaldığı anlaşılan, Show Tv.de Ceviz Kabuğu programında, Hulki Cevizoğlu’nun sorusuna cevab olarak,  “Allah insanın ne olacağını bilemez. Bilir dersem kaderi kabul etmiş olurum” diyen  Sayın Hüseyin Atay,  acaba bu âyet  ve  diğer onlarca âyet karşısında kendilerini nasıl savunacaklar?

 

Âyet – 5:

 

تِلْكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنتَ تَعْلَمُهَا أَنتَ وَلاَ قَوْمُكَ مِن قَبْلِ هَـذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ

“(Ey Muhammed), bunlar sana vahy ettiğimiz gayb haberlerindendir. Ne sen, ne de kavmin, daha önce bunları bilmiyordunuz. O halde sabret, sonuç korunanlarındır.” (Hud sûresi âyet: 49)

 

Âyet – 6:

 

وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ

“Rabb’in, onların göğüslerinin neyi gizleyip neyi açığa vurduğunu bilir.” (Kasas sûresi âyet: 69)

 

Âyet – 7:

 

  إِنَّ اللَّهَ عِندَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْأَرْحَامِ وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَّاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَيِّ أَرْضٍ تَمُوتُ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

 

“Allah, (c.c) (işte kıyamet) saatin (in ne zaman geleceği) hakkındaki bilgi, O’ nun yanındadır (başkası bilemez). Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı bilir. (Başkası bilemez değil ancak) hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez (her şeyi) bilen, (her şeyden) haberi olan yalnız Allah’ tır.” (Lokman sûresi âyet: 34)

 

Âyet – 8:

 

  وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

 

“Sözü açık söylesen de (gizli söylesen de) muhakkak O, gizliyi de ondan daha gizlisinide bilir.” (Ta ha sûresi âyet: 7)

 

Âyet – 9:

 

  يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ

 

“Onların önlerinde ve arkalarında olan (bütün olayları, yaptıkları, yapacakları bütün işleri) bilir. Bütün işler Allah’ a (c.c.) döndürülür.” (Hac sûresi âyet: 76)

 

Âyet – 10:

 

  وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَأْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَلَا أَصْغَرُ مِن ذَلِكَ وَلَا أَكْبَرُ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ

 

“İnkar edenler; ‘kıyamet saat (ı) bize gelmez’, dediler. Deki: ‘ hayır gaybı bilen Rabb’im hakkı için o, mutlaka size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey O’ ndan gizli kalmaz ne bundan küçük, nede bundan büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.”(Sebe sûresi âyet: 3)

 

Âyet – 11:

 

  هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“O, ilktir. (kendisinden önce hiçbir varlık yoktur) Sondur  (Her şey yok olurken O ebedi kalacaktır), Zahirdir (delilleri ile varlığı gün gibi açıktır), Batındır (zatının hakikati gizlidir, akıllar O’ nun özünü idrak edemez), O, her şeyi bilendir.” (Hadid sûresi âyet: 3)

 

Âyet – 12:

 

  هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

 

“O dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş’ a kuruldu. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir, Allah (c.c.) yaptıklarınızı görmektedir.” (Hadid sûresi âyet: 4) 

 

Âyet – 13:

 

لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ 

  يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

“Göklerin ve yerin mülkü O’ nundur. Bütün işler Allah’ a (c.c.) döndürülecektir. Geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü gecenin içine sokar. O, göğüslerin özünü bilir. (Hadid sûresi âyet 5-6)

 

Âyet – 14:

 

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ

“O, öyle Allah’ tır (c.c.) ki O’ ndan başka İlah yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O çok esirgeyen, çok acıyandır.” (Haşr sûresi âyet: 22)

 

Âyet – 15:

 

  وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِن قُرْآنٍ وَلاَ تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلاَّ كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَن رَّبِّكَ مِن مِّثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء وَلاَ أَصْغَرَ مِن ذَلِكَ وَلا أَكْبَرَ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ

 

“Ne işte bulunsan, Kur’an’dan ne okusan ve siz ne iş yapsanız mutlaka biz içine daldığınız an üzerinizde şahidiz. (Her yaptığınızı görürüz.) Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey, Rabb’in (in bilgisin)den kaçmaz. Ne bundan küçük, ne de büyük hiçbir şey yoktur ki, hepsi apaçık bir kitapta olmasın: (Allah’ ın bilgisi her şeyi içine almıştır. O’nun bilgisi dışında kalan hiç bir şey yoktur. Her olay, ancak O’ nun bilgisi ve izniyle olur.)” (Yunus sûresi âyet: 61)

Âyet – 16:

 

  اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

 

“Allah, ki O’ ndan başka İlah yoktur, daima diri ve yarattıklarını koruyup yöneticidir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’ nundur. O’ nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir.? (Ancak O’nun izniyle olur) Onların önlerinde ve arkalarında olanı (yaptıklarını, yapacaklarını) bilir. O’ nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koru (yup gözet) mek kendisine ağır gelmez. O yücedir. Büyüktür." (Bakara sûresi âyet: 255)

 

Âyet – 17:

 

وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

“ Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir.” (Mülk sûresi âyet:13)

 

RESULULLAH EFENDİMİZİN GAİPTEN VERDİĞİ HABERLERLE İLGİLİ HADİSİ ŞERİFLER

 

 

ـ5572 ـ1ـ عن جابر بن سَمُرَة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إذَا هَلَكَ كِسْرَى فََ كِسْرَى بَعْدَهُ، وَإذا هَلَكَ قَيْصَرَ فََ قَيْصَرَ بَعْدَهُ. فَوَالّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتُنْفَقَنَّ كُنُوزُهُمَا في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى[. أخرجه الشيخان .

(5572)- Cabir İbnu Semüre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

 

            "Kisra ölünce, ondan sonra başka kisra yoktur. Kayser de öldü mü ondan sonra kayser  yoktur. Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, siz her ikisinin de hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız." [Buharî, Menâkıb 25, Humus 8, Eyman 3; Müslim, Fiten 77, (2919).]

AÇIKLAMA:

Kisra kelimesi, eski İran'da devlet başkanının lakabıdır. Osmanlılarda padişah, cumhuriyet Türkiyesinde reisicumhur dendiği gibi, İran'da da hep kisra denmiştir. Aynı  şekilde kayser de Rumlarda başa geçen liderin lakabıdır.

Hadis, Kisra ve Kayser'in ölümleriyle  saltanatlarının sona ereceğini ifade etmektedir. Halbuki fiiliyatta, Kisra'nın  memleketi devam etmiş, sonuncu kisra, Hz. Osman zamanında öldürülmüştür. Keza Rum hakimiyeti daha fazla baki kalmıştır. Dolayısıyla hadisin hükmü fiilî durumu  aksettirmediği için, hadiste müşkil olduğu söylenmiştir. Ancak İslam alimleri bu  muşkili: "Bundan murad Kisra'nın Irak'da, Kayser'in de Şam'da  hakimiyetinin kalmayacağıdır" diyerek halletmişlerdir. Bu  yorum İmam Şafii'den nakledilmiştir. İlaveten der ki: "Hadisin vürud sebebi şudur: Kureyşliler Şam ve Irak'a tüccar olarak giderlerdi.

 

ـ5573 ـ2ـ وعن عَدِىِّ بْنِ حَاتِمٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قاَلَ: ]بَيْنَا أنَا عِنْدَ رَسُولِ اللّهِ # إذْ أتَاهُ رَجُلٌ، فَشَكَا إلَيْهِ الْفَاقَةَ، ثُمَّ أتَاهُ آخَرُ فَشَكَا إلَيْهِ قَطْعَ السَّبِيلِ. فَقَالَ: يَا عَدِيُّ! هَلْ رَأيْتَ الْحِيَرَةَ؟ قُلْتُ: لَمْ أرَهَا، وَقَدْ أُنْبِئْتُ عَنْهَا. فقَالَ: فَإنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌلَتَرَيَنَّ الظَّعِينَةَ تَرتَحِلُ مِنَ الْحِيَرَةِ حَتّى تَطُوفَ بِالْكَعْبَةِ، َ تَخَافُ أحَداً إَّ اللّه. قُلْتُ: فِيمَا بَيْنِي وَبَيْنَ نَفْسِي: فَأيْنَ دُعَّارُ طَىِّءٍ الّذِينَ صَعَّرُوا الْبَِدَ. وَلَئِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ لَتُفْتَحَنَّ كُنُوزُ كِسْرَى. قُلْتُ: كِسْرَى ابْنِ هُرْمُزَ؟ قَالَ: كِسْرَى بْنُ هُرْمُزَ. وَلَئِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ لَتَرَيَنْ الرَّجُلَ يَخْرُجُ مِلْءَ كَفِّهِ مِنْ ذَهَبٍ أوْ فِضَّةٍ يَطْلُبُ مَنْ يَقْبَلُهُ فََ يَجِدُ أحَداً يَقْبَلُهُ مِنْهُ، وَلْيَلْقَيَنَّ اللّهَ أحَدُكُمْ يَوْمَ يَلْقَاهُ لَيْسَ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ حِجَابٌ وََ تَرْجُمَانٌ يُتَرْجِمُ لَهُ. فَلْيَقُولَنَّ: ألَمْ أبْعَثَ إلَيْكَ رَسُوً فَيُبَلِّغَكَ! فَيَقُولُ: بَلَى. فَيَقُولُ: ألَمْ أُعْطِكَ مَاً وَأُفْضِلْ عَلَيْكَ؟ فَيَقُولُ: بَلَى يَا رَبِّ. فَيَنْظُرُ عَنْ يَمِينِهِ فََ يَرى إَّ جَهَنَّمَ، وَيَنْظُرُ عَنْ يَسَارِهِ فََ يَرَى إَّ جَهَنَّمَ. قَالَ عَدِيٌّ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: فَاتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ شِقَّ تَمْرَةٍ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ. قَالَ عَدِيّ رَضِيَ اللّهُ عَنه: فَرَأيْتُ الظَّعِينَةَ تَرْتَحِلُ مِنَ الْحِيَرَةِ حَتّى تَطُوفَ بِالْبَيْتِ َ تَخَافُ إَّ اللّهَ، وَكُنْتُ فِيمَنِ افَتَتَحَ كُنُوزَ كِسْرَى ابْنِ هُرْمُزَ، وَلَئِنْ طَالَتْ بِكُمْ حَيَاةٌ لَتَرَوُنَّ مَا قَالَ أبُو الْقَاسِمِ # يُخْرِجُ الرَّجُلُ مِلْءَ كَفِّهِ ذَهَباً أوْ فِضَّةً فََ يَجِدُ مَنْ يَقْبَلُهُ مِنْهُ[. أخرجه البخاري .

(5573)- Adiyy  İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında iken bir adam geldi ve fakirlikten şikayet etti. Derken biri daha gelip, o da yol  kesilmesinden şikayet etti. Aleyhissalâtu vesselâm:

"Ey Adiyy dedi,  sen Hire şehrini gördün mü?"

"Hayır görmedim, ancak işittim!" dedim. Bunun üzerine:

"Eğer ömrün biraz uzarsa, devesine binen bir kadının Hire'den (tek başına) kalkıp Ka'be'yi tavaf edeceğini mutlaka göreceksin. O bu seyahatini yaparken Allah'tan başka  hiçbir şeyden korkmayacak!"

Adiyy der ki: "İçimden, kendi kendime, "memlekete dehşet saçan Tayy eşkiyaları nereye gidecek?" dedim.  Resulullah sözlerine devam etti:     

"Eğer ömrün olursa Kisra'nın hazinelerinin de fethedildiğini göreceksin!  

"Kisra İbnu Hürmüz mü?" diye araya girdim.

"Evet İbnu Hürmüz olan Kisra!" buyurdu ve devam etti:

"Eğer hayatın uzarsa mutlaka göreceksin: Kişi eli altın veya gümüş parayla dolu olduğu halde bunu tasadduk etmek üzere  fakir arayacak fakat kendinden onu kabul edecek bir tek adam  bulamayacak. Her biriniz, mutlaka bir gün gelecek aranızda herhangi bir perde, bir tercüman olmaksızın Allah'la karşılaşacaksınız. O zaman Allah Teala hazretleri:

"Sana tebliğ getiren bir peygamber göndermedim mi?" diye soracak. Muhatabı: "Evet gönderdin!" diyecek. Rabb Teala:

"Ben sana mal vermedim mi, ikram etmedim mi?" diye soracak, kul:

"Evet! Ey Rabbim verdin" deyip sağına bakacak, cehennemden  başka bir şey görmeyecek, soluna bakacak cehennemden başka bir şey görmeyecek."

Adiyy der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim:

"Bir  hurmanın yarısı da olsa onu sadaka olarak vererek ateşten korunun! Kim yarım hurma bulamazsa güzel bir sözle korunsun!

"Yine Adiyy (radıyallahu anh) dedi ki:

"Ben Hire'den kalkıp, Beytullah'ı tavaf eden  ve Allah'tan başka kimseden  korkmayan yaşlı kadını gördüm. Kisra İbnu Hürmüz'ün  hazinelerini fethedenler arasında ben bizzat bulundum. Eğer sizlerin ömrü uzun olursa mutlaka, Ebu'l-Kasım (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu söylediğini de göreceksiniz: "Kişi, eli altın veya gümüşle dolu olarak çıkacak, onu kendinden (sadaka olarak) kabul edecek  adam bulamayacak." [Buharî, Menakıb 25.]

 

AÇIKLAMA:

1- Hadisin ravisi Adiyy, Tayy kabilesinden sehavetiyle meşhur Hatim-i Tai'nin oğludur. Kabilesinin  reisidir. Tay kabilesi  Irak'la  Hicaz arasında yeralmaktadır. Kendilerinden önceden izin almadan, bölgelerinden geçenlerin yollarını kesmektedirler. Böylece eşkiyalıklarıyla şöhret kazandıkları için, Adiyy, Hire'den kalkan bir kadın kendi yurtlarından korkusuz nasıl Hicaz'a, Mekke'ye ulaşabilecek diye  hayrete düşer. Adiyy'i hayrete düşüren diğer bir ifade "Kisra'nın hazinelerinin fethi." O zaman için iki büyük devletten biri olan Kisra'nın hazinelerini fethetmek ne demek?" Bir yanlış anlama olmasın? Sorar: "(Yani şu İran Devleti'nin kisrası olan) İbnu Hürmüz'ün hazineleri mi?" Resulullah "Evet! O kisra, İbnu Hürmüz olan kisra!" der.

2- Hadiste temas edilen diğer bir husus yol emniyetini getirecek adalet-i İslamiye'nin hasıl  edeceği maddî refah seviyesiyle ilgili. Aleyhissalâtu vesselâm: "Zekat veya sadaka vermek kasdıyla evden çıkan kimsenin, bunu kabul edecek bir adam bulamadan evine döneceği" derecede refahın  artacağından bahsediyor ki, bu adaletli idarenin tabii sonucudur.

Bazı alimler, başka bazı hadisleri esas alarak, bu halin, Hz. İsa'nın hakimiyeti sırasında hasıl olacak bolluk devrine ait olacağını söylemiş ise de, başta Beyhakî, bir kısım alimler hadiste Ömer İbnu Abdilaziz devrinde yaşanan duruma işaret edildiğini belirtirler. Beyhakî'nin Delail'de kaydettiğine göre, "Kişi Ömer İbnu Abdilaziz'in otuz aylık hilafeti sırasında, halife ölmezden önce, büyük miktarda para getirip "Bunu fakirlerden dilediğinize verin" derdi. Ancak "halkı Ömer zenginleştirdiği için"  bunu verecek bir kimse bulamadan parasıyla geri dönerdi."  Beyhakî, rivayeti kaydettikten sonra ilave eder: "Bunda Adiyy'in rivayet ettiği hadiste ihbar edilen  durumun teyidi vardır." İbnu Hacer der ki, "Bu ihtimal öncekinden  daha kuvvetlidir, çünkü hadiste Adiyy'e: "Eğer ömrün uzun olursa göreceksin" denmiştir.

3- Hadiste, bir kadının tek başına hacca gidebileceği de ifade edilmektedir. Bu, ihtilaflı bir mevzu olmakla birlikte, alimlerimizden bir kısmı vacib olan hacc için bunun caiz olduğunu söylemiştir. Bu husus daha önce yeterince açıklandı.

 

ـ5574 ـ3ـ وعن أبي ذَرٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: سَتَفْتَحُونَ مِصْرَ، وَهِيَ أرْضٌ يُسَمَّى فِيهَا الْقِيِراطُ. فَاسْتَوْصُوا بِأهْلِهَا خَيْراً. فإنَّ لَهُمْ ذِمَّةً وَرَحِماً[. أخرجه مسلم .

(5574)- Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Sizler Mısır'ı fethedeceksiniz. Orası (paraya) "kirat" denilen yerdir. Oranın halkına hayır tavsiye edin. Onların bir zimmet, bir de rahim (hakkı) vardır." [Müslim, Fezailu's-Sahabe 226, (2543).]

 

ـ5575 ـ4ـ  وعن ثَوْبَانٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ اللّهَ زَوَى لِىَ ا‘رْضَ فَرَأيْتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا، وَإنَّ أُمَّتِي سَيَبْلُغُ مُلْكُهَا مَازُوِيَ لِيَ مِنهَا، وَأُعْطِيتُ الْكَنْزَيْنِ ا‘حْمَرَ وَا‘بْيَضَ، وَإنِّي سَألْتُ رَبّي أنْ َ يُهْلِكَ أمَّتِي بِسَنَةٍ عَامَّةٍ، وََ يُسَلِّطُ عَلَيْهِمْ عَدُوّاً مَنْ سِوَى أنْفُسِهِمْ فَيَسْتِبِيحَ بَيْضَتَهُمْ، وَإنَّ رَبِّي تَعالى قَالَ: يَا مُحَمّدُ إذاً قَضَيْتُ قَضَاءً فإنَّهُ َ يُرَدُّ، وإنِّى أعْطَيْتُكَ ‘ُمَّتِكَ أنِّي َ أُهْلِكُهُمْ بِسَنَةٍ عَامَّةٍ، وََ أُسَلِّطُ عَلَيْهِمْ عَدُوّاً مِنْ سِوَى أنْفُسِهِمْ يَسْتَبِيحُ بَيْضَتَهُمْ، وَلَوِ اجْتَمَعَ عَلَيْهِمْ مَنْ بِأقْطَارِهَا حَتّى يَكُونَ بَعْضُهُمْ يُهْلِكُ بَعْضاً[.أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي.»زَوى لِىَ ا‘رْضَ« أى جمعها لى وضمها اليّ.و»السَّنةُ« الجدب والش        و»الْعَامّةُ« التي تعم الكل.و»بيضةُ الناس« معظمهم.و»استباحتهم« جعلهم مباحاً بأخذهم أسراً وقتً يتصرف فيهم كيف شاء .

(5575)- Hz. Sevban (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Allah Teala hazretleri yeryüzünü benim için dürüp topladı, ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Bana iki hazine verildi: Kırmızı ve beyaz hazineler. Ben Rabbimden, ümmetimi umumi bir kıtlıkla helak etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman musallat edip çoğunluğu helak etmelerine meydan vermemesini talep ettim.

Rabbim Teala hazretleri bu isteklerime şöyle cevap verdi:

"Ey Muhammed! Bir hüküm verdim mi artık o geri alınmaz. Ben senin ümmetine "Onları umumi bir kıtlıkla helak etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helak edecek bir düşman da musallat etmeyeceğim, hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar  aleyhinde toplansalar da. Ama kendi aralarında birbirlerini helak edecekler." [Müslim, Fiten 19, (2889); Tirmizî, Fiten 14, (2177); Ebu Davud, Fiten 1, (4252).]

 

AÇIKLAMA:

1- Hadiste Aleyhissalâtu vesselâm İslam'ın doğu-batı istikametinde  yayılacağına işaret buyurmaktadır. Gerçekten de öyle olmuş, bu istikametlerdeki gelişme güney-kuzey istikametlerindeki gelişmeye nisbetle çok fazla olmuştur.

2- Aleyhissalâtu vesselâm'ın ümmeti adına Cenab-ı Hak'tan birkaç isteği olmuş ve bunlardan  ikisi kabul edilmiştir.

* İslam ümmeti umumi bir  kıtlık  afetiyle helak olmayacaktır. Tarih boyunca, bu ifadeye aykırı bir durum görülmüş değildir. Mevziî olan bazı küçük kıtlıklar umumi hükmü cerhetmez. Keza eski milletlerin maruz kaldıkları nevden, bütün ümmete şamil helak edici sel, zelzele, salgın, afetler de görülmemiştir ve inşaallah görülmeyecektir de.

* İkinci bir garanti, ümmetin toptan gayr-ı müslim istilasına uğramasına karşıdır. Şimdiye kadar böyle bir durum olmamıştır. Yer yer esarete düşen İslam beldeleri olmuş ise de, tamamına şamil bir esaret vaki olmamıştır.

Ancak hadis, ümmet arasında fitneler hususunda garanti vermiyor. Ümmetin bu fitnelerden zarar göreceğine dikkat çekiliyor. Şu halde Resulullah, dahilî fitnelerden kaçınmamız, her an çıkabilecek fitneye karşı müteyakkız olmamız gerektiğine bizleri uyarıyor. Nitekim bu hadislerinde: "Fitne uyumaktadır. Onu  uyandırana lanet olsun!" buyurmuştur. Âyet-i kerimede de:   irşad buyrulmuştur (Al-i imran 103).

 

ـ5576 ـ5ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: هَلْ لَكُمْ مِنْ أنْمَاطٍ؟ قُلْتُ: وَأنَّى تَكُونُ لَنَا ا‘نْمَاطُ؟ قَالَ: إنَّهَا سَتَكُونُ. فَكَانَتْ كَمَا قَالَ، فأنَا أقُولُ لَهَا، يَعْنِى امْرَأتَهُ: أخِّرِى عَنَّا أنْمَاطَكِ. فَتَقُولُ: ألَمْ يَقُلْ رَسُولُ اللّهِ #: سَتَكُونُ لَكُمْ أنْمَاط؟ فأدَعُهَا[. أخرجه الخمسة.»ا‘نْمَاط« جمع نمط، وهو نوع من البسط المعروف .

(5576)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün: "Halınız var mı?" diye sordular.

"Biz de, halı nasıl olsun?" dedim.

"Şurası muhakkak ki o da olacak!" buyurdular. Nitekim dediği gibi oldu. Gün geldi ben hanımıma (İsraf ve mekruh addettiğim için):

"Şu halını benden bari uzak tut!" diye çıkıştığım vakit:

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Sizlerin de halıları olacak!"  dememiş miydi? diye karşılık verdi." [Buharî, Menakıb 25, Nikah 62, Mülim, Libas 39, Ebu Davud, Libas 45, (4145); Tirmizî, Edeb 26, (2775); Nesâî, Nikah 83, (6, 136).]

 

ـ5577 ـ6ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ اللّهَ يَبْعَثُ لهذِهِ ا‘ُمَّةِ عَلى رَأسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا[. أخرجه أبو داود .

(5577)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Muhakkak ki, Allah bu ümmet için, her yüz senenin başında, kendisine dini tecdid edecek kimse(ler) gönderecektir." [Ebu Davud, Melahim 1, (4391).]

 

AÇIKLAMA:

1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadis-i şeriflerinde  kendinden sonra her  asırda çıkacak ve hayat-ı içtimaiye-i medeniyete soktukları bid'atlarla dinden uzaklaşmış olan insanları tekrar İslam'ın hakiki mecrasına sokacak olan kimseleri haber vermektedir. Bu zatlara müceddid denmektedir. Bu mübarek  zatların mümeyyiz vasfı bid'ayı temizleyip sünneti ihyadır. Ölümü hicrî 101 olan Ömer İbnu Abdilaziz'den bu yana ümmet böylesi insanlarla daima şerefyab olmuştur. Daha önce, bir başka hadis vesilesiyle genişçe açıkladığımız  üzere, Resulullah'tan sonra geleceği belirtilen bu şahıslar her asırda bir tane değildir. Aynı anda  her memlekette, farklı mezhep ve meşreplere göre her bir  çevrede birçok insanlar, müceddid manasında tecdid  hizmeti yapabilecektir. Alimlerin belirttiği üzere, kimlerin müceddid olduğu kesinlikle bilinemez, sünneti ihya, bid'atı  imha, ilmi artırma, insanları amel, ahval ve düşüncede İslam'a irca gibi karinelerle müceddid olduğuna zann-ı galible hükmedilir. Müceddidin, dini alimlerin zahir ve batın her çeşidinde alim olacağı belirtilmiştir. Fakih, muhaddis, müfessir, lügavi her tabaka kendi imamlarını "müceddid" görmüşlerdir.

2- "Yüzyıl başı" nedir? Asrın ilk yılları mı, son yılları mı ihtilaf edilmiştir. Bu hadiste, yüzyıl başı ile yüzyılın sonunun kastedildiği söylenmiştir.

 

ـ5578 ـ7ـ وعن حُذَيْفَة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَامَ فِينَا رَسُولُ اللّهِ # مَقاماً فَمَا تَرَكَ شَيْئاً يَكُونُ مِنْ مََقَامِهِ ذلِكَ الَى قِيَامِ الْسَّاعَةِ إَّ حَدَّثَهُ، حَفِظَهُ مَنْ حَفِظَهُ، وَنَسِيَهُ مَنْ نَسِيَهُ. قَدْ عَلِمَهُ أصْحَابِي هؤَُءِ وَإنَّهُ لَيَكُونُ مِنْهُ الشَّىْءُ قَدْ نَسِيتُهُ فَأرَاهُ فَأذْكُرَهُ كَمَا يَذْكُرُ الرَّجُلُ وَجْهَ الرَّجُلِ إذَا غَابَ عَنْهُ. ثُمَّ إذَا رَآهُ عَرَفَهُ[. أخرجه الشيخان وأبو داود .

(5578)- Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) aramızda doğrulup, o günden kıyamete kadar olacak her şeyden bahsetti. Onu belleyen belledi ve unutan da unuttu. Şu arkadaşlarım da bunu bilirler. (Resulullah'ın haber verdiği ve fakat) unutmuş olduğum o şeylerden biri vukua gelip görünce, öylesine canlı hatırlıyorum ki, tıpkı, kişinin gördüğü bir şahsın yüzünü, o şahıs kaybolunca hatırlamadığı halde bilahare karşılaşınca hemen tanıyıvermesi gibi." [Buharî, Kader 4; Müslim, Fiten 23, (2891); Ebu Davud, Fiten 1, (4240).]

 

AÇIKLAMA:

Hadisin ravisi Huzeyfe (radıyallahu anh)  Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın -başkaları tarafından bilinmeyen- sırlarına vakıf olan bir zattır. Bu sebeple ona sahib-i sır da denmiştir. Hadisin bir veçhinde "Allah'a yemin olsun benimle kıyamet arasında vukua gelecek bütün fitneleri biliyorum.." der. Hadisin Ebu Davud'daki veçhinde, Resulullah'ın kıyamete kadar gelip üç yüz ve daha fazla etbaı bulunacak her bir fitne başını ismiyle, babasının ve kabilesinin ismiyle zikrettiğini belirtir.

 

ـ5579 ـ8ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]أخْبَرَنِى رَسُولُ اللّهِ # بِمَا هُوَ كَائِنٌ الى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، فَمَا مِنْهُ شَىْءٌ إَّ وَقَدْ سَألْتُهُ عَنْهُ، إَّ أنِّي لَمْ أسْألْهُ مَا يُخْرِجُ أهْلَ الْمَدِينَةِ مِنَ الْمَدِينَةِ[. أخرجه مسلم .

(5579)- Yine Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), kıyamete kadar gelecek her şeyi bana haber verdi. Onlardan her ne varsa Aleyhissalâtu vesselâm'a sordum. Sadece "Medine halkını Medine'den kim çıkaracak?" bunu sormadım." [Müslim, Fiten 24, (2891).]

 

ـ5580 ـ9ـ وعن عَمْرِو بنِ أخْطَبِ ا‘نْصَارِىّ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]صَلّى بِنَا رَسُولُ اللّهِ # يَوْماً الْفَجْرَ وَصَعِدَ الْمِنْبَرَ فَخَطَبَنَا حَتّى حَضَرَتِ الظُّهْرُ. فَنَزَلَ، فَصَلّى، ثُمَّ صَعِدَ الْمِنْبَرَ، فَخَطَبَنَا حَتَّى حَضَرَتِ الْعَصْرُ. فَنَزَلَ فَصَلّى ثُمَّ صَعِدَ الْمِنْبَرَ فَخَطَبَنَا حَتّى غَرَبَتِ الشَّمْسُ فَأخْبَرَنَا بِمَا هُوَ كَائِنٌ الى يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَأعْلَمُنَا أحْفَظُنَا[. أخرجه مسلم .

(5580)- Amr İbnu Ahtab el Ensarî  (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün bize sabah namazını kıldırıp minbere çıktı. Öğle vakti girinceye kadar hitap etti. Sonra minberden inip namaz kıldı. Tekrar minbere çıkıp ikindi vakti girinceye kadar bize hitap etti. İnip ikindiyi kıldı, sonra tekrar minbere çıktı, güneş batıncaya kadar bize konuştu. Bu konuşmalarda kıyamet gününe kadar olacak (hadisatı) bize haber verdi. Bunları en iyi bilenimiz, en belleyişli olanımızdır." [Müslim, Fiten 25, (2892).]

 

AÇIKLAMA:

Bu hadis, 5578 numaralı hadiste belirtilen fitnecilerle ilgili bilgilerin bir gün içinde toptan verildiğini ifade etmektedir. Zaten o hadisten bazı alimler "Resulullah makamından hiç ayrılmadan, aynı mecliste kıyamete kadar gelecek ve etbaı üç yüz ve daha fazla olacak fitneci başlarını isimleri, babalarının isimleri ve kabilelerinin isimleri ile birlikte haber verdi" manasını çıkarmışlardır.

Bunları en iyi bilenin kendisi olduğunu söylerken Hz. Huzeyfe, bu  hutbeyi dinleyen diğerlerinin artık hayatta kalmadığını ima etmektedir. Bu hadis, daha sarih bir  şekilde fitnecilere müteallik bilginin bir sır olarak sadece Huzeyfe'ye tevsi edilen bir bilgi olmayıp, herkese alenen öğretilen bir bilgi olduğunu ifade etmektedir.  Her halükârda, bu mezkur hutbe dışında, Hz. Huzeyfe'ye hususi bir talimde bulunmuş olma ihtimalinin de varid olduğunu alimler belirtir.

ـ5581 ـ10ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]لَمَّا فُتِحَتْ خَيْبَرُ أُهْدِيَتْ لِرَسُولِ اللّهِ # شَاةٌ فِيهَا سُمٌّ. فقَالَ #: اِجْمَعُوا لِي مَنْ ههُنَا مِنَ الْيَهُودِ، فَجُمِعُوا لَهُ. فقَالَ لَهُمْ: هَلْ أنْتُمْ صَادِقِىَّ عَنْشَيْءٍ إنْ سَألْتُكُمْ عَنْهُ؟ قَالُوا: نَعَمْ. فَقَالَ لَهُمْ: مَنْ أبُوكُمْ؟ قَالُوا: فَُنٌ. قَالَ: كَذَبْتُمْ، بَلْ أبُوكُمْ فَُنٌ. قَالُوا: صَدَقْتَ. قَالَ: هَلْ أنْتُمْ صَادِقِيٍّ كَمَا قَالَ أوًَّ. قَالُوا: نَعَمْ. وَإنْ كَذَبْنَاكَ عَرَفْتَهُ كَمَا عَرَفْتَهُ في أبِينَا. قَالَ: مَنْ أهْلُ النَّارِ؟ قَالُوا: نَكُونُ فيهَا يَسِيراً. ثُمَّ تَخْلُفُونَا فيهَا. قَالَ: اخْسَئُوا، واللّهِ  نَخْلُفُكُمْ فيهَا أبَداً، ثُمَّ قَالَ: هَلْ أنْتُمْ صَادِقيٍّ عَنْ شَيْءٍ إنْ سَألْتُكُمْ عَنْهُ؟ قَالوُا: نَعَمْ. قَالَ: هَلْ جَعَلْتُمْ في هذِهِ الشَّاةِ سُمّاً؟ قَالُوا: نَعَمْ. قَالَ: فَمَا حَمَلَكُمْ عَلى ذلِكَ؟ قَالوُا: أرَدْنَا إنْ كُنْتَ كَاذِباً أنْ نَسْتِريحَ مِنْكَ، وَإنْ كُنْتَ صَادِقاً لَمْ يَضُرَّكَ[. أخرجه البخاري .

(5581)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hayber fethedildiği zaman, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a zehir katılmış bir koyun (kızartması) hediye edildi. Aleyhissalâtu vesselâm:

"Yahudilerden burada olanları bana toplayın!” diye emrettiler ve derhal toplanıp getirildiler.

"Size bir şey sorsam doğru söyleyecek misiniz?" buyurdu. Onlar: "Evet!" deyince: "Babanız kimdir?" buyurdu.

"Falancadır!" dediler.

"Yalan söylediniz, bilakis babanız falandır!" buyurdu.

"Doğru söyledin!" dediler.

"Önceki gibi bana doğru söyleyecek misiniz?" diye  tekrar sordu.

"Evet! Zaten biz sana yalan söylesek sen onu anlayacaksın, tıpkı babamız hakkındakini anladığın gibi" dediler.

"Cehennem ehli kimdir?" dedi.

"Biz orada az kalacağız. Orada bize siz halef olacaksınız!" dediler.

"Defolun! Vallahi biz ebediyen size cehennemde halef olmayacağız!"  buyurdu. Sonra da:

"Size bir şey sorsam bana doğru söyleyecek misiniz?" buyurdu.

"Evet!" dediler.

"Bu koyuna zehir koydunuz mu, koymadınız mı?" dedi.

"Evet, koyduk!" dediler.

"Pekiyi bunu niye yaptınız?" buyurdu.

"Yalancı (bir peygamber) isen, senden kurtulmayı arzu ettik. Hakiki bir peygamber isen, bu zehir sana asla zarar vermez!" dediler." [Buharî, Cizye 7.)

 

AÇIKLAMA:

1- Hadis, Hayber'in fethinden sonra Zeyneb Bintu'l-Haris adında bir Yahudi kadınının ihanetini anlatmaktadır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vefatıyla ilgili  bahiste, Aleyhissalâtu vesselâm'ın bu zehirin tesiriyle öldüğüne dair rivayeti kaydetmiş idik.

İbnu İshak'ın rivayetine göre, savaştan sonra kadın, Aleyhissalâtu vesselâm'ın koyunun  neresini daha çok sevdiğini sorar. Kolunu sevdiği söylenir. Bu kısma daha çok zehir koyarak, kızartılmış halde ikram eder. Aleyhissalâtu vesselâm kol kısmından bir parça alarak ağzında çiğner, fakat yutmaz. Ancak beraberinde bulunan Bişr İbnu Bera lokmasını  yutmuş bulunur ve zehirin tesiriyle vefat eder,  (radıyallahu anh). Aleyhissalâtu vesselâm, yutmadan ashabına: "Sakın yemeyin, koyun zehirli!"  diye durumu haber verir.

2- Bu ihaneti yapan Zeyneb'in akibeti hususunda rivayetler ihtilaflıdır:

* Bazı rivayetler kadının cezalandırılmadığını, kadın Müslüman olduğu için serbest bırakıldığını belirtir. Müslüman olduğunu söyleyen bir rivayete göre, Aleyhissalâtu vesselâm koyunun zehirli olduğunu haber verince, kadın: "Şimdi anladım ki, sen doğru sözlüsün. Seni ve burada bulunanları şahid kılıyorum ki ben senin dinindeyim. Allah'tan başka ilah yok. Muhammed de onun kulu ve elçisidir" der. Rivayet "Kadın Müslüman olunca Aleyhissalâtu vesselâm kadından yüz çevirdi" diye not düşer.

* Bazı rivayetler öldürüldüğünü belirtir.

* Bazıları da Aleyhissalâtu vesselâm'ın kadını Bişr İbnu Bera'nın velilerine teslim  ettiğini, onların  kısasen öldürdüğünü kaydeder.

* Beyhakî, ihtilafları şöyle te'lif eder: "Muhtemelen kadın önce serbest bırakıldı ama Bişr (radıyallahu anh) zehirin  tesiriyle ölünce, kısasen kadın öldürüldü. Meseleyi bu şekilde açıklayan Süheylî merhum ilave eder: "Aleyhissalâtu vesselâm kadını önce terketti. Çünkü kendi şahsî meselesi için intikam almazdı, sonra  kısas olarak Bişr'e bedel öldürdü."  İbnu Hacer önce terkedilişini "Müslüman olması" ile izah eder. "Öldürülmesini Bişr'in vefatına kadar te'hir etti. Ama o ölünce, şartı ortaya çıktığı için kısas vacib oldu" diye açıklar.

 

ـ5582 ـ11ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنها: ]أن بَعْضَ أزْوَاجِ النَّبِيِّ # قُلْنَ: يَا رَسُولَ اللّهِ ، أيُّنَا أسْرَعُ بِكَ لُحُوقاً؟ قَالَ: أطْوَلُكُنَّ يَداً، فَأخَذْنَ قَصَبَةً يَذْرَعْنَهَا. فَكَانَتْ سَوْدَةُ أطْوَلَهُنَّ يَداً. فَعَلِمْنَا بَعْدُ أنَّمَا كَان َطُولُ يَدِهَا الصَّدَقَةَ، وَكَانَتْ تُحِبُّ الصَّدَقَةَ، وَكَانَتْ أسْرَعُنَا لُحُوقاً بِهِ[. أخرجه الشيخان والنسائي .

(5582)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hanımlarından bazıları: "Ey Allah'ın Resulü! Hangimiz sana daha çabuk kavuşacak?" diye sordular. O da:

"Kolu en uzun olanınız!" diye cevap verdi. Onlar da bir karış alıp kollarını ölçtüler. En uzun kollusu Sevde idi. Bilahare anladık ki, kolunun uzunluğu(ndan murad) sadaka imiş. Zaten o sadaka vermeyi severdi. İlk önce o, Aleyhissalâtu vesselâm'a kavuşmuştu." [Buharî, Zekat 11; Nesaî, Zekat 59, (5, 66, 67).]

 

ـ5583 ـ12ـ ولمسلم في أخرى: ]أسْرَعُكُنَّ لُحُوقاً بِى أطْوَلُكُنَّ يَداً. قَالَتْ: فَكُنَّ يَتَطَاوَلْنَ أيَّتُهُنَّ أطْولُ يَداً. فَكَانَتْ أطْوَلُنَا زَيْنَبَ، ‘َنَّهَا كَانَتْ تَعْمَلُ بِيَدِهَا وَتَتَصَدَّقُ[ .

(5583)- Müslim'in diğer bir rivayeti şöyledir: "Bana kavuşmada en çabuğunuz kolu en uzun olanınızdır!

"Hz. Aişe devamla der ki: "Kol yönüyle kim daha uzun diye uzunluk ölçüşmesi yaptılar. En uzunumuz Zeyneb [Bintu Cahş] idi. Çünkü o, eliyle çalışır ve kazandığını sadaka olarak fukaraya verirdi."

 

AÇIKLAMA:

1- Bu iki hadiste, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerinin, kendisine ahirete kavuşmada hangisinin erken davranacağını sorduklarını görmekteyiz.  Aleyhissalâtu vesselâm mucize olarak "kolu en uzun olanınız" der. Muhatapları, zahire göre anlayarak kollarını ölçerler. Halbuki Aleyhissalâtu vesselâm mecaz kasdetmiştir. Buradaki kol uzunluğundan  maksad cömertliktir, sehavettir. Allah yolunda yapılan tasaddukun çokluğudur. Bu durum, Allah Resulü'nün vefatından sonra ilk vefat edenin Zeyneb Bintu Cahş olmasıyla anlaşılır. Çünkü Zeyneb, deri ustasıdır, hem işliyor, hem de dikiyordu. Mamulatını satıp kazandığı parayı Allah yolunda tasadduk ediyordu.

Önceki rivayette, kolu en uzun olanın Sevde (radıyallahu anhâ) olduğu zikredilmiştir. Ancak alimler, bunda bir hata olduğunu, doğrusunun Zeyneb olması lazım geldiğini, hem erken ölme ve hem de cömertlik yönüyle vak'aya da bunun mutabık olduğunu belirtirler.

2- Hadisin aslında "eli uzun" tabiri geçer. Biz, tercümeyi "kolu uzun"  diye  yaptık. Aslında tam karşılığı "eli açık" tabiridir. Ancak bu takdirde ifadeyi tamamen bozmak gerekecekti. Dilimizde eli uzun, hırsız demektir. Şu halde hükmü, lafza göre değil, maksada göre vermek gerekir.

İSTİDRAD:

Hz. Zeyneb'in burada mevzubahis edilen mesleğiyle ilgili bir tahkikimizi, günümüzün ortaya çıkardığı bir probleme ışık tutma yönüyle arzettiği ehemmiyete binaen aynen kaydetmeyi uygun görüyoruz. Problem, kadınların çalışması meselesidir.  Dinimize göre kadının çalışma yasağı diye bir problem yok, ama normal şartlarda kendisinin veya ailesinin nafakası için çalışma mecburiyeti de yok. Onun nafakası  kocası üzerindedir. İlla da para getiren bir çalışma yapacaksa, bunun İslamî şartlar çerçevesinde olması gerekir. Hz. Zeyneb (radıyallahu anhâ)'in verdiği örnek, kadının evi dahilinde yapacağı çalışma ile ilgilidir. İslam cemiyeti, iş hayatını, çalışmak isteyen kadınlara, evlerinde çalışabilme imkanı sağlayacak bir  teşkilata kavuşturmaktadır. Zikri geçen tahkikimiz Hane-i Sadette İş Atölyesi adını taşır.

 

HANE-İ SAADETTE İŞ ATÖLYESİ:

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı Kur'an-ı Kerim: "Kendisinde her hususta en güzel örneği bulacağımız rehber" (Ahzab-21) olarak tarif eder.

Evet Aleyhissalâtu vesselâm mü'minlere her hususta örneklerin en güzelini sunmuştur. Namaz, oruç, tevbe, istiğfar, tazarru gibi, ibadetin her çeşidinde, cihad, ticaret, komşuluk münasebetleri, devlet reisliği, aile reisliği, arkadaşlık gibi her çeşit beşerî ahvalde en güzel örnek O'ndadır.

İşte bu örneklerden biri aile içi çalışma düzeni ve ailevî iş atölyesiyle ilgili. Tanıtacağımız iş atölyesinin ustası veya işçisi kendisi değil, ama hanımı, hanımlarından biri  ve hatta ikisidir. Şöyle ki:

Mü'minlerin annelerinden olan Zeyneb Bintu Cahş (radıyallahu anhâ)'ın hayatına baktığımız zaman onun menkibeleri arasında dindarlık, cömertlik ve "san'atkârlık" vasıflarına da rastlarız.

Mesela Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) onu; "Zeyneb Bintu Cahş'ı Resulullah  takdir eder, ondan sıkça bahsederdi, kendisi gerçekten saliha bir kadındı. Çok oruç tutar, geceleri  namaza kalkar, san'at sahibi, sanatından kazandığının tamamını fakirlere tasadduk ederdi" diye tanıtır.

Zeyneb Valide'nin sanatı bir başka rivayette açıklanır: "Zeyneb (radıyallahu anhâ) el sanatkârı idi, deri işler, diker ve Allah yolunda  tasadduk ederdi.

"Şu halde, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın aynı zamanda halasının kızı olan ve hicretin üçüncü yılında Hz. Peygamber'le 35 yaşında  iken evlenen Zeyneb Bintu Cahş deri işleme ustasıdır. Ham deriyi, o devrin usulünce debbağlayarak işlemekte, sonra da ondan kullanılacak eşyalar dikip satmaktadır.

Başka rivayetlerde rastladığımız bazı açıklamalardan, bu iş için, Hane-i Saadet'te bir de müstakil oda, bugünün  tabiriyle bir iş atölyesi bulunduğunu anlamaktayız. Şöyle ki:

Bilindiği üzere Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), İslam'ın tebliğ ve ahkâmın teşrî yeri olan Medine hayatında, siyasî ve dinin neşrine dönük maksadlarla birçok  kadınla evlenmiş ve her izdivacında yeni hanımı için müstakil bir hücre inşa ettirmişti. Böylece Mescid'in avlusunda, hanımları  adedince hücreleri olmuştu. Bunlar tek katlı, yan yana birbirleriyle bitişik, önü mescidin avlusuna  açılan yapılardı. Resulullah'ın sırf kendine mahsus başka bir hücresi yoktu. Her gün sırayla hanımlarından birinin yanında kalıyor idi.

Bir ara hanımlar arasında çıkan bir huzursuzluk sebebiyle, onları te'diben bir ay ayrı yaşamaya karar verdi. Îla da denen bu hâdiseyi anlatan rivayetler bu hücrelerden birinin üst kısmına inşa edilmiş ziyade bir odadan bahsetmektedir. Bu oda bir ikinci kattır; hurma kütüğünden  yapılmış merdivenle çıkılmaktadır. Buraya meşrübe denmektedir.

Sabah namazından sonra, her gün, mescidde kalıp kuşluk vaktine kadar ashabıyla sohbet eden Resulullah, o gün namazı kılar kılmaz, hiç bir kelam etmeden doğru meşrübeye çıkar. Ashab, haklı olarak, mühim bir hâdise var zannıyla telaşlanır. Hz. Ömer, peşinden gitme cesaretini gösterir, fakat kapıda bekleyen hizmetçi Resulullah'ın girme izni vermediğini belirtir.

Hz. Ömer, birkaç kere gider gelir, izin ister, her seferinde reddedilir. Dördüncü müracaatta huzur-u risalet penahiye kabul edilir.Hz. Ömer'in bu oda ile ilgili tasviri, Resulullah'la geçen konuşmaları birçok teferruata şamildir. Bir kısmı konumuzu ilgilendirmez. Ancak oradaki müşahedelerinden bazıları  mevzumuz açısından son derece ehemmiyet  taşır. Zira onların tahlilinden burasının mûtad olarak deri işleme atölyesi olduğunu anlıyoruz.

Zira, Hz. Ömer bize, gördüğü eşyalar meyanında duvara asılmış üç adet deriden (ühüb) ve deri işlemede kullanılan maddeden (karaz) bahsetmektedir. Şarihler  ühüb kelimesinin ihhab'ın cem'i (çoğulu) olduğunu söyler ve  işlenmemiş deri manasına geldiğini belirtir. Hatta  bazan mutlak deri manasına kullanıldığı da olmuştur. Buhârî Şarihi İbnu Hacer - bir başka rivayette ühüb yerine efik kelimesinin kullanılmış olmasından hareketle- şöyle der: "Görünen o ki, ihab'dan burada kastedilen şey debbağlanmağa başlamış fakat henüz işlenmesi tamamlanmamış deridir. Nitekim Semmak İbnu'l-Velid'in rivayetinde efik kelimesi kullanılmıştır,  efik debbağlanması tamamlanmamış deri demektir." Bu açıklamayı te'yid eden bir başka karine, bazı rivayetlerde bu derilerin  pis koku neşrettiklerine dair gelen teferruattır.

Hele yerde bir sa'  miktarında arpa ve bir o kadar da, deri debbağlamada kullanılan karaz  maddesinin bulunması, bu odanın deri debbağlamada kullanılan bir atölye olduğunu ifadede tamamlayıcı bir delil olmaktadır. Lügatler karazın selem ağacının yaprağı olduğunu, bu meyvenin deri debbağlamada kullanıldığını belirtir.

Hz. Ömer'in tasvirlerinde Resulullah'ın başucunda asılı olduğu belirtilen bu derilerin sathî bir nazarla "namaz postu" olduğunu söylemek veya bir miktar arpanın da varlığını nazar-ı dikkate alarak o odayı "kiler"  olarak tavsif etmek başka rivayetlerde gelen tasrihata ters düşmekten başka, burada belirtmeye çalıştığımız mühim bir ibreti gölgelemektedir.

Bu odanın Zeyneb (radıyallahu anhâ)'in deri işlediği yer olduğu açıktır. Bugünün tabiriyle iş atölyesi, yani deri işleme işinde usta olan ve pek çok rivayette, Resulullah'la evlendikten sonra da mesleğini icra ettiği teyid edilen Zevcat-ı Tahirat'tan Zeyneb Bintu Cahş'ın deri  işleme atölyesi.

Şunu da kaydetmede fayda var: Resulullah'ın zevcelerinden Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) de deri işlemektedir. Ahmed İbnu Hanbel'in bir rivayetinde, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine evlenme teklifini yapmak üzere uğradığı  sırada deri debbağlamakta olduğunu,  elindeki karaz bulaşığını yıkayarak Resulullah'ı içeri aldığını belirtir. Evlendikten sonra bu mesleğin icra edip etmediğini bilmiyoruz. Ancak Zeyneb validemizin bu işi devam ettirdiği rivayetlerde pek sarih.

Burada şu soru hatıra gelebilir: İslam fıkhına göre, kadının nafakası kocasına aittir, gelir getirecek bir işle meşgul olmak mecburiyetinde değildir. Aleyhissalâtu vesselâm da zevcelerinin nafakasını temin etmekte idi.

Bunun cevabı şudur: İslam, kadını çalışmaya mecbur etmez; bu doğru, ama illa da çalışmayacaksın da demez. Kocasının izni tahtında, kadının çalışmasıyla ilgili, İslam'ın derpiş ettiği şartlar çerçevesinde kadının çalışmasına hiç bir dinî engel yoktur, çalışabilir. Nitekim Hz. Zeyneb validemiz, nafakasını temin için değil, Allah yolunda harcamak için çalışmış ve  kazancının tamamını fakir fukaraya, dul ve  yetimlere harcamıştır. Hz. Aişe'nin onunla ilgili bir tasviri şöyle: "Ben Zeyneb kadar çok hayır yapan, onun derecesinde sadaka veren, öylesine sıla-i rahimde bulunan, Allah'a  yaklaştıran amellere onun kadar nefsini bezleden bir başka kadın bilmiyorum." Yine Hz. Aişe'nin anlattığına göre bir gün Hz. Peygamber: "İçinizde bana en çabuk kavuşacak olan, kolu en ziyade uzun olanınızdır" buyurur.  Resulullah'ın vefatından sonra hanımları kim erken ölecek, bunu belirlemek üzere duvar üzerinde zaman zaman kollarının uzunluğunu ölçerler. Hz. Zeyneb, cüsse itibariyle hepsinden küçük olduğu için bu ölçüşmede daima kaybeder. Ancak Hz. Aişe der ki: "Zeyneb ölünceye kadar bu ölçüşmeyi yaptık. Ne zaman ki aramızdan ayrılıp Aleyhissalâtu vesselâm'a  ilk kavuşanımız oldu, o zaman anladık ki, Resulullah "uzun ellilik"le sadakayı  kastediyormuş. Çünkü, Zeyneb el sanatı icra eden bir kadındı, deri debbağlar, deriden eşya diker, (satar, parasını) Allah yolunda sadaka yapardı." İbnu Sa'd bir rivayetinde, Hz. Zeyneb'in vefat  ettiği zaman tek dirhem ve tek dinar bırakmadığını,  bütün kazandıklarını sağlığında tasadduk etmiş bulunduğunu bildirir ve Zeyneb'in fakirlerin (ve dulların) sığınağı olduğunu belirtir. Buradaki "bütün kazandıkları" içerisinde Hz. Ömer'in tahsisatı da var: Hz. Ömer (radıyallahu anh), Resulullah'ın diğer zevceleri gibi ona da yıllık 12 bin dirhem bağlamış idi. Bunu almak zorunda kalan Zeyneb validemiz,  alır almaz tamamını yakınları ve yetimleri arasında taksim eder ve "Allahım Ömer'in bir başka ihsanını nasip etme,  bu fitnedir" diye  duada bulunur ve makbul olan duanın bereketine o yıl içerisinde Rahmet-i  Rahman'a  kavuşur. Kefenini kendi kazancından hazırlamış olan Zeyneb (radıyallahu anhâ), Halife Ömer (radıyallahu anh)'in de kendisi için göndereceği kefenin tasadduk edilmesini vasiyet eder ve yerine getirilir.

Mü'minlerin muhterem annelerinden olan Hz. Zeyneb Bintu Cahş'la ilgili olarak kaydedilen bu rivayetlerden çıkarılacak birkaç mühim prensip var:

1- İslam kadını, hiç bir  maddî ihtiyacı  olmasa bile boş durmamalıdır. Kazanmalı, Allah yolunda harcamalıdır.

2- Kadının evinde yapacağı işe, kocası mani olmamalı, kolaylık göstermeli, imkan hazırlamalıdır: Çünkü  rehberimiz Fahr-i Âlem (aleyhissalâtu vesselâm) öyle yapmıştır. Zeyneb validemiz, Resulullah'ın gıyabında, O'nun haberi olmadan bunu yapması mümkün değildir.  Hz. Zeyneb öylesine  sünnete bağlı, ölümünden sonra bile olsa Resulullah'ın emir ve  irşadlarına öylesine  sadıktır ki, aksini düşünmek mümkün değil. Ebu Hureyre der ki: "Veda Haccı esnasında Aleyhissalâtu vesselâm, hanımları için bu haccın sonuncu hacc olması gerektiğini irşad buyurmuştu. Resulullah'ın vefatından sonra Sevde ile Zeyneb hariç hepsi hacc yaptılar, ama onlar yapmadı. Bu  ikisi: "Resulullah'ın o sözünü işittikten sonra bizi vallahi  hiçbir hayvan hareket ettiremez" dediler ve Medine'den dışarı çıkmadılar."

3- Bu hadislerden çıkaracağımız diğer bir prensip, İslam kadını öncelikle evinde icra edebileceği iş ve mesleklerde maharet  kazanmalı, İslam cemiyet  kadınlarına o istikamette formasyon vermelidir.

4- Çalışmak ar değildir. Kişinin  mevkii, makamı, maddî durumu ne kadar yüce olursa olsun, çalışmak evladır: Peygamber hanımı bile, ihtiyacı olmadığı halde çalışmayı ihmal etmemiştir, hem de deri işlemek gibi nahoş kokulu bir meslekte.

İçinde bulunduğumuz devrin gündemini işgal eden kadının çalışması meselesinde Zeyneb Bintu Cahş (radıyallahu anhâ) hadisesinden alacağımız ibretler olmalıdır.

 

ـ5584 ـ13ـ وعن هَِلِ بْنُ عَمْرو قال: ]سَمِعْتُ عَلِيّاً رَضِيَ اللّهُ عَنه يَقُولُ: قَالَ رَسُولُ اللّهِ # يَخْرُجُ مِنْ وَرَاءِ النَّهْرِ رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ الْحَارِثُ، حَرَّاثٌ، عَلى مُقَدِّمَتِهِ، رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ مَنْصُورٌ يُوطَئُ أوْ يُمَكِّنُ Œلِ مُحَمّدٍ كَمَا مَكّنَتْ قُرَيْشٌ لِرَسُولِ اللّهِ #، وَاجِبٌ عَلى كُلِّ مُؤْمِنٍ نَصْرُهُ، أوْ قَال: إجَابَتُهُ[. أخرجه أبو داود .

(5584)- Hilal İbnu Amr anlatıyor: "Hz. Ali  (radıyallahu anh)'yi dinledim. Demişti ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Maveraunnehir'den bir adam çıkacak, ona el-Haris Harras (çiftçi) [el-Haris İbnu Harras] denecek. (Ordusunun) önünde Mansur denen bir adam olacak. Bu zat Al-i Muhammed için (malıyla, hazineleriyle, silahıyla zemin) hazırlayacak, hilafeti mümkün kılacaktır. Tıpkı Kureyş'in Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a mümkün kıldığı gibi. Ona yardımcı olmak her Müslümana vacib olmuştur -veya ona icabet etmesi vacip olmuştur dedi.-" [Ebu Davud, Mehdi 1, (2452). ]

 

AÇIKLAMA:

1- Burada, Aleyhissalâtu vesselâm, istikbalde Maveraunnehir bölgesinden çıkacak salih bir kimseden ve onun îfa edeceği güzel hizmetlerden bahsetmekte, haber vermektedir. Çıkacak olan bu salih zat, imkanlarıyla Al-i Beyt'in hilafete geçmesi için zemin hazırlayacak, yardımcı olacaktır. Al-i Muhammed'den maksad, ammeten Resulullah'ın nesl-i mübareklerinin hepsidir. Şarihler, bundan maksadın hassaten Muhammed Mehdi olduğunu söylerler. Öyleyse bu zatın, Al-i Beyt'e yardımcı olup, düşmanlarına karşı  destek vereceği, maddî ve manevî imkanlarıyla muavenet edeceği belirtilmektedir.

Kureyş’in Resulullah'a desteği malum. Ancak "Kureyş'ten inananların" diye kayıtlamak gerekir. İnananlar dışında sadece Ebu Talib, Resulullah'a destek vermiştir.

2- Hadisin sonunda Al-i Beyt'e destek verecek olan el-Haris'e yardım etmenin Müslümanlara vacib olduğu bildirilmektedir. İfadenin zahiri yardımın el-Haris'e yönelik olduğunu ifade ederse de, onun komutanı durumundaki Mansur'a yönelik olması daha uygun gözükmektedir. Alimlerin çıkardıkları mana nokta-i nazarından Mehdiye yardım vacib olmaktadır.

3- Ravi, sonda bir şekk ifade etmektedir. Vacib olan yardım mı, yoksa davetine icabet mi? Gerçek her iki durumda da aynı neticeye ulaşılmaktadır: Bu salih kişiye yardım edilmelidir.

Son olarak belirtelim ki, rivayet zayıftır. (Kütübü Sitte Terc. C.15,S:438)

 

ـ5585 ـ14ـ وعن ابن أبي كثِيرٍ قال: ]قَالَ أبُو سَهْمٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه: مَرَّتْ بِي امْرَأةٌ فَأخَذْتُ بِكَشْحِهَا ثُمَّ أطْلَقْتُهَا. فَأصْبَحَ رَسُولُ اللّهِ #

في الْمَدِينَةِ يُبَايِعُ النّاسَ فَأتَيْتُهُ. فَقَالَ: ألَسْتَ بِصَاحِبِ الْجَذْبَةِ بِا‘مْسِ؟ فَقُلْتُ: بَلَى. وَإنِّي َ أعُودُ يَا رَسُولَ اللّهِ فَبَايَعَنِي[. أخرجه رزين .

(5585)- İbnu Ebi Kesir anlatıyor: Ebu Sehm (radıyallahu anh) dedi ki: "Bana [Medine'de]  bir kadın uğramıştı. Böğründen  tuttum, sonra saldım. Sabahleyin Aleyhissalâtu vesselâm halktan biat almaya başladı. Yanına ben de gittim.

"Dün kadını tutan değil misin sen?" diye sordular.

"Evet! Ama bir daha yapmayacağım ey Allah'ın Resulü!" dedim. Benim biatımı da aldı." [Rezin tahric etmiştir. Hadis, Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'inde mevcuttur (5, 293).] (Kütübü Sitte Terc. C.15,S:438-39)

ÇIPLAK UYARICI (!)  PROF. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK DİYOR Kİ;

Değerli okurlarım, birinci derecede muhatabımız olan Sayın Öztürk’ün büyük yanlışlarını cevaplamaya başlamadan önce son çıkan “DEPREMİN GÖSTER DİKLERİ” isimli kitabı dolayısıyla 16 Kasım 1999 tarihli Akit Gazetesi’nin 14 üncü sayfasında Sayın Ali Mevlüt Kaya Bey’in kaleme aldığı adı geçen kitapla ilgili eleştiri yazısını aynen alıyorum. Bizim eleştirilerimiz ise bunu takiben devam edecektir.

 

Yaşar Nuri Öztürk’ün  (yeni yüzyıl için uyarılar) isimli yeni kitabı yayımlandı. Kitap, “depremin gösterdikleri”, “deprem ve meselelerimiz”, “ deprem diyor ki” olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Yaşar Nuri Öztürk depremin, Mâûn sûresi, İsra sûresi 16 ncı âyet ve Mü’minun sûresi 53 ncü âyetine uyulmadığından başımıza geldiğini söylüyor. Kitapta depremin bir uyarı olduğu belirtilirken, yeniden yapılanmak için neler yapılması gerektiği yedi ana başlık altında açıklanmış.

Yaşadığımız depremin bir ceza niteliği taşımadığı; aksine uyarı olduğu 14 ncü sayfada şu satırlarla açıklanıyor:

“Bazı hurafe manyaklarının söylediği gibi, Allah bizi cezalandırdığı için değil, üzerinde yaşadığımız toprağın deprem kuşağında yer alışının gereğini yapmamış olmak yüzünden...”

Aynı kitabın 193 ncü sayfasında ise, kendisiyle Zaman Gazetesinin yaptığı röportajda şunları söylüyor: “ Allah, varlığa, tabiata kanunlar koymuş. Kanunlar hükmünü icra eder. Bunların nimet getirenine eyvallah deyip, sıkıntı getirenine küfretmek insana yakışmaz. Deprem de Allah’ın tabiata koyduğu kanunlardan biridir. Kahır da olsa, lütuf da olsa hepsine hamd etmeliyiz. Eğer kahır getireninden zarar görüyorsak, bu zarardan ibret almamız gerekir. Tabii afetlerin uyarıcı tarafı vardır; ama burada uyarının kat kat üstünde zarar gördük. O da bizim ihmallerimiz ve hatalarımızın sonucudur.” 

18 nci sayfada  derken, sıkça çıktığı kartel televizyonlarının vermek istediği mesaj doğrultusunda vasat bir okuyucunun muhtemelen namazında, niyazında müslümanların kastedildiğini anlayacağı  bir izahta bulunuyor. Dış ülkelerden gelen yardımlar ve ekipler için ların gelenlere dediklerini belirtip; “Gavur,kinini din yapmış yobazın kara yüreğidir” diyor.

18 ve 19 ncu sayfalarda burada kimin ne görmek istediğini şöyle açıklıyor: “bu depremin vücut verdiği kayıptan çok daha büyük bir lütuf gelecektir arkadan, inanın! Çünkü, ” (...) Çünkü Allah, dinlerin, politikaların, hırs ve kavgaların üstündeki ve ötesindeki o “insan yüreği gerçeği” nin yaşamakta ve olduğunu ”

Her lafı en ince noktasına kadar irdeleyen, küçücük ayrıntıları yorumlayarak şirk icad eden Öztürk’e şimdi sormazlar mı; acaba Allah (haşa) depremden önce görmek istediğini ve insan yüreğini görmüyor muydu da depremden sonra mı gördü?!. Allah her şeyi yoktan var eden ve gören, bilen değil midir?!. 

15 nci sayfada Marmara depreminin hasarının büyük olduğunu, bunun önlenmesinin yaşadığımız coğrafyanın şartlarına göre yapılaşma olmadığından meydana geldiğini belirtiyor ve örnekler veriyor: “ aynı şiddette bir deprem, örneğin Japonya’da veya ABD’ de bizdekinin onda biri kadar bile yıkıcı ve öldürücü olmuyor. Meksika’da Eylül sonunda meydana gelen 7.5 büyüklüğündeki depremde ölenler 14 kişi. Binaların sadece camları kırılmış. Bu neden böyle oluyor? Allah onlara iltimas edip bize azap gönderdiğinden değil.”

Sayfa - 31: “En büyük depremlerin “ gavur” ülkelerinde meydana geldiği biliniyor. Örneğin Çin’deki bir deprem yaklaşık yedi yüz bin kişinin, Amerika’daki bazı deprem ise yüz bin den fazla kişinin ölümüne sebep olmuştur. Japonya’da da buna benzer depremler görmekteyiz.”

Her ne kadar 31 nci sayfada geçen bu satırlar, (Said Nursî ’yi tenkit ettiği sayfa) Bediüzzaman Said Nursî ’nin depremle ilgili de geçenlerine eleştirel cevap niteliğini taşıyor olsa da; acaba Yaşar Nuri’nin 15 nci sayfa ile 31 nci sayfalarından alınan bu satırlar, kendi kendisiyle çelişki içinde olduğuna bir delil kabul edilmez mi?

33  ncü sayfada depremle ilgili ebced hesabı yapan bir doktorla ilgili, “bir de Kur’an-la cifiri birleştiren din ve fal karışımı kerametsel açıklamalar var. Bunlardan birini, aynı zamanda  olduğu anlaşılan bir doktor” (...) diyerek Hürriyet gazetesinden bir köşe yazısında dile getirilen eleştiriyi almış ve kendisi şu eklemeyi yapıyor. Bu ayıptır. Entellektüeller tarafından yapılınca, iki kat ayıptır. “Bu eleştiri ile ilgili sayfanın sonunda ise, Zilzal sûresinin ne yaşadığımız depremle, ne de başka depremle doğrudan ilgisi olmadığını belirterek; bunda depremi anımsatan tasfirler var diye her karşılaştığımız depremi Zilzal sûresi ile irtibatlandırıp bir “keramet” sergilemek, en azından hafiflik veya ciddiyetsizliktir.” diyor.

“Sarılacak ve deşilecek yaralar” isimli ara bölümde, siyasetçiler ve diyanet suçlanırken, çareyi gösteriyor hoca: “deprem kadar sert ve sarsıcı biçimde söyleyelim: çare, bizim, “Kur’an-daki İslam” adı ve kitabıyla kitlenin önüne çıkardığımız iman, fikir, strateji üçlüsüdür.”

Sayfa - 207: Yine başka bir soruya aynı cevap: “şunun altını çizelim: Bizim “Kur’an-daki İslam” adını taşıyan iman hareketimiz olmasa idi, bu günleri de mum yakarak arıyor olacaktık. Bunu da bu halk bilsin.”

Ne hazindir hocam; sizin kitabınızı göremeyen ve sizden önce yaşayanlar “çaresiz” gitmiş. Biz bilirdik ki, çare sadece Kur’an ve sünnettedir.!

 

58 nci sayfada Genel Kurmay Başkanının açıklamalarına yer verdiği bölümlerde kendiside bir açıklamada bulunuyor: “(...)

Biliyor ki den bir şey beklemek fazla ümit verici olmayacaktır.” Bu satırlarda gammazlanan “öteki kesim” kimlerdir ve hoca acaba hangi kesimdendir?..

59 ncu sayfada, Türk ordusu ve Genel Kurmay Başkanı ile ilgili düşünceleri yer alırken; kartel medyasının yaptığı gibi; sanki bu ülkeyi seven insanlar, ordusuna düşmanmış gibi gösteriliyor. Sayfanın sonunda yine çareyi gösteriyor: “Türk ordusunun ülkeyi ve Cumhuriyeti korumaya yönelik dirayet ve basiretiyle, Türk halkının aydınlık ve müreffeh yarınlara yönelik özlem ve gayretini kucaklaştırmanın yaratacağı bir “yeniden yapılanma”dışında her hangi bir şansımız, ne yazık ki, kalmamıştır.”

Sayfa - 63: “Milletin Kâbesi”nin bakanlık kürsüsündeki “millet temsilcisi”, önüne konan üç satırlık yazıyı okuyamıyor.”

Cami duvarlarına dört halifenin isimlerinin asılı olmasını şirk olarak yorumlayan hocamıza soruyoruz; TBMM, Kâbe midir, kutsallığı var mıdır?

Sivil toplum örgütlerini, bu günün kuvay-ı milliyesi olarak adlandıran hoca, sivil toplum örgütlerinin oluşturulması ve yapması gerekenleri sıralayıp, şunları söylüyor: (sayfa 68) “Ve Kur’an-ın verdiği ilhamla biliyorum ki, bunu yapan kahramanlar, Kur’an-ı gönderen kudret tarafından alınlarından öpülecektir.”

“Bu donanıma sahip olmak öyle zor değildir. Cami abonesi olmak gibi bir şartı bile yoktur. Temiz bir Türkçe ile yapılmış bir Kur’an çevirisini dikkatle ve birkaç kez okumak, işin temeli bakımından yeterlidir.”

69 ncu sayfada “halkın günahı yok mu?” Bölümünde deprem konusunda halkı şu satırlarla suçluyor Yaşar Nuri: “Ürettiği bir değere karşılık beş tane yiyici üreten, durmadan dölleyip durmadan doğuran halkın hiç mi sorumluluğu yok? En küçük bir sınırlamaya gitmeden sürekli üreyip artan ve hiç sıkılmadan “Allah’ın verdiğine itiraz mı edeceğim?” diye bir de Allah’ı suçlamaya kalkan, sonuçta köye, kasabaya sığmadığı için büyük kente göç eden halkın hiç mi sorumluluğu yok?”

110 ncu sayfada, hükümete desteğini de açıklıyor sayın yazar. 56 ve 57 nci hükümetler aşağı yukarı aynı kadrolardır. Sekiz yıllık kesintisizi çıkaran, Kur’an Kurslarını ve İmam Hatiplerin orta kısımlarını kapatan, baş örtülü üniversite öğrencilerini okullarına sokmayan ve coplattıran aynı hükümetlerdir. Diyor ki sayın Yaşar Nuri; “özetleyeyim: 57 nci hükümete ilk günden itibaren destek verenlerden biriyim. Ve ona güvenmeye devam etmekteyim.”

Öyle anlaşılıyor ki; kendileri dolaylı yoldan tüm dayatmalara destek veriyorlar.

111 nci sayfada Yargıtay Başkanı Sayın Sami Selçuk’a kıyasıya bir eleştiri var. Yazara göre Yargıtay’ın sayın Başkanı, yaptığı konuşmadan sonra istifa etmeliymiş. İstifa etmedikleri için “kamu nezdinde ucuz ve sahte kahraman” olmak yolunu tercih etmişler.

Oysa ki bu konuşma toplumun genelinden takdir toplamıştı. Biz beklerdik ki, Sami Selçuk’un istifasını değil, Vural Savaş’ın istifasını sayın hocamız dillendirsin. Yoksa hocamız da Vural Savaş gibi mütedeyyin insanları “kandan başka bir şeyle beslenemeyen vampir” gibi mi görüyorlar?

Bu kitapta önemli olan ve 111- 187-234 ve 239 ncu sayfalarda vurgulanan dır. Anlaşılan odur ki “çıplak uyarıcı” da Sayın Yaşar Nuri Öztürk’tür.

 Sayfa – 111: (...)  “Başkan, diye bir cümle kullandı.” “Hemen söylemek benim hakkımdır: Bu deyimini sadece Türk ilahiyat literatürüne değil, Türk diline sokan benim. Yıllardır, yaptığım işi bir olarak adlandırmaktayım. Bazı dergiler, bendenize ayırdıkları özel sayılarının kapağına diye yazmıştır. Benim en önemli kitaplarımdan birinin adı da “çıplak uyarı”...

Sayfa - 187: diye bir yazım var.Kitaplarımdan birinin adı da dır.”

Sayfa - 233: “her topluma uyarıcı gönderilmesi, fıtrat düzenin ve uluhiyetinin (Tanrılığın) bir rahmet aktivitesidir.

Uyarıcılar sürekli gönderilmiştir, ama insanlık bunları dinlememiştir...

Kur’an, kullandığına göre, 15 nci yüz yılın çıplak uyarıcısı yaklaşık çeyrek asırdan beri beklenmektedir. Ben derim ki, Burada bir özellik daha dikkat çekmektedir: Miladi takvime esas olarak baktığımızda, kameri takvimin 15 yüz yıl çıplak uyarıcısı, miladi takvime göre iki yüzyıla da hitap edecektir demektir: 20 ve 21 inci yüz yıllar. Bu olgu, Allah’ın bu yüz yılın çıplak uyarıcısına lütfunun bir göstergesidir. (Kur'ân: Cuma)Bu olgunun bir anlamı daha vardır: Doğrusu o bir dır. Tekrar söze dönelim: Sayfa 235: siz Toplumsal kıyametlerinizin kopmuş olanları da, kopacak olanları da onun uyarılarıyla berteraf edilebilirdi, ama siz ona kulak vermediniz. Yaratıcı planları en çok öfkelendiren şeylerden birinin de uyarıcıları bu ölçülerle değerlendirip bu şekilde yargılamak olduğunu hiç düşünmediniz. ama bunu bilmediniz. Onu hırpaladınız,  ezdiniz, küstürdünüz, etkisiz kıldınız.

Yeni toplumsal kıyametlere maruz kalmamak için kulak vereceğiniz ses yine nın sesidir.

Sayfa-239: Bu “çıplak uyarıcı” dan anlıyoruz ki yüz yılda bir geliyor ve onun konuşmaları daima sert ve sarsıcı! oluyormuş. Onun uyarılarını dinlemeyenlerin başına deprem gibi felaketler gelebiliyormuş. Nedense bu bizim çıplak uyarıcı sadece müslümanlara sert, diğerlerine yumuşak oluyor. Eğer hazmedemediği bir müslüman karşısına çıkarsa, “sen bana hafif gelirsin. Senin şeyhlerin, abilerin gelsin” diyebiliyor.  Çıplak uyarıcıyı ayetle, kameri ve miladi takvimlerle tasdikletiyor. Öztürk hoca, acemi bir cifirci diye suçladığı kişiye, ahmet hulusi dini yanlış algılamata yönelttiği” eleştirisini  kendisine de yöneltse  ne  kadar iyi olur.

Sayfa - 239: Bunun bizim için ifade ettiği anlam, hayat iksiri kadar önemlidir.

Demek oluyor ki: Bu son uyarımda, bu noktaya dikkat çekmek için epey sayıda cami yıktım. Bu tip mabedlerde, İslamın istediği ibadetlerin yapılmasının dinen caiz olmadığını, lar, eserlerinde göstermiştir. Okuyanınız var mı?”

Hz. Peygamberin yıktığı idi ve onu münafıklar yapmıştı. Üstelik onu yapanlar müslümanların arasına fitne sokmak için ve Peygamberimizin “fasık” diye ad verdiği Ebu Abir’in geleceğini haber vermesi ve Peygamberimize savaş açacağını söyleyerek, “Muhammed’i (s.a.s) ve ashabını sürüp çıkaracağım.” diyen o adam için yapılmıştı.

Nasıl oluyor da siz bu günkü mabed yapan müslümanları Hz.Peygambere savaş açacak olanlarla aynı kefeye koyup ta, onların yaptıklarını yıkmak gibi bir fikri ortaya atabiliyor sunuz?!.

Sayfa - 250: (...) Kur’an-ın Türkçe’sinin halk tarafından okunmasına şiddetle karşı çıkmaktadır.“Şeytanın evliyasının tuzağına düşmeyin uyarısı.”

Sayfa - 253: “Kur’an-ın okunup anlaşılmasına engel olacak din ve insanlık dışı şu iddiaları ileri sürmek: ibadet yalnız Arapça yapılır, Kur’an-ın çevirisiyle namaz kılınmaz.”

Yaşar Nuri, namaz kılanın, duaların Türkçe’sini okuyarak ibadetlerini yapabileceklerini de belirtiyor.

Sayfa - 148: “(...) bunun içindir ki, ne dediğini anlamadan namaz kılmak yasaklanmış (Nisâ 43), ne dediğini anlamadan namaz kılanlar ağır biçimde kınanmıştır. (Mâûn 45) O halde, namazlarında Kur’an-dan bazı bölümler veya ayetler okuyacak kişilerin bunları anladıkları dilde okumaları Kur’an-ın açık emridir.”

Sayfa - 150: “Arapça bilmeyenler, eğer ihtiyaç duyuyorlarsa, Kur’an-ın çevirilerini ibadetlerinde de kullanabilirler. Bunda, hiçbir dinsel, bilimsel engel yoktur.”

Yaşar Nuri, kitapta bir de “şu darul harp meselesi” başlığı ile kendi fikirlerini serdetmiş.

Bu konuda geniş açıklamalar fıkıh kitaplarında mevcuttur. Depremle ilgili yazılan bir kitapta bu konunun bağlantısı nedir? diye sormak geliyor insanın aklına.

Kitabın 258 nci sayfasında yine müslüman kesime verip veriştiriyor: Sonuç: Yaşar Nuri’nin bu kitabı yazma sebebi, deprem eksenli olmasına rağmen, son dönemde sıkça gündeme getirilen “Türk müslümanlığı” taleplerini seslendirmesi ve “dinci yobazlar” diye yaftaladığı müslümanları karalama; bulanık suda balık avlama metodundan anlaşılan ve okuyan  kişide bırakacağı intiba; kitabın  için yazılmadığı yönünde olacaktır.

Kitabın tamamını okuyunca, yazarının bazı konulardaki düşüncelerine katılmamak mümkün değil. Kendisinin dillendirdikleri doğruları bundan on, on beş yıl önce başkaları İslama uygun şekilde gündeme getiriyordu. Bu gün onların söylediklerini, müslümanları küçük görüp, kendini büyük tutarak seslendiren Yaşar Nuri, o söylenenleri sahiplenerek, müslümanları dışlamakta ve kendisini olarak göstermek gayretinde. Bunun en açık delili de, “çıplak uyarıcı” kimliğine bürünmesidir.

Depremin yaşanmasının suçlusunun müslümanlar olduğu (!) nu Sayın Yaşar Nuri’den öğrenmiş oluyoruz.!...  Yaşar Nuri öncelikle kimin sesi olduğunu belirtmelidir. Müslümanları karalama tahtası olarak görmesini kabullenmek hiç mümkün değildir.Onun yapması gereken yegane davranış, müslümanların yaşam biçimine toleranslı olması, insanları ayrılığa sevk etmemesi ve birilerine insanları kötülememesidir. Anlatılır ki; kaplumbağanın biri hacca gitmeye niyetlenmiş. Bunu gören bir kişi de, kaplumbağaya demiş ki; “sen bu yavaş halinle hacca nasıl gideceksin?”

Kaplumbağa içini çekmiş ve “ben hacca gitmeye gideceğim de demiş: “bizim mahallenin çocukları beni ters çevirmese... O çevirme biraz zorluyor ama yinede gideceğim.”(A.M.KAYA.Akit Gz.16/11/1999 sh.14) 

 

Sayın Ali Mevlüt Kaya’nın Y.N.Öztürk’ü eleştiren yazısı burada bitti. Bu yazısıyla on binlerce kişinin aydınlanmasını sağlayan Sayın A.M.Kaya’yı  tebrik ederiz.

Bundan sonra biz eleştirilerimize devam ediyoruz. Şimdi çıplak uyarıcı (!) Öztürk’ün kitabından  bir bölümü okuyalım:

 

İnsanlık hiçbir devirde uyarıcıları gereğince dinlemedi. Allah, her devirde her topluma “nezirler” uyarıcılar gönderdi. (Kur’an; Fatır,24)

Uyarıcılar sürekli gönderilmiştir, ama insanlık bunları dinlememiştir...

Peygamberlerde  (uyarıcı) sıfatının yanında, hatta ondan önce  (müjdeleyici) sıfatı vardır.

Uyarıcıların, çok önemli zaman dilimlerine hitap edenlerine, “diyoruz.

Kur’an, kullandığına göre, 15 nci yüzyılın çıplak uyarıcısı yaklaşık çeyrek asırdan beri beklenmektedir.

Ben derim ki burada bir özellik daha dikkat çekmektedir: Miladi takvimi esas alarak baktığımız da, kameri takvimin 15 nci yüzyıl çıplak uyarıcısı, miladi takvime göre iki yüzyıla da hitap edecek demektir: 20 nci ve 21 nci yüzyıllar. Bu olgu, Allah’ın bu yüzyılın çıplak uyarıcısına lütfunun bir göstergesidir.”(Kur’an; Cum’a,4)

(Y.N. Öztürk Depremin Gösterdikleri S.233-235)

ÇIPLAK UYARICI (!) YA CEVAPLARIMIZ

 

Sayın Öztürk yukarıda okuduğunuz gibi, Peygamberimizin görevlerinin bir kısmını kendi yüklenmiş zannıyla:  Peygamberimiz alemlere rahmet olduğu için kendini de Allah’ın (c.c) bir rahmeti olarak; Peygamberimiz’e (s.a.s) hitab eden, ve daha önceki uyarıcı peygamberlerden bahseden, yukarıdaki yazdığı Cum’a sûresinin 4 ncü ayetine sığınarak, kendisini de uyarıcı elçiler sınıfına katmaktadır. Bu ise Kur’an’ı tahriftir. Çünkü; âyet gelecekten değil, geçmiş uyarıcı elçilerden bahsetmektedir. Yine Cum’a sûresinin 2 nci ve 3 ncü âyetlerini atlayarak, Bektaşi’nin yaptığı gibi, burada da, Allah’ın (c.c.); Peygamberimizi tarif ettiği âyetlerin son cümlesi olan 4 ncü âyetini yalnız alarak, kendi lehine yorumlarla, yine Kur’ân-ın mânasını tahrif etmektedir. Âyetleri hep beraber okuyalım:

 

İşte Âyetler:

 

Âyet – 1:

 

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ

“Biz seni gerçek ile birlikte müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Her ümmet içinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiştir.”(Fatır sûresi âyet : 24)

 

Âyet – 2:

 

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ

 

“Çünkü ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O' dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.”(Cum’a sûresi âyet: 2)

Ayet – 3:

وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ 

“(Peygamberi) müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da göndermiştir. O, azîzdir, hakîmdir.”(Cum’a sûresi âyet: 3)

 

Âyet – 4:

 

ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

“Bu, Allah'ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.”(Cum’a sûresi âyet : 4)

 

Sayın Öztürk bu âyetlerin sizinle ne ilgisi var?

Yoksa bir zaman sonra: siz de, Resûl olduğunu ilan eden, yeni şeriat getiren, takdir ettiğiniz ve Kur’an’daki İslâm kitabınızda rahmetle yad ettiğiniz (Kur’an’daki İslâm S. 91; Satır 20) yalancı resul Reşat Halife gibi: En son resûl olarak geldiği zaman, inanılması ve yardım edilmesi için, tüm peygamberlerden söz alınan, son Resûlüm mü diyeceksiniz.?

Yahut eski üstadın olan, Kur’ân-ı yüzünden okuyamadığı halde mehdi resul olduğunu ve Arş’ı Ala’ da peygamberlerin ruhlarına namaz kıldırmakta olduğunu, 1998 yılında Hulki Cevizoğlu’ nun yönettiği Ceviz Kabuğu programına beraber çıktığınızda bizzat  size söyleyen ve yine size “daha düne kadar eteğime sarılıyordun diyen;” sizin de ona: “Ben ne bileyim sizi bir adam zannetmiştim” dediğiniz Sayın İskender Evrenesoğlu gibi: Ben Mehdi ve son Resûlüm mü diyeceksiniz.?

Tabi bunu söyleyemezsiniz! Çünkü o takdirde yalnız kalırsınız. Sizin en yakın arkadaşlarınız dahil, bunu hiç kimse kabul etmez. Siz Evrenesoğlu ile kıyas edilemezsiniz. Çünkü onun; senelerdir etrafına topladığı ve de, “Allah içime girdi” dese O’na inanacak, halen Mehdi - Resûl olduğuna inanan binlerce müridi var. Halbuki sizin yakın çevrenizin hepsi de, sizin gibi İlahiyat mensuplarıdır; onların da ilimleri ve kendilerine göre sizin gibi hedefleri vardır.

Zaten siz de bunu Show Tv’de Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu programına son çıktığınızda yalnız kaldığınızı anladınız: İsmail Nacar, Prof. Zekeriya Beyaz ve telefonla iştirak edenlere karşı, önce “ ben kırk kitabı boşuna mı yazdım?” diye kendinizi savundunuz, sonra, “ ben mehdilik iddiasında bulunmadım. Çıplak uyarıcı başka şey. Yine de; kitaplarım ve yazılarım yanlış anlamalara sebep oluyorsa onları tekrar gözden geçirir düzeltirim.” diyerek zorlamalar karşısında mecburen geri adım attınız; hatta İsmail Nacar sizi bir hayli sıkıştırdıktan sonra “...sayın Öztürk ile beraber tarikatçılarla ne güzel mücadele ediyorduk, mehdilik iddiasıyla kendine yazık etti, kendini harcadı tüketti...” demişti. Ve sizi gerçekten üzmüş; o da kolayca kahraman kesilmişti. Ancak ona, kaç kitap yazdığı sorulunca “yazdığım hiç kitabım yoktur” derken, biraz kendine gelmişti.

Netice olarak: O gece, sizin çıplak uyarıcılık iddianızı hiç kimse tasvip etmemiş, size kimse destek çıkmamıştı. Söylediğim gibi; önce tüm hadisi şerifleri dışlamak için “Dinin içeriğini, çerçevesini Kur’an çizer. Bunun dışında hüküm kaynağı aramak aldanış, kabullenmekse şirktir”(Kur’an-daki İslam S.8 Y.Nuri Öztürk) dedikten sonra; bir hadis-i şerife sığınarak   ben  müceddid, yani her yüz yıl manen görevlendirilen dini yenileyici çıplak uyarıcıyım.” derseniz size kimse inanmaz ve de geri adım atarak:   kitaplarımı ve yazılarımı tekrar gözden geçirir düzeltirim.” demek zorunda kalırsınız. Sayın Öztürk! Kur’an’da olmadığı halde, “Her yüz senenin başında Allah (c.c.)  bu ümmete bir müceddid  (yenileyici) gönderir” hadisine inanmak, kabul edip ona dayanarak; çıplak uyarıcılığınızı   ilan etmekle, kendi inancınıza göre müşrik oldunuz, yani Allah’a ortak koştunuz mu?  Keşke tüm yanlışlarınızı düzeltseniz. Hatayı kabul edip dönmek, bildiğiniz gibi en büyük fazilettir.

Allah’ın (c.c.) size verdiği konuşma ve yazma kabiliyetini takva yolunda harcamanız gerekmez miydi.!?   

Sayın Öztürk, şimdi diğer konulara sırayla girelim:

Yine “Deprem sonrası” kitabınızın 30 ncu sayfasında şöyle diyorsunuz:

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK’ÜN KİTABINDAN “DEPREM VE KERAMET FURYASI”

Diye başladığınız yazıda: “Depremin ardından korkunç bir keramet furyası başladı. Önüne gelen, depremi biliyormuş da her nasılsa söylememiş veya söylemiş de kimse dinlememiş havasına giriyor...

Kimileri de   biliyormuş depremi... Tevhid dininin lugatına göre birer yedek ilah yani, put olan bu biri, Amerika’da katıldığı bir radyo yayınında şunu söyleyebiliyor:             (Depremin Gösterdikleri S.30) diyerek, isim vermeden Evrenesoğlu’nu tenkid ederken aynı hatayı siz de yapıyor ve diyorsunuz ki: 

Bu olgunun bir anlamı daha vardır: 

Doğrusu o, bir  dır.

Tekrar söze dönelim:

Siz,, ama siz ona kulak vermediniz.

Yaratıcı planları en çok öfkelendiren şeylerden birinin de uyarıcıları bu ölçülerle değerlendirip bu şekilde yargılamak olduğunu hiç düşünmediniz.ama bunu bilmediniz. Onu hırpaladınız, ezdiniz, küstürdünüz, etkisiz kıldınız.

             

Sayın Öztürk, bu iddialarınızla siz Evrenesoğlu’nu kat, kat aşacak kadar hata yapmıyor musunuz? Haşa siz Allah’mısınız ki; Çıplak uyarıcı(!) olarak  sizin sözünüzden sonra “ya felah, yahut da azap hak” olsun? Bu iddialar, Evrenesoğlu gibi sizin de boyunuzu aşmıyor mu?

Yine boyunuzu aşan başka bir işe girişerek: zamanında onu tanıyan tüm alimlerce bediüzzaman olduğu kabul edilmiş bulunan Said-i Nursî hazretlerine dil uzatmak cesaretini göstererek, tüm ömrünü İslam ve Allah yoluna hasretmiş, zindanlarda kalmış, evlenmemiş, bir metre mülk sahibi olmamış, iman ve İslam’ın ihyası için binlerce sayfa kitaplar yazmış, halen Türkiye’mizde ve dünyanın her tarafında milyonlarca imana hizmet eden ve islamı kamil yaşayan hayranları bulunan ve de ahirete, Rahmeti Rahman’a göç etmiş bulunan mümin bir zatı haksız yere eleştirerek, aynı kitabınızda şöyle söylüyorsunuz:

               

“Zilzal sûresi, bilim ve kerameti birlikte kullanan ve Kur’an’la gerçekten hemhal olan kişiler tarafından da depremlerle irtibatlandırılmıştır. Örneğin “ nur risaleleri” yazarı  Said Nursî, İzmir’de vuku bulmuş bir depremi kısmen Zilzal sûresine, kısmen de “kalbe gelen manevi ihtar” kaynaklı ilhamlara dayanarak anlatıyor. Bu ilim, keramet karması çözüm şekline göre,  depremi ramazan günü şarkılar çalıp söylemeye, özellikle kadın sesiyle şarkı söyletmeye Allah tarafından verilmiş bir dır. Aynı açıklamanın devamında şu bilgi de var:

Bu açıklama Kur’ansal verilere de tarihsel gerçeklere de uymuyor. Çünkü nin, yaşadığımız depremin ardından bol miktarda basılıp dağıtılan depremininki yanında  depreminin sebebini de gösteriyor:

Yaklaşık yirmi bin cana kıyan bu son depremin bu sebeplerden hangisine dayandığını çıkarabilmiş değilim.

Ayrıca,  (Depremin Gösterdikleri S.31-32)

 

Sayın Öztürk bu bölümde de, Said Nursî Hazretlerinin sözler isimli kitabından bazı cümleleri seçip, istediğin yönde yorumlarla, okuyanlara yanlış bilgiler veriyorsunuz. Sizin aldığınız cümlelerin aslını, o zatın kitabından aynen alarak karşılaştıracağız; o vakit göreceksiniz ki, o mübarek zatın ifadeleri sizinkinin yanında çok yumuşak ve makul kalıyor.

           

Said Nursî hazretleri diyor ki:

 

         

  إِذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزَالَهَا

  وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا

  وَقَالَ الْإِنسَانُ مَا لَهَا

  يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا

  بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا

  يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتَاتًا لِّيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ

  فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ

  وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

 

“Vaktaki: Yer, kendisine ait şiddetli bir zelzele ile sarsılır. Ve yer ağırlıklarını dışarıya çıkarır. Ve insan, buna ne oluyor demiş olur. O gün -yeryüzü,- kendi haberlerini anlatıverir. Çünkü, şüphe yok, Rab'bin ona vahyetmiştir. O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilmek için darmadağınık halde dönerler. Artık her kim bir zerre ağırlığında bir hayır işlemiş ise onu görecektir. Ve her kim bir zerre miktarı bir şer işler ise onu görecektir.” (Zilzal sûresi âyet: 1-8)

 

Şu sûre, katiyyen ifade ediyor ki:  küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen de titriyor.

Manevi ve ehemmiyetli bir canibden, şimdiki zelzele münasebetiyle altı yedi cüz’i suale karşı, yine manevi ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.

Bu zelzelenin maddi musibetinden daha elim, manevi bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me’yusiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatını selbederek, dehşetli bir azab vermesi nedendir.?

Şöyle denildi ki: Ramazan-ı şerifin teravih vaktinde kemal-i neş’e ve sürur ile sarhoşçasına gayet heveskârane şarkıları ve bazan kızların sesleriyle, radyo ağzıyle bu mübarek merkez-i islamiyetin her köşesinde cazibedarane işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

Niçin gavurların memleketlerinde bu semavi tokat başlarına gelmiyor? Bu biçare müslümanlara iniyor.?

Büyük hatalar ve cinayetler, tehir ile büyük merkezlerde; ve küçücük cinayetler, tacil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; 

Bazı eşhasın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumi şekle girmesinin sebebi nedir.?

Umumi musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhasın harekatına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyle manen iştirak eder. Musibet-i ammeye sebebiyet verir.

Madem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve kefaret-üz-zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir.? Adaletullah nasıl müsaade eder?

Bu mesele sırr-ı kader taalluk ettiği için, risale-i kadere havale edip yalnız burada bu kadar denildi:

Yani:  Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır. Ve dar-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, ta müsabaka ve mücahede ile Ebu Bekirler, Ala-yı illiyyine çıksınlar; ve Ebu Cehiller, esfel-i safiline girsinler. Eğer masumlar, böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebu Cehiller, aynen Ebu Bekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevi terakki kapısı kapanacaktı. Ve sırr-ı teklif bozulacaktı.

Madem, “mazlum, zalim ile beraber musibete düşmek hikmet-i ilahice lazım geliyor. Acaba o biçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir.?”

Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibette ki gazab ve hiddet için de onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki: O masumların fani malları, onların hakkında sadaka olup, baki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fani hayatları dahi bir baki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve daimi bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında aynı gazab içinde bir rahmettir.

 

Bu hadise-i arziyye, bu memleketin ahali-i islamiyesine bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor? Ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?

Bu hadise, hem şiddetli kışda, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem ramazan hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması, hem tahayyüratından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için, o zelzelenin(depremin) devam etmesi gibi çok emarelerin delaletiyle bu hadise ehl-i imanı hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Biçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki veçhi var biri: hataları az olmak cihetiyle, temizlemek için tacil (acele) edildi. İkincisi: o gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatlı iman muhafızları ve islamiye hamileri az veya tam mağlup olmak fırsatiyle ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimali var. Gaybı Allah (c.c.) bilir.”(Said Nursî Sözler S.164-165,168)

Görüldüğü gibi Bediüzzaman hazretleri çok kibar bir şekilde, ramazan ayında teravih saatlarında hoparlörlerini bağırtarak teravih namazında bulunanları rahatsız eden ve o mübarek günde belki içkili alemler yapan bazı kimselere gayet kibar bir şekilde sitem ederken ; “ O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatlı iman muhafızları ve islamiyet hamileri az veya tam mağlup olmak fırsatiyle  ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyyet tesisleri cihetiyle en evvel onları tokatladı, ihtimali var.” demektedir.  Zuhura gelen deprem felaketinin genel olmasındaki hikmetleri anlatarak; hemen ekser için depremin bir felaket değil ahiret yönünden bir mükafat ve rahmet olduğunu, masum olarak ölenlerin şehid ve mallarının sadaka yerine geçeceğini ifade ederek, deprem zedeleri töhmetten kurtarırken, yakınları için de, büyük bir teselli vermektedir. 

    

Sayın Öztürk şimdi sizin görüşlerinizi içeren yazınızı alıyorum: Aşağıdaki yazınız yine aynı bocalamalarla dolu, lafı dolaştırıp dolaştırıp, sonunda sağa sola laf atarak tokatı masum dindar kesimlere ve camilere vuruyorsunuz! Anlaşılan sizin derdiniz camiler ve cami  aboneleri dediğiniz dindar kesimler. Şimdi yazınızı okuyalım:  

 

 

 

 

 

 

 

 

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK’ÜN: “ SAYILARI SÜRATLE ARTAN CAMİLER VE İBADETLERİNİ ŞOV VESİLESİ YAPAN DİNDARLARIN YÜZÜNDEN 7,4 lük DEPREMLE MAUN TOKATLIYOR” İDDİASINA CEVAPLARIMIZ

Sayın Öztürk diyor ki:

Mâûn sûresi tokatlıyor:

 “Mâûn sûresi, genelde tüm insanlığı, özelde islam dünyasını, daha özel bir çerçevede  de Türkiye’yi tokatlıyor.

Mâûn sûresi, Türkiye’yi bilhassa “Özalizm dönemi” diye anabileceğimiz hırsızlık ve ahlaksızlığın legalleşme devrinde tokatladı. İbret alınmadı, bozuk düzen gidiş sürdürüldü. Ve bu günlere gelindi. Vurulan tokatlar yetmediği için kozmik-Tanrısal bir tokat hak oldu. Ve 7.4 lük okkalı bir tokatla uyanmamız sağlandı... Şimdi soru şudur: Bu acı ve ağır uyarıyla kendimize gelecek miyiz, yoksa sersemleme devresini geride bırakır bırakmaz eski tas-eski hamam devam mı edeceğiz?...

Ne var şu Mâûn sûresinde?

Dinci ve dinsiz soytarıların el birliğiyle etkisiz kıldıkları o muhteşem sûrede ne var?

Ve aldatılmışlığının esas sebeplerinden biri de kendi vurdum duymazlığı olan bu halkın mezarlığa, vıdı vıdıya teslim edip hayatın dışına ittiği kendi dilindeki çevirisini okuyup anlamaya yanaşmadığı o Tanrısal reçete de ne var?

Şunlar var:

1- Sözün inkarı, bir söz meselesi değildir, bir fiil ve davranış meselesidir. Dini sözle ikrar edenler, hatta övenler, hatta onun savunuculuğunu yapanlar bile bazı fiilleri yüzünden o dini inkar edenler arasına girebilirler.

2- En büyük ve en yıkıcı din inkarı olan bu “yalanlama” şeklinin belirtileri temel kategori olarak ikidir: Birincisi, kamu hak ve imkanlarının, ait oldukları yere ulaşmasına engel olmak; ikinciside, ibadetleri şov aracı yaparak dine riyakarlığı sokmak...

En büyük göstergelerinden biri de, ticari mabedlerin (altlarında ve yanlarında düzinelerle iş yeri ve dükkanın sıralandığı sözde camilerin) her yıl binlerle ifade edilecek artışıdır.

Bu kitle şunu bilsin:  (Bkz. Kur’an-ın temel buyrukları, son buyruk) 

Mâûn sûresini bir kez daha hatırlar, dinden Kur’an-ın anladığını anlar ve olaylara vahyin gözüyle bakarsak,  (Depremin Gösterdikleri S.115-117)

 

Sayın Öztürk! Artık iftirayı Peygamberimize kadar uzattınız. Hem hadis hüküm kaynağı olamaz, Kur’an’dan başka hüküm kaynağı kabul etmek şirk olur, diyorsunuz; hem de bizzat siz, kaynağı olmayan kendi arzunuza uyan sözleri hadis gibi kullanıyorsunuz:  Bunu yaparken sizin mantığınıza göre müşrik olmuyor musunuz.? Aynı kitabınızın 239 ncu sayfasında:

 

Sayın Öztürk diyor ki:

“bundan daha büyük ibret ise şudur: Hz.peygamber, peygamberlik süresi içinde bir mabed de yıktı. O mabed, başka bir dinin ve inancın mabedi değildi. O mabed, Allah rızası üzerine kurulmamış bir “müslüman mabedi” idi. Bunun bizim için ifade ettiği anlam, hayat iksiri kadar önemlidir. “       

 

“EPEY SAYIDA CAMİ YIKTIM !” DİYEN ÖZTÜRK’E CEVAPLARIMIZ

 

 

Demek oluyor ki:

Bu tip mabedlerde islamın istediği ibadetlerin yapılmasının dinen caiz olmadığını, çıplak uyarıcılar, eserlerinde göstermiştir. Okuyanınız var mı?

Sayın Öztürk yine gerçekleri aslından saptırıyorsunuz, o mescid-i dırar denilen ve münafıklar tarafından müslümanlar arasında fitne çıkarmak amacıyla inşa edilen mescid’in; Allah’ın (c.c.) emriyle yıkıldığı, okuyacağımız âyetlerde görülecektir. Bunun inananlar tarafından Allah rızası için yaptırılan mescidlerle  ne ilgisi var? El İnsaf!!!

 

İşte âyetler :

 

 وَالَّذِينَ اتَّخَذُواْ مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْرِيقًا بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصَادًا لِّمَنْ حَارَبَ اللّهَ وَرَسُولَهُ مِن قَبْلُ وَلَيَحْلِفَنَّ إِنْ أَرَدْنَا إِلاَّ الْحُسْنَى وَاللّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

 

“ (Münafıklar arasında) bir de (müminlere) zarar vermek, (hakkı) inkâr etmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resûlüne karşı savaşmış olan adamı beklemek için bir mescid kuranlar ve: (Bununla) iyilikten başka bir şey istemedik, diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Halbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.”(Tevbe sûresi âyet : 107)

 

لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ

“ Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.”(Tevbe sûresi âyet : 108)

 

مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُواْ مَسَاجِدَ الله شَاهِدِينَ عَلَى أَنفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ

 

“ Allah'a ortak koşanlar, kendilerinin kâfirliğine bizzat kendileri şahitlik ederlerken, Allah'ın mescitlerini imar etme selâhiyetleri yoktur. Onların bütün işleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır”      (Tevbe sûresi âyet : 17)

 

إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَـئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ

“ Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.”(Tevbe sûresi âyet: 18)

 

                        a=¦† y a ¡é¨£ÜÛa  É ß aì¢Ç¤† m 5 Ï ¡é¨£Ü¡Û  †¡ub  à¤Ûa  £æ a ë

“ Mescidler şüphesiz Allah'ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).”(Cin sûresi âyet : 18)

 

   يَا بَنِي آدَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

 

Ey Adem oğulları! Her mescidde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. (Araf sûresi âyet: 31)

 

  وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَـئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

 

“ Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.(Bakara sûresi âyet: 114)

                  

İşte Hadisler:

 

“(Sened-i muttasıl ile) rivâyet olunuyor ki, (Emîrü'l-Mü'minîn) Osmân b. Affân radiya'llâhu anh, Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'in Mescid(-i Şerîf)ini (yeniden) binâ ettiği zaman halkın (i'tirâz ve inkâr kabîlinden) dedikoduları üzerine: "Siz çok söylemeğe başladınız. Her kim Rızâullâhı kasdederek (büyük, küçük) bir mescid binâ ederse, Allâhu Teâlâ da ona Cennet'te onun gibi bir ev binâ eder, buyurduğunu, ben Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'den işittim." demiştir.”(Sahihi Buh. C. 2 S.393)

 

“Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den:

Şöyle demiştir: Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “(İnsanın) cemâatle namazı, evinde ve (ahz u i'tâ ettiği) pazarda (yalnızca kıldığı) namazdan yirmi beş derece ziyâde olur. (Çünkü) sizlerden biri, abdeste niyet edip abdestini tamam aldığı ve namazdan başka bir kasdi olmaksızın mescide gittiği zaman tâ mescide girinceye kadar hiçbir adım atmaz ki, Allâhu Teâlâ o adımından dolayı onu bir derece (daha) yükseltmesin ve bir günâhını eksiltmesin. Mescide girince de mescit onu alıkoydukça (yâni orada kaldıkça) hep namazda (imiş gibi sevâba nâil) olur. Ve namaz kıldığı yerden ayrılmadığı ve kendisinden (kimseye ezâ sâdır ya) hades vâkı' olmadığı müddetce (yanındaki) melekler: "İlâhî, buna mağfiret et. İlâhî, buna rahmetini râygân eyle." diyerek ona duâ ve istiğfâr ederler.” (Sahihi Buh. C. 2 S. 424-425)

 

Sayın Öztürk, okuduğumuz âyetler ve hadisler karşısında kendinizi gözden geçiriniz ve hangi cesaretle birçok cami yıkabildiğinizi ve Türkiye’de yıkılacak bir çok mabed vardır diyebildiğinizi tekrar düşünün ve  bu âyetler ışığında kendi yerinizi ve durumunuzu tespit edin. 

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK’ÜN “KUR’AN’DAKİ İSLÂM” İSİMLİ KİTABINDAKİ  YANLIŞLAR

Sayın Öztürk! Birnci kitabımızda bu kitabınızın birkaç bölümünü eleştirmiş;  kalanyanlışları da iknci kitabımızda ele alacağımızı yazmıştık.

Ancak  bu arada: Depremin getirdikleri isimli kıtabınız çıktı ve daha güncel olduğu için onu da cevaplamak ve oradaki yanlışları da bildirmek durumu öne çıktı.

KUR’AN’DAKİ İSLAM isimli kitabınızda: Önce S. harfiyle soruyor. Sonra C. harfiyle de cevap veriyorsunuz.

Burada bazı konuları o kitabınızdan aynen alıyorum:

 

Hz.PEYGAMBER HÜKÜM KOYAMAZ MIŞ (!)

Sayın Öztürk diyor ki:

Koyar derseniz Hz. Peygamber Allah’ın kulu ve elçisidir. Elçi, temsilcisi olduğu kuvvetin tebliğcisidir. Ortağı değil. O halde. (Kur’an’daki İslam s.656)

 

Kitabınızın bir başka bölümü:

“...Kısacası dinde, Allah dışında tartışılmaz ve bağlayıcı hüküm dayanağı, senet kabul edilen tüm kişi, kurum ve kavramlar Allah’a ortak yapılmış şirk aracıdırlar. Kur’an bunlara (ortaklar, yardımcılar, şirk araçları) veya endad demektedir.“ (Y.Nuri Öztürk Kur'ân’daki İslâm S.303)

Bir başka bölüm:

 “C. Bu âyet bir ganimet taksiminde hoşnutsuzluk gösterenleri uyarmıştır.         Âyet anılan sebeple inmiş olsa da manasının esas olması esastır. Buna göre Hz. Peygamber’in getirdiği,  her şey alınacaktır. Onun getirdiği Kur’an’dır.

Peygamberimizin yasakladığı her şeyden uzak durma emri, Kur’an dışında bazı yasakların söz konusu olabileceğini akla getirirse de,durum hiç de öyle değildir. Çünkü yasaklamak : Haram ilan etmek yani  yetkisi kullanmaktır. Kur’an Hz. Peygambere bile tahrim yetkisi vermediğine göre (bk.Tahrim,â) Hz. Peygamberin yasakladığı şeylerin çerçevesini de Kur’an belirleyecektir.” (Y.N.Öztürk Kur'ân’daki İslâm s..513)

 

Bir başka bölüm:     

C. Şöyle deniyor:

İhtar açıktır. Hz. Peygambere bile  (birşeyi haram ilan etme) yetkisi verilmemiştir. Bu eser boyunca  birçok yerde söylediğimiz gibi, bu yetki uluhiyetin kendi tekelinde tuttuğu yetkilerdendir. Bu yetkide söz sahibi olmaya yeltenmek Allah’ın kudretine iştirake kalkmaktır ki, Kur’an dilinde bunun adı şirktir. Allah elçileri şirk kokusu taşıyan davranışlara girmekten uzaktır. Son Peygamber’e yöneltilen bu hitab insanlığa tevhit dersi vermek için ilâhi  planda tertiplenmiş bir olaya dayandırılmıştır. Yoksa Hz. Peygamber  yetkisi kullanmak gibi bir yola asla gitmez.”(Y.N.Öztürk. Kur'ân’daki İslâm s.642)

Buna benzer iddialar kitabınızın: 8,10,ve 328 nci sayfalarında da var. Fakat bu kadarla yetindik. 

 

Sayın Öztürk! Yukarıdaki ifadelerinizden  şu anlaşılıyor. Sanki karşınızda suç işlemiş bir çocuk var; suçun büyüklüğünü, ehemmiyetini ve kötülüğünü onun yanındakilerine anlatıp, “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla,” der gibi. Sonradan da, yok canım o bunu yapmamıştır” tavrıyla önce Kainatın efendisi, Rahmeten lil-âlemin olan Peygamberimizi (s.a.s.) suçlayacaksınız. Sonradan da;  çocuk teselli ve terbiye eder gibi ; “O bunu  tahrim maksadıyla yapmamıştı” diyeceksiniz.  

 

Sizin maksadınıza alet etmek istediğiniz  Tahrim Sûresindeki ayetlerin önce  sebebi nüzulünü yani iniş sebebini görelim; ve bu olayın peygamberimizin yalnız   zatıyla ilgili olduğunu, başkalarını kapsamadığını görelim.

 

“Hz. Peygamber zevcelerinden  birinin (Zeyneb’in) evinde bal şerbeti içmiş ve bu yüzden onun yanında biraz fazla kalmıştı. Bu durumu kıskanan iki zevcesi (Hafsa ile Ayşe) aralarında kararlaştırıp Peygamber yanlarına vardığında kendisinden meğafir kokusu geldiğini söylediler. Meğafir kötü kokan bir ağacın reçinesiydi. Kötü kokudan hoşlanmayan Hz.Peygamber Meğafir yemediğini söyledi. “Demek ki bal yapan arı meğafir yalamış” dedi. Ve bir daha bal şerbeti içmemeğe and içti, bu surenin bu sebeble indiği rivayet olunur. (S.Ateş M.Kerim s.559)

 

İşte ayetler:

 

    يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ تَبْتَغِي مَرْضَاتَ أَزْوَاجِكَ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

 

“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Tahrim sûresi âyet: 1)

 

قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ وَاللَّهُ مَوْلَاكُمْ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

“Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcınız Allah'tır. O, bilendir, hikmet sahibidir.(Tahrim sûresi âyet :2)

 

  وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلَى بَعْضِ أَزْوَاجِهِ حَدِيثًا فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَأَعْرَضَ عَن بَعْضٍ فَلَمَّا نَبَّأَهَا بِهِ قَالَتْ مَنْ أَنبَأَكَ هَذَا قَالَ نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ

 

“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.”(Tahrim sûresi âyet:3)

 

إِن تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا وَإِن تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلَائِكَةُ بَعْدَ ذَلِكَ ظَهِيرٌ

 

“Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır.” (Tahrim sûresi âyet: 4)

 

عَسَى رَبُّهُ إِن طَلَّقَكُنَّ أَن يُبْدِلَهُ أَزْوَاجًا خَيْرًا مِّنكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُّؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَأَبْكَارًا

 

“Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona; sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bâkire eşler verebilir.” (Tahrim sûresi âyet : 5)

 

Sayın Öztürk !  Okuduğumuz âyeti kerimelerde  görüldüğü gibi: Bir olay üzerine Allah (c.c.) : Hanımlarının gönlünü almak için, bir daha bal şerbeti içmeyeceğine yemin etmiş bulunan Resûlünü yani Peygamberimiz efendimizi (s.a.s.) hanımlarına karşı koruyarak ; şefkat ve sevgi dolu hitabıyla şöyle buyurmaktadır.

Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”

Buyurduktan sonra, iknci âyette Resûlünü o sıkıntıdan kurtarmak  için :

“Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcınız Allah'tır.” buyurarak, Peygamberinin, teselli ve yardımcısı, destekçisi olduğunu bildirmiş, üçüncü âyette: Peygamberimizin hanımlarıyla arasında geçen ve yemin etmesine sebep olan olay anlatılmıştır.

Dördüncü âyette: Resûlünün gönlü hoş olsun diye, ona o kadar arka çıkmış ve O’nu üzmesinler diye,  hanımlarını o kadar uyarmış o kadar tehdit etmiş ki; sanki çok büyük düşman ordularını tehdit eder gibi : 

“Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır.”

Beşinci âyette ise:

“Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bâkire eşler verebilir.” buyururken; Peygamberi’ne  ne kadar değer verdiğini  ve ne kadar sahip çıktığını gösterdiği halde: Size ne oluyor da, bu olaydan ötürü inen ayetlerden yalnız birnci âyeti alarak, hiç ilgisi olmayan bir konuya çekip, sonra da neredeyse Allah’ın Resûlüne hiç de layık olmayan, size de yakışmayan isnatlarda bulunuyorsunuz. “Hayır, Hz. Peygamber de Kur’an dışında hüküm koyamaz. Koyar derseniz şirk olur.”diyecek kadar sözü ileri götürüyorsunuz.  Sizin dediğiniz gibi ihtar yani hafif ceza  bu ayetlerin neresinde var? Bu iftirayı  Allah’ın Resûlüne nasıl yakıştırıyorsunuz? 

Tahrim sûresinin birnci ayetindeki konu açığa çıktıktan sonra Peygamberimiz  efendimizin; helâl, haram edeceğini bildiren A’râf Sûresinin 157 nci ayetini okuyalım:

PEYGAMBERİMİZİN  HELÂL VE HARÂM ETME YETKİSİ VARDIR!

İşte âyet:

 

  الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“ Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar, işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri HELÂL, pis şeyleri HARÂM KILAR. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zncirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’râf sûresi âyet: 157)

 

Âyet-i Kerimede görüldüğü gibi Cenab-ı Allah (c.c.): Sevgili peygamberine,  mutlak manada ; HELÂL ve HARAM  etme yetkisini, yani  “tahrim”  yetkisini kâmil mânâda vermiş bulunmakla  beraber, buna ilaveten “sırtlarındaki ağırlıkları ve üzerlerindeki zncirleri indirir.”buyurarak, O’nun görevinin ehemmiyetini, yetkisini,ona mutlak itaatın farziyyetini, önemini ve  ne kadar faidemize olduğunu bildirmekte değil midir?

 

Diğer ayetlere gelelim:

 

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا

  وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا

 

“ Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik”

“ Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak (gönderdik).” (Ahzab sûresi âyet: 45-46)

 

  قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

  قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ

 

“ (Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. “ “Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”

“ De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez”(Âl-i İmran sûresi âyet : 31-32)

 

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً

 

“ Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan Ulü’l-Emr’e (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisâ sûresi âyet : 59)

 

  فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisâ sûresi âyet : 65)

 

مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ وَمَن تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا

“ Kim Resûl'e itaat ederse; kesinlikle o Allah'a itaat etmiş olur...” (Nisâ sûresi âyet : 80)

Sayın Öztürk ! kitabınızın her tarafında ve tüm sözlerinizde Kur’an’ın dışında hüküm tanımak, Hadis de olsa şirktir diyorsunuz. Bu def’a  sizin gibi düşünenlerin hepsine soruyorum ! Aşağıdaki âyeti dikkatli okuyun ve soracağıma  cevap verin !

 

İşte Âyet:

 

  قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

 

“ De ki: Biz, Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.” (Âl-i İmran sûresi âyet: 84)

 

Sayın Öztürk! Bugüne kadar gelen dini kaynaklarda: Yukarıda  isimleri geçen Peygamberlerden yalnız;  Hz.İbrahim’e 10 suhuf indirildiği bilinmekte olup ayrıca Hz. Musa’ya Tevrat ve Hz.İsa’ya ncil indirilmiştir. Halbuki gördüğümüz gibi âyeti kerimede hem Peygamberimiz efendimizden hem de biz ümmeti Muhammed’den: Allah’a, Bize inen Kur’an’a, İbrahim’e inene, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakub oğullarına, yani torunlarına indirilenlere; Musa ve İsa’ya  bütün peygamberlere  verilenlere inandığımızı  itiraf etmemiz emredilmektedir.

Şimdi cevap veriniz! Hz.İbrahim’e inen 10 suhuf, Hz.Musa’ya inen Tevrat ve Hz. İsa’ya inen İncil’den başka, bu âyette isimleri geçen peygamberlere hangi kitab indi ve neler verildi?

Bunlara kitab verilmediğine göre hiçbir şey verilmemiş vahiy de gelmemiştir diyebilir misiniz?  Yani sizce halen iddia ettiğiniz gibi, kitabın dışında inanılacak bir şey olamaz, biz böyle şeyi kabul etmeyiz, hani kitabınız mı diyeceksiniz? Merak ediyorum bu ayete ne cevap veriyorsunuz?

Hayır!  İşler sizin dediğiniz ve bildiğiniz gibi değil! Kitabın dışında da Allah (c.c.) Peygamberlerine çok şeyler vahyetmiş, onları her türlü bilgilerle donatmış, onları aydınlatmış; onlar da, Allah’dan (c.c.) aldıklarını kendi nefislerinde tatbik ederek örnek olmuş ve gerekenleri de kendi lisanlarıyla ümmetlerine aktarmışlar. İşte bunlara “Sünnet” ve “Hadis” diyoruz. Bunu teyid eden ve sizleri  mucizevi bir şekilde ikaz eden hadisi şerifi önceki kitabımıza aldığım halde; konu aynı olduğu için tekrar buraya da alıyorum:

 

İşte Hadis -  1:

“Haberiniz olsun : Bana Kitap (Kur’an), bir de onunla beraber, O’nun kadarı verildi. Uyanık olun çok sürmez, tok mağrurun biri tahtına kurularak der ki: “ Size lazım olan yalnız bu Kur’an’dır. O’nda helalden neyi buldunuzsa onu helal bilin; Haram’dan neyi görürseniz onu da haram olarak tanıyın.! “(Hayır) Şüphesiz ki Resulullah’ın HARAM kıldığı şeyler (Hükümde) Allahın haram kıldığı şeyler gibidir. Haberiniz olsun  EHLİ EŞEK eti... size helal değildir.” (Ebu Davut, Tirmizi)

 

 Hadis:  2

“ Ebu Sa’lebe el – Huşeni (r.a.) anlatıyor.”

Resûlullah (a.s.) vahşi hayvanlardan kesici diş (köpek dişi) taşıyanların hepsini yasakladı.”

Müslüm, Ebu Davut ve Nesai, İbnu Abbas’tan gelen bir rivayette şu ziyadeyi kaydederler  ”Her bir pençe sahibi kuş da...” (Buhari, Müslüm, Tirmizi,  Ebu Davut, İbnu Mace, Nesai...)

 

 

AÇIKLAMA:

1. “ Bu hadiste, (s.a.s.) vahşi hayvanlar ve vahşi kuşlardan eti yenmeyecekler hakkında bir ölçü vermektedir.

Hayvanlarda, insanlardaki köpek dişi dediğimiz, parçalamaya mahsus kesici dişi olanlar, ki bu dişe nab denir. Aslan, kurt, kaplan, fil, maymun gibi hayvanlar bu guruba girer. Bu dişle kuvvet kazanırlar ve avlanırlar.

Kuşlarda pençeli olanlar. Mihleb, diğer hayvanlardaki tırnağa tekabül eder, dilimizde pençe deriz. Bu tırnağa nazaran çok daha güçlü, çok daha sert ve keskindir. Mihleb (Pençe), vahşi hayvanlardaki nab denen köpek dişine tekabül eder. Kartal, Akbaba, Şahin, Doğan gibi kuşlar bu gruba girerler. Tirmizi’de kaydedilen bir Cabir(r.a.) hadisi şöyle der: “Resulullah (s.a.s.) Ehli eşek’lerin, katırların, vahşi hayvanlardan parçalayıcı dişi olanların etlerini haram kıldı.”

 

Fukaha, hadisle amel hususunda ihtilaf etmiştir, yenmesi haram olan, parçalayıcı dişi olan vahşiler hangileridir?

Ebu Hanife’ye göre, etle beslenen bütün hayvanlar vahşidir. Fil, keler, Arap tavşanı (tarla faresi), kedi de buna dahildir.

Şafi’i Hazretlerine göre, İnsana saldıran hayvan vahşidir: aslan, kaplan, kurt  gibi... Sırtlan ve tilki ise insana saldırmadıkları için etleri helaldır” (Kütübü sitte c.11 s.175 – 176)

 

Hadis –3:

Ebu Davud’un bir diğer rivayetinde şöyle gelmiştir: “ “Vahşilerden kesici dişi olan her bir hayvanın ve pençesi olan her bir kuşun yenmesi yasaklandı.” (Ebu Davud.Buhari. Müslim Muvatta, Nesai) (Kütübü Sitte:c.11.s.179)

 

Hadis – 4:

İbn-i Ömer (r.a.)dan rivayet edilmiştir: Dedi ki : “ Resulüllah (s.a.s.) pislik yiyen hayvanın etini yemek ve sütünü içmekten bizi men etti.” Tirmizi c.3.s.305)

Sayın Öztürk, dini hükümler konusunda, O’nun vahiysiz konuşmayacağı hususundaki âyeti kerimeyi yok sayarak: Resûlüllah efendimizin yasaklayışını kaale almadan; isimleri Kur’an’da yoktur diye: pislik yiyen hayvanların, lağım faresi ve diğer farelerin, köpeklerin, kedilerin ve sair bunlara benzer pis hayvanların etlerinin yenmesini nasıl öneriyorsunuz? Yoksa siz ve sizin gibi düşünenler bunların etlerini yiyor musunuz?

Tekrar edelim: A’râf Sûresi’nin 157 nci ayetinde görüldüğü gibi hiçbir yoruma gerek b‎ırakmadan açık olarak Cenab-ı Allah (c.c.) Peygamberimiz efendimize (s.a.s.) HELÂL, HARÂM etme yetkisi vermiştir.

 

KUR’AN’DA OKU EMRİ OLDUĞU GİBİ BİR DE YAZ EMRİ VARMIŞ (!)

 

Sayın Öztürk! Kur’an’a ve Peygamberimize (s.a.s.) yakıştırmalara fütursuz devam ediyorsunuz ! Önce Peygamberimiz efendimize (s.a.s.) “Okur yazardı.Önce okuma bilmez ise de sonraları öğrenmiştir.Ümmi demek okuma yazma bilmemek değil. Ehli kitabın elindeki Tevrat ve İncil’i okumamış onların bilgileriyle beslenmemiş kişi karşılığında kullanılır.”

“Doğrusu şu ki, Peygamberimiz nübüvvetin (Peygamberliğin) ilk yıllarında okuma yazma bilmiyor olsa bile, sonraki zamanlarda mutlak öğrenmiştir. Ve böyle bir şey Allah Resulü için herhalde çok kısa bir zaman almıştır.”(Y.N.Öztürk.Kur'ân’daki.İslâm s.111)

Diyorsunuz. Bu iddianızı bundan önceki  “Kur’an-daki Asıl İslam Bu” isimli kitabımızda cevaplandırmış.  Kaç ayda öğrendi, bari bir de hoca bul, demiştik: Ve Peygamberimizin gerçekten ümmi olduğunu, okuma yazma bilmediğini, bunun Peygamberimiz için büyük bir mucize olduğunu izah etmiştik.

Sizin Kur’an-daki İslam isimli kitabınızı tekrar gözden geçirdiğimde: “Oku” emrine ilaveten bir de “Yaz” denildiğini şöyle iddia ediyorsunuz: 

 

Kalem suresinde, sureye yeminle başlamasının esprisi nedir?

-Böyle bir başlangıcın iki esprisi vardır.

3.Kalemin ve yazdıklarının hayat ve oluş bünyesinde çok önemli bir yer tuttuğuna işaret etmek,

Surede tanıtılan değerlerin elde edilmesinde ve olumsuzluklardan kaçınmada kalem  ve yazdıklarının yani kalem ürünü tüm verilerin doğrudan payı olduğuna dikkat çekmek. Vahyin ilk emri ve ilk suresi diyordu. Bu ikinci surede ise denmektedir. Okumadan yazılmaz ve okuyup yazmadan tebliğde bulunulmaz.” (Y.N.Öztürk.Kur'ân’daki İslam.s.13)

 

Diyerek, kendinizi saflığa vururcasına, gerçekten Peygamberimizin; okur yazar olmadığını bildiğiniz halde, perde arkasından, Peygamberimiz efendimize Allah tarafından Peygamberlik ve tebliğ görevi verilmesini kınıyor, Allah’ı (c.c.) tenkid ediyorsunuz. Çünkü  görüldüğü gibi, Allah (c.c.) Ankebut Sûresi’nin 48 nci ayetinde: “Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı.” buyurarak Peygamberimiz efendimizin okuma yazma bilmediğini açıkça bildirerek, bu haliyle O’nu seçtiğini, görevlendirdiğini bildirmekte   ve O’nu bu haliyle  övmektedir. Elbette Allah’ın izniyle, Ümmi olan, Allah’ın (c.c.) Resûlü tebliğ görevini en üstün şekilde yapmıştır.  

 

Burada Kalem Sûresinin birnci ayetini okuyalım:

 

    ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ

  مَا أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ

  وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ

  وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

 

“ Nûn. Kaleme ve  yazdıklarına andolsun ki,”

“Sen -Rabbinin nimeti sayesinde- mecnun değilsin.”

“Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.”

“Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem sûresi âyet :1-4)

 

Sayın Öztürk! Bu ayetlerin neresinde “Yaz” emri var? Bu sözünüz Kur’an’a ve Peygamberimize iftira olmuyor mu? Maksadınız Peygamberimize bir hoca bularak birilerine talebe etmekse, bunu açık söyleyiniz, bari birkaç isim de bulunuz !

Hayır onu kimse okutmadı! Okuma yazma da bilmiyordu. Ancak kalbine inen Kur’an’ı okuyordu.  Hatta onu da Allah (c.c.) okutuyordu:

 

İşte Ayetler :

 

  فَجَعَلَهُ غُثَاء أَحْوَى

  سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَى

 

“ Sana (Kur an'ı) okutacağız; sen hiç unutmayacaksın.”

“ Artık Allah'ın dilediği hariç, Şüphesiz Allah, açığı ve gizleneni bilir.” (A’la sûresi âyet: 5-6)

 

وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ مِن كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَّارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ

“ Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı.(Yani Kur’an’ı, başka kitaplardan, Tevrat’tan, İncil’den  derlemiş, kendi yazmış derlerdi)(Ankebut sûresi âyet: 48)

Görüldüğü gibi bu iki âyet hiç şüphe ve endişeye mahal bırakmadan, nedenleriyle beraber  gerçeği açıkça bildirmektedir. Bunun dışındaki tüm iddialar Allah’a (c.c.) ve Resûlullah’a (s.a.s.) iftiradır. Sizin iddia ettiğiniz gibi Kur’an’da “Yaz”emri katiyyen yoktur.

İSLÂM’DAN ÖNCE NAMAZ VAR MIYDI? “KADIN-ERKEK ÇIRILÇIPLAK, EL ÇIRPIP ISLIK  ÇALARAK, HORA TEPMELERİ” NAMAZMIŞ (!)

 

Kitabınızın bir bölümünde: A’la Sûresi’nin 14 ve 15 nci âyetlerinin mahiyetini açıklarken: Yine S.  Harfiyle soruyor, C. Harfiyle cevap veriyorsunuz, ama yine gerçekleri tahrif ediyorsunuz.Yazınızı önce okuyalım :

 

Sayın Öztürk diyor ki:

 

 Burada kurtuluşun bir numaralı şartı olarak tezekki gösterilmiştir. Bu kelime aynı anda hem iç arınma hem de zekat vermeyi ifade etmektedir. Böylece Kur’an bir kelam harikası ile bireysel ve sosyal, ruhsal ve ekonomik arınmayı aynı anda tek kelimeyle ifade etmiş ve bir kurtuluş şartı olarak göstermiştir.

İkinci şart, Allah’ın ismini anarak namaz kılmaktır. Namaz içinde Allah’ın ismi mutlaka anıldığı halde:”neden denmiştir? Cevap açıktır: Namaz, Kur’an’ın indiği toplumda Hz. İbrahim’den beri bilinmekteydi. Bu yüzdendir ki Kur’an namazın detaylarına girmez, onun tevhide bağlı esprisi üzerinde durur. (Enfal suresi âyet:  35)

 

Âyet bize gösteriyor ki, müşrik Araplar da  Kâbe’de namaz kılıyorlardı. şirke alet edilmiş ve ruhundan uzaklaştırılmıştı. onun şirke bulaştırılmış özünü temizleyen beyanlara ağırlık vermiştir.”(Y.N.Öztürk.K.İs.S.30-31) diyorsunuz.

 

Önce bu iki âyetin aslını görelim:

 

  قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى

  وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى

 

“Doğrusu feraha ermiştir temizlenen,”

“Rabbinin adını anıp namaz kılan(O'na kulluk eden.)”(A’la sûresi âyet :14-15)

 

Bir de: Müşriklerin namaz kılmalarına delil olarak bildirdiğin, Enfal Sûresindeki  35 nci âyeti okuyalım:

 

وَمَا كَانَ صَلاَتُهُمْ عِندَ الْبَيْتِ إِلاَّ مُكَاء وَتَصْدِيَةً فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ

“Onların Beytullah yanındaki duaları (Namazları) ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. (Ey kâfirler!) İnkâr etmekte olduğunuz şeylerden ötürü şimdi azabı tadın ” (Enfal sûresi âyet :35)

1-   Burada maksat salat’ın lügat manasınadır.               

2-Rivayete göre müşriklerin erkeği ve kadını Beyt’i şerifi  ziyaret ederler,bu ziyareti yaparlarken parmaklarını birbirine kenetleyip ve ağızlarına götürüp ıslık çalarlar, bir taraftan da ellerini çırparlardı. Zuumlarına göre bu onların duası idi!”  (Beyzavi-Şeyhzade.Meali Kerim. H.B.Çantay.c.1.s.260)

 

Büyük müfessir Elmalılı Hamdi Yazır ise olayı şöyle bildirmektedir:

 

“Ve halbuki Beytullah’ın yanında dua veya namaz namına yaptıkları ıslık çalmaktan ve el çarpmaktan başka değildi:

Rivayet olunuyor ki, bunlar erkek ve kadın, açık saçık el ele tutuşur, Beytin etrafında dolaşırlar ve ıslık çalıp el vururlardı. Ve böyle ibadet ediyoruz diye çalar,  oynar hora teperler ve yaptıklarını alkışlarlardı. Bir de Resûlüllah Beyti Şerife gelip ibadet etmek, namaz kılmak ve Kur’an okumak istediği zaman, ekseriya böyle ayin yapmakta ileri giderlerdi veya kendilerini de bir namaz kılıyor ve dua ediyorlarmış gibi göstererek nümayiş ve gürültü yaparlar, huzura mani’ olurlar. Ve bunu da kendilerince bir ibadet sayarlardı.” (Elmalılı. c.4. s.2400) 

 

Sayın Öztürk! Kitabınızın 30 - 31 nci sayfalarından sözlerinizi aynen yukarıya aldım. Siyah olarak görünen satırlarda “Ancak onların namazı  şekil unsurlarının tamamına yakınını içerdiği halde..” diyorsunuz. Üstelik bu iddianızı tamamen çürütecek olan “Enfal” Sûresinin 35 nci ayetini de delil olarak bildiriyorsunuz. Yoksa o âyeti kimse arayıp okumaz mı zannettiniz?  35  nci âyeti en muteber meal ve Elmalılı’nın tefsiriyle beraber yukarıya aldım. Bu âyette:” onların dua ve namazları el çırpmak ve ıslık çalmaktan başka değildi.” buyurulmakta iken; el çırpıp ıslık çalarak dönmenin, hora tepmenin neresini namaza benzetiyorsunuz? “ Onların namazı şekil unsurlarının tamamına yakınını içerdiği halde...”  diyebiliyor; “Namaz Hz.İbrahim’den (a.s.) beri bilinmekteydi” diyerek de; bu el çırpıp ıslık çalarak hora tepmeyi Hz.İbrahim’e (a.s.) nisbet edebiliyorsunuz?

 

PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZİN ÇOK EVLİLİĞİNİN HİKMETLERİ

Değerli okurlarım! Tarih boyunca, bilhassa islam düşmanları tarafından peygamberimiz efendimizin çok evliliği kınanarak  O kainatın efendisi şehvetine düşkün bir kişi olarak gündemde tutulmaya çalışılmıştır. Peygamber efendimizin ; niçin, nasıl  ve hangi şartlar altında  ve de hangi hikmetlere binaen yaptığı çok evliliği değerlendirebilmek için; o devirlerde dünyanın çeşitli bölgelerinde ve Arabistan’da adet ve ananeleri gözden geçirmemiz, bilmemiz lazımdır. Bu kötü niyetli insanların yersiz iddialarını çürüten; Peygamberimiz efendimizin çok evliliğinin hikmetleriyle ilgili ciddi ve güzel bir çalışmayı buraya almayı uygun buldum. Hem peygamberimiz efendimizin niçin ve nasıl bu evlilikleri yaptıklarını görecek; hem de bir nebze de olsa, o asrı saadet günlerini yaşamış olacaksınız.

İSLAM’DAN ÖNCE ÇEŞİTLİ ÜLKELERDE EVLİLİK MÜESSESESİ

Çok kadınlı Evlilik müessesesi, Eski Yunanlılarca makbul tutulmuştur.

Romalılar önce buna tabi olmamışlarsa da yasakta etmemişlerdir. Mark Antuvan, ilk defa olarak iki eş almıştır. Bu adet şayi olunca halk arasında bir huzursuzluk başlamış ve yasak edilmiş ise de imparator Valentiyen, tebasına arzu ettikleri takdirde bir çok eşler alabileceklerini ilan etmeşilerdir.

Konstantin ve oğlu ile torununun, Fransa Kralı Kluter ile oğullarının, Pepyen ile Şarlman’ın Lüter ile oğlunun, Alman İmparatoru 7. Arnolfüs’ün Fredrik Barbarosa’nın, yine Fransız Krallarından Filip Teodas’ın, Frank Krallarından Sicbert, Jilbert, Gontran, Karibert, 1. Dagobert’in ve daha pek çok tarihi şahsiyetlerin ikişer, üçer, dörder ve daha çok eş aldıkları tesbit edilmiştir.

İngiltere’de de çok kocalı evlililik müessesesine rastlanmaktadır. 10, 12 erkek bir tek kadınla ömür sürmüşlerdir.

Bu türlü hayat bilhassa müslümanlarda hiç görülmemiştir.

Çok kadınlı evlilik müessesesinin başlangıcı hakkında peygamberler tarihinde Nuh peygamberden ve onun zuhur edecek tufana karşı yaptığı gemiye aldığı kimselerden bahsedilirken: (zevceleri) Denilmiş olmasına nazaran, bu zevceler, Sam, Ham, Yafes’in zevceleri değilde Nuh’un zevceleri iseler; başlangıcın daha gerilere gidebileceği düşünülebilir.

Hazreti İbrahim zamanında ise, çok kadınlı evlilik müessesesi pek açık surette görülür. Hazreti İbrahim’in eşi Sare; kendisinin evladı olmamasını ileri sürerek, kendisine hediye edilmiş bulunan Kıpt kavmine mensup cariyesi Hacer’i hibe ederek evlendirmiş, Hacer’de İsmail’i doğurunca, kıskanarak, onu Kenan ilinden (arz-ı Kenan) sürülüp çıkarılmasına sebep olmuştur.

Hazreti Yakub, Musa, Davud ve Süleyman peygamberler de eşleri, odalıkları, cariyeleri hakkında tefsir ve rivayetler ne kadar mübalağalı olursa olsun, yine; eşlerinin onardan fazla ve cariyelerinin ise yüzlerce olduğu tarihen sabittir.

İslam’dan evvel, bu adet, Arabistan’da da hüküm sürüyordu. Evlenmek, fıtrat iktizası ve çok ve çeşide meyil de tabiat iktizası addolunuyordu. Çok kadınla evlenme ve boşanma hiçbir surette tahdit edilmediğinden, cinsi latif taifesi, burada tam bir zevk ve şehvet unsuru telakki edilerek, istenildiği vakit alınır, istenildiği vakit atılır, satılır bir mal halinde idi.

Köşe ve bucakta alenen çiftleşiliyor ve ayıp sayılmıyordu. Bir çocuğun, beş onkişi tarafından nesebi iddia olunabiliyordu.

İslam’dan evvel, Araplarda yedi türlü nikah vardı:

1-  Zamanımıza kadar gelen ve kabul edilen nikah usulü,

2-  Muvakkat nikah,

3-  Döl nikahı, bu nikah: Asil ve necip olan büyük bir adamın sulbünden döl kazanmak fikri ile kocanın, karısına çiftleşme müsadesi tanır. Bu türlü nikahta koca, başkasıyla çiftleşmeye müsaade ettiği karısına döl tahakkuk etmişse doğuruncaya kadar yaklaşmakta, etmemişse onu bir daha nikahı altına alıp almamakta muayyer idi.

4-  Mübadele nikahı, iki koca, birbirlerinin karılarıyla çiftleşmek için aralarında uyuşurlar,

5-  Metres nikahı, bir kadını dost tutup, gizlice çiftleşme usulü,

6-  Kadının, (dokuz) erkeği tecavüz etmemek şartıyla adam kabulü usulü,

7-  Evinin kapısına erkek tenasül aleti işaretli bir bayrak asan kadının 500 erkeğe kadar evine kabul etmesi usulü idi ki; kadın, gebelik tahakkuk edip çocuk doğurunca; kendisiyle temasta bulunan bütün erkeklerin huzurunda çocuğun nesebini bizzat tayin ederdi.

 Birinci usul hariç, o zaman ki Arabistan’ın ne halde bulunduğu diğer nikah usulleri pek açık göstermektedir.

İSLAMDAN SONRA EVLİLİK MÜESSESESİ

Arap yarımadasında böyle yedi türlü nikah usulünün hüküm sürdüğü bir devirde zuhur eden islamiyet, kadına layık olduğu mevkii vermek, onları zevk ve ticaret malı olmaktan kurtarmak üzere çok kadınla evlenmeyi 4 kadına inhişar ettirmek ve boşanmada da üçü kabul etmek suretiyle tahdid yolunu tuttu. Bunda da çok ağır şartlar kabul etti.

Kur’an’ı kerim, dörde kadar evlenmeye izin verirken, birden ziyade eşleri olanları, erkek tarafından kadınlara yapılması lazım gelen bütün maddi hussuların mükellefiyet esaslarını ve mümkün olamayacak derecede ağır olan nöbet adaletini tahakkuk ettirmedikçe tek kadın ile evliliğin lazım ve vacip olduğunu buyurur.

İslamda erkekler, çok kadınla evliliğe memur olmadıkları gibi, kadınlarda kocalarının kendileri üzerlerine başka kadınlarla evlenmelerini asla hoş görmezler.

Erkekler, evli bulundukları kadınlarla iyi geçim ve geçinmeye memur ve ihtiyaç halinde yukarıda şekil ve mahiyetini izah ettiğimiz adalet ve müsavata itina ile riayet etmek şartıyla dörde kadar evlenmeye mezundur.

Burada emir ile izini çok iyi ayırmak lazımdır. Zira, bu fark pek büyüktür:

Eşler arasında adalet ve müsavat cümlesinden olarak erkeklere ve kadınlara birtakım şartlar koşulmuştur:

1-  Koca, eşleri ev hayatında her bakımdan müsavi tutar,

2-  Eşler arasında müsavat üzere birer veya ikişer gün veya gece tayin ederek herbiriyle aynı samimiyet ve sevgi ile evliliği devam ettirmek, bunlardan hiçbirisinin hiçbir suretle nöbetini bir diğerine geçirmemek,

3-  Eşlerden biri, nöbetini ortağına terkedebildiği gibi, sonra tekrar nöbetini isteyebilir,

4-  Koca, eşlerden birinin nöbetinde, eşin izini olmadıkça diğer eşine gidemez, eşin hastalığı münasebetiyle gitmiş, hastalık şiddetlenmiş ise iyi oluncaya kadar kalmak,

5-  Eşlerden birisinin nöbetinde, koca hastalanıp orada kalırsa iyi olduktan sonra diğerlerinin nöbetinde o kadar gün kalmak,

6-  Koca, eşlerinin evleri haricinde hastalanırsa, her eşini kendi nöbetinde yanına çağırmak,

7-  Eşlerin, bakiresini, dulunu, eskisini, yenisini, yaşlısını, tazesini, kadınlıktan kesilmişini, sıhhatlisini, hastalıklısını, dini bir ve gayri dinden olanını müsavi tutmak,

8-  Bu şartlara uymakta, kocanın hiçbir mazereti kabul edilmemek, gibi ağır şartlardı.

 

İşte, İslam’dan evvel, hadsiz, gayesiz evlenme adeti hüküm süren bir kavim’e birdenbire, bir’den ziyade evlenmemeleri emir olunsa, bu emre itaat değil, itaati kafa ve kalbinden geçirebilecek tek kişinin çıkmayacağı ihtimali karşısında, islam; bu yolu tutmayı tercih etmiş, çok kadınlı evliliği herkesin yapamayacağı şartlara bağlayarak: “ aile sadeti, tek kadınla evliliktedir.” Esasını kabul etmiştir.

İslam’da, boşanmak, (talak) için de emir yoktur ancak, pek zaruri halde izin vardır. Boşanma, islam kanunlarına göre ne helaldir, ne mübahtır. Hazreti Muhammed bir hadisi şerifinde: “ Cenab-ı Hak’ca sevimsiz helal, talaktır.” buyurur.

Evvelce de işaret olunduğu üzere, islam’dan önce Arabistan’da boşanmada da hudud ve gaye olmadığından bu da evlenme gibi suistimale uğramıştı.

İslam, buna karşı da üçü gaye kılmış ve üç talaktan sonra karı kocalığın hak iddiasını da şartlandırmıştır. Bu da, insanın nefsi için çok ağır bir şarttır.

Kocasından üç talak ile ayrılan bir eş, kendisini boşayan kocası ile tekrar evlenmeye razı olursa, evvela bir başkasıyla evlenecek, onunla karılık kocalık ederek, bundan boşandıktan sonra evvelki kocasının nikahı altına girecektir.

 

Görülüyor ki, bütün şartlarla İslam, “ birden ziyade evlenmeyiniz” diyor. Ancak, şartına riayete gücünüz yeterse, dörde kadar evleniniz diyor. Ve bunun bilcümle fayda ve mahzurlarını da ortaya koyuyor.

Bu emir ve şartlar, yalnız islam efradına şamil olup, Hazreti Muhammed bunun şumulünden azade değil idi. Fakat, Hazreti Muhammed, Allah’ın bu emrine niçin muhalefet etti de ondan fazla eşi nikahı altında topladı?

Doğumundan

vefatlarına kadar, (63) sene teşkil eden mübarek hayatlarının bütün safahati en küçük vakasına kadar zapt ve tespit edilmiş bulunan, cihanın biricik muhterem şahsiyeti, Hazreti Muhammed’in bu çok evlenişlerini gözden geçirebilmek için; 20. asrın ortasında bulunduğumuzu unutarak, 1400 sene evvelki Arabistan’a gitmek lazımdır.

 

1400 SENE EVVELKİ ARABİSTAN’A KUŞBAKIŞI

O zaman, dünyanın hertarafında olduğu gibi, Arabistan’da da insanlar, hayvanlar gibi alınıp, satılıyordu. Mekke’liler kadınlara, hatta bunların eşraf ve reis zadelerine bile hiçbir hak ve mevki tanımıyorlardı.

Evlenmenin ve boşanmanın bir haddi ve hududu yoktu. Herkes, keyfine göre hareket ediyordu. Tek kadınla evlilik miskinlik telakki ediliyordu. Odalık, çok aşağılık bir cereyana tabi idi. Üveyn analar, bir ev eşyası gibi, miras olarak, evlada kalıyordu. Aile nüfusu az ve fakir olanlar, elden ele geçer; bu gün zengin olanlar, yarın fakir düşerler, bu gün hür olanlar, yarın esarete maruz kalarak, kadın olsun, erkek olsun birer hayvan gibi satılırlardı.

“ Sayıları çok, bakmaya kudretimiz yok” Diyerek, kız çocukları, toprağa diri diri gömülerek babaları tarafından öldürülüyorlardı.

Asrımızın, insanlık seviyesinden iğrenerek seyredebileceğimiz, daha böyle nice adetler içinde yüzen Arabistan’da Allah’a karşı da isyan ederek, kendi elleriyle yaptıkları ve türlü isimler taktıkları çeşitli putlara tapılıyordu. Bunlar, taştan, ağaçtan, hayvan postlarından yapılmış putlardı..

Mekke ve civarındaki kabilelerin, yalnız iki meziyetleri vardı. Mükemmel bir lisan ve tam bir kahramanlık. Ancak, bu kahramanlık, mertçe olduğu kadar, lüzumsuz cinayetler de işleten nevidendi. Kabileler arasındaki düşmanlık o kadar köklü idi ki, bazan senelerce silahlı çatışma devam ederdi. Bu çatışma ekseriya insanlığa aykırı, arkadan vurma halinde yapılan baskınlarla başlardı.

Fuhuş, bir meslek halini almıştı. İçki içmeyen erkek parmakla gösterilecek kadar azdı.

Çöle dağılmış yüzlerce Arap kabilesi, birleştirilmek, ahlaklı ve faziletli bir cemiyet haline getirilmek, bilhassa bir Allah’a kavuşturulmak için bir mucize bekliyordu.

Arab’ı ancak, böyle bir mucize kurtarabilirdi. (Cavidname Hazreti Muhammed Niçin Çok Evlendi Sebep ve Hikmetleri S.8-13)      

HAZRETİ MUHAMMED NİÇİN ÇOK EVLENDİ?

“Şam’a gitmek üzere ilk defa emrinde bir kervanla yola çıkan Hazreti Muhammed, Suriye topraklarında, Rahip Bahira’nın manastırı civarındaki bir vahada mola verdi.

Rahip Bahira, çoktan ölmüş bulunduğundan yerine Nastura geçmişti. Nastura, bu tarafa sık sık gelen Meysere’yi iyi tanırdı. Kervanın geldiğini işitince yanına gitti. Kervanın başında kimin bulunduğunu sordu. Kureyş kabilesinden bir Mekkeli olduğunu öğrenince bu yabancıyı tanımak istedi. Hazreti Muhammed’in yanına gittiler. Nastura ilk defa gördüğü bu yabancı karşısında, sanki onu yıllardan beri tanıyormuş gibi çehresi tarif edilmez bir hisle aydınlandı, gözleri sevinçten parladı.

Filhakika, Rahip, Hazreti Muhammed’in şemailini, mukaddes kitaplarından okuyup öğrenmiş bulunuyordu. Etraftakilerin hayretleri içinde Hazreti Muhammed’in birkaç defa alnından öptü. Sonra, Tevrat’ta geleceğinden bahsedilen son peygamberin kendisi olduğuna inandığını söyledi. Hürmetle geri çekilerek, Hazreti Muhammed’in sırtındaki peygamberlik nişanını (*) da öptü, öptü ve heycanlı bir sesle Meysere’ye dönerek; Şam’a kat’iyen gitmemelerini tavsiye etti.

Bunun üzerine Hazreti Muhammed ile Meysere Şam’a gitmekten vaz geçtiler ve mallarını o civarda bulunan Busra pazarlarında o güne kadar görülmedik iyi bir fiyatla sattılar.

Kervan, Mekke’ye döndüğü zaman, Rahibin sözleri ve malın iyi fiyatla satılışı haberi herkesi sevindirdi. Hatice, herkesten çok sevinmişti. Çünkü, yıllardan beri ticaretini tamamen teslim etmeyi tasarladığı Hazreti Muhammed muvaffak olarak sonsuz itimadını kazanmıştır...

1- HAZRETİ MUHAMMED’İN (S.A.S.), HÜVEYLİD KIZI HATİCE
(HATİCETÜ’L –KÜBRA) İLE EVLENMESİ

Hatice, gençliğinde iki defa evlenmişti. Birinci kocası Atik bin Aiz-el Mahzuni idi. Bunun vefatından sonra, Ebu Hale Hind-i el Timmi ile evlendi. Fakat bu da bir zaman sonra vefat etti.

Hatice’ye babasından başka bu iki kocasından da büyük bir servet kalmıştı. Her iki kocasından da çocukları vardı.

Pek genç yaşta dul kalan güzel ve zengin Hatice’ye, Kureyş ulularından bir çok talip çıkmış, fakat Hatice bunların hepsinin de servetinde gözleri olduğunu anlayarak izdivaç tekliflerini reddetmişti.

Hatice, bir iffet ve fazilet timsali olarak, gurursuz, kibirsiz ve gayet sakin bir hayat sürdü. Kırk yaşına gelmişti.

Harikulade bir ahlak, terbiye ve güzelliğe malik bulunan Hazreti Muhammed’in fevkal beşer şahsiyeti, Hatice’yi büyülemişti.

Kalbinin kendisini aldatmadığına tamamen emin olan Hatice, Hazreti Muhammed ile evlenmek istediğini çocukluk arkadaşı, sırdaşı Nefise’ye açtı.

Hazreti Muhammed’in bu teklifi kabul edip etmeyeceğinin heyecanını çeken Hatice’yi, arkadaşı Nefise temin ederek, doğruca Hazreti Muhammed’in yanına gitti.

¾Ya Muhammed! Niçin evlenmiyorsun?

¾Evlenmeye sarf edecek param yok,

¾Peki, mal’a, cemal’e, şan ve şeref’e çağrılırsan muvafakat edermisin?

¾Kimden bahsediyorsun?

¾Hatice bint-i Huveylid’den,

¾Bu benim için nasıl olur?

¾Ben tavassut ederim.

Hazreti Muhammed, amcasına danıştı, muvafakatını aldı. İki tarafın büyükleri derhal toplanıp, hemen nikah kıyıldı. Hazreti Muhammed 25, Hatice de 40 yaşında idiler.

Hazreti Muhammed 27 yaşında baba oldu. Hatice’den 6 evladı dünyaya geldi.

Ebül Kasım, küçükken öldü.

Hazreti Muhammed 30 yaşında iken Zeyneb, 33 yaşında iken Rukiyye, sonra Ümmü Gülsüm, bunu takiben 40 yaşında nübüvvet eriştiği sırada Abdullah’a baba oldu. Abdullah’da küçükken öldü.

Hazreti Muhammed’e peygamberlik nazil olduğu 43 yaşında iken Fatime-Tüz Zehra dünyaya geldi.

Bu evlilik müddetince,  Hazreti Muhammed, kavminin adetine ve fıtratın sevkine rağmen hiçbir kadınla evlenmediği gibi, bir meyilde de bulunmamıştır. Sair dünya nimetlerinde de gözü yoktu.

Hazreti Hatice, bütün servetini son kuruşuna kadar muhterem eşinin emrine vermiş, o da bizzat çalışarak çoğalttığı bu serveti son kuruşuna kadar fakr-ü hal içinde bulunanlara ve islamiyetin yayılması uğrunda sarf etmiştir.

Hazreti Muhammed, nebilik nazil oluncaya kadar geçen 15 senelik evlilik müddeti içinde yine Hatice ile ticarete devam etmiş ve kervanların başında bizzat bulunmuştur.

Hatice daha Muhammed-ül Emin’lik zamanından beri inandığı Hazreti Muhammed’in Nebilik ve Risaletine de ilk defa inananlardan olup, bunun için bütün kadınlığın iftiharı, ümmeha-tül müminin, zevcat-ı tahirat’ın birincisi ve bizzat Hazreti Muhammed’in ifadesiyle büyük, Hatice-tül Kübra sayılmıştır.

Hiçbir noktasına, hiçbir gölge düşmeden geçen 25 senelik mesud bir evlilik sonunda Cenab-ı Hatice 65 yaşında vefat ettiği zaman, Hazreti Muhammed 50 yaşında bulunuyordu.

2-Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), Ebu Bekir’in Kızı AYŞE İLE EVLENMESİ

Çok sevdiği ve saydığı eşi Cenab-ı Hatice’nin vefatıyla pek müteessir olan Hazreti Muhammed’i,  bu teessüründen kurtarır ümidi ile, en aziz ve en büyük dostu, Ebu Bekir Sıddık, küçük kızı Ayşe’yi:

İzdivacınız ile şerefyab buyurunuz, Ya Resulallah! Diyerek, Hazreti Peygambere takdim etti.

Ayşe, yedi yaşında idi. Sıcak iklimlerde kızların sekiz, dokuz yaşlarında gelinlik çağına erdikleri malumdur. Fakat, Ayşe, Hazreti Muhammed’in nişanlısı olarak uzun bir müddet babasının evinde bırakıldı. Nikah sonra, zifaf ise daha sonra, yani: Medine’ye hicretten sekiz ay sonra icra olundu. Ayşe, ile nişanlanmayı diğer bir nikahlanma takip etti.

3-  Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), Sekra’nın Kızı SEVDE İLE EVLENMESİ

Sevde ve eşi (Sekran bin Ömerül’Amri) ilk İslam olanlardan, Habeşistan’a hicret zorunda kalanlardan idi. Bir rivayete göre Habeşistan’da, diğer bir kavl’e göre Mekke’ye avdete imkan bulduğu sırada, Sekra’nın vefatıyla dul kalan Sevde her bakımdan geçim darlığına düşmüştü.

Sevde, umumi geçim darlığı çekilen böyle bir zamanda kendisine yardım elini uzatacak kimsenin kalmadığını görerek, Hazreti Peygambere iltica ile evlenme teklif etti.

Hazreti Muhammed, teklifi kabul ederek, Sevde ile nikahlandı.

Tek eş ile bu evlilik de üç sene devam etti.

Mekke’den Medine’ye hicretten, mescid ile birkaç odadan ibaret hane’i Muhammed’i inşaatı bittikten, yani: Sekiz ay sonra Ayşe, Hazreti Peygamberin zifafına dahil olmuştur.

İşte, bu tarihten itibarendir ki; yani: Hazreti Muhammed’in elli üç yaşını bitirip, elli dörde bastığı sene, çok eş ile evlilik hayata başlamıştır.

Sevde, Ayşe ile Hazreti Peygamberin zifafını takip eden günlerden birinde, Hazreti Muhammed’e:

¾Nikahınız altında kalmak benim için en büyük şereftir.” Diyerek, nöbetini tamamen ve şüphesiz bir samimiyetle Ayşe’ye devrettiğini bildirmiştir.

4- Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), Şehid Hınıs’ın Eşi HAFSA İLE EVLENMESİ

Medine’ye hicretin ilk senesi sonunda, Ayşe ve Sevde ile evli bulunan Hazreti Muhammed, dördüncü defa şu sebeple evleniyordu:

Hicretin üçüncü senesinde, Bedir muharebesinde şehid düşen Hınıs’ın eşi Hafsa’nın dul kalarak bakıma muhtaç kalması ve dikkate değer bir zaruretin hasıl olmasıdır.

Hafsa, Hazreti Ömer’in kızıdır. Ömerül’ Faruk, damadının şehid düşmesi üzerine dul kalan kızını evvela, Ebu Bekir’e teklif etmiş, o itizar edince, eşi vefat etmiş bulunan Hazreti Peygamberin damadı Osman’a teklif eylemiş  ve muvafakatini aldığı halde sonradan dönmesi üzerine pek ziyade teessüre kapılan Ömer’ül Faruk, bu vaziyeti Hazreti Muhammed’e şikayet yollu açmıştı. Bu vaziyet karşısında Hazreti Muhammed, Ömer’e:

Hafsa’yı Osman’dan iyisi alacak ve Osman, Hafsa’dan iyisi ile evlenecektir.” Diyerek Hafsa ile evlenmiş ve böylece Cenab-ı Ömer’i teessürden kurtarmıştır. Kızı Ümmü Gülsüm’ü de Osman’a vererek kendisini ikinci defa damat eylemiştir.

Bütün bu evlenmelerin sebeplerinin tamamını kurtarıcılık ulvi hissinin teşkil ettiği açıkça görülmektedir. Nitekim, bu ulvi his daha da devam edecektir.

Hazreti Muhammed’in beşinci evlenmesi de aynı seneye tesadüf eder.

5-Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), Şehid Halazadesinin Eşi ZEYNEB İLE EVLENMESİ

Hazreti Peygamberin halazadesi Abdullah bin Cahş, Uhud gazvesinde şehid olmuş, daha Müslüman olmazdan önce de fukarapervezliği ile meşhur olan ve (Ümmülmesakin) lakabıyla maruf bulunan, eşi (Zeyneb bint’i Hazim-tül’Hilaliye) dul kalmıştı. Şehid kocasının, Hazreti Muhammed’in halazadesi bulunması münasebetinin ve bir şehid eşi Hafsa’nın da Hazreti Peygamber tarafından eşliğe kabul edilmesinden aldığı cesaretle Hazreti Muhammed’e evlenme teklif etmiş ve kabul olunmuştu. 

Ne çare ki, bu mübarek kadının ömrü vefa etmemiş, birkaç ay sonra ölmüştür.

6-Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), ÜMMÜ SELEME (HİND) İle EVLENMESİ

 

Ümmü Seleme, Hazreti Muhammed’in halazadesi Ebu Selme Abdullah’ın Uhud vak’asında şehid olmasıyla dul kalan eşidir. Ebu Selme, Uhud muharebesinde sol kol kumandanı bulunuyordu. Bu harpte yaralandı. Yarası iyileştikten sonra tekrar nüksetti. Hicretin üçüncü senesi kışında vefat etmişti. Bu sırada eşi, Ümmü Seleme kırk dört yaşında bulunuyordu.

7-Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), Halasının Kızı Evlatlığı Zeyd’in Mutallakası (BOŞADIĞI) ZEYNEB İLE EVLENMESİ

Hazreti Muhammed’in yedinci eşi Zeyneb bint Cahş’tır. Zeyneb, Hazreti Peygamberin evlatlığı olan Zeyd’in boşadığı bir kadındır.

Evlatlığının boşadığı bir kadınla evlenme ve bu evlenmenin sebep ve hikmetlerini gerek dahilde, gerek hariçte tamamen yanlış izah ve telkin dolayısıyla bir kenara bırakıp geçemeyiz.

Denilebilir ki Hazreti Muhammed’in her evlenişi başlı başına bir hikmet ve yalnız kavmi için değil, hatta sadece Müslümanlar için de değil İslam’ın ruhu itibarıyla bütün insanlık için pek büyük ibret dersidir.

Bu itibar ile asırlardan beri zihinleri şöyle veya böyle işgal ederek türlü tefsire yol açan ve bu yüzden bir takım isnadlara maruz bırakılan bu yedinci evlenmeden etraflıca bahsetmeyi uygun buluyoruz.

Hazreti Peygamberin Zeyneb ile evlenmesi, Hazreti Muhammed’in hayat safahatında başlı başına bir kısım teşkil eder.

 

 

8-Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), Maktul Düşman Neferinin Eşi) CÜVEYRİYE İLE EVLENMESİ

Hazreti Peygamberin sekizinci eşi Cüveyriye’ dir. Cüveyriye, cariyenin masgarasıdır, (kızcağız-cariyecik) demektir. Cüveyriye, (bin Haris ebi bindarar’ülhızaiye-tül Mustalakiye)’nin kızıdır. Beni Mustalak’tan (Mesafiğ bin Safvan)’ın eşi olup, babası da kavminin reisi  ve seyid’i idi. Beni Mustalak, (Hıza’e)  aşiretinden bir kabile bu kabileye  mahsus bir su ismi olan (Meryesiğ) mevkiinde hicretin beşinci senesinde cereyan eden Gazve’de, kabile halkı  büyük bir hezimete uğramış,(5000) koyun ile (1000) develeri iğtinam ve (700) den ziyade kadın- erkek nüfusu esir edilmişti.

Cüveyriye’de bu esirler meyanında olup, kocası muharebede ölmüştü. Cüveyriye’nin babası ile iki kardeşi canlarını zor kurtarmışlardı.

Ganimet ve esirlerin taksiminde Cüveyriye, Hazreti Peygamberin çok sevdiği şairi Hessan’ın hissesine düşmüş, Hessan, Cüveyriye’yi genç ve güzel, bahusus bir kabile reisinin kızı olmak münasebetiyle diğer esirlerinden çok yüksek bir bedel ile almıştı. Cüveyriye, esir olduğu müddetçe bu bedeli ödemekten acizdi. Halkın Hazreti Peygambere karşı sonsuz bağlılığını dikkate alan Cüveyriye bir fırsatını bulup Hazreti Muhammed’in karşısına çıktı:

“ Ya Muhammed! Ben, Beni Mustalak reisinin kızıyım. Kavmim mağlup ve esir, kocam maktul oldu. Babam ve kardeşlerimde ne oldular bilmiyorum.. Şairiniz benden çok ağır bir kurtuluş fidyesi istiyor. Bu esir halimle ben onu tediyeye muktedir değilim. Sana iltica ediyorum; bana yardım et!” dedi.

Bu iltica ve rica üzerine Hazreti Peygamber, Hessan’a: Bedeli tenzil veya esiri azad et” diyebilirdi. Böyle söylemeyi muvafık bulmadı. Şanına yaraşan bir lütufta bulunmak istedi. Hessan’ın kestiği bedeli ödeyerek, Cüveyriye’yi Hessan’ın esaretinden kurtardı. Cüveyriye, artık, mülkü Muhammediye geçmişti.

Hazreti Peygamber, bu güzel mülteciyi kendi mülkünde cariye halinde bırakmayı da münasip bulmadı. Derhal azad etti.

Cariye, hürriyete kavuşmanın sevinci içinde Hazreti Muhammed’in maiyetinde olarak Medine’ye geldi. İstikbalini tayinde serbesti.

Bu sırada babası Haris, ile iki kardeşinin Medine’ye geldiklerini, Hazreti Muhammed’e müracaat ettiklerini haber aldı. Haris, kızının fidyesini getirmiş, kızını kurtarmaya gelmişti.

Kızının iltica ve ricası üzerine, bedelin Hazreti Muhammed tarafından ödenerek satın alındığı ve akabinde azad edildiğini öğrenince bu peygamberane mürüvvetin karşısında eğildi ve “ Muhammed hakikaten Allah’ın elçisidir” dedi. İki oğlu ile beraber hemen müslüman olarak:

 ¾Ya Resulallah! Kızımı izdivacınızla da şerefyab buyurunuz” ricasında bulundu. Hazreti Peygamber tarafından da kabul buyuruldu.

Cüveyriye’nin peygamber eşleri arasına katıldığı haberi ortalığa yayılınca  “ Zevce-i resulallah’ın kavmi esir olamaz” denildi. Esirler, tamamen azad olundular. Bu sebepledir ki Hazreti Peygamber: Akrabasına bundan bereketli bir hatun görmedim” buyurmuştur.

Hazreti Muhammed, Cüveyriye ile hicretin beşinci senesinde şaban ayı içinde evlenmiştir.

9-Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), Ebu Süfyan’ın Kızı ÜMMÜ HABİBE İLE EVLENMESİ

Hazreti Muhammed’in dokuzuncu eşi Ümmü Habibe’dir. İsmi Remle’dir. Mekke’nin son reisi Ebu Süfyan Emevi’nin kızıdır. İlk islam olanlardan bulunduğu için eşi Abdullah ile beraber Habeşistan’a hicrete mecbur kalandır. Eşi orada tanassur ettiğinden, Ümmü Habibe islamiyetinde sabit kalarak kocasından ayrılmış, esasen kocası da biraz sonra vefat etmiş, Remle gurbet diyarında kimsesiz kalmıştı.

Ümmü Habibe bu vaziyette ne yapabilirdi? Kendisine Mekke yolu da kapalıydı. Zira, babası Hazreti Muhammed’in bir numaralı düşmanı idi. Hatta annesi Hint, peygamber hazretlerinin amcası Hamza’yı (Uhud) cenginde şehid ettirmekle kinini yenememiş, muhterem şehidin karnını yardırarak, ciğerini çıkarttırmış ve hırsından dişlemişti. Remle, böyle ana ile babadan ne bekleyebilirdi?

Remle, Hazreti Muhammed’in Medine’ye hicret ettiğini, muharebelerin başladığını işitmiş, ümitli nazarlarını Medine’ye çevirerek gece gündüz duaya başlamıştı.

Allah’ına hamd ederek uyuduğu bir gece “ Ya Ümmel Mü’minin!” nidasıyla uyandı. Rüyasını hayra yorarak uyandı..

Hazreti Muhammed Mekke’ lilerle Hudeybiye muahedesini akdettikten sonra hem hudud hükümetlerin reislerini islâma davet eden mektuplar yazmaya ve mebuslar göndermeye başlamıştı.

Bu arada Habeşistan Necaşi’sine de bir mektupla bir mebusunu gönderdi.

İşte o rüyanın ertesi sabahı Habeş sarayına mensup bir adam Remle’nin kapısını çalarak Hazreti Muhammed’in müjdesini getirdi. Hazreti Peygamber, evlenmek üzere Remle’yi Medine’ye çağırıyordu.

Ertesi günü, Habeşistan’ın payi tahtında bizzat Necaşi tarafından mevcut müslümanlar muvacehesinde, Hazreti Peygamber ile Remle’nin nikahı kıyılmıştı.

10-Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), Esir Yahudi Kızı SAFİYYE İLE EVLENMESİ

Hazreti Muhammed’in onuncu eşi, Safiyye’dir.

Safiyye, Yahut beni Nazir Eşrafından Hay’ ibn Ahtab’ın kızıdır. Beni İsrail’den Harun peygamberin neslinden olmakla maruftur.

Safiyye, islam kuvvetlerinin Hayber zaferi sırasında alınan Yahudi esirler arasında idi. Birinci kocasından ayrıldıktan sonra vardığı ikinci kocası Kenane bu harpte ölmüş ve kendisi de genç ve güzel yaşta dul kalmış bulunuyordu.

Esirlerin taksiminde Safiyye kime isabet etse bir diğer gazanfer’in gönlü kalıp, kırılacağından bu hususu dikkate alan Hazreti Peygamber onu kendisine alıkoydu. Safiyye henüz on yedi yaşında bulunuyordu. Hazreti Muhammed kendisine:

¾İstersen hür olarak kavminin nezdine gidebilirsin, istersen müslüman olarak bana zevce olursun. Şu iki şıktan birini seçmekte serbestsin!.”

Hicretin yedinci senesinde bu evlenmede Hazreti Peygamber altmış yaşında bulunuyordu.  

11- Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), Yengesinin Kardeşi MEYMUNE İLE EVLENMESİ

Hazreti Muhammed’in on birinci eşi Meymune’dir. Meymune, Harisül’ Helaliye’nin kızıdır. Hazreti Muhammed’in amcası Abbas’ın eşi’nin (Ümmül Fazl) kardeşi olup iki kocadan dul kalmış bulunuyordu.

Hazreti peygamber, Medine’ye hicretinden sonra dul kalan eşraf ve reis eşlerini nikahları altına alarak hane’i saadette topladığı şayiası karşısında dul ve bakire her kadında peygamber eşi olmak samimi ihtiras ve arzusu belirmişti.

Meymune’de bu arzuya kapılmıştı. Fakat, yabancı bir kabileye mensuptu. Ona kim yardım edebilirdi. İmdadına ablasını çağırdı. O da eşi Abbas’a vaziyeti açtı:

¾Kardeşimi, Muhammed’e tezvic edeceksin!” dedi. Teklifinin aziz yeğeni tarafından reddedilmeyeceğini ümid eden Abbas, “ pek iyi” dedi ve Mekke de bulunan yeğeni Hazreti Peygambere:

¾Size, baldızım Meymune’yi tezvic ettim, kabul buyurunuz.” teklifini, kabul ettirdi.

Meymune bu suretle muradına ermişti.

12-Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), REYHANE İLE EVLENMESİ

Reyhane, Beni Kureyza Gazvesinde alınan esirler arasında bulunuyordu.

Reyhane, Beni Kureyza’dan Zeyd bin Amru’nun kızıdır.

Gazve islam kuvvetlerinin galebesiyle neticelenip de alınan esirler Medine’ye götürüldükten sonra, bunlar arasında bulunan Reyhane, Hazreti peygamber ile evlenerek eşleri arasına alınmıştır.

Hazreti Muhammed, bu evlenişi sırasında altmış yaşında bulunuyordu.

Reyhane Hazreti Peygamberin (Haccetül Veda) esnasında Mekke’de vefat ederek orada defin olunmuştur.

13-Hazreti Muhammed’in (s.a.s.), MARİYE İLE EVLENMESİ

Hazreti Muhammed, İslâm’ı yaymak için civar memleketlere mektuplar ve mebuslar gönderir, Hükümdar ve reisleri İslâm’a davet ederdi.

Mısır’da o seneler, Roma imparatoru adına, Kıbt kavmine mensup Mukavkıs, adında bir vali hüküm sürüyordu. O vakit şimdiki Kahire mevcut olmadığından İskenderiye’de oturan bu valiye, Hatıb İbn Belt’a adındaki Mebus, bir mektup ve bazı hediyeler götürmüştü.

Mebusu ve mektubu büyük bir hürmetle karşılayan vali yine pek hürmetkâr bir cevap hazırlamış ve bu meyanda iki kardeş câriye ile bin miskal altın, yirmi top kumaş, Düldül adı ile anılan beyaz bir katır, Yağfur veya Afir adlı bir eşek ve bir köleden ibaret hediyeleri mebusa emaneten Hazreti Peygambere göndermiştir.

İki câriyeden biri Mariye diğeri Sîrin idi. Hazreti Muhammed bu iki kardeş câriyeden Sîrin’i, şairi Hessân’a ihsan ile o da evlenmiş, Mariye de kendisine kalmıştır.

Hazreti Muhammed’in bu evlenişi de Hicret’in yedinci senesinde vâki olmuştur.

BU BAHİS İÇİN BİR KAÇ NOT

Hazreti Muhammed’in evlenişleri, tarih sırası, eşlerin durumları ve (Ümmeha’tül Müminîn-Müminlerin anneleri) olmak şerefine nâil olan eşler’e dair burada tarih sırası ile sıhhatinden aslâ şüphe edilemez mâlûmatı kısa ve toplu halde vermiş bulunuyoruz.

Hazreti Peygamberin, onbir hatûn ile nikahlı bulundukları noktasında din ve tarih alimleri hemen hemen müttefiktirler.

Bu meyanda bazı tarihlerde sıhhatine inanmak lâzım gelen malumât da mevcuttur. Nisbeten eksiksiz bir tetkik eseri meydana getirmek üzere bu malûmatın not halinde buraya alınmasında fayda görülmüştür:

Bazı siyer ve din tarihlerinde: Hazreti Peygamber ile münasebetar on beş kadından daha bahsediyorlar. Fakat bunlara (Ümmüha’tül Müminin) sırasında şöhret izafe etmiyorlar.

O kadınlardan kimisiyle nişanlanmak, nikâhlanmak vâki olmuş ise de, kimisinin zifaftan evvel veya zifaf sırasında ayrıldıkları, bir kısmı ile evlenme hakkında yalnız bir talep ve teklif vukuundan veya nefislerini Resulü Ekrem’e hibe etmekten ibaret münasebetler olup zifaf vaki olmadığını yazıyorlar.

III. KISIM - HAZRETİ MUHAMMED’İN (s.a.s.) EVLENİŞLERİNDEKİ SEBEP VE HİKMETLER

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.)

 Ve

HATİCE-TÜL KÜBRA

 

Harikulade bir ahlak, terbiye ve güzelliğe malik olan Hazreti Muhammed, kendisinden on beş yaş büyük ve iki kocadan dul kalmış Hatice ile acaba niçin evlenmiştir.?

Yirmi beş yaşında, daha çocuk iken Hacer-ül Esved hadisesini halletmekle bütün Mekke’lilerin kalbini fethederek şöhret yapmış, hasebi, nesebi belli bir delikanlının hiç olmazsa kendi yaşında bir bakire alması dururken bu evlenmenin sebep ve hikmeti nedir?

Bu hususta bilhassa garp kaynakları çeşitli isnatlarla doludur.

40 yaşına kadar bir Nübüvvet ve Risalet yokken Hazreti Muhammed’in dinini yaymak için paraya muhtaç bulunduğu yolundaki baştan aşağı gaflet mahsulü nice isnatlar vardır ki biz burada bütün bunları sıralamakla bühtanları yaymak gafletine düşmeyecek ve zihinleri teşvişe yol açmayacağız.

Hazreti Muhammed, 25 yaşına kadar tam bir bekaret hayatı yaşamıştır. Vakıa Hazreti Muhammed’e bütün Mekke kızları gönül vermiş, fakat hiçbiri iltifat görmemişti.

Hazreti Muhammed dünyaya öylesine bir akıl erdirme, anlama yolunda idi ki, gözlerini cemiyete her indirişinde bir içtimai faciayı ve bunlar arasında bilhassa evlilik hayatındaki herc-ü merc’i herkesten iyi fark ve temyiz ediyordu.

Eserimizin baş tarafında geniş izahatını verdiğimiz o zamanki Arabistan evlilik müessesinin içinde bulunduğu kör kuyundan kurtarılması ki bu da dünya çapında bir mesele idi. İşte Hazreti Muhammed bu meseleyi de halledecek idi.

Hazreti Muhammed de nihayet bir insandı. Çalışacak, yaşayacak ve evlenecekti. Nitekim çocukluk çağını takip eden ve o zaman her çocuk gibi koyun ve sığır güttükten sonra, hayatını kazanmak için ticaret yolunu seçmişti. Sermayesi yoktu. Kimseden miras kalmamıştı. Himaye görmesi lazımdı. Akıllı idi. Mekke’nin bircik doğru delikanlısı idi. Ona kim emniyet etmez, kim elinden tutmaz, kim servet vermezdi.

Hatice, Kureyş kabilesinin en güzel ve en zengin bir kadını idi. Ticaret işleri çok genişti. Bir ticaret kervanları vardı. Hatice’nin fazileti de serveti kadar zengindi. Etrafın ikazı ile öteden beri adını duyup, hürmet ettiği bir genç olan Hazreti Muhammed’e de yardım elini uzattı. Sermaye verdi. Ticaret kervanlarından birini emanet etti.

Hazreti Muhammed, çok kısa zamanda Hatice’nin de tam itimadını kazanmıştı. Hatice, serveti gibi kalbini de Hazreti Muhammed’e teslime hazırlanıyordu.

Bu arada belirtmek yerinde olur ki, aşk ilan eden Hazreti Muhammed değil, Hazreti Hatice’dir. Bu mevzuda da yukarıda tafsilat verilmiştir.

Hazreti Muhammed, Hatice’nin evlenme teklifini kabul etti.

Bu kabul ile evvel emirde, dulluk müessesesinin de şerefi kurtulmuş oluyordu.

Bekaretin aile temeli için vazgeçilmez bir şey olamayacağı ortaya konuluyordu.

Yaş farkının da aile saadeti için bir mani teşkil edemeyeceği anlatılmak isteniliyordu.

Mes’ut evlenme meydana geldi. Bunun neticesinde de bir takım sebep ve hikmetler meydana çıktı:

İnsanlık, evlenme ve üreme bakımından diğer mahlukat insiyakından kurtarılıyordu. O zamana kadar dünyada görülmedik ve ebediyete kadar değişmeyecek olan tek eşle evlilik müessesesi meydana çıktı.

Her türlü şan ve şerefe ve zamanına göre erişilmez bir servete sahip bulunan Hazreti Muhammed tabiat şartlarına göre geçkin sayılacak bir eşle 40 yaşından sonra 25 sene tek eşli hayat ve saadetinin emsalsiz örneğini vermiştir ki, isnat olunduğu üzere Hazreti Muhammed bu müddet zarfında yabancı bir kadının gölgesine bile yan gözle bakmamıştır.

Hazreti Muhammed bununla da eşe sadakat misali vermiştir.

Kaldı ki, Hazreti Hatice de yalnız kabilesinin, Arap kavminin değil, zamanının eşi bulunmaz bir iffet ve namus timsali kadını idi ki kocayı tamamlama, kocaya sadakat ve itimadın da timsali olduğunu Nübüvvetine ilk inanan ilk Müslüman olmak şerefini ihraz etmiştir.

Bu evlenme bir takım tabiat kanunlarının da ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bilindiği üzere sıcak iklimlerde kızlar 8-9 yaşlarında adet görmeye ve o yaşlarda da evlenmeye başlarlar. O zamana kadar hakim olan fikre göre sıcak olan iklim kadınları 25 nihayet 30 yaşından sonra da doğurma hassalarını kaybederler.

Halbuki Hazreti Hatice 40 yaşından sonra Hazreti Muhammed’e 6 evlat doğurmuştur. Bu da nefse, şehvaniyete hakimiyetin misalini vermiştir.

Bir çok şark kaynaklarında Hazreti Hatice’nin şu harikulade his ifadesi nakledilir:

“ Ya Muhammed! Ben ihtiyarladım, cinsi hacetini tatmin kabiliyetim kalmadı, sabır ve tahammül ile nefsine eza edip durma.” diyen bir kalbe karşı Hazreti Muhammed, muhterem eşinin bu arzusunu yerine getirerek değil, bilakis o kalbi ihtiyar halinde yalnız bırakmamak suretiyle tatmin ederek, her türlü isnadı red ve cerh ederek bütün aleme ibret dersini vermiştir.

Bütün bu itibar ile Hazreti Muhammed’in 25 sene devam eden mes’ud evlilik hayatından sonra 50 yaşında başlayan çok eşli evlilik hayatına en azından bile olsa bir şehvet şaibesi kondurulamaz.

Burada sırasıyla izah edilecek sebep ve hikmetler de bu değişmez hakikati ispata çalışacaktır.

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.) VE AYŞE

25 sene çok sevdiği, saydığı eşi ve kendisinin Nübüvvetine ve peygamberliğine inanan ilk muhterem insan olan Hatice’nin vefatıyla Hazreti Peygamber elbette ki ömrü boyunca unutamayacağı bir kedere kapılmıştı.

Hazreti Muhammed, ayrıca kadınlara karşı gelmiş ve geçmiş bütün peygamberlerden ziyade hürmet besleyen ve bu hasletiyle de eşsiz bir baba, koca ve ailesine düşkün bir şahsiyet idi.

Böyle bir şahsiyete, bahusus Allah’ın son resulüne Kaim peder olmak şerefine ermek için devrinin bütün kız babalarının can atacağı şüphesizdir.

Hazreti Muhammed’in biricik dostu, Nübüvvet ve peygamberliğine inanan birici erkek Müslüman büyük insan Ebu Bekir Sıddık, bir taraftan Cenab-ı Hatice’nin verdiği sonsuz acıyı tahfif eder, bir taraftan yıkılan yuvasını ihya eder ve bir taraftan da kaim pederlik şerefine ererim samimi hissiyatıyla 7 yaşındaki küçük kızı Ayşe’yi Hazreti Peygambere takdime karar verdi. Kabul olundu, fakat; büyüyüp, yetişmesi, gelinlik çağına ermesi için, nişan ile iktifa olunarak, babası evinde bırakıldı.

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.) VE SEVDE

İlk Müslümanlardan Sevde ve eşi Hak Dini düşmanların tazyiki karşısında o zaman için emin bir melce olan Habeşistan’a hicrete mecbur kalmışlardı.

Sevde’nin eşi bir rivayete göre Habeşistan’da, diğer bir kavle göre Mekke’ye avdete imkan bulduğu sırada vefatı üzerine dul kalarak çok buhranlı bir müzayakaya düşmüştü.

Zamanın gittikçe ağırlaşan şartları karşısında kendisine yardım elini uzatacak kimseyi bulamayacağını anlayan Sevde, eşi vefat eden Hazreti Peygambere evlenme teklif ederek, kabul olundu.

Hazreti Muhammed, Sevde ile 3 sene, tek kadınla evlilik saadeti içinde hayat sürdü.

Medine’ye hicret ve Hazreti Peygamberin evinin inşaatı bittikten 8 ay sonra, Ayşe’nin nikahından sonra:

“ Hazreti Muhammed’in nikahı altında kalmak bana kafidir.” diyerek, nöbeti Ayşe’ye terk etmek büyüklüğünü gösterdi.

Hazreti Muhammed’in Sevde ile evlenmesinde peygamberane ve alicenabane olmaktan başka bir sebep ve hikmetin bulunamayacağı şüphesizdir.

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.) VE HAFSA

Hafsa, Ömer’ül Faruk’un kızıdır. Eşi   Huneyz, Bedir muharebesinde şehit düşmüştü.

O zaman, Müslümanların hal ve miktarları böyle dul kalanlara evlenme teklif edecek bir sayıya varmak şöyle dursun, Bedir gazasının zaiyatı dolayısıyla pek azalmış bulunduğundan ve herkesin geçim sıkıntısı içinde bulunmasından;Ömer,kızını evvela Ebu Bekir Sıddık’a teklif etmiş, fakat o,itizar edince,eşi vefat etmiş bulunan Hazreti Peygamber’in damadı Osman Bin Affan’a teklif  eylemiş, muvafakatini de almış iken  sonradan dönmesi üzerine, Ömer pek ziyade müteessir olmuş, her derde çare bulan ve olan Hazreti Peygamber’e bu durumu şikayet yollu açmıştı.

Bu vaziyete Hazreti Muhammed’den başka kim çare bulabilirdi?

Ömer’i karşısına aldı, teskin etti ve:

¾Hafsa’yı Osman’dan iyisi alacak ve Osman Hafsa’dan iyisi ile evlenecektir.” Buyurmuştur.

Hazreti Peygamber, böylece,Ömer’in redler dolayısıyla yanan içini ferahlandırmıştır ki bu evlenmede de başka bir gayenin mevcudiyeti görülemez.

Filvaki,Hazreti Muhammed, Hafsa’yı kendisi almış ve kızı(Ümmü Gülsüm’ü)dedamadı Osman’a vererek O’nu ikinci defa damad eylemiştir.

Hafsa’nın reddedilişine sebep olarak, kendisinin biraz geçimsiz olduğu,hırçın tabiatlı bulunduğu rivayet olunursa da Hazreti Peygamber ile evlilikleri müddetince hiç bir geçimsizlik görülmemiştir.

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.) VE ZEYNEB

 

Zeyneb, Hazreti Muhammed’in halazadesi, Abdullah bin Cahş’ın eşi idi.

Cahş, Uhud gazvesinde şehid olmuştu. Zeyneb dul ve bakıma muhtaç kaldı. Eşinin şehid olması dolayısıyla babası sağ olduğu halde Ömer’in kızı Hafsa’nın Hazreti peygambere takdim ile evlenmesinden ümit ve arzu duyan Zeyneb, Hazreti Muhammed’e evlenme teklif etti, kabul olundu.

Zeyneb, ömrü vefa etmeyerek evlendikten birkaç ay sonra vefat etmiştir.

Bu arada söylemek yerindedir ki Hazreti Muhammed, şimdiye kadar ki evlenmelerinde olduğu gibi, bundan sonraki evlenmelerinde de teklifi daima karşı taraftan almıştır.

Bu evlenmede de görüldüğü üzere alicenab’lık ve akraba korurluktan başka bir gaye yoktur.

 

 

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.) VE SELEME

 

Ümmü Seleme (Hind) Hazreti Peygamberin halazadesi Abdullah’ın eşidir. Abdullah, da Uhud gazasında ağır yaralanmış ve biraz sonra vefat etmiştir.

Seleme, 44 yaşında 4 yetim ile dul kalmıştı. Bakıma muhtaçtı. Buna rağmen Ebu Bekir ve Ömer’in kendisine evlenme tekliflerine rağbet etmemişti.

Vaziyetten haberdar olan Hazreti Muhammed, kimsesiz kalan halazadesine:

¾Ebu Bekir ile de, Ömer ile de evlenmek istemedin. Benim ile de evlenmezmisin?” manasında şefkat gösterince, Seleme, bu teklife karşı da itiraz etmiş ve fakat akabinde vazgeçerek, bu defa da kendisi muvafık teklifte bulunmuş Hicretin 4 ncü yılında mü’minler annesinin altıncısı olmuştur.

Bu evlenişte de Hazreti peygamberin, yine akraba ve bu arada bikesleri korurluktan başka bir his taşıması akıla gelebilir mi?

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.) VE CÜVEYRİYE

Hicretin 5 nci senesinde Hıza’a aşiretinden bir kabile, İslâm kuvvetleri arasında cereyan eden muharebede hezimete uğramış, kabile reisi, kızı ve 700 kadar esir alınmıştı.

Hazreti peygamber’in şairi Hessan tarafından çok ağır bir bedelle alınan Cüveyriye bu bedeli hiçbir zaman ödeyemez, esarette devam ederdi. Hazreti peygamber’e vaziyeti anlatmak üzere fırsat kollayan Cüveyriye, bir gün Hazreti peygamber’in huzuruna çıkıp vaziyeti anlattı.

Cüveyriye, Hazreti Muhammed tarafından azad edildi. Bu sırada babası da gelmiş, fidye getirmiş ve kızını Hazreti peygamber’den istemişti.

Hazreti peygamber’in kızını kurtardığını öğrenince hemen Müslüman olup, kızını da Hazreti peygamber’in alarak şereflendirmesini istemişti.

Kabul olundu. Cüveyriye bu suretle mü’minler annesi arasına katıldı.

Bu evlenişte hiç şüphesiz, İslamlığın yayılışına sürat kazandıran siyasi bir gaye tedbiri vardır.

Filhakika, Cüveyriye’nin Ümmeha’tül Mü’minine iltihakı haberi şayi olunca: “Zevce’i resulallah’ın kavmi esir olamaz.” denilerek, esirler kamilen azad ve tahliye olundular.

Esir kabilelerin hürriyetlerinin iadesi, kabile reislerinin İslamlığı kabulleri diğer düşmanları sindiriyordu.

HAZRETİ MUHMAMMED (s.a.s.) VE ÜMMÜ HABİBE

Ümmü Habibe (Remle), Hazreti Muhammed ve İslâm düşmanlarından en başta gelen, Mekke’nin son reisi Ebu Süfyan’ı Emevi’nin kızıdır.

Babasının İslâm düşmanlığına ve Hazreti peygamber’in hasmı olan etrafına rağmen bu mübarek kadın, eşiyle birlikte İslâm olmuş ve gördüğü müthiş tazyik dolayısıyla yine eşi ile birlikte o zaman İslâm mültecilerine en sıcak bir melce olan Habeşistan’a firara mecbur kalmıştı.

Ne acı bir talihtir ki, kocası, bir müddet sonra Habeşistan’da dinini değiştirmiş ve bir müddet sonrada vefat ettiğinden gurbet diyarda tek başına kalmıştır.

Memleketine dönemezdi. Zira, baba ocağının yolu kapalı idi. İslâm kuvvetleri henüz müşriklerin mukavemetini kıramadığı için Mekke’de sükunet yoktu.

Memleketine dönerse Hazreti Muhammed’den başka sığınacak kimsesi kalmamıştı.

Habeşistan’da kalıp sefil ve perişan da olamazdı. Remle’yi ancak bir mucize kurtarabilirdi. Bu mucize bir gün gördüğü rüyanın sabahı, Hazreti peygamber tarafından erişen, “ Medine’ye dönmek ve kendi isterse evlenmek teklifi” müjdesiyle  vukua gelmişti.

Remle, Hazreti Muhammed tarafından Habeşistan’a gönderilen mebusun refakatinde Medine’ye dönerek müminler annesi olmak şerefine nail kılınmıştır.

Bu evlenme bilhassa Müslümanlığın doğduğu topraklarda tam hakimiyeti tesis etmek bakımından pek mühim olmuştur. Zira, Ebu Süfyan gibi inatçı bir düşmanla akrabalık peydah edilmiş ve böylece Mekke’nin içinde fethi kolaylaşmıştır. 

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.) VE SAFİYYE

Safiye, Harun peygamberin neslinden olmakla maruf bir Yahudi kızıdır.

Medine civarında birçok Yahudi kabileleri oturmakta ve İslamlığın yayılmasına engel olmakta idiler.

Yehud Beni Nadır kabilesi bunların en ileri geleni olup Medine’ye iki mil mesafedeki birkaç nahiyede oturuyorlardı.

Safiye, işte bu kabilenin eşrafından Huy bin Ahdab’ın kızıydı. Bu kabilenin gayet muhkem hisarları ve çeşitli ve zamanına göre ileri silahları vardı. Bu kabile halkı İslamlık aleyhinde bulunmamak üzere Hazreti peygamber ile muahede yapmışlar ve Hazreti Muhammed’in Bedir muzafferiyetini işitince, “ semavi kitaplarda mev’ud olan ahir zaman peygamberi budur” demeye başlamışlardı.

Bir aralık, Mekke müşrikleriyle, Medine münafıkları Uhud muharebesinin İslâm kuvvetlerinin tam muzafferiyetleriyle neticelenmesi karşısında etraftaki kabileleri İslamlık aleyhine kışkırtmaya başlamışlardı. Bu münasebetle bu kabile halkı ahde vefasızlık etmeye başlamışlardı. Bu vaziyet karşısında bir gün Hazreti Muhammed on beş kadar eshabını yanına alarak, onların nahiyesine gitmiş ve onların kendisini idam kararlarıyla karşılaşmıştı.

Hazreti Muhammed, bu suikasttan haberdar olunca, “ on gün içinde bu diyardan çıkıp gitsinler..” diye haber göndermişti.

Kabile, bu haber üzerine yurtlarını terke hazırlanırken, Medine münafıklarının reisi (Selül) “ yerinizde oturunuz, biz size yardım ederiz, diğer Yahudi kabileleri de yardım ederler..” diye gizlice haber gönderince şımardılar ve “ biz vatanımızdan çıkmayız” diye haber saldılar.

Bunun üzerine Hazreti Muhammed (s.a.s) kuvvetlerini alıp, Beni Nadır’ı muhasara etti. Yardım vadedenler imdatlarına gelemediler. Bunun üzerine kabile aman! Diledi. 600 kadar deveye yükleyebildikleri, kadar mal alıp, kimi Hayber’e, kimi Şam civarına gittiler.

Bu Yahudi muhacirlerinden mühim bir kısmını Medine’ye oldukça yakın bulunan ve zamanının mühim bir kasabası olan Hayber’de toplanarak İslamlık aleyhine Kureyş’ten daha ileri bir düşmanlığa girişmeleri mümkündü.

Hazreti Muhammed, Kureyş’ten gelecek tehlikeyi Hudeybiye muahedesiyle bertaraf ederek Hayber üzerine yürüyüp muzaffer oldu.

Safiyye, işte bu muharebede esir düşenler arasında idi. İkinci kocası Kenane, bu muharebede şehid olmuştu. Çok güzel bir kadın idi. Esirlerin taksiminde kime isabet etse diğerlerinin gönlü kalacak ve belki de nahoş bir hadise çıkacaktı. Hazreti peygamber, kimsenin hatırı kalmamak üzere Safiyye’yi kendisine seçip ayırdı.

Hazreti Muhammed, böyle yapmakta iki gayeye birden vasıl oldu:

1-         Harun peygamber neslinden olan bu kadını esarette bırakmamak, onu, büyük ceddinden, daha yüksek bir peygamber eşliğine, ümmehatül müminin mertebesine yükseltmek,

2-         Muhammed (s.a.s) ve İslamlık aleyhinde çok inatçı olan Yahudilere karşı “ bakınız, ben sizin reislerinizden birisinin kızı ile evlendim. Aramızda akrabalık peydah oldu. Artık, kininizden vazgeçerek hidayet yoluna geliniz.” demekti.

Diğer taraftan, Hazreti peygamber, Safiyye’yi hissesine ayırmakla hemen evlenmiş ve:

¾İstersen hür olarak kavminin nezdine gidebilirsin, istersen Müslüman olarak bana eş olursun, şu iki şıktan birisini tercihte muhayyersin.” buyurmuştu.

Safiyye, hem Müslümanlığı kabul ve hem de Hazreti peygambere eşlik mertebesine erdi.

Bu evlenmedeki siyasi tedbirlilikten gayri bir başka düşüncenin de mevcut olamayacağı aşikardır.

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.) VE MEYMUNE

Meymune, Hazreti Muhammed’in amcası Abbas’ın baldızı idi. İki kocadan dul kalmıştı. Hazreti peygamberin(a.s), Medine’ye hicretinden sonra; dul kalan eşraf ve reislerin eşlerini almaya ve eşlerinin ümmül müminin ittihaz olunması kadınlarda büyük bir ihtiras ve arzu uyandırmıştı.

Kendilerini güzel ve layık gören dullar, hatta bir çok kızlar, peygambere eş olmak istiyorlardı.

Meymune de kendisini bu arzuya kaptırmıştı. Fakat yabancı bir kabileye mensup olması dolayısıyla tekliften çekiniyordu. Ablasını araya koydu. O da eşi, Hazreti peygamberin amcası vasıtasıyla bunu kabul ettirdi.

Bu evlenmede de akraba korurluktan başka bir gaye görülmemektedir.

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.) VE MARİYE

Yukarıda tarihi tafsilatından kısmen bahsettiğimiz Mariye ile evlenmenin burada da sebep ve hikmetini izah edelim:

Hazreti Muhammed(s.a.s) , İslamlığı hiçbir zaman kılınç zoruyla yaymayı düşünmüyordu. Gönüllere hitab ederek, hidayete erdirmek suretiyle fethetmek istiyordu. Bu münasebetle uzak, yakın, zamanın bütün hükümdar, melik ve reislerine mektuplar yazıyor, mebuslar gönderiyordu.

Mısır’da, Roma İmparatorluğu hakim ve (Kıbt) kavmine mensup hidayet yolunu bulmaya çalışan ve İslamlığı nefsinde talime başlayan (mukavkis) vali bulunuyordu.

Hazreti peygamber Mısır’a bir mebus göndermişti. Hazreti Muhammed’in mektubunu pek büyük bir hürmetle karşılayan vali, yine pek hürmetkar bir mektup yazdı ve bunlara ilaveten Kıbt kavmine mensup iki kızı cariye olarak hediye gönderdi.

Hazreti peygamber bu kızlardan Mariye ile evlendi.

Bu evlenmenin de çok büyük gayeleri vardı:

Kıbt kavminden bir cariye almak, Kıbt kavmine karşı büyük bir cemile idi. Zira, peygamberlerin ceddi İbrahim’ın (a.s.) üçüncü eşi de Hazreti İsmail’in annesi Hacer, Kıbt kavmine mensuptu.

Bir bu gaye bile İslâm kuvvetleri için Mısır kapılarının açılmasını temin etmişti ki, böylece Arabistan yarımadasından ilk büyük Hıristiyan devletinin ayağı çekiliyordu.

Vali Mukavkis’in İslâm kuvvetleriyle çatışmaktan beri durması ve Mısır’ın fethine dair vekayii umumi tarihlerde takip edebiliriz.

Bu itibar ile bu gaye, tam bir siyasi tedbir ve İslâmlığın süratle yayılması yolunda bir muvaffakiyettir.

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.s.) VE REYHANE

Reyhane, Beni Kureyza kabilesine mensuptu. Bu kabile ile yapılan gazvede Reyhane esir alınmıştı. Bu kabile eşraflarından Amru’nun kızı ile evlenmekten maksat; aradaki münafereti kaldırmak ve İslamlığı yaymaktı.

BU SEBEP VE HİKMETLERİN MEYDANA GETİRDİĞİ NETİCELER

Bütün bu tarihi hakikatler üç mühim netice meydana getirmiştir:

1-         Cenab-ı Ayşe’nin istisnası ile Hazreti Muhammed’in diğer eşleri ya dul, ya boşanmış kadınlardır.

2-         Hazreti peygamber, 53 yaşına kadar tek eş ile yaşamıştır.

3-         Bu eşlerden beşi himayeye muhtaç, kimsesiz dullar, üçü de siyasi dostluk ve iyi komşuluk temini için, düşman kabilelerine mensup kadınlardır.

Çok kadınlı evlilik müessesesi her büyük dini şahsiyetin, hayatında görülen bir haldir.

Beşeriyet aleminin yarısından çoğunun inandığı Hazreti İbrahim,(Hacer ile İsmail’i Mekkeye bırakınca) tek kadınlı bir hayat sürmüştü.

Hazreti Yakup, Musa ve Davud da öyle idiler.

Hazreti Süleyman’ın ise, eşlerinin yüzlere vardığı rivayet olunmaktadır. Hazreti İsa’nın selefleri bunlardır.

Hazreti İsa ise İncil’de görüldüğü üzere tek eş sahibi bile değildi. Binaenaleyh, Hazreti İsa’nın bir numune teşkil etmesi bahis mevzuu olamaz. Ruhbanlık, hayatın esas ve cihana şamil bir gayesi olması, çok geçmeden beşer hayatı sona ererdi.

Hazreti Muhammed’in çok eşi bulunması itiraza değer bir hal değildir. Zira kendisinden evvelkilerinde adetleri bu idi. Fakat Hazreti peygamber, gençlik ihtirasının çoktan sona erdiği 53 yaşına kadar tek eş ile yaşayarak, tabii şartlar dahilinde tek kadın ile evlilik müessesesinin esas olduğunu göstermiştir. Esasen Kur’ân’ı Kerim’de de bu husus açıkça beyan ve talim olunmaktadır.

İslam’ın, cihana şamil bir din olması dolayısıyla tabii şartların hepsine tekabül edecek cevazları ihtiva etmesi zaruri idi. Filhakika, çok kadınla evlilik müessesesi ancak bir takım gayrı tabi şartların meydana gelmesi dolayısıyla müracaat edilecek cevazlardan biri olmuştur. Bu gayrı tabii şartların devamı müddetince çok kadınla evliliğin de devam edeceği şüphesizdir. Bu şartlar altında, çok kadınla evliliğe müsaade edilmezse; bunun sonu ahlak ve cinsi münasebetler bakımından yalnız aileleri değil, cemiyetleri de yıkabilirdi.

O zaman ki şartlar, çok evlenmeyi; eli eren, gücü yeten herkes için mecburi kılıyordu. Harp’in, kadın unsuru çoğalttığı bir vakıadır. Bu takdirde muharebeler sonunda, gerek yetim yavruların bakımı için bahusus iptidai devirlerde, çalışma müesseselerinin yokluğu, yardım müesseselerinin bulunmayışı; müteaddit eşler almayı zaruri kılıyordu. Ahlak ve edepsizliğe bundan başka bir çare de bulunamazdı.

Hazreti Muhammed, daima sulha aşık ve selamet dostu idi. Fakat cihana şamil bir dinin doğuşu ve yayılışında ne kadar müdafaada kalınsa, mütearrız olunmasa da bir takım harplerden kaçınılamazdı. Bu itibar ile şartlar, Hazreti Muhammed’i harp sahnesine sevketmişti. Hazreti Muhammed için her yer irşad sahnesi oluyordu. Bir neferin,(Askerin) bir kumandanın ne suretle hareket etmesi, esirlere muamelesi, istilalarda dikkat etmesi lüzumlu hususlar ve ganimet taksiminde riayeti mecburi muameleler ancak harp sahnelerinde gösterilip, öğretilebilirdi.

Hazreti Muhammed, 25 yaşına kadar, Arabistan gibi sıcak bir memlekette her bakımdan bakir bir hayat sürmüştü. (Hiçbir kadına dokunmamıştı) Hazreti peygamberin üstün karakterinin ilk vasfını bu temizlik teşkil ediyordu.

25 yaşına geldiği zaman, kendisinden 15 yaş büyük ve dul bir hatun ile evlenerek bu hayatı 50 yaşına kadar 25 sene devamlı bir saadet içinde geçirmesi karşısında, sonraki çok eşli hayatına bakıp ta; şehvetperestlik isnat etmek en büyük bühtandır. Bilakis bu hayat, sonsuz bir nefse hakimiyetin eşsiz bir örneğidir.

 

Hazreti Muhammed’in şehvet ve ihtirastan daima azade olduğunun bir başka delili de sürdüğü çok sade hayatıdır.

Hazreti peygamber, dünya nimetlerinden hiçbirine, hiçbir zaman meyil ve rağbet etmemiştir. Doğumundan vefatına kadar hiçbir kimsenin hayatı Hazreti Muhammed’in hayatı kadar çeşitli şartlarla geçmemiştir.

Öksüzlük, çaresizlik, hükümdarlık, şefkat ve kudret.. hepsini görmüştür. Öksüzlükten, iktidarın zirvesine geldiği halde, hayat tarzında zerre değişiklik görülmeyen tek peygamberdir. Daima aynı tevazu içinde yaşamış, her hususta öksüzlük devrindeki halini muhafaza etmiştir. Tac ve tahtı terk ederek mütevazi bir hayat yolu tutmak kolay değildir. Bundan da zor olan şey, hem idare başında kalmak, hem de tevazu içinde yaşayabilmektir, nüfuz ve iktidarı umumun refah ve selametine kullanmak, gözler önünde en canlı şeyler dururken onlardan hiçbirine esir olmamaktır.

Hazreti Muhammed, Medine ve havalisinin tek hakimi bulunduğu zaman evinin bütün eşyası, alelade bir yataktan, hurma yapraklarından örülmüş bir hasır, toprak bir su ibriğinden ibaretti. Birçok geceleri yemeksiz geçirirdi. Günlerce bacası tütmez, ev halkı sadece hurma ile geçinirdi.

Halbuki, Hazreti peygamber isteseydi, rahat ve refah içinde, yaşaması için neler bulunmazdı? Umumi hazine emrinde idi. Fakat, dünya zevkleri için bir an bile göz ucu ile bakmamıştı. Kıtlık zamanlarında olduğu gibi, bolluk zamanlarda da hiçbir hırsın zebunu, hiçbir hırsın bir an bile esiri olmamıştı.

Yoksulluğun en aşağı derecesinde iken, Kureyş’in kendisine teklif ettiği her türlü varlığı nasıl reddetti ise, Cenab-ı Hakk’ın sonradan kendisine bol bol ihsan ettiği her türlü varlığa da rağbet etmemişti.

Hazreti Muhammed’in karakterinin tertemizliği hakkında en kuvvetli delil: (sure-i ahzab’ın 17 nci âyeti ile) ifade edilen hadisedir. Bu âyeti kerimede: “ Ey peygamber! Zevcelerine de ki: siz, bu dünya hayatı ile onun nimetlerini arzu ediyorsanız, o halde geliniz size istediğiniz metai vereyim ve sizi hüsnü suretle terhis edeyim.” buyurulmaktadır. Filvaki, Medine’ye hicretten sonra Müslümanların vaziyeti düzelmiş, refah yolları açılmıştı. Ele geçen ganimet ve esirlere karşılık alınan fidyelerden zerrece faydalanmayan tek yer, son peygamber Hazreti Muhammed’in evi idi.

Hazreti peygamberin eşlerinin gönüllerinden tabii ve insani sayılabilecek bir fikir geçmiş, fakat bu değişiklikten hiçbir şekil ve surette faydalandırılmadıklarını görerek Hazreti Muhammed’e müracaat etmişler ve bunun cevabını nazil olan bir vahiy ile almışlardı. “ Hazreti Muhammed’in eşleri, bu gibi aşağılık arzulara kapılacak olurlarsa peygamber eşi olarak kalamayacaklardır.”

Bu suretle peygamber eşleri, iki şıktan birini: ya peygamber eşliğini, veya dünya nimetlerini seçmek durumunda idiler.

Hazreti peygamber, eşlerinin suallerine böyle cevap vermekle şehvet kurbanı olmadığını en kati bir lisanla beyan ediyordu.

Muarızlarının dediği gibi şayet Hazreti Muhammed şehvetine düşkün olsaydı, zevkini tatmin edecek hiçbir şeyden kaçmaması icab ederdi.

Yine, Hazreti peygamber:

¾En hayırlınız, eşine iyi muamele edendir” buyurarak, kadınlığa karşı da durumunu ifade etmiştir.

Hazreti Muhammed, eşlerine yarar bulmadığı bir şeyi, dünya nimetlerine meyillerini kabul etmektense, hepsini terk etmeye hazır bulunduğunu ifade buyurmakla da, çok kadınlı evlilik müessesesi hedefinin, nefsini tatmin etmekten çok ayrı bir gaye takip ettiğini ortaya koymuştur.

Yukarıda yüksek mealini verdiğimiz âyeti kerime, bu itibarla peygamber hanesinin bir şehvet yuvası olmadığını ve peygamber eşlerinin çok yüksek vazifeleri bulunduğunu da açıklamaktadır.

Hazreti Muhammed’le bir arada bulunmak dolayısıyla bütün beşeriyet ve bilhassa kadınlığa dair, Hazreti peygamberden duyup öğrendikleri her şeyi hatırlarında tutmak ve nefislerinde tatbik etmek ve bin netice dünya ziynetleri yerine yüksek ahlakın tahakkukuna candan bağlanmaları bu eşlerden isteniyordu.

        

Bu ne yüksek bir hedef ve ne yüksek bir vazifedir.?

İşte beşeriyetin nısfı olan kadınlara örnek olmaları bunun için isteniyordu. İnsanın yüzlerce ahlak ve tavrı vardır ki ancak kadınlarla ihtilat neticesinde meydana çıkar.

Kadınlara ait esaslar bakımından da İslâm’ın  bütün beşeri kapsaması icab ederdi. Bu esaslar ise ancak, kadınlar vasıtası ile ilan edilebilir.

Peygamber hanesinde, peygamber eşlerinin aile içinde görüp öğrendikleri, bilip işledikleri tarz ve tavırların yüksek ahlak örneklerinden cihan kadınlığının mahrum kalmaması ve gelecek nesillere devredilmesi için; bu eşler tebliğe memur edilmişlerdir. 

Görülüyor ki, Hazreti peygamberin evlenmeleri çok yüksek bir din hedefinin tahakkukuna hizmet için meydana geliyordu. İslâm’da öyle noktalar vardı ki; Hazreti peygamber bunları kadınlara doğrudan doğruya izah edemezdi. Bunların izahına ise peygamber eşleri vasıta olabilirlerdi. Filhakika, Hazreti Muhammed’in ahlak telakkileri işte o mübarek eşlerle intikal etmiştir. (Fuat Süreyya Oral, Hazreti Muhammed Niçin Çok Evlendi Sebep ve Hikmetleri, Karınca Matbaacılık, Ankara, 1957, ss.16-54)

 

 

 

 

 

SON SÖZ

Değerli okurlarım! Yıllardan beri ortaya çıkan; Kur’an ve islam dışı fikirler ve tutarsız, ciddiyetten uzak kitaplar ve tv. Konuşmalarını hep beraber izliyoruz. Bunlardan bir bölümüne; bu son çıkmakta olan üç kitapta cevap vermeye çalıştım. Fakat bunların sonu geleceğe benzemiyor. Cenabı Allah ömür ve sıhhat verirse; hiç yorulmadan ve usanmadan onlarla mücadele etmeye, en yüksek direncimle kararlıyım:

“Kur’an’daki Asıl İslam Bu” serisinden, bu ikinci kitabı yazabilmemi ikram eden, Yüce Rabbime sonsuz hamdü senalar olsun. O’nun en son Resulü olan, yüce peygamberimiz efendimize ve yüce ehli beytine, ev halkı ile güzide ashabına nihayetsiz salatü selamlar; tüm inananlara en yüce kurtuluşlar ve saadetler; tüm insanlara da hidayetler dilerim.  

 

 

18.09.2002  İSTANBUL           M.Avni (Avnullah) ÖZMANSUR

Araştırmacı- Düşünür-Yazar

 

 

SÖZLÜK

 


–A–

Adalet:Zulüm etmemek.Herkese hakkını vermek ve layık olduğu muameleyi yapmak.

Adavet:Husumet,düşmanlık.

Ağyar:Yabancılar,başkaları,rakipler.

Ahid:Vadetme,söz verme.

Ahkam:Hükümler,kanunlar,nizamlar.

Ahval:Vaziyetler,haller,oluşlar.

Akıbet:Bir şeyin sonu,nihayet.

Akide:İnanılan ve itikad edilen esas.

Akika:Yeni doğan bir çocuk için Cenab-ı Hakka şükür niyetine kesilen kurbanın adı.

Alim:Bilen,bilgili,ilim ile uğraşan,hoca.

Amel:Bir emri veya vazifeyi yerine getirme,dini bir emri yerine getirme,tatbik etme,ibadet,itaat.

Amil:Yapan,işleyen.

Arafat:Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova.

Arş:Yüce makam,Allah'ın kudret ve saltanatının tecelli yeri.

Ashab:Hz.Muhammed'i görmüş ve mü'min olarak ona bağlı kalmış zatlar.

Âyet:Kur’an-ı Kerimdeki her bir cümle.

 

–B–

Balçık:Çok kil'li koyu yapışkan çamur.

Basiret:Hakikatı kalbiyle hissedip anlama.

Batıl:Hak ve doğru olmayan,yalan.

Bedahet:Delil ve isbata ihtiyacı olmayan.

Beşir:Müjdeleyici,haberci.

Beyt:Kabe.

Bidat:Sonradan çıkarılan adetler.

Bidayet:Başlangıç,ilkönce.

Bilinç:İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği,şuur.

Budist:Buda'nın dünya görüşü ve dinine mensup olan kişi.

Buğz:Birisi hakkında gizli ve kalbi düşmanlık hissetme.

Burç:Muayyen bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.

 

–C-Ç–

Cariye:Kadın köle.

Cin:Bir cins ateşten yaratılmış olup dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir.

Cizye:Gayri müslimlerden alınan vergi.

–D–

Dabbe:Sudan yaratılmış her canlı.

Davet:Çağrı,çağırma.

Deccal:Ahir zamanda gelecek ve risaleti Ahmediyeyi inkar edip İslamiyeti tahribe çalışacak ve

dünyayı fesada verecek çok şerli,küfrü mutlak yolunda olan dehşetli bir şahıs.

 

 

–E-F–

Ebedi:Sonu olmayan,sonsuz.

Ecel:Her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti.

Edip:Edebiyatçı,terbiyeli.

Egoizm:Bencillik.

Ehli Beyt:Resulullah (a.s)'ın aile efradı.

Elem:Acı,üzüntü.

Elim:Acı veren,acıtan.

Emsal:Benzerlik,yaşıt.

Evliya:Veliler,Allah dostları.

Fakih:Fıkıh alimi.

Farz:Kuranı Kerim veya hadisi şerif ile sabit olan Allah'ın emirleri.

Fasık:Dinin emirlerini yerine getirmeyen,haramları alanen işleyen.

Ferman:Buyruk,emir.

Fitne:İnsanın akıl ve kalbini hak ve hakikatten saptıran şey.

–G–

Garaz:Kötü niyet,kasıt,kin.

Gayb:Gizli olan,görülmeyen,belirsiz.

Gen:Kalıtım,soya çekim.

 

–H–

Haç:İstavroz,hristiyanlığın sembolü.

Hacet:İhtiyaç,lüzum,muhtaçlık.

Hadım:Kısırlaştırılmış erkek.

Hadis:Peygamberimizin(a.s) sözü,emri ve hareketleri.

Hakikat:Bir şeyin aslı ve esası.

Hakkal Yakiin:İlim mertebelerinden biri,en üst mertebeyi ifade eder.

Halife:Öncekinin yerine geçen.

Haram:Dince nehyedilen şeyler.

Hased:Kıskanma, çekememe.

Hasf:Ay tutulması.

Havari:Hz.İsa'ya(a.s) inananların ismi.

Helal:Allah'ın müsaade ettiği şeyler.

Hidayet:Doğrulık.

Hikmet:Eşyanın ahvalinden,harici ve batini keyfiyetlerinden bahseden ilim.

Hile:Sahtecilik,oyun.

Hilkat:Doğuştan gelen vasıf.

Hınzır:Domuz.

Hücre:Canlıların en küçük yapı taşı.

–I-İ–

İbka:Devamlı kılmak,ebediyet vermek.

İctimai:Toplumsal.

İdrak:Anlama.

İffet:Namus.

İhbar:Haber verme.

İhlas:Allah'a mahsus kılma.

İhtar:Uyarma.

İhtilaf:Anlaşmazlık.

İksir:Bir şeyin olmasına veya hastanın iyileşmesine sebeb olan madde.

İlham:Allah tarafından kalbe gelen mana.

İrade:İstek.

İrfan:Bilmek,anlayış,tecrübe ve zekadan ileri gelen zihni kemal.

İrşad:Doğru yola götürme.

İsra:Resulullah'ın (a.s) miraç gecesi Mescidi Haram'dan Mescidi Aksa'ya yaptığı gece yolculuğu.

İstavroz:Haç çıkarmak.

İstidrac:Veli olmayan insanlarda sadır olan kerametvari harika haller.

İstikbal:Gelecek.

İtaat:Alınan emre uymak.

İtibar:Ehemmiyet vermek.

İtikad:İnanmak,inanç.

İzhar:Göstermek ortaya koymak.

 

–K–

Kaffe:Bütün,cümle.

Kahin:Gelecekte olacak şeyleri bildiğini iddia eden kimse.

Karine:İpucu,işaret.

Kazf:İncelik,zayıflık.

Kehanet:Gaibden haber verme.

Keşif:Ortaya çıkarma.

Ketmetme:Saklamak,gizlemek.

Kibir:Büyüklenme,kendini beğenme.

Kudret:Güç,takat.

Kul:Allah'a göre insan.

Kürsü:Arşın altındaki bir sema tabakası.

 

–M–

Mabed:İbadet edilen yer.

Mahbub:Muhabbet edilen.

Mahiyet:Bir şeyin iç yüzü,aslı.

Mahlukat:Yaratılmışlar.

Mahşer:Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanacakları yer.

Makul:Akla yakın,aklın kabul edeceği.

Mefhum:Anlaşılan,mana,ifade.

Meğafir:Pis kokulu bir ot.

Mehdi:İnsanların hideyetine vesile olan.

Meşiet:Dilemek,arzu.

Mezkur:Evvelce bahsi geçmiş olan.

Mina:Hac görevlerinden bir kısmının icra edildiği bir mahal.

Misak:Anlaşma,sözleşme.

Muasır:Aynı devirde yaşayan.

Mucize:Peygamberlere nasib olan harika haller.

Muğlak:Kapalı,kilitli.

Muhteva:İçerik.

Munazara:İlmi ve kaideye uygun olarak karşılıklı yapılan münakaşa.

Muteber:İtibarı olan.

Mübarek:Hayırlı,bereketli.

Mübhem:Karanlık,kapalı.

Müceddid:Yenileyen,yenileyici.

Mücerred:Soyulmuş,tek,karışık olmayan.

Müfessir:Tefsir eden.

Münafık:İkiyüzlü,samimiyetsiz.

Müreffeh:Rahata kavuşturulmuş.

Mürselat:Gönderilen şeyler.

Müşahede:Gözle görmek,seyretmek.

Mütevatir:Çok kimselerin naklettikleri haber.

Müteyakkız:Uyanık,uyanmış.

 

–N–

Nasih: Bir önceki hükmü ortadan kaldıran hüküm.

Nasrani: Hristiyanlık dinine mensub olan kişi.

Nebat: Bitki.

Nezir: Adak,uyarıcı.

Nida: Sesleniş.

–P-R–

Put:Allah'tan başka tapılan her şey.

Resul:Yeni kitap ve şeriat ile bir ümmete veya bütün beşeriyete Allah tarafından gönderilen elçi.

Rivayet:Peygamberimizden işittiklerini veya sahabeden duyduklarını  başkasına anlatması.

 

–S-Ş–

Sahih:Halis,kusursuz.

Said:Allah'ın rızasına ermiş olan.

Sarih:Açık,belirli.

Sema:Gökyüzü.

Semavat:Gökler.

Seyyid:Peygamberimizin (a.s) soyundan olan.

Sure:Kuranı Kerimin 114 bölümünden her biri.

Suvari:Atlı asker.

Sünnet:Resulullah'dan (a.s) bize intikal eden herşey,söz,fiil.

Şaki:Her çeşit günahı işleyen.

Şedid:Sert,sıkı,şiddetli.

Şefaat:Afv için vesile olmak.

Şer:Kötü iş,kötülük.

Şihab:Parlak yıldız.

Şirk:Allah'a (c.c) ortak koşma.

Şümul:Kaplamak,ihtiva etmek,hükmü altına almak.

 

–T–

Tahrifat:Bozmalar.

Tahmin:İhtimallere dayanan düşünce.

Tahrir:Kaydetmek,hürriyete kavuşmak.

Takdim:Arz etmek, sunmak

Takdis:Kutsal sayma, ululama

Tarif:Bozmak,kendi menfaat veya başkasının zararı için bir ibarenin manasını değiştirmek

Tasavvur:Bir seyi zihinde şekillendirmek,tasarlamak

Tebliğ:Ulaştırmak,götürmek, bildirmek

Tecdid:Yenileme, yenilenme,tazelenme

Teferruat:Ayrıntılar

Tefrika:Ayrılma,bozuşma,nifak

Telakki:Anlamak,kabul etmek,şahsi anlayış ve görüş

Telbiye:Hac esnasında Lebbeyk diye yüksek sesle bağırmak

Telkin: Fikir aşılamak

Tenasüh:İslamda olmayan batıl bir görüşe göre ruhun bir bedenden başka bir bedene geçmesi

Tertib:Dizme sıralama düzene koyma

Tesettür:Kapanıp gizlenmek

Tevekkül:İşi başkasına ısmarlamak,sebeplere tevessül ettikten sonra işi Allah'a(c.c) bırakma

Tevil:Yorumlama (Âyet ve hadisler ışığında)

Tezekki:Manevi temizlenme

Tuhaf:Garip iş veya şey

 

–U-Ü–

Ulema:Alimler

Uluhiyyet:İtaat ve itaat edilmeye layık olmak, Ceneb-Hakkın bir vasfı

Ulvi: Yüce, Yüksek

Ümmet:Cemaat,Bir Peygambere inanıp onun yolunda gidenlerin hepsi

Ümmi: Okuma yazması olmayan

Üryan:Açık

 

–V-Y–

Va'd:Söz verme,söz verilen şey

Vahiy:Bir fikrin,bir hakikatın veya emrin Allah(C.C) tarafından Peygambere bildirilmesi

Vecih:Güzel,hoş,latif,uygun,münasip

Vesile:Sebep

Vukuat:Bir hadisenin çıkış şekilleri

 

Z

Zahir:Görünen, aşikar olan

Zaniye:Zina eden kadın

Zevce:Nikahlı kadın,eş

Zimmet:Borç, mesuliyet

Zinet:Süs


KAYNAKLAR

1-Kur’an-ı Kerim

2-Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme Ve Şerhi(18 Cilt) İbrahim Canan, Ankara: Akçağ Basım-Yayım Pazarlama A:Ş: No:38, 1998

3-M.Asım Köksal, İslam Tarihi (18 Cilt) İstanbul: Şamil yayınevi, 1987

4-İbrahim Halebi, İzahlı Mülteka-El Ebhur (4cilt) Tercemesi,Mustafa Uysal,İstanbul:1968

5-Ebu Cafer Muhammed B.Cerir Et-Taberi, Tarihi Taberi Tercemesi, Terc. Mustafa Can, Konya Can Kitabevi, 2b, (3cilt)

6-Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul:Eser Neşriyat 1979 (9 Cilt)

7-İbni Hacer El Heytemi, Ez’zevacir An İktirafil-Kebair (İslamde Heleller Ve Haramlar) Terc. Ahmet Serdaroğlu, Lutfi Şentürk, İstanbul : Kayıhan Yayınları, No: 15, 1970 (2cilt)

8-Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi, İstanbul: Tuğra Neşriyat, 1985

9-Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslamiyye Ve İstilahatı Fıkhiyye Kamusu Bilmen Yayınevi 1968 (8cilt) İstanbul

10-Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi Ve Tefsiri, Akçağ Yayınları (8cilt) Ankara: 1991

11-Seyyid Kutub, Fizilal-İl-Kur’an, Hikmet Yayınevi, Mütercim: M.Emin Saraç, Bekir Karlığa, İ.Hakkı Şengüler İstanbul: (16 Cilt)

12- İmam’ı Rabbani Ahmet Faruki Serhendi, Mektubat Tercemesi, H.H. Işık, Sönmez Neşriyat İstanbul: 1968

13-İmam-ı Buhari.Tecrid-i Sarih Muhtasarı, Mütercim Konyalı Mehmet Vehbi.Babialide Sabah Neşriyat: İstanbul (4cilt) 1996

14-Konyalı Mehmet Vehbi, Ahkam-ı Kur’an’iyye, Bahar Yayınları İstanbul: 1966

15-Sülemi Ve Tasavvufi Tefsiri Dr.Süleyman Ateş, Sönmez Neşriyat İstanbul: 1969

16-Hasan Karakaya: Vd. Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Meali, 5.Baskı Hikmet Neşriyat A.Ş. İstanbul: 1990

17-Süleyman Ateş, Kur’an-ı Kerim Ve Yüce Meali,Ankara: Kılıç Kitabevi, 1985

18-Ömer Özsoy Ve İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an Açıklamalı Fecr Yayınevi, No:44 1997

19-Ali Özek Ve Diğerleri, Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Açıklamalı Meali, Kral Faht Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu.L992

20-İmam Taberi Tefsiri,Ümit Yayıncılık,No:1 Terc.Mehmet Keskin (6 Cilt)

21-Türkçe Sözlük,Şamil Yayınevi “A.Salih Erüz,Kahraman Aksakal” İstanbul, L984

22-M.Fuat Abdülbaki,Mevzularına Göre Âyet-İ Kerimeler Ve Mealleri. Terc. Bekir Karliğa, Şamil Yayınevi, İstanbul (2 Cilt)

23- H.Basri Çantay, Kur’an-I Hakim Meali Kerim, 4. B. Ahmet Said Matbaası, İstanbul, 1962 (3 Cilt)

24-Konyalı Mehmet Vehbi,Hülasatü’l-Beyan Fi Tefsirü’l Kur’an Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1966 (15 Cilt)

25-Yaşar Nuri Öztürk,Kur’andaki İslam,Yeni Boyut, 7. Baskı, İstanbul, 1994

26-Muhammed Fuad Abdülbaki, El Lü’lüü Ve’l-Mercan, Terc.İsmail Kaya, İsmail Hakkı Uca, Seriyye Kitabevi, Konya, 1979 (3 Cilt)

27-Sahih-İ Buhari Muhtasarı Tecrid-İ Sarih Terc. Ve Şerhi, Babanzade Ahmet Naim –Kamil Miras, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 12 Cilt

28-İmam Gazali,İhyai Ulumu’d-Din Terc.Ali Arslan...B.Arslan Yayınları, İstanbul, 1978, 10 Cilt

29-M.Avni (Avnullah) Özmansur, Gerçek Yönleriyle Hazreti Adem Ve Havva, Altınkalem Yayınları, Nurdan Damlalar Serisi-1, Ankara, 1991

30-M.Avni (Avnullah) Özmansur, Kur’anın Ve Peygamberimizin Çağımızı Aşan Mesajları, Nurdan Damlalar Serisi-2, Altınkalem Yayınları, Ankara, 1991

3l-M.Avni (Avnullah) Özmansur,Başsız Şehid,Altınkalem Yayınları, Nurdan Damlalar Serisi-3, Ankara, 1995

32-Seyyid Mansur Ali Nasıf El-Hüseyni Eş-Şafi,Et-Tacü’l Camiu Li’l Usul Fi Ehadisi’r-Resul, Terc.Bekir Sadak, İstanbul, Fecir Neşriyat, 1980

33-Sünen-İ Tirmizi Terc. Müterc. Osman Zeki Mollamehmetoğlu (Soyyiğit), Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, 6 Cilt

34-Kur’an Kelimelerinin Anahtarı, Terc.Mahmut Çanga, Timaş Yayınevi, İstanbul, 1986

35-Hasan Karakaya Ve Diğerleri,Kur’an-I Kerim Ve Türkçe Meali, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1981

36-Ali Arslan, Kur’an-I Kerim Ve Meali,Arslan Yayınevi, 1991, İstanbul

37-A.Fuad Abdülbaki, Mevzularına Göre Âyet-İ Kerimeler Ve Mealleri, Şamil Yayınevi, İstanbul

38-Şeyhü’l-İslam Burhaneddin Ebu’l Hasan Ali B. Ebubekir Mergınani, Terc.Ahmet Meylani, El Hidaye Tercümesi, 4 Cilt, Kahraman Yayınları, İstanbul, 1986

39-Hüseyin Cisri Efendi, Terc.Manastırlı İsmail Hakkı, Risalei Hamidiye Terc. Bahar Yayınevi, İstanbul, 1980

40-Yrd.Doç.Dr. Ahmet Önkal, Resulullah’ın İslama Davet Metodu, Esra Yayıncılık, Konya, 1989

41-Sir Muhammed İkbal, Cavidname, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1958

42-Yusuf El Kardavi, Terc. Mustafa Varlı, İslamda Helal Ve Haram, Hilal Yayınları, Ankara

43-Prof. Muhammed Ebu Zehra, Terc. Osman Keskioğlu, Ebu Hanife, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1976

44-Prof.Muhammed Hamidullah, İslama Giriş, Terc.Kemal Kuşçu, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1961

45-Prof.Dr. Ahmet Eş-Şerebasi, Terc. Naim Erdoğan, 75 Kudsi Hadisin Terc. Ve Şerhi, Çile Yayınları, İstanbul, 1981

46-Abdülkerim Ceyli, Terc. Abdülkadir Akçiçek, İnsan-I Kamil, 2 Cilt, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1971

47-Muhyiddin-İ Arabi, Terc.Selahaddin Alpay, Futuhat-I Mekkiye, Sada Yayınevi, İstanbul, 1971

48-Mehmet Emre, Zamanımızın Meselelerine Açıklamalı Fetvalar, 2 Cilt, Çile Yayınları, İstanbul, 1987

49-Usul-İ Hadis Ve Mezuat-I Aliyyü’l Kari Tercümesi, Terc. Ahmet Serdaroğlu, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1964

50-Muhyiddin-İ Nevevi, Riyazu’s-Salihin Min Kelami Seyyidi ‘L Mürselin, 3 Cilt, Terc.Kıvamü’d-Din Burslan-H.Hüsnü Erdem, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara,1964

51-Abdülkadir Geylani, İlahi Armağan, Terc.Abdülkadir Akçiçek, Rahmet Yayınları, İstanbul, 1968

52- İslami Bölgeler Ansiklopedisi, Komisyon,3 Cilt, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1993

53-Abdullah Yeğin Ve Diğerleri,Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lugat, Türdav Yayıncılık, İstanbul, 1967

54-Prof.Dr. Hasan Erel Ve Diğerleri, Türkçe Sözlük, (2cilt) Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1988

55-Kitab-I Mukaddes-Eski Ve Yeni Ahid (Tevrat Ve İncil), Kitab-I Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1958

56-Barnabas İncili, Terc. Mehmet Yıldız, Kültür Basın Yayın Birliği, İstanbul

57-İmam Şarani,Terc.Halil Günaydın,Muhtasaru Tezkireti’l Kurtubi, Ölüm-Kıyamet-Ahiret Ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1980

58-İmam Gazali, Kimyayı Saadet, Terc. A.Faruk Meyan, Bedir Yayınevi, İstanbul,1971