www.avnullahozmansur.com
NURDAN DAMLALAR SERİSİ -
5
KUR’AN’DAKİ
ASIL İSLÂM BU!
M. Avni (Avnullah)
ÖZMANSUR
Araştırmacı-Düşünür-Yazar
|
prof. Yaşar
Nuri ÖZTÜRK
prof. Hüseyin
ATAY
prof. Süleyman
ATEŞ Edip
YÜKSEL
prof. Zekeriya
BEYAZ
prof. Hüseyin
HATEMİ Kezban
HATEMİ
prof. Hayrettin
KARAMAN İskender
EVRENESOĞLU
prof. Bayraktar
BAYRAKLI vb.’lere Cevap k |
2002
Kitabın Özgün Adı: Kur’an’daki Asıl İslâm Bu k
Yazarı : M. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
Dizgi : Dr. Bora AÇAN
Tashih : Mustafa ÖZMANSUR
Redaksiyon : Bayram ALTAN ALTANOĞLU
Grafik : B. ALTAN
Baskı Yeri : Ankara
Baskı Tarihi : Ekim 2002
Bu kitabın tüm yayın hakları yazarına aittir.
İzinsiz olarak kısmende iktibas edilemez.
ISBN 975-92675-0-0
Aynı Anda Basılan Üç Kitabım İçin Müşterek Ön Söz
Kur’ân’da Allah
(C.C.) Niçin “Biz” Diyor?
Kur’an-I Kerîm’in Kaç
Âyet Olduğu İle İlgili Tartışmalar
Bu Konuda, Prof.
Bayraktar Bayraklı’ Nın Yanlışları
Prof. Bayraktar
Bayraklı’ya Göre İnsanlar Okumakla
İlahileşiyormuş (!)
Allah ’In (C.C.)
Peygamberimize “Salât”I
Allah’ın (C.C.) İnananlara “Salat”I
Meleklerin
Peygamberimize “Salât”I
Meleklerin
İnananlara “Salat”I
İnananların
Peygamberimize “Salat”I
Salatü Selam Konusunda
Hadisi Şerifler
Hadis-İ Kudsi Ve Diğer
Hadisler Yokmuş (!)
Veli Kulların
Üzerine Melekler İner
Prof. Hayrettin
Karaman’ın Cinlerle İlgili Hatalı Görüşü
Ve Cevaplarımız
Hz. Süleyman’ In
Cinlerle İlişkisi, Onları Nasıl Çalıştırdığı
İle İlgili Diğer Ayetler
Cinlerin
Çalıştırılması Konusunda İbn-İ Teymiye Diyor Ki :
Hz. Adem’ İn Erkek
Çocukları Kimlerle Evlendiler?
Prof. Zekeriya Beyaz’a Göre Kur’an’da Baş Örtüsü Yokmuş !
Sayın Keziban Hatemi
Ve Baş Örtüsü Tartışması İle
Hans Von Aiberg’i Deşifre Etmesi
Zülkarneyn Kimdir?
Yecüc Ve Mecüc Nerede Yaşıyorlar
Ne Vakit Ve Nasıl Çıkacaklar?
Kadınlar Cuma Namazı
Kılabilirler. Kadınlar Baş Açık
Namaz Kılabilirlermiş (!)
Yaşar Nuri Öztürk’e
Göre Yapılan 100 Bin Camide İçinde
İnsan Yapılan Tek Cami Yokmuş
Sayın Öztürk’e Göre
Kur’an’da Sünnet Olayı Yokmuş
Ve Sünnet Olmak İslami Değilmiş (!)
Abdestsiz Kur’an Ele
Alınarak Okunurmuş (!)
Yapılan Bütün
Dualardan Sonra Ve De Vefat Edenler İçin
Neden Fatiha Okuyoruz?
Öztürk Gibilere Göre;
Ölünün Ardından Kur’an Okunmazmış(!)
Beş Vakit Namazın Farz
Oluşu Resulullah Efendimiz,
İsra Ve Miracı Nasıl Yaptı?
Elli Vakıt Namazın
Mirac’da Beşe İndirilmesi
Hz. İbrahim, Hz.Musa
Ve Hz. İsa’nın Hata Gibi Görülen Davranışlarındaki Hikmet
Y.N. Öztürk’e Göre
İçki İçen; Sarhoş Değilse Namaz Kılabilirmiş (!)
Kurban Hakkında Prof.
H. Hatemi’nin Yanlış Görüşlerine
Ve Prof. Yaşar Nuri Öztürk’e Cevabımız
Kurbanın Vacib Oluşu
Ve Sebepleri
Hüseyin
Hatemi’nin “Kevser Hz.Fatıma’dır”
İddiasına Cevap
Kevser Havzı'nın,
Mizan'ın Ve Sırat Köprüsü'nün Evsafı
Hac Kurbanları,
Herkesin Kendi Memleketinde
Kesilemez !
Kurban Konusundaki
Hadisi Şerifler
Kurban Bayramında
Kesilen Kurban Vacib Mi?
Göklerle İlgili Sorular Göklerde Meleklerden Başka
Yaşayan Canlılar Var Mıdır?
Göklerde Yaşayan
Kimseler Cin’ler Olabilir Mi?
Göklerde Yaşayanlar
Neyden Yaratılmışlardır?
İnsanlar Göklere Çıkabilir Mi?
Ufo’lar Nedir?
Uzaylıların Aracı Olabilir Mi?
Y.N. Öztürk’ün “Sizin
Mabet Dediğiniz Yerlere Allah
Ömürler Boyu Uğramamıştır” İddiası Ve Cevabımız
Kıyamet’ten Önce Zuhur
Edeceği (Ortaya Çıkacağı) Bildirilen
30 Yalancı Resul
Müseylime’nin Uydurma
Ayetleri
Yalancı Resûl – 2:
Esved’ül Ansi’nin Başkaldırışı
Ve Bir Çok Valiyi Esir Alışı
Yalancı Resûl – 3:
İbn’i Sayyad Deccal Mıydı?
“Zeyneb’in Zeyd İle
Evlenip Boşandıktan Sonra, Peygamberimiz
İle Evlenmesinin Hikmetleri”
Yalancı Resûl – 4:
Reşat Halife
Edip Yüksel Diyor Ki:“Reşat Halife Son Peygamberden
Sonra Gelecek Elçidir”
“Hz. Muhammed Son
Peygamberdir; Son Elçi Değil”
Reşad’ In Elçiliği
Boyunca Özetle Şunlar Gerçekleşti
Resullerden Söz Alma
Olayı Ve Buna Karşı Cevaplarımız
Peygamberimiz, Ruhlar
Aleminde Allah’a Verdiği Sözü
Nasıl Yerine Getirdi?
Âl-İ İmran Sûresinin
164 Ncü Ayetinin Kendilerinden
Bahsettiği İddiası Ve Cevabımız
Yalancı Resûl – 5:
Mirza Ali Muhammed’in İslam’dan Nasıl Çıktığı?
Yalancı Resul – 6:
Bahaullah’ın İslamı Nasıl Değiştirdiği
Yalancı Resul –7: Ahmet Kadıyani
“Ha” Harfinden Bir
Noktanın Kalkması “Yarattı” Manasını
“Tıraş Etti” Yapar
Peygamberimizden Sonra
Gelen Hidayetçi Resulün
Görevi “Hikmet”i Öğretmekmiş (!)
Evrenesoğlu’nun
“Resullük İddiasına Cevabımız
Yanlış İnançlara Sapanların
Biri De İranlı Dr. Ali Şeriati
Adem’den Önce Dünyada
İnsanlar Yaşamış Mış (!)
Hz. Adem’in Meleklerle İmtihanı
Lanetlenen İblis
Şeytan’ın Allah (C.C.)’Tan Mühlet İstemesi
Yasak Meyveyi Yiyen Adem Aleyhisselam’ın Dünyaya
İndirilmesi
Muhyiddin-İ Arabi’nin
Kabe’yi Tavaf Ederken Gördüğü
Uzun Boylu Hiç Görülmemiş Ruhaniler Kimlerdi?
Hz. İsa İle İlgili Hadisi Şerifler
Kıyamet Alametleri,
Hz. İsa Ve Mehdi
Hz. Mehdi’nin
Özellikleri Ve Görevleri
Tekrar Ali Şeriati’ye
Dönüyoruz:
Hz. Adem (A.S.)’In
Dünyada Şeytan Tarafından Aldatılması
Kaderi Kabul Etmeyen
Y.Nuri Öztürk, Hüseyin Atay
Ve Süleyman Ateş
Hüseyin Atay’ın “Ceviz
Kabuğu” Programında Kaderi İnkar Edişi
Onların Yoktur Dediği
Kader Ve Kaza Nedir?
Bir Yazarın “Peygamber
Gaybı Ne Bilsin” Sözüne Cevaplarımız
Resûller (Elçi) Den
Başka, Hiç Kimsenin Bilemeyeceği Gayb Nedir?
Gaybı Ancak Allah
Bilir, Razı Olduğu Ve Bildirdiği
Resuller De Bilir
Resulullah Efendimizin
Gaipten Verdiği Haberlerle İlgili
Hadisi Şerifler
Çıplak Uyarıcı
(!) Prof. Yaşar Nuri Öztürk Diyor Ki;
Çıplak Uyarıcı (!) Ya
Cevaplarımız
Yaşar Nuri Öztürk’ün
Kitabından “Deprem Ve Keramet Furyası”
“Epey Sayıda Cami
Yıktım !” Diyen Öztürk’e Cevaplarımız
Yaşar Nuri Öztürk’ün
“Kur’an’daki İslâm” İsimli
Kitabındaki Yanlışlar
Hz.Peygamber Hüküm
Koyamaz Mış (!)
Peygamberimizin Helâl Ve Harâm Etme Yetkisi Vardır!
Kur’an’da Oku Emri
Olduğu Gibi Bir De Yaz Emri Varmış (!)
Peygamberimiz
Efendimizin Çok Evliliğinin Hikmetleri
İslam’dan Önce Çeşitli
Ülkelerde Evlilik Müessesesi
İslamdan Sonra Evlilik
Müessesesi
1400 Sene Evvelki
Arabistan’a Kuşbakışı
Hazreti Muhammed Niçin
Çok Evlendi?
1-
Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Hüveylid Kızı Hatice
(Haticetü’l –Kübra) İle Evlenmesi
2-Hazreti Muhammed’in
(S.A.S.), Ebu Bekir’in Kızı
Ayşe İle Evlenmesi
3- Hazreti Muhammed’in (S.A.S.), Sekra’nın Kızı
Sevde
İle Evlenmesi
4- Hazreti Muhammed’in
(S.A.S.), Şehid Hınıs’ın Eşi
Hafsa İle Evlenmesi
5-Hazreti Muhammed’in
(S.A.S.), Şehid Halazadesinin
Eşi Zeyneb İle Evlenmesi
6-Hazreti Muhammed’in
(S.A.S.), Ümmü Seleme (Hind)
İle Evlenmesi
8-Hazreti Muhammed’in
(S.A.S.), Maktul Düşman Neferinin Eşi) Cüveyriye İle Evlenmesi
9-Hazreti Muhammed’in
(S.A.S.), Ebu Süfyan’ın Kızı
Ümmü Habibe İle Evlenmesi
10-Hazreti Muhammed’in
(S.A.S.), Esir Yahudi Kızı
Safiyye İle Evlenmesi
11- Hazreti
Muhammed’in (S.A.S.), Yengesinin Kardeşi
Meymune İle Evlenmesi
12-Hazreti Muhammed’in
(S.A.S.), Reyhane İle Evlenmesi
13-Hazreti Muhammed’in
(S.A.S.), Mariye İle Evlenmesi
III. Kısım - Hazreti
Muhammed’in (S.A.S.) Evlenişlerindeki
Sebep Ve Hikmetler
Hazreti Muhammed
(S.A.S.) Ve Ayşe
Hazreti Muhammed
(S.A.S.) Ve Sevde
Hazreti Muhammed
(S.A.S.) Ve Hafsa
Hazreti Muhammed
(S.A.S.) Ve Zeyneb
Hazreti Muhammed
(S.A.S.) Ve Seleme
Hazreti Muhammed
(S.A.S.) Ve Cüveyriye
Hazreti Muhmammed
(S.A.S.) Ve Ümmü Habibe
Hazreti Muhammed
(S.A.S.) Ve Safiyye
Hazreti Muhammed
(S.A.S.) Ve Meymune
Hazreti Muhammed
(S.A.S.) Ve Mariye
Hazreti Muhammed
(S.A.S.) Ve Reyhane
Bu Sebep Ve
Hikmetlerin Meydana Getirdiği Neticeler
Rahmân ve
Rahîm olan Allah’ın adıyla,
Değerli
okurlarım,
Bundan
önce yayınlanan “Kur’an’daki Asıl İslam Bu” isimli kitabımda; dini tahrif eden
masum ve tertemiz müslüman kardeşlerimizin; inancında olmayan şeyleri icad ederek;
inançlı insanları tereddütlere düşüren, (çoğunluğunu tenzih ederim); sözüm ona
bazı ilahiyatçı ilim adamlarına en kısa
zamanda cevap ikinci kitabı hazırlayacağımı Rabbımın lütfuna güvenerek, sizlere
söz vermiştim. Zaman zaman birçok okuyucularımdan “ hocam ikinci kitap ne zaman
çıkacak” diye cevaplar geliyordu.
Rabbime sonsuz şükürler olsun bu fakir
kulunu mahcup etmedi ve büyük lütuflarıyla yalnız ikinci kitabı yazmakla
bırakmadı; dağıtımda kolaylık olmasını arzuladığım için üç kitabı birden
hazırlayıp yayınlayabilmemi ihsan etti.
Şöyle ki:
Malum ilahiyatçılara cevap olarak
ikinci kitabı hazırlarken; sayın “Ahmet Hulusi” nin:
“dini yanlış
algılama” isimli son kitabı elime geçti, dikkatle okudum. Baştan başa
yanlışlarla dolu olduğunu gördüm. Diğer on üç kitabını temin ettim. Dört beş
kitabını kendimi zorlayarak okudum. Diğerlerini şöyle bir gözden geçirdim:
1400 senedir gelen tertemiz İslam
inancını, ters yüz edercesine baş aşağı çeviren, İslam dışı ve akla hayale
gelmeyecek, kur’an ve hadislere taban tabana zıt, kurgu masallarına benzer: “İlah yoktur, Allah ilah değildir, ilah
mabud demektir, Allah ilah yani mabud olmadığı için, Allah’a ibadet edilmez, O
her zerrenin içindedir.” gibi sapık fikirler ve iddialarla dolu olduğunu
gördüm. Üstelik kendisini ermişlerden sayan sayın Ahmet Hulusi: “ bu benim
keşfimdir 1400 seneden beri anlaşılamamış, açıklanmamış olan sırları sizlere
açıyorum. Bazı büyük keşif sahibi zatlar da böyle düşünmüşlerdir.” Diyerek.
Kendi yanlışlarına yandaşlar arıyor; ayrıca islamın dışında bulunan “Stanford Üniversitesi profesörlerinden
Karl Pribram ve ünlü fizikçi David Bohm” gibi bilim adamlarının da aynı
görüşleri paylaştıklarını söyleyerek, kur’an dışı yanlışlarını desteklemeye
çalışıyordu.
İkinci kitab sonlara yaklaşmışken; bu
defa: beni derinden yaralayan bu yanlışlara, hiç tahammül edemediğimden ikinci
kitabı öyle bırakıp Ahmet Hulusi’nin yanlışlarına cevap olan üçüncü kitabın
yazımı devam ederken; Abdülaziz Bayındır’ın “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış” ile “Din ve Devlet İlişkileri”.isimli iki kitabınızı getirdiler. O
kitapları okudum. Ne göreyim: Tarikat şeyhleri ile yani; meşhur Mahmut efendi,
Esat Coşan hoca efendi ve Mehmet Zahid Kotku efendinin kitaplarını eleştirerek
ve Mehmet Zahid Kotku’nun dışında ki her iki şeyh efendi ve meşhur cübbeli
Ahmet hoca efendi ile yüz yüze tartışırlarken: (Banda alınan bu konuşmaları
sonra kitap haline getirdiğini bildirmektedir.)
bu zatları tenkit ederek; solu gösterip sağa vururcasına tüm resullerin
ve peygamberimiz efendimizin itibarını o kadar düşürmeye çaba sarf ediyordu ki,
ancak resulullaha rakip olan bir kişi bunu yapabilirdi.
İstanbul müftülüğünde 9 sene fetva
dairesinde başkan olarak görev yapan ilahiyatçı Doçent Doktor sayın Abdülaziz
Bayındır can evimize el atarak; tüm resullerin yani peygamberlerin ve kainatın
efendisinin, görev ve yetkisini tanzim edercesine, yetkili olduğu konular ve
yetkisiz olduğu konuları belirtmeye çalışarak kitaplarında “Resulullahın yetkisi dışında kalan hususlar” başlığı altında:
Resulullahın görevini tanzim ediyor ve kendisine göre sınırlama getiriyor.
Rahmeten lil alemin olan; Allah
Resulünün şahsında diğer insanları uyaran ne kadar tehdit ayetleri varsa
hepsini sıralıyor ve nihayet öfkesi geçmeyince, daha da ileri giderek,
“Resullerde aynen bizim gibi birer insandır. Mucize onlara verilen bir belgeden
ibarettir, onlara olağanüstü kişilik vermek için değildir.” Daha da ileri
giderek, “Resulullah Allah’ın kölesidir”
diyerek; herhangi bir kimsenin kendisine söylemesine müsaade etmeyeceği bu
küçültücü sıfatı, peygamberimiz efendimize layık görüyor, o ulu zatı mele-i
ala’dan indirip sıradan bir köle durumuna düşürüyordu:
Tabi Ahmet Hulusi’ye karşı hazırlanan
kitabının yazımını yarıda kesip sayın Bayındır’a cevap yazmaya başladım:
Bundan dolayı ikinci kitab gecikti.
Ama Rabbime sonsuz şükürler olsun bu üç
kitabın, aynı anda yayınlanması nasib oldu. Büyük lütuflarını esirgemeyen
Rabbime sonsuz hamdü senalar olsun. Bütün övgülerin hepsi O’na mahsustur. O’nun
Resul-ü Kibriyasına; temiz ve yüce aile halkına, Ehl-i Beytine ve Ashab-ı
Kiramına sonsuz salat-ü selamlar, esenlikler olsun. O’nun sünnetini takip eden
tüm inananlara, sonsuz kurtuluşlar ve Rabbime yakınlıklar diler, bu
yanlışlıklara düşmüş kardeşlerimize ve bütün insanlığa hidayetler dilerken; bu
kitabın dizgisinden baskısına kadar maddi ve manevi yardımlarını esirgemeyen
bütün dostlarımıza teşekkürlerimi bildirir, değerli okurlarımın olumlu tenkitlerini
beklerim.
18.09.2002 İstanbul M.Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
Araştırmacı–Düşünür-Yazar
Değerli okurlarım; Y.Nuri Öztürk’e Cevap-1
olarak yayınladığımız “KUR’ÂN’DAKİ ASIL
İSLÂM BU” isimli kitabımızın ön sözünde, “Kendilerini dinde
müceddid (yenileyici) sanan, Sayın Öztürk gibi bazı ilâhiyat profesörleri, yenilik yapacağız diye, dinde
tahrîf etmedikleri hiçbir şey bırakmadılar.” demiştik.
Geçen
bir sene içinde sözümüz doğru çıktı. Y.N.
ÖZTÜRK, Kur’ân’dan başka kaynak tanımadığını, Kur’ân’ın dışında sağlam
hadis de olsa kaynak kabul edenlerin kâfir olacağını defalarca her fırsatta
yazdığı ve söylediği halde neden Resûlallah (s.a.s) ’ın “muhakkak ki Allah, bu ümmet için, her yüz senenin başında kendisine
dini tecdid edecek, yenileyecek bir kimse gönderecektir.” (K.Sitte c.15
s.427) hadisi şerifine sarılarak; onu kaynak kabul ettiği için (her halde kendisi kâfir olmamıştır!!!)
Kendisinin; her yüz yıl için gelen müceddidin, (yenileyici’nin) de ötesinde ve
çok üstünde iki yüz yıl için, ve de yalnız İslâm alemi için değil, tüm batı
için de, hatta evrensel bir uyarıcı, yenileyici olduğunu beyan ederek; ayrıca
zamanımız mühim olduğu için öneminden
dolayı, yalnız uyarıcı değil, ÇIPLAK UYARICI olduğunu, yani Peygamberimize
verilen NEZİR-İ ÜRYAN sıfatının kendisine de verildiğini açıklayarak bu kutsal
vazifeye bir NEZİR-İ ÜRYAN, yani çıplak uyarıcı olarak devam etmekte olduğunu,
“DEPREMİN GÖSTERDİKLERİ” isimli son kitabında ilân etmiş bulunmaktadır.
Ayrıca: “İnsanlar
bu çıplak uyarıcıya uymadıkları için bu deprem kıyametlerinin koptuğunu; eğer
uyarılarına uyulsaydı toplumun kıyameti bertaraf edilebilirdi.” derken; Peygamberimiz’
e (s.a.s) hitâb eden şu âyeti de kendine delil getirmektedir:
إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ
“Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her
millet içinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiştir.” (Fatır sûresi, âyet: 24)
Bu âyetin aslında ve tercümesinde
görüldüğü gibi Allah (c.c.), Peygamberimize hitap ediyor ve: “seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile
gönderdik” buyurarak elçisine iltifât buyuruyor. Bu açık mânayı kendi
nefsine çekerek tahrîf etmeye kimin hakkı vardır?
Değerli okurlarım ;
Bizim asıl cevaplayacağımız,
önceki kitabımızda olduğu gibi, Sayın Öztürk’ün
736 sayfalık; “KUR’ÂN’DAKİ İSLÂM” isimli kitabındaki yüze yakın yanlışlar ve
emsalleri idi. Ancak yine Öztürk’ün
yazdığı “DEPREMİN GETİRDİKLERİ” isimli son kitabı, daha güncel olduğu için,
önce bu kitabından başlamayı uygun
bulmuştuk.
Fakat bu arada: Kıyâmetten önce otuz yalancı peygamber
gelmeden kıyâmetin kopmayacağına dair, ilgili hadisleri gördükten ve resûllük
iddiasında bulunan bu yalancı resûlleri tanıttıktan sonra, asıl konumuza döneceğiz.
Yalnız son günlerde daha çok tartışılan bazı soruları öne almayı uygun buldum.
Soru- 1:
Niçin Allah (c.c.) kendisinden
bahsederken “BEN” yerine “BİZ” kelimesini kullanıyor.?
Cevap – 1:
Önce genel durumu değerlendirmek için Türk Dil Kurumunun
hazırladığı “Türkçe Sözlük” kitabına bakalım: “Biz: 1- Çoğul birinci kişi
zamiri 2-(Resmi konuşmada) bazen tekil birinci kişi zamiri (Ben) yerine “Biz”
kullanılır...3- (Bazı yazarlar için) “Ben” zamirinin yerine “Biz” kullanılır. (Türkçe Sözlük,
Türk Dil Kurumu, 1988)
Her lisanda
olduğu gibi, Arapça’da da Türkçe’de de, bilhassa resmi konuşmalarda saygı
ifadesi olarak konuşan kimse karşısındakine “Sen” yerine “Siz” kelimesini
kullanır. Meselâ bir memur, müdürüne “sen böyle söylemiştin” demez. Ancak “Siz
böyle söylemiştiniz” der. Halbuki müdür bir tek kişidir. Bu bir saygı
ifadesidir.
Bunun gibi bilhassa yazılı
ifadelerde “Ben daha önce böyle yazmıştım.” veya “Ben böyle izah etmiştim”
denmez; “Biz böyle yazmıştık”, “Biz böyle ifade etmiştik” denir ki, bu ifade
daha şık ve daha uygun kabul edilmiştir. Kendim de, bu kitapta “Ben” yerine
“Biz” ifadesini kullanıyorum.
Kur’ân-ı Kerimdeki “Biz” ifadesine
gelince: Allah’ın (c.c.) kullandığı “Biz” kelimesinin çoklukla hiçbir ilgisi
yoktur. Baştan sonuna kadar, yazılışı Arap şair ve ediplerine, pes dedirten bir
mucize olan Kur’ân’ın; elbette ki ifade şekli büyük bir mucizedir. Ve “Biz” kelimesi
Allah’ın (c.c.) zatına saygı ifadesidir. Bir çok âyette “Biz” kelimesi
kullanıldığı gibi, yine birçok âyette de Allah (c.c.) bir tek olduğunu, eşinin
ortağının bulunmadığını pekiştirmek için bir âyette defalarca “Ben” kelimesini
tekrarlamaktadır. İşte birkaç örnek:
Önce “biz” şeklinde hitab eden âyetleri okuyalım:
أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا
وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا
وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا
“Biz yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık. Sizi çifter çifter yarattık. Uykunuzu bir dinlenme kıldık.” (Nebe Sûresi âyet: 6-9)
وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا
“Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü de çalışıp kazanma zamanı kıldık. Üstünüzde yedi kat sağlam göğü bina ettik. (Orada) alev alev yanan bir kandil yarattık.” (Nebe Sûresi âyet: 10-13)
وَأَنزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاء ثَجَّاجًا
لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا
وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا
“Sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan
sular indirdik. Size tohumlar, bitkiler,yetiştirmek için Ve ağaçları(birbirine) sarmaş dolaş bahçeler”
(Nebe
Sûresi âyet: 14-16)
وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا
وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا
فَذُوقُوا فَلَن نَّزِيدَكُمْ إِلَّا عَذَابًا
“Bizim âyetlerimizi yalanladıkça
yalanlamışlardı. Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır. Tadın! Bundan
sonra yalnızca azabınızı arttıracağız” (Nebe Sûresi âyet: 28-30)
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
“Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde
indirdik.” (Kadir Sûresi âyet: 1)
إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
“(Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i
verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.” (Kevser Sûresi âyet: 1-2)
Şimdi de “ben” diye hitab eden âyetleri okuyalım:
فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي يَا مُوسَى
“Oraya vardığında kendisine
(tarafımızdan): Ey Musa! diye seslenildi:”(Tâhâ sûresi âyet : 11)
إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
“Muhakkak ki ben, evet ben, senin
Rabbin’im! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın!”(Tâhâ sûresi
âyet : 12)
وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى
“Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene
kulak ver.”(Tâhâ sûresi âyet : 13)
إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي
“Muhakkak ki “Ben, yalnızca ben
Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl”(Tâhâ sûresi
âyet : 14)
*قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ
اللَّهُ الصَّمَدُ
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ
“De ki: O, Allah birdir. Allah Sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.”(İhlas sûresi
âyet : 1-4)
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
“(Rabbimiz!)
Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha
sûresi âyet: 5)
Her gün beş vakit namazın her rekâtında okuduğumuz Fatiha
sûresinde gördüğünüz gibi Allah’a “İyyake na’büdü ve iyyake nestain” yani “Yalnız sana
ibadet eder, yalnız senden yardım bekleriz.”şeklinde hitab
etmemiz Allah’ın emridir. Bu da elbette ki Allah’ın bir tek olduğunun
ifadesidir. Tâha sûresinin 11 nci âyetinde; “Ey
Musa” diye seslenildikten sonra; 12 nci âyet şöyle başlıyor: “Ben, (evet) Ben senin Rabbinim”; 13 ncü âyette “Ben seni
seçtim vahyolunanı dinle”; 14 ncü âyette
“Muhakkak Ben (evet) Ben
Allah’ım, Benden başka İlâh yoktur. (Yalnız) Bana kulluk et ve Beni anmak için
namaz kıl.”
Görüldüğü gibi yukarıda geçen yalnız dört âyette sekiz
defa “Ben” kelimesi kullanılmış; bir tek olduğu iyice pekiştirilmiştir.
Bazı yerde geçen “Biz” kelimesi söylediğimiz gibi zatına saygı ifadesidir. İlâhlar
yoktur. İhlas (Kul hûvallah) sûresinde bildirildiği gibi “O Allah bir tektir. Doğurmamış ve (başkası tarafından)
doğurulmamıştır. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O’na muhtaçtır. Hiçbir
şey O’nun dengi olamaz.” (İhlas sûresi âyet: 1-4) Evet O
(Allah), bir tektir.
Kur’an’da kaç âyet olduğu görüşü niçin
farklıdır.?
Cevap – 2:
Değerli okurlarım;
Son zamanlarda konuşan hemen herkes; Kur’ân-ı
Kerim’in 6666 âyet olduğunu söylemektedir. Halbuki bu sayı, çoğunluğun görüşüne
en uzak olan, Zemahşeri isimli bir müfessirin görüşüdür. Aşağıda göreceğiniz
gibi diğer gurupların birbirleri arasında çok az fark olmasına rağmen,
Zemahşeri’nin görüşü bunlardan 450 fark atarak acayip bir iddiada bulunmuştur.
Bu görüşteki rakamlar, yani 6666 sayısı,
dile kolay geldiği için bazı kimseler tarafından ezberlenmiş olabilir.
Öncelikle biz, “âyet” nedir? Bunun tarifini görelim:
“Sözlükte; “alâmet, nişan, emâre, ibret” gibi
anlamlara gelen bir kelimedir. Diğer bir ifâdeyle, “bir nesneye delâlet edip
kesin bilgi ifade eden şey”dir. Bu nedenle Allah’ın varlığına delâlet eden her
şeye âyet denilmiştir. Peygamberlerin gösterdikleri mucizelere de âyet denir.
Terim olarak,”fasıla” adı verilen bir harf ile ayrılmış olan Kur’an-ı Kerim
cümlelerinden her birine âyet denir. Âyetler sûreleri meydana getirir.
Âyetlerin tayini tevkîfîdir, kıyas ile yapılamaz. Mesela “Yâsin”(kelimesi) bir
âyettir, benzeri “Tâsin”(kelimesi) âyet değildir. Bir kelimelik kısa âyet
olduğu gibi, yarım sahife, hatta bir sahife tutan uzun âyet de vardır. Âyetler
birbirinden fasıla ile ayrılırlar. Fasıla âyetin son kelimesidir. Bunun son
harfine de fasıla (ayırma) harfi denir. Kendisinden sonra gelen âyeti evvelkinden
ayırır. Âyetin tertibi de tevkîfîdir. Yani Cebrâil (A.S.) vahiy getirdikçe
âyetlerin nereye yerleştirileceğini de söylemiştir. Resulullah (s.a.s.)’de
vahiy katiplerine hangi âyetin nereye yazılacağını bildirmiştir.” (İslami Bilgiler Ansiklopedisi c.1.s.72)
Gerçi âyet sayısındaki bu farklılıkların;
bazılarının zannettikleri gibi, Kur’an’da
eksiklik veya fazlalıkla hiçbir ilgisi yoktur. İlim adamları arasında
böyle bir iddia vaki olmamıştır. Çünkü o’nun koruyucusu Allah’dır.
Söz konusu farklılıklar; bir sayfadaki
cümlelerin, mânasına göre, nerede biteceği, yani âyet numarasının, cümle sonu
noktasının hangi kelimeden sonraya konulacağı ile ilgilidir. Bunun tespitini
ise yukarıdaki kaynakta gördüğümüz gibi, Cebrâil (a.s.)’ın Peygamberimiz
Efendimize tarif ettiği şekilde ayetlerin yerlerini bizzat Peygamberimiz vahiy
katiplerine kendisi yazdırmıştır.
Bu farklılıklar olsa olsa sayım farkı olabilir.
Çünkü Kur’an-ı Kerim’in, 77439 kelime olduğunda ihtilaf yoktur. Tam bir görüş
birliği vardır. Yani aynı tepsideki baklavanın
kaça taksim edildiği konusu vardır. Baklavanın eksikliği, fazlalığı söz
konusu değildir.
Örneğin: Kur’ân-ı Kerîm’e bakıldığında: En uzun âyet olan
BAKARA SÛRESi’nin 282 nci âyeti, tek bir âyet kabul edilmiş ve tek başına Kur'ân’ın 47 nci
sayfasını doldurmuştur; NEBE SÛRESİ’ndeki 30 âyet ise, 581 nci sayfaya sığmıştır. Yani bu sayfaları
birer tepsi kabul edersek; baklava dolu bir tepsi 30’a bölünürken, diğer dolu bir tepsi hiç
bölünmediği için bir kabul edilmiştir.
İşte Örnekler:
Aşağıda görüldüğü gibi; BAKARA SÛRESİ’ nin 282 nci âyeti, uzun bir âyet kabul edildiğinden; KUR’AN-I KERİM’ in 47 nci sayfasını tek başına doldurmuş, hiç bölünmemiştir. §
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا تَدَايَنتُم بِدَيْنٍ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَاكْتُبُوهُ وَلْيَكْتُب بَّيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِ وَلاَ يَأْبَ كَاتِبٌ أَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّهُ فَلْيَكْتُبْ وَلْيُمْلِلِ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّهَ رَبَّهُ وَلاَ يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْئًا فَإن كَانَ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفِيهًا أَوْ ضَعِيفًا أَوْ لاَ يَسْتَطِيعُ أَن يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ وَاسْتَشْهِدُواْ شَهِيدَيْنِ من رِّجَالِكُمْ فَإِن لَّمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ مِمَّن تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَاء أَن تَضِلَّ إْحْدَاهُمَا فَتُذَكِّرَ إِحْدَاهُمَا الأُخْرَى وَلاَ يَأْبَ الشُّهَدَاء إِذَا مَا دُعُواْ وَلاَ تَسْأَمُوْاْ أَن تَكْتُبُوْهُ صَغِيرًا أَو كَبِيرًا إِلَى أَجَلِهِ ذَلِكُمْ أَقْسَطُ عِندَ اللّهِ وَأَقْومُ لِلشَّهَادَةِ وَأَدْنَى أَلاَّ تَرْتَابُواْ إِلاَّ أَن تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُدِيرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَلاَّ تَكْتُبُوهَا وَأَشْهِدُوْاْ إِذَا تَبَايَعْتُمْ وَلاَ يُضَآرَّ كَاتِبٌ وَلاَ شَهِيدٌ وَإِن تَفْعَلُواْ فَإِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّهُ وَاللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Örnek- 2:
Burada ise gördüğünüz gibi NEBE SÛRE’ sinin, 30
âyeti Kur’an-ı Kerim’in 581 nci
sayfasına sığmış ve bu sayfa, 30 âyet olarak kabul edilmiştir.
æì¢à Ü¤È î, 5 × £á¢q ›U= æì¢à Ü¤È î, 5 × ›T6 æì¢1¡Ü n¤‚¢ß
¡éî©Ï ¤á¢ç ô©ˆ £Û a ›S=¡áî©Ä ȤÛa¡ªb j £äÛa ¡å Ç ›R7 æì¢Û õ¬b n í £á Ç ›Q
b=¦mb j¢
¤á¢Ø ߤì ã b ä¤Ü È u ë ›Yb=¦ua 뤋 a ¤á¢×b ä¤Ô Ü ë ›Xa:¦…b m¤ë a 4b j¡v¤Ûa ë
›Wa=¦…b è¡ß ¤‰ üa ¡3 Ȥv ã ¤á Û a ›V
b:¦ub £ç ë b¦ua Š¡
b ä¤Ü È u ë ›QSa=¦…a †¡( b¦È¤j ¤á¢Ø Ó¤ì Ï b ä¤î ä 2 ë ›QRb:¦(b È ß ‰b è £äÛa
b ä¤Ü È u ë ›QQb=¦b j¡Û 3¤î £Ûa b ä¤Ü È u ë ›QP
b6¦Ïb 1¤Û a §pb £ä u ë
›QVb=¦mb j ã ë b¦£j y ©é¡2 x¡Š¤‚¢ä¡Û ›QUb=¦ub £v q ¦õ¬b ß ¡pa Š¡–¤È¢à¤Ûa å¡ß
b ä¤Û Œ¤ã a ë ›QT
b=¦2a ì¤2 a
¤o ãb Ø Ï ¢õ¬b à £Ûa ¡o z¡n¢Ï ë ›QYb=¦ua ì¤Ï a æì¢m¤b n Ï ¡‰ì¢£–Ûa ó¡Ï
¢ƒ 1¤ä¢í â¤ì í ›QXb=¦mb Ôî©ß æb × ¡3¤– 1¤Ûa â¤ì í £æ¡a ›QW
b7¦2b Ô¤y a ¬b èî©Ï
åî©r¡2ü ›RSb=¦2¨b ß åî©Ëb £ÀÜ¡Û ›RRa=¦…b •¤Š¡ß ¤o ãb × á £ä è u £æ¡a
›RQb6¦2a Š ¤o ãb Ø Ï ¢4b j¡v¤Ûa ¡p Š¡£î,¢ ë ›RP
b=¦2b ¡y æì¢u¤Š íü
aì¢ãb × ¤á¢è £ã¡a ›RWb¦Ób Ï¡ë ¦õ¬a Œ u ›RVb=¦Ób £ Ë ë b¦àî©à y ü¡a
›RUb=¦2a Š ( ü ë a¦…¤Š 2 b èî©Ï æì¢Ó뢈 íü ›RT
b;¦2a ˆ Ç ü¡a
¤á¢× †í©Œ ã ¤å Ü Ï aì¢Ó뢈 Ï ›SPb¦2b n¡× ¢êb ä¤î –¤y a §õ¤ó ( £3¢× ë
›RYb6¦2a £ˆ¡× b ä¡mb í¨b¡2 aì¢2 £ˆ × ë ›RX
Şimdi farklı görüşleri kaynaklarından sizlere sunuyorum.
KUR’ÂN-I KERİM
Ebülleys
Semerkandi’ye göre : 6213 âyet
Nafi’a göre
: 6217 âyet
Şeybe’ye göre :
6214 âyet
Küfe
alimlerine göre : 6236 âyet
Mısırlılara göre
: 6219 âyet
Şamlılara göre
: 6226 âyet
Müfessir Zemahşeri’ye göre : 6666 âyettir.
(Zamanımızın
Meselelerine açıklamalı Fetvalar.
C.1.S.175 Mehmet Emre)
Kaynak –2:
“Ebülleys
Semerkandi’nin; Farsça olarak yazdığı eserin 376 ncı sayfasında : ’deki 30 cüzden
her birinde bulunan âyetlerin miktarı; ayrı ayrı bildirilmektedir. Bunlar
toplanınca âyet miktarı; 6213’ e varmaktadır.” (Kur’ân-ı Kerim
ve bugünkü İncil ve Hz. Muhammed’in Mucizeleri. S.73 H. Hilmi Işık)
Değerli
okurlarım. Bu konu, böylece açıklanmış
oldu.
Soru - 3:
“1998 yılında Hulki
Cevizoğlu’nun yönettiği Ceviz kabuğu programına katılan Sayın Yaşar Nuri Öztürk orada yaptığı
konuşmasında, hadis ve sünneti hafife alma işinde o kadar ileri gitmişti ki;
Amerika’dan telefonla iştirak eden Edip Yüksel ile Sayın Öztürk bu hafifliği paslaşarak götürüyorlardı; tabi Edip Yüksel namaz dahil her şeyi inkar ediyordu, hatta bir ara telefonla
iştirak eden yazar Emine Şenlikoğlu:
“Yazık
sana Edip sen önce ne iyi bir insandın! Hadis, sünnet olmazsa namazı nasıl
kılacaksın, namazın rekâtları Kur’ân’da var mı?” diye sormuştu. İşte bu
programda konuşmaya telefonla katılan İlâhiyat
Profesörü Sayın Bayraktar
Bayraklı: “hadis diye uydurulan: yok tırnak şöyle
kesilirmiş, yok tuvalete sol ayakla girilir sağ ayakla çıkılırmış, yok İsa
gökten inecekmiş, yok Mehdi çıkacakmış böyle şeyler yoktur bunlar uydurma
hikâyelerdir. Ancak Peygamber’e salât getirmeğe dair âyet vardır. Salât
getirilir.”demişti: Bunun
üzerine Amerika’dan telefonla iştirak eden Edip Yüksel; “Ne diyorsun hocam! Allah da mı Allahümme
salli ala muhammed diyor” deyince,
Sayın Bayraktar Bayraklı da “Evet Allah da “allahümme salli ala
Muhammed” diyor demişti. Bu cevap doğru mudur?
İşte
âyet:
“Allah
ve melekleri peygambere salât etmekte; ey imân edenler siz de O’na salât edin,
içtenlikle selâm edin.” (Ahzâb sûresi âyet : 56) buyurulmaktadır.
Ayrıca: Ahzâb
suresinin 43 ncü âyetinde “O(Allah)’dur ki; sizi
karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salât etmekte, melekleri
de...” buyurulmaktadır.
Bu âyetlerde geçen “Salât”
kelimesinin şu kısımlara ayrıldığını
görüyoruz.
1- Allah peygamber’e (s.a.s.) salât ediyor
2- Melekler Peygamber’e (s.a.s.) salât ediyor.
3- Müminler (inananlar)in de Peygamber’e (s.a.s.)
salât etmeleri emrediliyor
4- Allah inananlara salât ediyor.
5- Melekler inananlara salât ediyor.
Öyleyse Allah’ın salâtı, Meleklerin salâtı,
inananların salâtı ne demektir, nasıl yapılır?
Cevap_- 3:
Şu
muhakkak ki; duyduğuma göre Hâfız-ı Kur’ân olan Sayın Profesör Dr. Sayın Bayraktar Bayraklı, Kur’ân’ı bilen, o yönden de kendine çok güvenen bir hoca efendidir. Salât konusunda
Allah’ın öyle söylemeyeceğini; yani
peygamberimize salât ederken kullar gibi; “Allahümme salli ala Muhammed”
demeyeceğini ve salat’ın ne demek olduğunu bilir. Ancak: konuşmalarında belki
farkında olmadan, Peygamberimizin bazı sünnet ve bazı hadislerini hafife almak
sûretiyle Resûlullah efendimizin ruhâniyetini incitmiş olabileceği için ve de;
izlediğim TV. Konuşmalarında, hiçbir
kimseyi istisna etmeden (ayırmadan), aklı her şeyden üstün tuttuğundan (Başka bir profesör de “akıl îmân’dan da
üstündür.” demişti. aklına çok güvendiği için,acilen verdiği cevapta sürç-i
lisan oldu zannediyorum. Dikkat ederseniz bu hoca efendilerin birçoğu, akıl çok
üstündür derken hiç olmazsa; “Allah’a
inanmış, Allah’ın rızasını kazanmış olanların aklı, üstündür” kaydını koysalar!
Allah’ı inkâr eden ateistlerin de mi aklı çok üstün? diye kendilerine sorulmaz
mı?
Burada bizzat Allah Azimüşşan’ın övdüğü akıl sahiplerini, âyetlerde görelim:
يُؤتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاء وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ
“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime
hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri
düşünüp ibret alırlar.” (Bakara sûresi âyet
: 269)
Bu
âyeti kerîmeye göre; ibret alamayanlar, ibâdet ve güzel ahlâkla Allah’a
yaklaşamayanlar ne kadar ilim sahibi olsalar da, akıl sahibi sayılamazlar.
إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece
ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten
açık ibretler vardır. (Âl-i İmran sûresi âyet
:190)
الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ {191}
“Onlar, ayakta,otururken, yanları
üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı zikrederler (anarlar), göklerin ve yerin
yaratılışını düşünürler de (şöyle derler:) “Rabbimiz! Sen bunu boşuna
yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru !”(Âl-i İmran
sûresi âyet: 191)
Şimdi asıl cevabımıza geçmeden
önce; Sayın Bayraktar Bayraklı’nın “Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite
Kavramları” adlı kitabındaki,
hatalı gördüğüm bazı bölümleri okuyalım.
Sayın Bayraklı, diyor ki:
“...Âyette
yer alan aydınlık, Allah’ın yoludur, karanlık ise sapıklıktır. Sapıklıktan doğru
yola dönmek, yani karanlıktan aydınlığa çıkmak, fert ve toplum hayatı için çok
büyük değişimdir. Demek ki böylesi büyük bir değişimi İlâhî irâde ve Kur’ân-ın yaptığı ve yapacağı
görevi üstlenmesi imkânsızdır.” (Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı. Kur’an’da Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları S.213)
“Bir ferdi veya toplumu, sapıklığından alıp doğru yola götürme
şeklindeki değişimi meydana getirecek olan, peygamberin güç kaynağı, kendisi
olamaz...” (Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı. Kur’an’da Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları :S.215)
Sayın Bayraklı! Bu ifadenizle; sanki Peygamberimiz efendimizle muhakeme
oluyormuşsunuz gibi bir tavır içindesiniz. Yani: Peygamberimiz (s.a.s)
Allah’tan başka bir yerden güç alıyormuş veya müstakil gücü ile peygamberliğini
yürütüyormuş gibi bir iddiada bulunmuş da; siz de o davayı çürütmek
istiyormuşsunuz gibi deliller getiriyor, ayetler bildiriyorsunuz. Sizin bu iddianızı
en başta Allah (c.c.) çürütüyor. Ve din
namına “o vahiysiz konuşmaz” “sen büyük
bir ahlâk üzerindesin” gibi ayetlerle Resûlüne olan sevgi ve güvenini bildirirken;
siz Peygamberimizin yapabileceklerini hakkıyla yaptığını dile getirmeyip, onun
yapamayacaklarını sergileyerek onun ulviyetine gölge düşürmüş olmuyor musunuz.?
Zaten “sen sevdiğine hidayet edemezsin,
fakat Allah dilediğine hidayet eder.”(Kasas
sûresi âyet:56) Âyeti herkesin malumu iken
Resûlullah’ın (s.a.s) yapamayacaklarını araştırmak size ne kazandırır? Biraz da
onun yapabildiklerini anlatmanız gerekmez
miydi?
Aynı kitabınızda Resûlullah’ın
yapamayacaklarını dile getirirken; buna
karşılık: hiçbir ayırımı yapmadan, bilginin de; teknik mi, fenni mi,
tıbbi mi, zirai mi, manevi mi hangi dala ait olduğunu belirtmeden; bakın siz öğreticiler için neler
söylüyorsunuz:
“ Âl-i İmrân sûresinin 18 nci âyeti şöyledir: “Allah, adaleti ayakta
tutarak şu hususu açıklamıştır. Kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim
sahipleri buna şahitlik etmişlerdir. Evet mutlak güç ve hikmet sahibi
Allah’tan başka İlâh yoktur.” Allah’tan başka Tanrı olmadığına şehadet etme,
yani tevhid inancını Bu durum insan için büyük bir gelişme, kaliteyi
yakalamaktır” (Prof.Dr.
Bayraktar Bayraklı. Kur’an’da Değişim Gelişim
ve Kalite Kavramları S.217-218)
Sayın Bayraklı Ali İmran suresinde
bir âyeti kerimeyi alarak” yani tevhid inancını Diyorsunuz da; hangi
insanların temsil ettiği ilim adamları olduğunu belirten üstündeki ayetleri
niçin almıyorsunuz? Yoksa ateist ilim sahiplerinide mi ilahileştirerek Allah’ın
birliğine şahit tutup ; tevhid (Allah’ı
(c.c.) birleme) konusunda Allah (c.c.) ve melekler’e denk tutacaksınız!
İşte
sizin alt tarafını aldığınız ayetlerin hepsi:
*الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ
شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Onlar, sabır edicilerdir, sadıktırlar, ibâdetlere devam
edenlerdir, infak edenlerdir,Allah yolunda dağıtanlardır) seher vakitlerinde
Gecenin son üçtebirinde) de istiğfarda bulunanlardır.”
“Allah Teâlâ, kendisinden başka bir ilâh bulunmadığına
adâletle kaim olarak şahitlik etmiştir. Melekler de, İlim sâhipleri de -
şahitlikte bulunmuşlardır.- O aziz, hakîmden başka asla bir ilâh yoktur.”(Ali
İmran Suresi. Âyet.16-18)
Sayın Bayraklı bu âyeti kerimelere şu ayetleri de ilave
edebiliriz:
وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا
وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا
وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا
“Ve Rahmanın -hâlis- kulları, onlardır ki, yer yüzünde
mütevâzi bir halde yürürler ve cahiller onlara hitabettikleri vakit
"selâmetle" derler.”
“Ve onlar ki: Rableri için gecenin büyük kısmını secde edenler ve
kıyamda bulunanlar olarak namazla
geçirirler.” (Furkan Suresi. Âyet :63-65)
İşte
bu ayetlerde öğülenlerin alimlerinin şehadetleri söz konusudur. Bilmem sizin
bahsettikleriniz ilahileşenlerin içinde bunlardan kaç kişi var!
“Bir normal insan vardır; Birdeyani
Allah’a mensup bir insan vardır. Okumak ve öğrenmekle insan Demek ki bilgi,
insanı maddi bir varlık olmaktan çıkarıp manevi bir varlık haline getiriyor.
Beşeri vasıflardan sıyrılıp, donatıyor. Bu durum da insan için büyük bir değişim
ve kaliteyi ifade etmektedir.” (Prof.Dr.
Bayraktar Bayraklı. Kur’an’da Değişim Gelişim
ve Kalite Kavramları S.218)
Sayın
Bayraktar, eğer ilim insanı ilahileştiriyorsa! Yalnız sizin fakültede tahminen
150 öğretim görevlisi var..Bunlara Türkiyedeki bütün üniversiteleri ilave edersek, Sizin hesabınıza göre yalnız
Türkiyede; sizin gibi ilahileşmiş
binlerce öğreticiler olması
gerekir!: Diyorsunuz. Peygamberimiz efendimize çok
gördüğünüz bu sıfat ve makamlar sizlere
hayırlı olsun (!)
“...Gerçeği
anlamak, ona inanmak ve ondan sonra doyuma ulaşmak gibi önemli bir gelişme ve
kaliteyi yakalayan ilim erbabı olmaktadır. Hacc sûresinin 54 ncü âyeti bir ilim
adamı gurubundan bahsetmektedir. Demek ki toplumsal değişimi meydana
getirecek olanların, ilim sahibi bir grup olacağı gerçeğine de işaret
etmektedir. Gerçeği anlayan, buna inanan ve onunla gönülleri doyuma ulaşan bir
grup insan yoksa toplumsal değişim, gelişme ve kalite yakalanamaz.” (Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı, Kur’an’da
Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları S.219)
Sayın Bayraklı! siz
öğreticilerin ilâhi birer varlık
olduğunuzu, ilâhileştiğinizi pekiştirdikten sonra “...toplumsal değişimi yapabilecek olanların bu ilim sahipleri
olacağını” söylerken
bu gücü nereden alacaklarından hiç bahsetmiyorsunuz. Acaba, Peygamberimizin
yüklenemediğini, bu grup nasıl yüklenecek? Hiç olmazsa, “ bunlar da kendi
güçleriyle bunu yapamazlar, Allah’ın yardımıyla ancak başarırlar”, demeniz
gerekmez miydi? Sonra yukarıdaki paragrafta “...bilgi insanı diyorsunuz. Sayın Bayraklı inanç tabiri, inanmak, insanlar ve melekler için
kullanılır, Allah’ın görmediği bilmediği bir şey mi var ki? Allah’ı görmek, bilmek mertebesinden,
yarattıkları gibi, inanmak mertebesine
indiriyorsunuz.?
|
SALAT |
Şimdi
asıl mevzumuza gelelim, konuyla ilgili âyetleri bir kere daha aslından
okuyalım:
Allah’ın, Peygambere
(s.a.s.) salât etmesi, O’nu övmesi, O’na rahmetinin kesintisiz olması ve O’nun derecesinin devamlı yükseltilmesidir.
Şu âyetler bunun açık ifadesidir:
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
“Allah ve melekleri, Peygamber'e çok
salavat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir
teslimiyetle selam verin.” (Ahzab Sûresi âyet : 56)
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ
“Hiç şüphesiz
senin için bitip tükenmeyen sonsuz bir mükâfat vardır.” (Kalem sûresi
âyet :3)
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“Ve sen
elbette büyük bir ahlâk üzerindesin”. (Kalem sûresi âyet : 4)
وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا
“Rabbin,
göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin
kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.” (İsrâ
sûresi âyet : 55)
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
“(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya sûresi âyet :107)
كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُوا
ْ تَعْلَمُونَ
“Nitekim
kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size
Kitab'ı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik.” (Bakara
sûresi âyet : 151)
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا
“Ey
Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak
gönderdik.” (Ahzab sûresi âyet :45)
وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا
“Ve izniyle, Allah’a davetçi ve nûr saçan (Güneş gibi) bir kandil olarak (gönderdik).” (Ahzab sûresi âyet : 46)
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا
“And
olsun ki, Resûlullah’ da sizin için,
sizden Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler
için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab sûresi
âyet : 21)
Yukarıdaki âyetlerde görüldüğü gibi Rabb’imiz tarafından
Peygamberimiz efendimiz hem övülmekte, hem de kesintisiz mükâfât verildiği
bildirilmektedir. İşte bu, Allah’ın (c.c.) Peygamberimize olan salatıdır.!
Allah’ın inananlara “salât”ı ise: onlara rahmet ve mağfiret
etmesi ve derecelerini yükseltmesidir. Şu âyetlerde görüldüğü gibi;
هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا
“Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak
için üzerinize rahmetini gönderen O'dur. Melekleri de size istiğfar eder.
Allah, müminlere karşı çok merhametlidir.” (Ahzab Sûresi âyet : 43)
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine
haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün
günahların hepsini bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer sûresi
âyet: 53)
Yukarıda okuduğumuz Ahzâb sûresinin 43 ncü âyetinin “O (Allah)’dır ki; sizi karanlıklardan aydınlığa
çıkarmak için salât ediyor, melekleri de.” cümlesindeki aydınlığa çıkmamız
için; bizlere hidâyetini arttırması, doğru yola iletmesi ve rahmet ederek derecelerimizi
yükseltmesidir. “O insanlar, Allah’ın
katında derece derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir.”(Âl-i İmrân
sûresi âyet : 163)
Meleklerin Peygamberimize (s.a.s)
“salât”ı:
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
“Allah ve melekleri, Peygamber'e
“salât” getirirler”. (Ahzab sûresi âyet :56)
Meleklerin Peygamberimiz Efendimize (s.a.s) “salât”ı; O’nu övmek, O’nun şanını yüceltmek ve kesintisiz
mükâfât için ona duâ etmektir.
Meleklerin inananlara salât’ı ise; âyeti kerîmede görüleceği
gibi onların affı için sürekli istiğfâr etmektir.
الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
“Arş'ı yüklenen ve bir de onun
çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman
ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve
ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri
bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).” (Mü’min sûresi âyet : 7)
تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِن فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
“Neredeyse yukarılarından gökler
çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için
mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Şûra sûresi âyet : 5)
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا
أَيُّهَا الَّذِينَ
آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا
تَسْلِيمًا
“Ey müminler!
Siz de ona “salat” getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzab sûresi
âyet : 56)
İnananların
Peygamberimize salat’ı ise; O’nun şanını yüceltmek, O’nun yakınlığını ve
şefaatını istemek ve O’na dua etmektir.
“Allahümme salli ala seyyidina Muhammed” demek: “Ey Allah’ım! Efendimiz Muhammed’i dünya ve ahiret
elemlerinden, üzüntülerinden emin kıl, koru” demektir.
İslam
büyüklerinden Abdulkadir Geylani hazretlerinin devamlı söylediği salatü selamı örnek olarak aşağıya alıyorum:
İşte büyüklerimizin örnek salatu selamları:
“Es salâtü vesselamü aleyke ya Resulallah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya habibellah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya nebiyellah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya halilellah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya safiyellah!
Es salâtü vesselam aleyke ya veliyellah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya hayre halkillah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya nure arşillah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya emiyne vahyillah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya men zeyyenehullah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya men şerrefehullah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya men kerremehullah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya men azzemehullah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya men allemehullah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya men sellemehullah!
Es salâtü vesselam aleyke ya men ihtarehullah!
Es salâtü vesselamü aleyke ya seyyidel evveline vel
ahirin!
Es salâtü vesselamü aleyke ya şefial müznibin!
Es salâtü vesselamü aleyke ya hatemennebiyyin!
Es salâtü vesselamü aleyke ya rahmeten lil alemin!
Es salâtü vesselamü aleyke ya imamel müttekin
Es salâtü vesselamü aleyke ya Resule Rabbil alemin
salavatüllahi ve melaiketihi ve enbiyaihi ve rusulihi ve hameleti arşihi ve
cemii halkihi ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.” (Hadisi
şerifler ve dualar.S.30-31)
¡é¨£ÜÛa ¢4ì¢
4b Ô Ï Ù¤î Ü Ç ó¡£Ü ¢ã
Ѥî × ¡é¨£ÜÛa 4ì¢ b íaì¢Ûb Ó
¤á¢è £ã ªa ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa ó¡
¡£ô¡¡Çb £Ûa §¤î à¢y ó©2 ªa ¤å Ç g
§¤Ú¡b 2 ë
áî©ça ¤2¡«a ó¨Ü Ç o¤î £Ü
b à × ©é¡n £í¡£¢ ë ©é¡ua ë¤ ªa
ë £à z¢ß ó¨Ü Ç ó¡£Ü £á¢è £ÜÛa
aì¢Ûì¢Ó á £Ü ë ¡é¤î Ü Ç ¢é¨£ÜÛa
ó £Ü
P¥î©v ß ¥î©à y
Ù £ã¡«aáî©ça ¤2¡«a ó¨Ü Ç
o¤× b 2 b à × ©é¡n £í¡£¢
ë ©é¡ua ë¤ ªa ë § £à z¢ß ó¨Ü Ç
1383-Ebû Humeyd Sâidî radiya'llâhu
anh'den rivâyete göre:
- Yâ Resûla'llâh!
Sana nasıl salât-ü selâm getirip duâ edelim! diye sormuşlardı da Resûlullâh
salla'llâhu aleyhi ve sellem:
- Şu
(meâldeki) duâyı okuyunuz, buyurmuştur: Yâ Rab! Muhammed'e (dünyâda şerîatini,
âhirette şefâatini) kutlu kıl; âilesine ve bütün ümmetine de rahmet eyle! Nasıl
İbrâhîm'e kutlu kıldın, rahmet ettinse!. Yâ Rab! Muhammed üzerinde (ona verdiğin)
şeref ve saâdeti dâim kıl!. Kadınlarının ve bütün ümmetinin üzerinde de sâbit
kıl!. Nasıl İbrâhîm'in üzerinde sâbit ve mübârek kıldınsa!. Yâ Rab, Sen Hamîd'sin,
Sen Mecîd'sin!.
Ñ¤î Ø Ï
¢êb ä¤Ï Ç ¤ Ô Ï Ù¤î Ü Ç
¢â5 £Ûa b £ß ªa ¡é¨£ÜÛa 4ì¢ b í
3î©Ó 4b Ó ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa ó¡
ñ ¤v¢Ç ¡å¤2 ¡k¤È × ¤å Ç g
¥î©v ß ¥î©à y
Ù £ã¡«a áî©ç¨¤2¡«a ó¨Ü Ç
o¤î £Ü b à × § £à z¢ß
¡4¨aó¨Ü Ç ë § £à z¢ß ó¨Ü Ç ¡£3
£á¢è £ÜÛa aì¢Ûì¢Ó 4b Ó ¢ñ5 £Ûa
P¥î©v ß ¥î©à y
Ù £ã¡a áî©ç¨¤2¡«a ¡4¨a ó¨Ü Ço¤× b 2
b à × § £à z¢ß ¡4¨a ó¨Ü Ç ë
§ £à z¢ß ó¨Ü Ç ¤Ú¡b 2
£á¢è £ÜÛ ªa
1725 Kâ'b
İbn-i Ucre radiya'llâhu anh'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur: (Bu âyet nâzil olduktan sonra Ashâb tarafından):
Yâ
Resûla'llâh! Sana selâm vermeyi biliyoruz. Fakat nasıl salât edeceğiz? diye
soruldu. Resûlullâh şu meâldeki salâtı ta'lîm buyurdu: Allâh'ım! Muhammed ile
Muhammed'in ümmeti üzerine rahmetini dileriz. Nasıl ki, vaktiyle Sen'i
İbrâhîm'in ümmeti üzerine rahmet etmiştik. Şüphe yok ki Allâh'ım Sen Hamîd'sin,
(rahmetinle övülmüşsün), Mecîd'sin, (yüksek kerem ve şeref sâhibisin). Allâh'ım!
Muhammed ile Muhammed'in ümmeti üzerine bereket ihsân eyle! Nasıl ki, vaktiyle
İbrâhîm'in ümmeti üzerine feyz ve bereket ihsân etmiştin. Şüphesiz sen
Hamîd'sin, sen Mecîd'sin.
b ä¤Ü¢Ó 4b Ó
¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa ó¡ ¡£ô¡¤¢¤Ûa
§î©È ó©2 ªa ¤å Ç g 4b Ó
Ù¤î Ü Ç ó¡£Ü ¢ã Ñ¤î Ø Ï
¢áî©Ü¤ £nÛa a ¨ç ¡é¨£ÜÛa 4ì¢ b í
ó¨Ü Ç ë
§ £à z¢ß ó¨Ü Ç ¤Ú¡b 2 ë
áî©ç¨¤2¡«a ¡4¨a ó¨Ü Ç
o¤î £Ü b à × Ù¡Ûì¢ ë
Ú¡¤j Ç § £à z¢ß ó¨Ü Ç ó¡£Ü
£á¢è £ÜÛa aì¢Ûì¢Ó
P áî©ç¨¤2¡«a ó¨Ü Ç
o¤× b 2 b à × § £à z¢ß ¡4¨a
1726 Ebû
Saîdi'l-Hudrî radiya'llâhu anh'den rivâyete göre demiştir ki: Biz bir kere
Resûlullâh'a: Yâ Resûla'llâh sana selâm vermeyi biliyoruz. Fakat nasıl salât
edeceğiz? diye sorduk. Resûlullâh bize şu meâldeki salât-ı şerîfeyi tâ'lîm
buyurdu: Allâh'ım! Kulun ve peygamberin Muhammed'e rahmetini dileriz. İbrâhîme
vaktiyle rahmet ettiğin gibi. Allâhım! Muhammed ile Muhammed'in ümmeti üzerine
bereket ihsân eyle. Vaktiyle İbrâhîm ile ümmetine bereket ihsân ettiğin gibi.
Bu
konu da böylece tamamlanmış oldu. Resûlullah Efendimize sonsuz salât-u selâmlar
olsun. (Amin)
İleride
okuyacağınız Âl-i İmran sûresinin 84 ncü âyetinde: İbrahim,(a.s.) İsmail,
İshak, Yakub ve torunlarına inenler ile, Musa’ya (a.s) İsa’ya (a.s.) ve diğer bütün peygamberlere verilenlere,
inanmamız emredilmektedir. Bütün peygamberlere Kitab verilmediğine ve de
bunlara verilenler; Kur’ân ve hadislerde sarahaten bildirilmediğine göre, bu
isimleri geçen ve isimleri geçmeyen bütün peygamberlere kitabın dışında, verilenler
nelerdir?
Musa’ya (a.s.) Davud’a (a.s.) ve İsa’ya (a.s.) verilenler belli fakat bütün nebilere
verilenlere de inanılması emredilmektedir: yukarıda arz ettiğim gibi bütün
peygamberlere Kitab indirilmediği
biliniyor, 4 büyük kitap ve yüz sayfadan başka yazılı bir şeyin indirildiği
bildirilmediğine göre, bütün nebilere
hiç bir şey indirilmedi, yahut verilmedi, diyebilir miyiz? Tabi diyemeyiz.
Çünkü Allah (c.c.) “ Onların
hepsine indirilene ve verilenlere inandık deyiniz” buyuruyor. (Ali İmran sûresi âyet : 84)
Öyleyse
onlara kitap inmediğine göre, Allah onlara başka türlü vahiyle, kutsi
hadislerle onları, o peygamberleri yönetti; onlar da ümmetlerini bu kutsi
hadisler ve nebevi hadislerle aydınlattılar.
Önceki peygamberlere inen kitaplarla iktifa ettiler derseniz Ali imran
sûresinin 84 ncü âyeti bunların hepsine inenlerden ve ayrıca verilenlerden
bahsetmektedir. İşte âyet:
قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
“De
ki: Biz, Allah a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub
oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından
verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim
oluruz.” (Âl-i İmran sûresi âyet : 84)
Yukarıdaki âyeti kerime: arz ettiğim gibi, dört
büyük kitap ve yüz sayfanın dışında, her peygambere vahiyle; emir ve nehiylerin
bildirildiği, onların da, ümmetlerine bu verileri; hadisi kutsi ve hadisi
nebevi olarak ilettikleri ve bu şekilde onları aydınlattıklarından, işte bu verilere de inanmamız istenmektedir.
Bu âyeti kerimeden de
anlıyoruz ki: Diğer peygamberlere,kitabın dışında verilenler; Peygamberimiz
efendimize de verilmiştir. Bundan dolayı Resûlullah efendimiz; “Bana, Kitab
(Kur'ân) ve bir de o’nun misli verildi”
buyurmuş ve “O vahiysiz konuşmaz” buyruğuna istinaden, din konusunda binlerce
hadislerle Kur’an’ı tefsir ve dini tarif ve tatbik ederek insanları
aydınlatmıştır.
Aşağıdaki âyetler ise daha çok Allah’ın (c.c.)
veli kullarından dilediğine melekler
indirerek onları müjdeleyeceğini bildirmektedir. Çünkü havariler de Allah
dostlarındandır.
وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوَارِيِّينَ أَنْ آمِنُواْ بِي وَبِرَسُولِي قَالُوَاْ آمَنَّا وَاشْهَدْ بِأَنَّنَا مُسْلِمُونَ
“Hani
havârîlere, (Hz.İsa’nın kendisine inanan on bir arkadaşı) "Bana ve
peygamberime iman edin" diye vahyetmiştim(ilham etmiştim.) Onlar (da),
"İman ettik, bizim Allah'a teslim olmuş kimseler (müslümanlar) olduğumuza
sen de şahit ol" demişlerdi.” (Mâide sûresi âyet :
111)
إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ
“Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip,
sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın,
üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.” (Fussilet sûresi âyet : 30)
نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ
“Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.” (Fussilet sûresi âyet : 31)
نُزُلًا مِّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ
Rabb’im,
hepimizi razı olduğu, sevdiği ve melekle
müjdelediği salih kullardan eylesin. (amin)
Hayrettin
Karaman Kanal 7’de, Sayın Ahmet Hakan ile yaptığı
bir programda; izleyicilerden biri telefonla –“Hocam insanlar cinlerle ilişki kurabilir mi? diye sormuş, hoca efendi de, “Hayır katiyen böyle bir şey olamaz. Ne Kur’ân-da, ne de
hadiste böyle bir şey yoktur.” demişti.
Birkaç gün sonra Sayın Karaman hoca efendiye telefonla
ulaştığımda, “bu verilen cevabın
doğru olmadığını söyleyerek ilgili ayetleri bildirdiğimde; biz onu öyle
anlamıyoruz, bazı müfessirler de öyle anlamamışlardır.” demişti.
Tabi Kur’an ve hadisi şerifler söz
konusu olunca: Var olana yok demek, yahut yok olana var demek, büyük sorumluluk
yükleyeceğinden, çok sevdiğimiz hoca efendinin bu görüşünün doğru olmadığını
izah etmek durumunda kaldık. Çünkü bu görüşün yanlışlığı o kadar bariz ve açık
ki, bunun inkârı mümkün değil. Önce ayetleri görelim:
وَيَوْمَ يِحْشُرُهُمْ جَمِيعًا يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُم مِّنَ الإِنسِ وَقَالَ أَوْلِيَآؤُهُم مِّنَ الإِنسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِيَ أَجَّلْتَ لَنَا قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَليمٌ
“Allah, onların hepsini bir araya
topladığı gün, "Ey cinler
topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız" der. Onların, insanlardan
olan dostları ise: "Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize
verdiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. Allah da buyurur ki: Allah'ın
dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet
sahibidir, bilendir.” (En’am sûresi
âyet : 128)
Sayın Karaman! Aslında bu bir tek âyet, konuyu açıklığa kavuşturmağa ve işin
sizin dediğiniz gibi olmadığını bildirmeğe yeterlidir. Fakat okuyucularımızın
genel bilgi sahibi olması için diğer kaynakları da yazıyorum.
وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ
“Sabah gidişi
bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman'a
(onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık.
Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim
emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık.” (Sebe sûresi
âyet : 12)
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاء مِن مَّحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَّاسِيَاتٍ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ
“Onlar
Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit
kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan
şükreden azdır!” (Sebe sûresi âyet: 13)
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ
“Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe sûresi âyet : 14)
وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
“Süleyman'ın, cinlerden, insanlardan
ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından)
düzenli olarak sevk ediliyordu.” (Neml sûresi âyet : 17)
قَالَ يَا أَيُّهَا المَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَن يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ
“(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi
ki: Ey ulular! Onlar (Saba Melikesi Belkıs ve adamları) teslimiyet gösterip
bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?”(Neml sûresi
âyet : 38)
قَالَ عِفْريتٌ مِّنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ
“Cinlerden bir ifrit: Sen makamından
kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana
güvenebilirsiniz, dedi.” (Neml sûresi âyet: 39)
قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِندَهُ قَالَ هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ
“Kitaptan (Allah tarafından verilmiş)
bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi.
(Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu,
dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere
Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur,
nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok
kerem sahibidir.” (Neml sûresi âyet : 40)
Şimdi hadisleri okuyalım: (Hayatüssahabe
c.4.s.428 ayrıca.c.4.s.413)
Hadis:1
Ebu Hureyre (r.a.)’den; “Resulullah (s.a.v.) beni Ramazan
sadakasını (sadaka-i Fıtır) muhafazaya memur etmişti. Bir ara birisi gelip
hurmalardan avuçlamaya başladı. Ben de onu yakaladım:
- Seni Resulullah’a götüreceğim dedim.
Adamcağız:
- Elim dardır. Çoluk-çocuk sahibiyim, müşkül durumdayım,
diyerek yalvardı. Ben de onu salıverdim. Sabah oldu. Peygamber Efendimiz :
- Ey Ebu Hureyre! Akşamki tuttuğunu ne yaptın? diye
sordu.
- Ya Resulallah, son derece muhtaç, çoluk-çocuk sahibi
olduğunu söyledi. Ben de acıdım salıverdim, dedim.
Resulullah:
- Sana yalan söylemiş. Tekrar gelecektir, dedi.
Bu sözden onun tekrar geleceğini anladım ve onu yine gözetledim.
O tekrar geldi ve hemen hurmaları avuçlamaya başladı. Yine hemen yakaldım ve:
- Seni Resulullah’a götüreceğim, dedim. O :
- Beni bırak, yoksulum, çoluk-çocuğum vardır. Bir daha
gelmem, dedi.
Ben de acıdım ve bırakıverdim. Sabah olunca Allah’ın
Resulu:
- Ey Ebu Hureyre! Akşamki tuttuğun ne oldu? Diye sordu.
- Ya Resulallah! Çoluk-çocuk ve ihtiyaç sahibiyim diyerek
yalvardı., ben de bırakıverdim, dedim.
Efendimiz:
- Sana yalan söylemiş. Yine gelecektir, buyurdu.
Üçüncü defa o yine geldi ve gelir gelmez hemen hurmayı
avuçlamaya başladı. Onu yakaladım :
- Seni Peygamber’e götüreceğim; bu üçüncü gelişin. Artık
seni Allah’ın Peygamber’ine götüreceğim. Gelmeyeceğini söylediğin halde,
geliyorsun, dedim.
Bunun üzerine:
- Beni bırakta
sana birtakım kelimeler öğreteyim. Allah, o kelimelerle seni faydalandırır,
dedi.
- O kelimeler
nedir? Dedim.
- Yatağına girdiğin zaman “Ayete’l-Kürsi”yi oku. Çünkü,
Ayete’l-Kürsi, Allah’ın emri ile senin yanında daima muhafız bulunur ve şeytan
senden uzaklaşır. Bu, sabaha kadar devam eder, dedi.
Ben de bıraktım. Sabah olunca, Resulullah (s.a.v.) :
- Dikkat et! O yalancı olduğu halde bu sefer doğru söylemiştir.
Ey Ebu Hureyre! Üç günden beri kiminle konuştuğunu biliyor musun? Buyurdu.
-Hayır, dedim.
-O şeytandır, buyurdu. (Buhari’den;
Hayatü’s-Sahabe, Terc., c.4, s.428; Mişkatu’l-Mesabih, s.185)
Muhammed b.
Ka’b El-Kurayzi’den:
“Bir gün Ömer bin Hattab (r.a.)oturuyordu. O sırada yanından
bir adam geçti.
Ya Emire’l-Müminin! Bu adamı tanıyor musun? Diye
sordular.
Ömer (r.a.):
- Tanımıyorum, kimdir? Dedi.
- Cinlerden olan gözcüsünün, kendisine Resulullah’ın
Peygamberlik haberini verdiği Suad bin Garib’tir, dediler. Ömer:
-Öyleyse ona söyleyin de yanıma gelsin, dedi. Adam gelince:
-Sen Suad bin Garib misin? Diye sordu. Adam:
- Evet, dedi. Ömer:
-Sen hala kahinlik yapıyor musun? dedi. Adam öfkelendi ve
:
-Ya Emire’l-Müminin müslüman olduğumdan beri hiç kimse
bana bunu sormadı, diye karşılık verdi. Ömer:
-Subhanallah! Seni cahiliyet devrinde kahinlik yapman,
bizim putlara tapmamızdan daha çirkin bir şey midir? Senin gözcün, sana
Resulullah’ın çıkışı hakkında ne söyledi? Bana söyler misin? Dedi. Adam:
-Evet, Ya Emire’l-Müminin! Bir gece ben, uyku ile uyanıklık
arasında idim. Benim gözcüm gelip ayağıyla beni dürttü ve:
-Ey Suad bin Garib! Kalk, beni dinle ve eğer anlayışlı
isen kulak ver! Lüey b.Galib oğullarından bir Peygamber gönderilmiştir.İnsanları
Allah’a imana ve ona ibadet etmeye çağırıyor, dedikten sonra devamla:
-Cinlerin bu peygamberi aramak üzere develere binip doğru
yolu bulmak için Mekke yolunu tutmalarına hayret ediyorum. Cinlerin doğru
sözlüsü yalancıları gibi değildir. Sen de kalk, Haşim oğullarından bu seçkin
adamın yanına git, mealinde bir şiir okudu.
Ona:
-Bırak uyuyayım, dünden beri uykusuzum, dedim.
Paragraf ertesi gece tekrar gelip ayağıyla bana dürttü
ve:
-Ey Süvad bin Ğarib! Kalk beni dinle ve eğer anlayışlı isen
bana kulakver. Lüey bin Galib oğullarından halkı Allah’a ibadete çağıran bir
peygamber gönderilmiştir, dedi ve ondan sonra:
-Cinlere, cinlerin şaşkına dönmelerine ve doğru yolu
bulmak için beyaz develere binip Mekke’nin yolunu tutmalarına hayret ediyorum.
Cinlerin inananları, inkar edenleri gibi değildir. Sende kalk ve Haşim
oğullarından, Mekke’nin tümsek ve taşlı yerinde oturan o seçkin adamın yanına
git, mealinde bir şiir okudu. Ben yine:
-Beni bırak, dünden beri uykusuzum, dedim. Üçüncü gece
yine gelip ayağıyla beni dürttü ve:
-Ey Süvad bin Ğarib! Kalk beni dinle ve eğer anlayışlı isen
bana kulak ver. Lüey bin Galib oğullarından halkı Allah’a ibadet etmeye çağıran
bir peygamber gönderilmiştir, dedikten sonra:
- Cinlere, cinlerin araştırmalarına ve beyaz develerin sırtında
doğru yolu bulmak için Mekke’nin yolunu tutmalarına hayret ediyorum. Cinlerin
iyileri, kötüleri gibi değildir. Sende
kalk ve Haşim oğullarından, o seçkin adamın yanına git, gözlerinle onu gör!
mealinde bir şiir okudu. Bunun üzerine kalktım. Bu bir imtihandır, Allah beni
deniyor diyerek yola çıktım. Mekke şehrine vardığım zaman Resulullah ashabı
arasında oturuyordu. Ona yaklaşıp:
-Ya Resulallah! Beni dinle, dedim.
-Söyle, dedi.
-Üç gecedir derin uykuda iken gözcüm olan cin gelip bana:
Lüey bin Galib oğullarından bir peygamber gönderildi, diyor. Yemin ederim ki
yalan söylemiyorum. Onun bu sözü üzerine ben toparlanıp yola çıktım. Rahvan
develerin develerin sırtında düzlükleri geçerek yanına geldim. Şahitlik ederim
ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve senin dediklerin doğrudur. Ey temiz olan
sülalenin evladı! Peygamberler içinde Allah’a en yakın olanı sensin. Ey
yeryüzünde yürüyenlerin en iyisi! Her ne kadar benim saçlarım kötü yollarda
ağarmış ise de şimdiden sonra da bana iyiliği öğret ve hiçbir şefaatçinin Ğarib
oğlu Süvad’a sahip çıkamayacağı günde bana şefaatçi ol mealinde bir şiir okudum.
Bunun üzerine gerek Resulllah, gerek
ashabı o kadar sevindiler ki, yüzlerinde bunu gördüm, dedi.
Bunun üzerine Ömer (r.a.) yerinden fırlayıp onu kucakladı
ve :
-İşte senden bunudinlemek istiyordum. Senin gözcün yine
sana geliyor mu? Dedi. Süvad:
-Kur’an-ı Kerim’i okumaya başladığım günden beri bana
gelmedi. Zaten ben de cinin bana gelmesini istemiyorum. Zira Kur’an-ı Kerim’in
bana verdiği bilgiler; cinlerin bana verdiklerinden daha gerçektir. (El-Bidaye,
c.2,s.332.)
ـ5609 ـ4ـ وَعن أبِى هريرة رَضِيَ
اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ عِفْرِيتاً مِنَ الْجِنِّ
تَفَلَّتَ عَلَىَّ الْبَارِحَةَ لِيَقْطَعَ عَلىَّ صَتِي فَأمْكَنَنِي اللّهُ
تَعالى مِنْهُ فَذَعَتُّهُ فَأرَدْتُ أنْ أرْبِطَهُ الى سَارِيَةٍ مِنْ سَوَارِي
الْمَسْجِدِ حَتّى تُصْبِحُوا وَتَنْظُرُوا إلَيْهِ كُلُّكُمْ، فَذَكَرْتُ قَوْلَ
أخِي سُلَيْمَان: رَبِّ هَبْ لِي مُلْكاً َ يَنْبَغِي ‘حَدٍ مِنْ بَعْدِي.
فَرَدَّهُ اللّهُ خَاسِئاً[. أخرجه الشيخان.»الذَّعتُ« أشد الخنق .
4. (5609)- Hz. Ebu Hureyre
(radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Cinlerden
bir ifrit, dün akşam, namazımı bozdurmak için üzerime atıldı. Allah ona galebe
çalmama imkan verdi. Ben de onu boğazından yakaladım. Hatta onu, mescidin
direklerinden birine bağlamayı arzu ettim, ta ki sabah olunca hepiniz onu göresiniz.
Ancak, kardeşim Süleyman aleyhisselam'
ın şu sözünü hatırladım: "...Ve benden sonra kimseye nasib olmayacak bir
mülkü bana ihsan et" (Sad 35). Allah da onu hor ve hakir olarak geri
çevirdi." [Buharî, Salat 75, Amel fi's-Salat 10, Bed'ül-Halk 11, Enbiya
40, Tefsir, Sad; Müslim, Mesacid 39, (541).](Kütübü Sitte terc.c.15.s.470)
Diğer bir rivayet:
“Ebu
Hureyre’den (r.a.) peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:
Azgın
bir cin, gece (namaz kılarken), namazımdan alıkoymak için, ansızın üzerime
hücûm etti de Allah bana, O’na karşı gelebilecek bir kuvvet verdi. Ve O’nu sabah kalkıp hepinizin
görmesi için mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat, kardeşim
Süleymân’ın (a.s.): “Ya Rabbi! Bana Benden sonra kimseye nasip olmayan bir mülk
ver!” demiş olduğunu hatırladım da
(bağlamaktan vazgeçtim) O’nu yalnız kovalayıp uzaklaştırdım.”(Buhari, Müslim
Tac Terc.C.1S.417)
Hadis: 2
ـ وعنه
رَضِيَ
اللّهُ
عَنْهُ قال:
]قالَ رَسُولُ
اللّهِ #:
رَأيْتُ
لَيْلَةَ
أُسْرِىَ بِى
عِفْرِيتاً
مِنَ الجِنِّ
يَطْلُبُنِى
بِشُعْلَةٍ
مِنْ نَارٍ
كُلّمَا
الْتَفَتُّ
رَأيْتُهُ، فقَالَ
لِى
جِبْرِيلُ
عَلَيْهِ السََّمُ: أَ أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ تَقُولَهَا
فَتُطْفِئَ شُعْلَتَهُ وَيَخِرَّ لِفيهِ، فقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: بَلى، فقَالَ
جِبْرِيلُ قُلْ: أعُوذُ بِوَجْهِ اللّهِ الكَرِيمِ، وَبِكَلِمَاتِ اللّهِ
التَّامَّاتِ التِى َ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وََ فَاجِرٌ مِنْ شَرِّ مَا يَنْزِلُ
مِنْ السَّمَاءِ، وَشَرِّ مَا يَعُرجُ فِيهَا، وَمِنْ شَرِّ مَا ذَرَأ في ا‘رْضِ،
وَمِنْ شَرِّ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا، وَمِنْ فِتَنِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ، وَمِنْ
طَوارِقِ اللّيْلِ والنَّهارِ إَّ طَارِقاً يَطْرُقُ بِخَيْرٍ يَا رَحْمنُ[. أخرجه
مالك .
(1879)-Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mirac gecesi cinlerden bir ifrit
gördüm. Elinde ateşten bir şûle olduğu halde beni tâkip ediyordu. Nazarımı her
atışımda onu görüyordum. Cibrîl (aleyhisselâm) bana: "İstersen sana bir
dua öğreteyim, onu okursan, şûlesi söner ve ağzının üstüne düşer"
dedi." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Pekâla!" dedi.
Cibrîl (aleyhisselâm) de "Şunu oku!" buyurdu:"Allah'ın kerîm
olan rızası için, eksiksiz, mükemmel kelimâtullah hakkı için -ki hiç kimse
muttakî olsun, fâcir olsun onu aşıp daha güzelini söyleyemez- (bela olarak)
semadan inen, semaya yükselen, (ve ceza gerektiren) şerlerden, yeryüzünde
yarattığı şerden, yer(in altın)dan çıkan şerden, gece ve gündüz fitnelerinden,
gece ve gündüz gelen musibetlerden Allah'a sığınırıım. Ey Rahman, hayır getiren
hâdiseler hâriç." [Muvatta,
Şi'r 10, (2, 950, 951).] (kütübü sitte c.7.s.111-12)
Hadis – 3:
“Hz.
Aişe (r.a.) anlatıyor:
Resulullah
(s.a.s) bir gün: “Aranızda MUĞARRİBLER görüldü mü?” diye sordu. Ben:
“Muğarribler de ne?” dedim. “Onlar kendilerine cinlerin iştirak ettikleri
(cinsel ilişkide bulundukları)
kimselerdir.!” buyurdular.”
“Diğer
bir rivayette “Ey kadınlar! Sizden biri, cinlerin kendisiyle cima yaptığını
hissediyor mu?” ibaresi gelmiştir. Burada Aleyhisselatu vesselam’ın, insanlar
arasında maruf olan şu hususu kastetmiş olabileceğine dikkat çekilmiştir: “Bazı
kadınlara bir kısım cinler aşık olur ve onlarla cima yaparlar. (cinsel ilişkide
bulunurlar).”
AÇIKLAMA:
İlmi açıklaması, günümüz ilminin kayıtlı ve
sınırlı şartları içinde şimdilik zor olan bu mesele dinî nokta-i nazardan
ehemmiyet taşımalı ki, Resûlullah, münasebet-i cinsiyeye (cinsel ilişkiye) başlarken
okunacak duanın, şeytanın iştirakini önleyeceğini ve kadın o temastan hamile
kaldığı takdirde şeytanın çocuğa zarar veremeyeceğini belirtmiş, yeni doğan
çocuğun kulaklarına ezan ve kamet okunmasına ehemmiyet vermiştir.
Mü’min hikmetini anlamasa da, akli izahını
yapamasa da vahye göre konuşan Peygamberimizin tavsiyelerini elinden geldikçe
yapma gayretine girer. Bu onun Rabbine kulluk, peygamberine ümmetlik edebinin
gereğidir. (Kütüb-i Sitte C.16 S.446-47)
Hadis
– 4:
“Hz.
Aişeden (r.a) rivayete göre şöyle demiştir:
Bir
gün bir cemaat, Resul-i Ekrem (s.a.s) kâhinler hakkında ne buyurursunuz? diye
sordular. Resûlullah (s.a.s): “Doğru bir şey değildir.” buyurdular. Ashab: “Ya
Resûlullah! Onlar bize bazen istikbale ait haber veriyorlar da dedikleri gibi
çıkıyor.” dediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem: “Onların (vakıa mutabık)
haberleri meleğin ilham ettiği gerçeklerdendir ki, onu meleklerden, bir cin,
süratle kaparak kâhinlerden bir dostunun kulağına fısıldar. Onlar da, o gerçeğe
kendilerinden yüzlerce yalan karıştırırlar.” buyurdu. (Riyazüs-salihin C.3 S.218)
“...Burada bizim maksadımız,
cinlerin insanlarla beraber çeşitli hallerde bulunduğunu beyan etmektir.
İnsanlardan her kim, cinlere, ancak Allah’ın ve Resûlünün emrettiği, Allah’a
ibadet etmek, Resûlüne uymak gibi şeyleri emrederse; insanlara da bununla
emreder. Böyleleri Allah dostlarının yüksek olanlarındandır. Onlar bu halleriyle
Resûl-û Ekrem’in halife ve nâiplerindendir. Cinleri, mübah olan işlerde
kullanan bir kimsenin durumu, insanları mübah işlerde çalıştıran bir kimsenin
durumu gibidir. Bir kimse onlara, üzerlerine gerekli olanı emreder, haram olanı
da men eder. Ve kendisi için mübah olan işlerde onları çalıştırır. Böylece o, bu gibi işleri yaptıran
hükümdarlara benzemektedir. Bu kimsenin Allah dostlarından olduğu kabul ve
takdir edilirse, nihayet Allah dostlarının hey’et-i umumiyesi içinde mütalâa
edilir. Yani Allah’ın has dostları arasında değildir. Allah’ın kulu ve Resûlü
sıfatlarına sahip olan peygambere nisbetle, hükümdar olan bir peygamberin
durumu gibi. İbrahim, İsa, Musa ve Muhammed’e (s.a.s) nisbetle Süleyman ve
Yusuf Peygamberin durumu gibidir. Allah’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine
olsun.
Cinler üzerinde tasarrufta
bulunan bir kimse eğer onları, Allah ve Resûlünün yasak kıldığı şirk koşmak,
masum bir kimseyi öldürmek, sevmediği kimseleri hastalandırmak, unutkanlığa
müptela kılmak veya fahişe bir kadın temin etmek gibi işlerde kullanırsa,
şüphesiz zulüm ve düşmanlık hususunda onların yardımına müracaat etmiş bir
zalim olur. Eğer küfür üzerine de onlardan yardım isterse, bu takdirde kâfir
olur. Haram ve yasak kılınmış herhangi biri için onların yardımını istemiş
olsa, muhakkak asi ve günahkar olur. Eğer din konusundaki cehalet ve
gafletinden dolayı cinlerden, kendisini hacca götürmeleri veya bid’at bir semai
yaparken havaya kaldırmaları hakkında veya Allah’ın ve Resûlünün emrettiği hacc
farizasının ifası sadedinde olmadığı halde kendisini Arafat’a veya bir şehirden
başka bir şehire götürmeleri için yardım isterse, doğruluktan ayrılmış ve
cinlere aldanmış olur. Bu gibi işlerde cinlerden yardım isteyen bu adamların
pek çoğu, onların cin olduğunu da bilmezler. Sadece Allah dostlarının âdet-dışı
bir takım kerametlere sahip olduklarını işitmişlerdir, o kadar. İmani
hakikatların neler olduğunu bilmezler. Rahmani kerametler ile, şeytani oyunları
birbirinden ayırt edebilecek kadar Kur’an esaslarına sahip değillerdir. Bunun
için şeytanlar onları inançlarına göre aldatırlar. Mesela:
Eğer o kimse, yıldızlara veya
putlara tapınan bir kimse ise, şeytanlar onu bu tapınmadan bir fayda göreceği
zan ve vehmine düşürürler. Artık onun gayesi, bu tapındığı putlar hangi
hükümdarın, hangi nebinin veya hangi
şeyhin sureti üzerine yapılmış ise onların şefaat ve tavassutuna kavuşmak olur.
Böylece tapındığı putun temsil ettiği kimseye ibadet ettiğini sanır. Halbuki
onun ibadeti hakikatte şeytana yapılmıştır. Şanı yüce Allah, böylelerinin halini
Kitab-ı Keriminde şöyle beyan buyurmaktadır: “Hatırla o günü ki (Allah) onların
hepsini mahşerde toplayacak. Sonra meleklere: “bunlar mı size tapıyorlardı?”
diyecek. (melekler de): “Seni tenzih ederiz. Bizim yarimiz onlar değil sensin!
Belki onlar cinlere (şeytanlara) taparlardı. Ve çoğu onlara inanmışlardı!”
diyecekler.” İşte bundan dolayı aya, güneşe, yıldızlara secde edenler, bunlara
secde edip tapınmak istediklerinde şeytanlar hemen onlara yaklaşırlar. Ta ki bu
secdeler kendileri için yapılmış olsun. Bunun için şeytanlar putperestlere,
medet umup yalvardığı kimselerin suretinde görünürler. Şayet o kimse bir
Nasrani (Hıristiyan) olup mesela
Cercis’e veya bir başkasına medet umup yalvarıyorsa, bu sefer şeytan Cercis
suretinde veya yalvardığı kim ise, onun şeklinde ona gelir. Eğer müslümanlığa
intisap etmiş bir kimse ise ve müslümanların büyüklerinden sandığı ve hakkında
hüsnü zan beslediği bir “şeyh”den medet umup yardım istese, şeytan bu sefer de
bu şeyh suretinde gelir. Eğer Hind putperestlerinden biri ise, bu kimsenin büyüklediği kimse suretinde
gelir. Sonra kendisinden medet umulan şeyh, eğer şeriat-ı İslâmiyye’de bilgi ve
tecrübe sahibi ise, şeytanlar o şeyhe, kendisinden medet umanlara onun
suretinde göründüklerini bildirmezler. Eğer şeyh bu bilgi ve tecrübeden yoksun,
nasipsiz bir kimse ise, şeytan ona, kendisinden medet umanların söz ve
yalvarışlarını nakleder. Şeyhin adamları da, söylediklerini ve seslerini çok
uzak yerden şeyhlerinin duyduğuna inanırlar. Halbuki bu, şeytanın aracılığı ile
olmuştur. Bu kabil hadiselerin içinde bulunan şeyhlerin bir kısmı, bunu bir
manevi keşif ve söyleşme şeklinde haber verip der ki:
Cinler bana su ve cam gibi
berrak bir şey gösteriyor ve bana duyurulması istenen şeyi orada işaret
ediyorlar. Bende insanlara bu işaretlerden alıp haber veriyorum. Adamlarımdan
benden medet ve yardım isteyen oldu mu, onun söylediklerini bana, benim
cevabımı da ona ulaştırıyorlar. İşte
kendisine bu kabil harikalar hasıl olan bir çok şeyhler, bunun mahiyetini
bilmeyen biri tarafından tekzip edilip, “siz bu harikaları çakmak taşına,
narenciye kabuğuna ve hayvani yağlara ateş gizlendiği birçok tabii hileler gibi
hile yoluyla yapıyorsunuz.!” dediği zaman, onlar hayretlerini ifade ederek
derler ki: “Vallahi biz bu saydığınız hilelerden hiçbir şey bilmeyiz.” Ve bu
hususlardan haberdar olanın biri onlara: “Evet, siz bu olaylarda doğrusunuz,
fakat bu gibi haller şeytanidir!” diye hatırlatacak olursa, kendisine ancak
tevbe nasip olmuş olanı bunu ikrar ederde Allah onun tevbesini kabul buyurur.
Çünkü artık ona hak zahir olmuş ve bütün bunların şeytani olduğu tebeyyün
(açıklanmıştır) etmiştir. Zira bu gibi hallerin şeriate aykırı, mezmum (çirkin) bid’atlar (dine ilaveler) ve
Allah’a karşı işlenen isyanlarla hasıl olduğunu, Allah ve Resûlünün sevdiği
şer-i ibadetlerle vuku bulmadığını apaçık görür de artık bunların evliyâyı (!)
sapıttırmak için şeytani harikalar olduğunu, Rahman tarafından evliyâya verilen
keramet olmadığını iyice anlar. Allah doğruyu daha iyi bilir; dönüş ancak
O’nadır. Şefaatine nail olmamıza vesile sayılan salat ve selam Cenâb-ı Resûle
ve O’nun Âl ve ashabına, ensar ve muhacirlere ve bütün taraftarlarına olsun!...
Âmin!... (İslam Hidayeti ve Kulluk. Şeyhülislam İbn-i Teymiye
S.187-191)
Soru:
“Müfti-i
sakaleyn” ne demektir, kimler hakkında
kullanılmaktadır.?
Cevap:
“Sekalân,
insan ve cin topluluklarının ikisine birden isim olmaktadır. Müfti-i sakaleyn,
bu iki topluluğa (insan ve cinlere) fetva veren, bu seviyeye ulaşmış kimse
demektir. İslam tarihinde böyle muhterem zâtlar vardır. Bunlardan bir tanesini
belirtmekle yetineceğiz. Kutb-i Samedânî
Abd-ül Vehhâb Şa’rânî Müfti-i
sakaleyn’dir. Kendileri Şam’da câmii Beni Umeyye de bulunurken, cin
taifesinden sarı ve parlak tüylü köpek suretinde bir ferdin geldiğini ve ağzında taşıdığı kağıtlarda seksene yakın
soru bulunduğunu ifade etmekte ve bu soruların cevabını verip bunları bir
risale (kitapçık) halinde topladığını, adını da “Keşfü’l-Hicab-i Verranan Vech-i Es’illetilcan” adını verdiğini söylemektedir.” “El-yevakit ve’l cevahir fi akaid’l ekabir. C.1 S.121”
(Fetvalar Mehmet Emre. C.1 S.511)
Buraya kadar okuduğumuz âyet, hadis ve diğer
kaynaklarda görüldü ki; cinlerle insanlar ilişki kurabiliyorlar.
Fakat onları İslâm’a davet etmek, onları aydınlatmak dışında; Peygamberler ve büyük ermişlerin
haricinde ve bilhassa dünyevi faideler
için onlara yaklaşmak doğru ve hoş görülemez. Cinlerden büyük ermişler olduğu
gibi, kafir olanları, şeytanlaşmış olanları da vardır. Onların gerçek
durumlarını bilemediğimiz için onlardan çok uzak kalmalıyız. Peygamberimiz
efendimiz de böyle yapmış onlar hakkında
bizlere fazla bilgi vermemiştir.
Şahsen kendim cinlerle teması bulunan, onları
görüp konuşan, bazı bilgiler alan bir çok kimseyi tanıyorum, fakat tasvip etmiyorum.
Değerli okurlarım;
Bu soruyu belki herkes merak
eder ama, bunu bana, 9 sene evvel İslamı kabul etmiş; biraz Türkçe öğrenmiş,
islami ilimleri medreselerde okumuş, sarı sakallı olup, cübbe ve sarıkla
dolaşan; kendisi İngiliz olduğu, İngiliz
pasaportu taşıdığı için kendisine karışılamayan ve de ; yeni ismi Naim olan bir
kardeşimiz sordu. Bunu sorarken Hz. Adem’ in erkek çocuklarının kız
çocuklarıyla evlendiğini muhakkak biliyordu. Fakat nasıl olur gibi endişesini
gidermek için sormuştu. Sonunda anlatınca endişesinin kalmadığını
kalbinin rahat ettiğini söyledi..
Değerli
okurlarım merak edilen konu şu: Nasıl olurda erkek kardeşler o devirde kız kardeşleriyle evlenebilirler? Gerçek şu: Hz. Havva annemiz bir erkek
bir kız olmak üzere çift çift doğururdu. O günkü şeriata yani Allah’ın
emirlerine göre karındaş olan yani aynı karında ikiz doğan erkek ve kız
kardeşlerin birbirleri ile evlenmeleri haram idi.
Fakat neslin çoğalması için
karındaş olmayanlar birbirleriyle evlenebiliyorlardı. Zamanla bu zaruret ortadan kalkınca; karında olmayan, kız
kardeşler ve yakın akrabayla evlenmek yasaklandı ve şimdiki gibi haram edildi.
Bu konuda İmam Taberi
Hazretlerinin görüşlerini aşağıya alıyorum.
“Haber verilirki, Adem (a.s.)’ın çok oğulları oldu. Her
kere ikiz doğurdu, bir erkek ve biri dişi olurdu. Bir karından doğan kızı, bir
karından doğan oğlana verirdi. Kabil ile bir karından güzel bir kız doğdu. Adem
(a.s.) onu Habil’e vermek diledi. Kabil razı olmadı. Hz. Adem “ Varın kurban
edin” dedi. Hz. Adem yılda bir gün tayin etmişti ki, o gün de kurban ederdi. Ve
dua kılardı. Ve Allah Teala’ ya secde ve niyaz ederdi. Gökten ateş renginde bir
kızıl nesne inerdi. Onun iki yeşil kanadı vardı. O kurban ki, Allah Teala kabul
ede, üzerine konardı. Makul olmayan kurbanın çevresinden geçmezdi. Üstüne
konduğu kurbandan kalkınca, o kurbandan eser bulunmazdı. Halk bilirlerdi ki, o
kurban kabul olunmuştur. O kurban ki Allah Teala kabul etmemiştir, evvelki halinde
kalırdı. Hiç yanmazdı. Halk ortasında o kurban sahibinin yüzü kara olup gayet
utanırdı. Bu nesne Beni İsrail zamanına kadar devam etti. Sonra Allah Teala
kerem edip onu kaldırdı ki, kabul ettiğini ve etmediğini kıyamet gününe kadar
kimse bilmesin.
Kabil
kıza talip olunca, Adem (a.s.) “ varın kurban edin, hanginizin kurbanı kabul
olursa bu kızı ona vereyim” dedi. Vardılar, kurban etmeye gittiklerinde Habil
koyun güderdi. Bir koyun ki, koyunlarda ondan iyisi yoktu, getirdi o kurban
yerine bıraktı. Kabil ekinciydi. Bir deste buğday getirdi ki, ondan ednası yok
idi. Getirdi o’da kurban yerine koydu. Adem (a.s.) oğullarının her birisine bir
sanat öğretmişti.
O
kuş suretindeki ateş geldi, Habil’in kurbanını yaktı, belirsiz oldu. Kabil’in
buğdayı tarafından geçmedi. Kabil Habil’e ben seni öldürürüm dedi. Habil, Hak
Teala müttekilerden kabul eder, eğer sen beni öldürmeye el uzatırsan, ben seni
öldürmeye el uzatmam. Ben perverdigar-ı Alemden korkarım dedi. Habil Kabil’den
korkardı. Zira Kabil Habil’in daima peşini kollayıp, fırsat arardı. Derken bir
kere gördü ki Habil dağ başında yatıp uyuyor. Taş getirip Habil’in başı üzerine
bıraktı. Habil’i öldürdü. Yer yüzünde ilk kan döken kimse Kabil idi.
Hemen
Kabil’i metrudun şekavet eseri simasında zahir oldu. İblis ona ziyan etti
Kabil, atasıyla beraber olamayıp kız kardeşini aldı ve Yemen tarafına giderek
vefat edinceye kadar orada kaldı.” (Tarih-i Taberi
Terc. C. 1 S. 87-90)
Karındaşla evlenmenin zamanla
yasak, yani haram edilmesine en güzel örnek; içkinin, önce uzun süre yasak
edilmeyip; bilahere tedricen uzun
zamanlardan sonra yasaklanarak haram edilmesidir.
Şöyle ki:
İçki ile ilgili ilk âyette:
وَمِن ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ
“Ve
hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki ve hem de güzel rızık
edinirsiniz. Muhakkak ki, bunda da aklını kullanan bir kavim için elbette bir
ibret vardır. Ve Rabbin bal ansına da ilham etmiştir ki, dağlardan ve
ağaçlardan ve çardaklardan evler edin.”(Nahl suresi âyet: 67-68)
Görüldüğü gibi okuduğumuz âyeti
kerimede: Hurmadan üzümden hem
içki, hem de, güzel rızıklar ediniyorsunuz Buyurulmuş ve içki yasaklanmamıştır. Uzun zamanlar
sonra şu ikici âyet inmiştir.
يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ
“Sana
şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de büyük günah vardır. Ve
insanlar için faydalar da vardır. Bunların günahı ise faydalarından çok
büyüktür. Sana ne infak edeceklerini de sual ediyorlar. De ki: İhtiyacınızdan
artanı. Allah Teâlâ âyetlerini sizlere işte böyle beyan ediyor, ta ki tefekkür
edesiniz.”(Bakara suresi âyet: 219)
Bu okuduğumuz âyeti kerimede, Yapılan
sorular üzerine:
İçki ve kumarı soruyorlar
onların biraz faydası var ama zararları daha büyüktür. içki yine haram değil ama müminlerin bir kısmı terk etti.
Yine ileriki zamanlarda üçüncü
âyet indi:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ وَلاَ جُنُبًا إِلاَّ عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّىَ تَغْتَسِلُواْ وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مِّنكُم مِّن الْغَآئِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا
“Ey
mü'minler!. Siz sarhoşlar olduğunuz halde ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana
kadar ve cünüp olduğunuz halde de -yolcu olmak müstesnâ- gusul edinceye kadar
namaza yaklaşmayınız. Ve eğer siz hasta veya sefer halinde olursanız veya
sizden biri ayakyolundan gelir de veya siz kadınlara dokunur da su bulamaksanız
o zaman temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz. Yüzlerinize ve ellerinize
mesheyleyiniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ affedici ve yargılayıcıdır.” (Nisa suresi
âyet: 43)
Sizler ne
okuyacağınızı anlayıncaya kadar içkili iken namaza durmayın bu âyetten sonra
büyük çoğunluğun hepsi içkiyi bıraktılar. Ancak bırakamayacak derecede alışkın olanlar
“biz de yatsıdan sonra içeriz.
Sabaha kadar ayıkır sabah namazını kılarız “dediler..Çünkü içki
halen tam manasıyla yasaklanmış,haram edilmiş değildir.
Fakat bundan sonra gelen ayetler:
1يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ فَهَلْ أَنتُم مُّنتَهُونَ
“Ey
imân edenler!. Muhakkak ki, iç ki, kumar, putlar ve kısmet için çekilen zarlar
şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. Artık ondan kaçınınız ki, kurtuluş
bulabilesiniz. Şüphe yok ki: Şeytan aranıza ancak içki ile, kumar ile düşmanlık
düşürmeyi ve sizi Allah Teâlâ'nın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık
siz vazgeçtiniz değil mi?.”(Maide suresi âyet: 90-91)
İşte bu âyeti kerimelerde: “İçki kumar ve fal okları şeytan işlerinden bir
iştir; artır terk ettiniz değil mi? Buyurularak. İçki
kumar ve fal okları tamamen yasaklanmış haram edilmiştir. Bir şeyin hikmet
icabı helal yani serbest bırakılması, onun sonradan yasak edilmesine engel
değildir. Her şeyi bizler için yaratmış bulunan Rabbimiz! İnsan faidesine dair
en güzel kuralları kurmuş ve zamanla daha iyilerini getirerek bazı emirlerini
yenilemiştir. O en güzelini bilendir. Hz. Adem’ in çocuklarının evlenmeleri
önce helal iken sonra haram olması da bunun gibi olmuştur.
Değerli okurlarım,
sayın Keziban
Hatemi gibi: İlâhiyat Profesörü Zekeriya Beyaz’a göre de Kur’ân’da baş örtüsü emri yokmuş !
Kur’an’da baş örtüsü
emri olmadığını savunan Sayın Prof. Beyaz
ile 24-Ocak-2000 tarihli “Aksiyon” dergisinde, Sayın Osman İridağ’ın yaptığı röportajı yorumsuz olarak sizlerin
takdirinize sunuyorum. Tabi Beyaz’a verilecek cevabımızla; Sayın Keziban Hatemi’ye
vereceğimiz cevap aynı olacaktır.
Röportajın ilgili bölümlerini aşağıya aynen alıyorum:
Başörtü takanlar fitne çıkarıyor
Osman İridağ- Başörtüsü fitne mi çıkarıyor? sorusuna cevap alamadım..
Prof. Zekeriya Beyaz- İnancımız gereği başörtüsü
takanlar gereğini yerine getirmeli. Kur’an’ı Kerim Nisa Suresi 59 diyor ki;
Allah’a, Peygamber’e ve ulü-l emre itaat edin. Eğer etmiyorlarsa ulemanın fetvası gereği fitne fesat çıkartıyorlar.
Bu, devlete karşı, ulü-l emre karşı isyandır. Ulü-l emre isyana idama kadar
çeşitli derecelerde ceza verilmiştir. Bunun adı fitnedir, fesattır.
O.İridağ- Ulü-l
emri açar mısınız?
Z.Beyaz- Öyle
enteresan ki, hocalara, mezhep imamlarına itaat edin diye hiçbir şey yok. Allah
ezeli ve ebedi varlıktır. Resulü Ekrem
göç etmiştir, dolayısıyla ona itaat konusu
da sona ermiştir. Geriye Allah
ve ulü-l emr kalmıştır. Namaz, hac, oruç, zekat nasıl farz ise bu da
farzdır. Ulü-l emr nedir, hükmü elinde tutan. Devam ediyor âyet, sizden olan...Siz kim? Müslümanlar, aranızdan
çıkan, üzerinizde olan. Tersi, dışarıdan bir güç gelmiş, sizi işgal etmişse ona
itaat etmeyin. Mesela Çeçenistan’ın itaat etmesi gerekmiyor. Onun dışında kendi
içimizden gelen birisi bilmem ne yanlış yapmış, bunlar laf değil. Siz onu değiştirir
ya da yanlışını söylersiniz ve
düzelttirirsiniz. O yanlışın da ulema tarafından tespiti gerekir.
Toplanacaklar, tartışacaklar, ya düzelt ya da oradan aşağı in, diyecekler. Denilemez
ki kendi içinizden dediğiniz zaman bizden değildir, ona itaat etmeyiz. Öyle şey
yok.
O.İridağ- Ben
sorumda kulağımı direkt gösterdim, siz diğer elinizle dolaştırma ihtiyacı hissederek yaptınız. Başörtüsünün masum bir istek değil,
rejime karşı mücadelenin simgesi olduğunu ve ülkenin geleceği için okullara
başörtülü girilmemesi gerektiğini söylüyorsunuz. Devletin istediğini yapmak
tamam da Ya Allah’ın istedikleri ne olacak?
Z.Beyaz- Burada
bir çatışma yok. Allah’ın emrine uyduğunuz zaman devlete itaat durumu ortaya çıkar.
Devlete itaat ettiğiniz zaman sizden o sorumluluk kalkar. Başı açıktı,
kapalıydı biter.
O.İridağ- Birey devletin emrettiğini yaparsa o günah olmaktan çıkar mı?
Z.Beyaz-
Başörtüsü dini değildir. Kılperstlik
yoktur müslümanlıkta. Bırakın bunları yav.
O.İridağ- Devlet başınızı açın diyorsa ve buna uyarsa günah olmayacak mı?
Z.Beyaz-
Olmaz, hiçbir vebali yoktur. Normal
şartlarda vebali yoktur. Nur Suresinin 30 uncu ve 31 inci âyetlerini iyi okuyun
onların baş örtüsüyle alakası yok. (AKSİYON. 22/28 Ocak 2000, S.24)
Röpörtaj burada son
buldu. Beyaz gibi Kur’an’da başörtüsü olmadığını savunan
sayın Keziban
Hatemi’ye geçiyoruz. Çünkü ikisine verilecek
cevap aynıdır.
Çeşitli
TV. Programlarına katılan Sayın Hüseyin Hatemi
ve eşi Keziban
Hatemi’yi birçok yönleriyle takdir edip
beğendiğimiz halde; son zamanlardaki bazı tutumları bizleri üzmüştür. Önce
Sayın Keziban
Hatemi’ den başlayalım. Ve de evvela artılarından
birini hatırlatalım:
Yine çabuk aldandığı
anlaşılan Sayın Prof. Yaşar
Nuri Öztürk; bir TV. Kanalında “Arzdan Arşa Miraç” isimli seri kitapların yazarı ve de güya
Hollandalı olduğu halde İslâmiyeti kabul etmiş olup aynı zamanda Türkolog
olduğunu söyleyen, milyonlarla sattım dediği seri kitaplarının üzerindeki ismi “Prof. Dr. HANS von Äiberg” olan bu kişi ekranda: Sayın Öztürk’ü
ve tüm izleyenleri aldatarak kıyamete ait bazı ayetleri ekranda yanında bulunan
siyah tahtaya tebeşirle çizerek çeşitli şekillerle tarif ederken; mesela “göğün nasıl dürüleceğini” matematiksel ve fiziksel çizimlerle anlatırken:
Sayın Keziban
Hatemi telefonla programa katılarak bu adamın;
ne Hollandalı ne de profesör olmadığını tam aksine bir sahtekar olup güvenlik
güçlerince aranmakta olduğunu aslen Elazığlı olup saçını sarıya boyatmış
olduğunu bildirmiş; bu duruma bozulan o kişi iyice rencide olduktan sonra ben
iki gün sonra kim olduğumu söylerim, diyerek oradan ayrılmış ve kayıplara
karışmıştı. Sayın Öztürk’ün programı bozulmuş, kendisi de sükut-u hayale
uğramıştı. Bu hizmetinden dolayı Sayın Keziban Hatemi’yi
tebrik ediyoruz.
Ancak Sayın Hatemi
birçok programlarda Kur’an-da baş örtüsü yoktur. Kur’an-da bir âyet bulun
başımı örteyim demişti. Buna ilaveten, Yaşar Nuri Öztürk’de 19 Ekim 2001
tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan cevaplar isimli son kitabının özet
bölümlerindeki:
Herhangi bir yerde, özellikle evde baş
açık olarak namaz kılmak mümkündür. Saçlar, örtülmesi farz yerler değildir. Demekte
olduğundan, Sayın Keziban Hatemi’ye ve Öztürk’e: Cevap teşkil edecek ayetler ve
hadisleri aşağıya alıyorum. Dikkatle okuyacaklardır.
Âyet - 1:
وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Mümin
kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve
iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini
teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.
Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları,
erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları,
kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri),
erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut
henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan
başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri
anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda
yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa
eresiniz.” (Nur sûresi âyet : 31)
Âyet - 2:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına
ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış
örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan
budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzap sûresi
âyet : 59)
وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَاء اللَّاتِي لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ أَن يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِزِينَةٍ وَأَن يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَّهُنَّ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“Bir
nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, ziynetleri (yabancı
erkeklere) teşhir etmeksizin (bazı) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir
vebal yoktur. İffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah
işitendir, bilendir.” (Nur sûresi âyet : 60)
Hadis
- 1:
ـ5ـ وعنها
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْها قالت:
]يَرْحَمُ
اللّهُ نِسَاءَ
الْمُهَاجِراتِ
ا‘وَلِ لَمَّا
نَزَلَ: وَلْيَضْرِبْنَ
بِخُمُرِهِنَّ
عَلى جُيُوبِهنَّ
اŒيةَ.
شَقَقْنَ
مُرُوطَهُنَّ
فَاخْتَمَرْنَ
بِهَا[. أخرجه
البخارى وأبو
داود .
5. (720)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor:
"Allah ilk muhacir kadınlara rahmetini bol kılsın; "Kadınlar baş
örtülerini yakalarının üzerini (örtecek şekilde) koysunlar" (Nur 31) âyeti
indiği zaman örtülerini (kenardan)
yırtarak onunla (yüzlerini de) örttüler." [Buhârî, Tefsir, Nur 12; Ebu Davud, Libas
33, (4102).].(Kütübü
Sitte Terc.c.4.S.133-142)
“Ümmü
Seleme’den (r.a.) rivayet edildiğine göre “Cilbabları ile otursunlar” emri
nazil olunca, ensar kadınları baştan aşağı
cilbablarına bürünmüş olarak çıktılar.”
(Ebu Davud. Tac. C.3 S.315)
“Aişeden
(r.a.):” rivayet edildiğine göre Allah ilk muhacir kadınlarına rahmetini ihsan
buyursun. “Baş örtülerini göğüslerine indirsinler”...emri nazil olunca;
elbiselerinin eteklerini parçaladılar ve onlardan baş örtüsü yaptılar.” (Buhari ; Ebu Davud;
Tac. C.3 S.314-315)
“Peygamber
(s.a.s) Ümmü Seleme’nin yanına geldi. Ümmü Seleme’nin başı örtülü idi.
Peygamber (s.a.s) “baş örtünü iki defa değil bir defa sar.” buyurdular.” (Ebu Davud: Tac. C.3
S.316)
Hadis - 4:
“Ebu Bekir’in (r.a.) kızı Esma (r.a.)
üzerinde ince ve şeffaf bir elbise olduğu halde Peygamberin (s.a.s) yanına
girdi. Peygamber (s.a.s) ona iltifat etmedi. Ve: “Ya Esma! Kadın hayız görüp
buluğa erince; yüzüne ve ellerine işaret ederek, ancak şurası buraları
müstesna, vücudunun her tarafının görülmesi caiz değildir.” buyurdu.” (Ebu Davud,
Libas 34-4104; Küt.Sitte C.15 S.54)
AÇIKLAMA:
“Bu hadis fitneden emin olunduğu takdirde,
buluğa ermiş yabancı kadının el ve yüzüne bakılmasının, caiz olduğunu ifade
eder. Nur sûresinde geçen âyeti de bu manaya delil kılınmıştır. Celaleyn
tefsirinde; ziynetten istisna edilen yerlerin, eller ve yüz olduğu belirtilir.
Ebu Hanife ve bir kavlinde Şafi-i Rahimehümullah böyle hükmeder. Şafi-i
hazretleri, yabancı kadının, yüz ve ellerine bakmanın, fitne tehlikesi olduğu
için haram olduğunu da söylemiştir. Burada ki istisnada maksadın, yüz ve eller
olduğuna dair İbn-i Abbas’tan da rivayet gelmiştir. İbn-i Abbas’ın bir
rivayetinde, bu açıklama Resûlullah’a aittir.” (Ebu Davud,
Libas 34-4104; Küt.Sitte C.15 S.54)
Sayın Yaşar Nuri Öztürk ve Sayın Keziban Hatemi’nin baş örtüsüne dair istediği bir âyete karşın,
bir çok âyet ve hadislerle cevap vererek bu konuyu tamamlamış olduk.
Zekeriya Beyaz beye de iyi anlayışlar
diliyoruz. Ve soruyoruz! Resûlullah (s.a.s) efendimiz vefat ettiğinden dolayı, baş örtüsü konusunda, O’na
itaat da son bulduysa; dini uygulamalardaki, namaz dahil sayısız sünnet olarak kabul edilen diğer uygulamalar da terk mi edilmelidir? O zaman
en azından namaz kaç rekat ve hangi
saatte nasıl kılınacaktır?
Kur’an’ın emirleri, nasıl kıyamete kadar bâki ve
geçerli ise; O’nun mübelliği, müfessiri ve uygulattırıcısı olan Resûlullah (s.a.s)
efendimizin de emirleri, tavsiyeleri, sünnetleri kıyamete kadar bâkidir. O
yalnız zamanındaki insanlara değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığın
evrensel peygamberidir. Ve de alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
“Göklerde
ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, azîz ve hakîm
olan Allah'ı tesbih eder.” (Cuma sûresi âyet : 1)
هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا
مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
“Çünkü
ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara
Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur. Kuşkusuz onlar önceden
apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Cuma sûresi âyet : 2)
وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“(Peygamberi)
müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da göndermiştir.
O, azîzdir, hakîmdir.” (Cuma sûresi âyet : 3)
Sayın Beyaz;
üstteki âyeti kerime gösteriyor ki Resûlullah Efendimiz yalnız o günkü dünya
insanlarına değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanlara gönderilmiştir.
Yalnız asrındaki inananları değil, kıyamete kadar gelecek tüm inananları da “...temizliyor, onlara
da Kitab ve hikmeti öğretiyor.” Peygamberimizin emirleri kıyamete kadar bâkidir
ve onları tatbik etmek inananlar için kurtuluş vesilesidir.
“Prof. Yaşar Nuri Öztürk'ün 'Cevap Veriyorum' adlı
kitabı, islamın hayata bakışıyla ilgili hayli tartışma yaratacak görüşler
içeriyor”
“ HAZIRLAYAN: İhsan Yılmaz
Bugüne kadar İslam'a çağdaş yaklaşımıyla büyük ilgi çeken çıkışlar yapan
İslam düşüncesi uzmanı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, yeni kitabıyla da ciddi
tartışmaların yolunu açtı.
Prof. Öztürk,
bugüne kadar çeşitli kişi ve çevrelerden kendisine yöneltilen tam 342 soruya
verdiği yanıtları, 'Cevap Veriyorum' adlı kitabında topladı. Kitabında Prof.
Öztürk, İslami görüş ve kurallarla İslam'ın hayata bakışı konusunda hayli
değişik görüşleri gündeme getirdi. örneğin, cennetin sadece 'erkeklerin seks
yurdu' gibi algılanmasının yanlış olduğunu belirten Prof. Öztürk, kitabındaki
yanıtlarından birinde "Cennet'te kadınlara da erkek verilecek" dedi.
İmam nikahının İslami açıdan geçerli olmadığı, Türkiye gibi ekonomik krizdeki
ülkelerde hacca gidilmemesi gerektiği gibi tartışama yaratacak görüşlere yer
veren Öztürk'ün kitabından bazı bölümler şöyle:
Sayın Öztürk Diyor ki:
“'Hawking kıyamet alameti'
Dünyaca ünlü İngiliz teorik fizikçi Stephen Hawking'i kıyamet alameti
sayılan 'Dabbetül Arz' diye nitelendiren Öztürk, şu görüşü dile getirdi: "Dabbatül Arz bir insandır. Beyni
ve özü bakımından mükemmel olmasına rağmen, bedensel açıdan tam fonksiyonel bir
insan değildir. Dabbetül Arz çıkmıştır, şu anda yaşamaktadır ve Kuran'ın sözünü
ettiği uyarıları, yine Kuran'ın gösterdiği tarz ve üslupla insanlığa
ulaştırmaktadır. Bana göre Dabbetül Arz, insanlığa kıyametin yaklaştığı yönünde
sürekli uyaran ve nitelikleri Kuran’daki tanıtıma tıpa tıp uyan Hawking'tir."
Değerli okurlarım; âyet ve
hadislerde geçen “DABBET’ÜL ARZ” kıyamet kopmadan bir müddet önce yerden
çıkacak bir canlı olarak tarif edilmektedir. Ve de Allah’ın görevlendirdiği
kutsal bir zattır. Yaşar Nuri’nin “dabbetül
arz” dediği İngiliz teorik
fizikçi Stephen Hawking ise en azından
peygamber efendimize inanmayan Kur’an-ı ve Allah’ı kabul etmeyen ya bir ateist
ya da bir gayrımüslimdir. Kur’an’ı, Allah’ı ve Resulullahı tanımayıp reddeden
üstelik felçli olduğundan dolayı ayağa kalkamayan bir kafir nasıl Allah namına
uyarıcılık yapabilir? En azından, âyeti kerimede geçtiği gibi bu adam anası,
babası olan bir kimsedir. Halbuki âyeti kerimede görüleceği gibi Dabbe yerden
çıkarılacak,anasız babasız olacaktır. Bu mantıksız, ölçüsüz yakıştırmalar ancak
Sayın Öztürk’le örtüşür. Allah akıllar versin.
İşte
âyet ve hadisler:
وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِّنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ
“Söylenen
söz, başlarına geldiği zaman, onlar için yerden bir dâbbe çıkarırız da
bizim âyetlerimize insanların kati surette inanmaz olduklarını onlara söyler”(Neml Suresi,
âyet:82)
İşte
Hadisi şerifler:
Hadis
:1
ــ7230 -حَدّثَنَا أَبُو غَسَّانَ مُحَمَّدُ بْنُ عَمْرٍو
زُنَيْجٌ. ثَنَا أَبُو تُمَيْلَةَ. ثَنَا خَالِدُ بْنُ عُبَيْدٍ. ثَنَا عَبْدُ
اللّهِ بْنُ بُرَيْدَةَ عَنْ أبِيهِ؛ قَالَ: ذَهَبَ بَي رَسُولُ للّهِ صَلَّي
اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى مَوْضِعٍ بِالْبَادِيَةِ قَرِيبٍ مِنْ مَكَّةَ.
فإِذَا أرْضٌ يَابِسَةٌ حَوْلَهَا رَمْلٌ. فَقَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ
عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَخْرُجُ الدَّابَّةُ مِنْ هَذَا الْمُوْضِعِ. فإِذَا فِتْرٌ
فِي شِبْرٍ.قَالَ اِبْنُ بُرَيْدَةَ: فَحَجَجْتُ بَعْدَ ذلِكَ بِسِنَينَ. فَأرَانَا
عَصاًلَهُ. فَإِذَا هُوَ بِعَصَايَ هَذِهِ. هكذَا و هكذَا.فِي الزوائد: هَذَا
إسناده ضعيف. ‘ن خالد بن عبيد، قَالَ البخاري: فِي حديثه نظر. و قَالَ اِبْنِ حبان
والحاكم: يحدث عن أنس بأحاديث موضوعة .
(7230)-
Abdullah İbnu Büreyde radıyallahu anhüma babası (Büreyde)'den naklediyor:
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm beni, Mekke'ye yakın badiyedeki bir
yere götürdü. Burası kuru bir yerdi, etrafı da kumdu. Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm: "Dâbbetu'l-arz bu yerden çıkacak" buyurdu. İşaret edilen
yerin eni ve boyu birer karıştı."İbnu Büreyde dedi ki: "Bundan yıllar
sonra haccettim. Babam (o sahanın en ve boy uzunluğunda) bir asasını bize
gösterdi. Baktım ki, o âsa benim bu âsam ile şu ve bu kadardır."(Kütübü Sitte
Terc.C.17.S.553)
Hadis : 2
ـ728ـ عن
أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]قالَ رسولُ اللّه #: تَخْرُجُ الدَّابَّةُ
وَمَعَها عَصَى مُوسَى وَخَاتَمُ سُلَيْمَانَ فَتَجْلُوا وَجْهَ المُؤمِنِ
بِالْعَصَى وتَخْطِمُ أنْفَ الْكَافِرِ بِالْخَاتَمِ حَتَّى إنَّ أهْلَ الخِوَانِ
لَيَجْتَمِعُونَ فَيَقُولُ هَذَا يَا مُؤمِنُ، وَيَقُولُ هذَا يَا كَافِرُ[. أخرجه
الترمذى .
(728)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)
buyurdu ki: "Dabbetu'l-arz, berâberinde Hz. Mûsa'nın asâsı ve Hz. Süleyman
(aleyhimâ'sselam)'ın mühürü olduğu halde çıkar. Asâ ile mü'minlerin yüzünü cilalar,
mührü de kâfirlerin burnuna basar. Öyle ki, sofra ehli toplanınca biri diğerine
(yüzündeki parlaklıktan dolayı) "Ey
mü'min!" der, diğeri de (öbürüne, burnundaki mühür damgası sebebiyle):
"Ey kâfir!"der. (Yani mü'min de kâfir de yüzünden tanınır).
[Tirmizî,
Tefsir, Neml (3186).] (Kütübü Sitte Terc.C.4.S.153)
Bu konuda, büyük müfessir, Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinden
ilgili bölümü alıyorum:
Neml Suresi,âyet.82:
¤á¡è¤î Ü Ç ¢4¤ì Ô¤Ûa
É Ó ë a ¡a ë o söylenen başlarına geleceği vakit de -
ya'ni kâfirlerin isti'cal ettikleri o va'd, söylenen o azâb tamamiyle aleyhlerinde
vukua geleceği, başlarına kıyamet kopacağı vakıt, yâhud aleyhlerinde o hüküm
vakı' olacağı zaman
¡¤ üa å¡ß ¦ò £2¬a
¤á¢è Û
b ä¤u ¤ a onlar için Arzdan bir dâbbe çıkarırız ; æì¢ä¡Óì¢íü
b ä¡mb í¨b¡2 aì¢ãb × b £äÛa £æ a
=¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m nâsın âyetlerimize yakîn ile inanmaz
idiklerini kendilerine söyler. - Bâlâda beyan olunduğu üzere «; æì¢à Ç
b è¤ä¡ß ¤á¢ç ¤3 2 b® è¤ä¡ß §£Ù ( ó©Ï ¤á¢ç ¤3 2 » olduklarını
anlatır. - Burada kıyamet alâmetlerinden olan bir dabbetül'arz haber veriliyor....
Bununla beraber
É 2¤ a
ó¬¨Ü Çó©'¤à í ¤å ß ¤á¢è¤ä¡ß ë 7¡å¤î ܤu¡
ó¨Ü Ç ó©'¤à í ¤å ß ¤á¢è¤ä¡ß ë 7©é¡ä¤À 2«ó¨Ü Ç
ó©'¤à í ¤å ß ¤á¢è¤ä¡à Ï 7§õ¬b ß ¤å¡ß
§ò £2¬a
£3¢× Õ Ü ¢é¨£ÜÛa ë » âyetinden
anlaşıldığı üzere her hayvanda isti'mal olunur. Hayvan lâfzına müradif gibidir.
«b è¢Ó¤¡
¡é¨£ÜÛa ó Ü Ç ü¡a ¡¤ üa ó¡Ï §ò £2¬a
¤å¡ß
b ß ë dan anlaşılan da budur.
Binaenaleyh hayvan gibi insana da ıtlak olunur. Bu âyette «dabbe» diye nekire
olarak vârid olmasından bunun bildiğimiz dabbelerden bam başka bir dabbe olması
tebadür eder. «¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m ¦ò £2 a
» terkibinden zâhir
olan ise bunun hayvanı nâtık, ya'ni insan olmasıdır. Tefsirler de bu iki nokta
etrafında dolaşmaktadır.
Ragıb,
Müfredatında bu babdaki akvali şöyle telhıs etmiştir: «=¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m
¡¤ üa å¡ß ¦ò £2¬a
¤á¢è Û
b ä¤u ¤ a » kavli kerîminde denildi ki: «dabbe
tanıdığımızın hilâfına bir hayvandır ki çıkması kıyamet sırasına mahsustur. Bir
de denildi ki «bununla cehalette hayvanlar menzilesinde olan eşrar murad
olunmuştur» bu takdirde dabbe bütün (mâyedübb) ün ismi olarak cemi' olmuş olur.
(Hain) in cem'inde hâine gibi. Kazı beyzavî ve ba'zı ehli hadîs bunu «cessase»
olmak üzere göstermişlerdir ki bir hadîste varid olduğu üzere Cessase Deccal
için ahbar tecessüs eden casus demektir. Ebüssüud da diyorki: bu dabbe
cessasedir. Bundan ismi cins ile ta'bir olunması şanının garabetine ve
evsafının tavrı beyandan haric olduğuna delâlet eder. Bu münasebetle hadîste
varid olan ba'zı garib rivayetleri kaydettikten sonra şunu da ılâve eyliyor ki:
Hazreti Alîden şöyle rivayet olundu: kuyruğu olan bir dabbe değil, sakalı olan
bir dabbedir demiş, bir recül olduğuna işaret eylemiştir. Fakat meşhur olan bir
dabbe olmasıdırgça . Şübhesiz Kur'anda «¦ò £2 a
»
ta'bir olunduğu için dabbedir. Lâkin recül de bir dabbedir. «¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m
¦ò £2 a
» buyurulması ise bunun bir insan olmasını
ta'yin için zâhir bir karînedir. Burada kelâma mecazî bir ma'nâ vermek veyahud
«¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m » fı'lini söylemek ma'nâsına değil de cerh ma'nâsına
teklîme hamleylemek hilâfi zâhirdir. Rivayatı garîbe ile Kur'anı zâhirinden
ıhrac etmek iykanına halel getirmektir.
Kaldı
ki Ahmed, Tayalisî, Naım ibni Hammad, Abd ibni Hamîd, Tirmizî Hasen diyerek,
İbni Mace, İbni Cerir, İbni Münzir, İbni Ebi Hatım, İbni Merdûye ve Beyhakî
gîbi zevatın Ebû Hüreyre radıyallahü anhten tahric eyledikleri bir hadîste
Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem buyurmuştur ki; «dabbetül'arz, Mûsanın
Asası ve Süleymanın Mührü beraberinde olarak çıkacak, Mühr ile mü'minin yüzünü
parlatacak, Asa ile kâfirin burnunu kıracak, nas sofraya toplanacak, mü'min ve
kâfir tanınacak». Bu hadîse nazaran da bu dabbe maddî ve ma'nevî harikulâde bir
kuvvet ve saltanat ile zuhur edip büyük bir islâm devleti teşkil edecek bir
sahib huruc olmuş oluyor. Şübhe yok ki Asayi Musâ ile Mühri Süyelmanı hâiz olan
zat büyük bir şahsıyyet olacaktır. Hem de şirardan (şerlilerden) değil hıyardan (hayırlılardan) olacak, çünkü
mü'minin yüzünü güldürecek kâfirin burnunu kıracak. Âyette «; æì¢ä¡Óì¢íü
b ä¡mb í¨b¡2 aì¢ãb × b £äÛa £æ a
=¤á¢è¢à¡£Ü Ø¢m » buyurulması da bunu ıktiza ediyor. Şu halde
buna dâbbe tesmiye edilmesinin vechi, onun kâfirlere karşı haşîn olacağını ve
Allah tealâya nazaran onun ihracı zor bir şey değil, yerden adî bir dâbbe
çıkarmak gibi kolay olduğunu anlatmaktır. (Elmalılı tefsiri C.5.S.3701-3)
Değerli okurlarım ; Âyet ve
hadislerde görüldüğü gibi; son zamanda yerden çıkacak olan “Dabbetü’l-arz, O
mübarek zat, bir anadan, babadan meydana gelmemiştir. Fakat; sakallı bir insan olarak, tüm insanları,
Hz.Süleyman’ın mührü ve Hz.Musa’nın asasıyla mucizevi bir surette ve harika bir
hareket kabiliyeti ile tescil etmek üzere Hz.Allah tarafından yerden
çıkartılmıştır. Yaşar Nuri öztürk’ün iddialarıyla hiçbir alakası yoktur.O’nunki
ciddiyetten uzak bir yanılgıdır.
Değerli okurlarım:
Zaman zaman merakla sorduğunuz
“Zülkarneyn” ile“Yecüc ve Mecüc” konusuyla ilgili âyet ve hadisi şerifleri
buraya alarak sizlere bilgi aktarmayı uygun buldum.İnşaallah en doğru kaynaklardan
en sağlam bilgileri alırız.
İşte ayetler: ¤6e
وَيَسْأَلُونَكَ
عَن ذِي الْقَرْنَيْنِ قُلْ سَأَتْلُو
عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْرًا
“Ve
sana Zülkarneyin'den sual ediyorlar. De ki: Ona dair size kâfi bir haber hikâye
edeceğimdir.” (Kehf Suresi, âyet:
83)
إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا
“Biz
onu yeryüzünde bir kudrete erdirdik ve ona her şeyden bir sebep verdik.” (Kehf Suresi,
âyet:84)
فَأَتْبَعَ سَبَبًا
“Artık
o, bir yol takibe başladı.” (Kehf Suresi, âyet:85)
حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْمًا قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا
”
Tâki, güneşin battığı yere vardı, onu siyah bir çamur gözesinde batar -gibi-
buldu ve onun yanında bir kavim de buldu. Dedik ki: Ey Zülkarneyin!. Ya azap
edersin veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın.” (Kehf Suresi,
âyet:86)
قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُّكْرًا
”
Dedi ki: Her kim zulüm ederse elbette onu cezalandırırız, sonra da Rabbine
gönderilir, artık o da cidden şedditle bir azap ile cezalandırır.” (Kehf Suresi,
âyet:87)
وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاء الْحُسْنَى وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا
“Amma
her kim imân eder ve iyi amelde bulunursa artık onun için çok güzel bir mükâfat
vardır ve ona emrettiğimiz şeylerden bir kolaylık söyleriz”. (Kehf Suresi, âyet:88)
ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
“Sonra
da başka bir yol takip etti.” (Kehf Suresi, âyet:89)
حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَى قَوْمٍ لَّمْ نَجْعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتْرًا
“Vaktaki
güneşin doğduğu bir tarafa kavuştu, onu bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar
için güneşe karşı, bir siper yapmış değildik.” (Kehf Suresi,
âyet:90)
كَذَلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا
”
İşte böylece. Ve şüphe yok ki, onun yanında neler olduğunu biz ilmen
kuşatmışızdır.” (Kehf Suresi, âyet:91)
ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
”
Sonra diğer bir yolu takibe başladı.” (Kehf Suresi, âyet:92)
حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْمًا لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا
“Vaktaki,
iki dağın arasına kavuştu, onların yakınında bir kavim buldu ki, söz
anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler.” (Kehf Suresi,
âyet:93)
قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَى أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا
“Dediler
ki: Ey Zülkarneyin!. Şüphe yok ki, Yecüc ile Mecüc, yerde fesat çıkarıp duran
kimselerdir. Bizim ile onların arasına bir sed, yapman için sana bir ücret
versek olur mu?.”(Kehf Suresi, âyet:94)
قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا
”
Dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu -nimetler sizin bana vereceğiniz
ücretten- hayırlıdır. Siz bana bir kuvvet ile yardım edin, sizinle onların
arasına bir kuvvetli sed (engel) yapayım. (Kehf Suresi, âyet:95)
آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَارًا قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا
“Bana
demir parçaları getirin, iki dağın arası bir seviyeye gelince körükleyin dedi.
Onu ateş haline koyduğu zaman da getirin bana, dedi. Üzerine erimiş bakır
dökeyim.” (Kehf Suresi, âyet:96)
فَمَا اسْطَاعُوا أَن يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا
Artık ne onun
üstüne çıkmaya kâdir oldular ve ne de onun için bir delik açmaya güçleri yetti.” (Kehf Suresi, âyet:97)
قَالَ هَذَا رَحْمَةٌ مِّن رَّبِّي فَإِذَا جَاء وَعْدُ رَبِّي جَعَلَهُ دَكَّاء وَكَانَ وَعْدُ رَبِّي حَقًّا
”
Dedi ki: Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vâdi geldiği vakit ise onu
dümdüz etmiş olacaktır. Ve Rabbimin va'di, bir hak olmuştur”. (Kehf Suresi, âyet:98)
وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا
“Ve
o gün -Yecüc ile Mecüc'ün çıktıkları zaman- onların bazılarını bazısı içinde
dalgalanır -muztarip- bir halde bırakmışızdır ve sûra üfrülmüştür, artık
onların hepsini toptan toplamışızdır.” (Kehf Suresi,
âyet:99)
وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِّلْكَافِرِينَ عَرْضًا
”
Ve o gün cehennemi kâfirler için bir gösterişle göstermişizdir.” (Kehf Suresi, âyet:100)
الَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِي غِطَاء عَن ذِكْرِي وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا
“
Onlar ki, gözleri benim zikrimden bir perdede idi ve işitmeğe de kâdir olamaz
olmuşlardı.”.. (Kehf Suresi,
âyet:101)
İşte
Hadisi Şerif :
السَّمَاءِ. فَتَرْجِعُ عَلَيْهَا الدَّمُ
الّذِي إجْفَظَّ. فَيَقُولُونَ: قَهَرْنَا أهْلَ ا‘رْضِ وَعَلَوْنَا أهْلَ
السَّمَاءِ فَيَبْعَثُ اللّهُ نَغَفاً فِي أقْفَائِهِمْ فَيَقْتُلُهُمْ بِهَا.قَالَ
رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ والَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ! إنَّ
دَوَابَّ ا‘رْضِ لَتَسْمَنُ وَتَشْكَرُ شَكَراً مِنْ لُحُومِهِمْ.فِي الزوائد:
إسناد صحيح. رِجَالُهُ ثقات. ورواه الحاكم و قَالَ: صحيح عَلَى شرط مسلم .
1244. (4080) (7231)- Ebu Hüreyre
radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular
ki:"Ye'cüc ve Me'cüc (seddi) her gün kazarak nihayet güneşin ışığını
görmeye yakın, başlarındaki kişi onlara: "Haydi dönün, kazımıza yarın
devam ederiz!" der. Allah Teâla hazretleri, sabah oluncaya kadar seddi
eski güçlü haline iade eder. Bu hal onların müddetleri doluncaya kadar devam edecek.
Vakit dolup da Allah onları insanların üzerine göndermek istediği zaman, aynı
şekilde yine kazacaklar, güneşin ışığını görecekleri gedik açılacağı zaman,
başlarındaki "haydi dönün inşaallah yarın kazmaya devam ederiz"
diyecek. Onlar da "inşaallah!" diyecekler; ertesi günü gelecekler. Bu
sefer seddi bıraktıkları gibi bulacaklar. Yine kazacaklar, bu sefer insanların
üzerine çıkacaklar ve (uğradıkları) suyu içip tüketecekler. İnsanlar, onlara
karşı kalelerine çekilecekler. Bu sefer onlar da oklarını göğe atacaklar.
Okları, üzeri kanlı olarak geri dönecek. Bunun üzerine Ye'cüc ve Me'cüc:
"Biz yeryüzündeki insanları kahrettik ve göktekilere de galebe
çaldık" diyecekler. Sonra Allah, onların enselerine musallat olacak deve
kurtlarını gönderecek, bunlarla onları öldürecek."Resûlullah Aleyhissalâtu
vesselâm devamla dedi ki: "Nefsim elinde olan Zât-ı zülcelâl'e yemin olsun
ki, yerdeki hayvanlar onların etlerini yemek suretiyle muhakkak ki iyice semirecek
ve memeleri sütle dolacaktır." (Müslim.Kütübü Sitte Terc.C.17.S.554)
Âyeti kerimelerden ve hadisi şeriften anlıyoruz
ki: “Yecüc ve Mecüc” isimli kavimler, topluluklar, yer yüzünde değil; yerin
altında yaşıyorlardı; ancak zaman, zaman bir geçitten çıkarak yeryüzündeki
toplulukları rahatsız ediyorlar, onlara zulmediyorlardı. Bundan dolayı, zarar
gören oranın yerli halkı o bölgeye
uğramış bulunan; Hz. Zülkarneyn’den yardım istemişler; Hz. Zülkarneyn de
Demirleri eriterek vede üzerine bakır eriyiği döktürerek onların çıkış yerlerini
kapatmış, onların Allah’ın izni ile yerin altında hapis kalmalarını
sağlamıştı.ve kıyamete yakın zamana kadar da orada yaşamlarına devam edecekler
ve son zamanlarda, âyeti kerime ve hadisi şeriflerde bildirildiği gibi;
yerlerinden çıkarak yer yüzüne dağılacaklar tüm insanlığı taciz edeceklerdir.
Ve böylece sura üfürülecek ve kıyamet kopacaktır. En doğrusunu Hz.Allah bilir.
Sayın Öztürk diyor ki:
•
Kadınlar cuma namazı kılabilir. Herhangi
bir yerde, özellikle
evde baş açık olarak namaz kılmak mümkündür.
Saçlar, örtülmesi farz yerler değildir.
Sayın Öztürk; yine size soruyorum yeni bir şey icad etmiş
gibi konuşuyorsunuz. Cuma namazının ve cenaze namazının kadınlar tarafından
kılınamayacağını iddia eden her hangi bir kitaba veya herhangi bir ilim adamına
rastladınız mı? Cumanın kadınlara farz olmaması, ayrı hükümdür, fakat kadınlar
Cuma namazı kılamaz demek başka bir hükümdür. Elbette ki Cuma namazı kadınlara
farz değildir. Fakat Cuma namazı kılmalarına da
bir engel yoktur. Cuma kılarlarsa, öğlen namazı üzerlerinden kalkmış
olur. Cenaze namazını zaten kılabilirler. Hatta Resulullah efendimizin cenaze namazını
önce erkekler sonra kadınlar kılmışlardır.
Sayın Öztürk; (kadınlar) Herhangi bir
yerde, özellikle evde baş açık olarak namaz kılmak mümkündür. Saçlar, örtülmesi farz yerler değildir. Diyorsunuz. Bu iddanızı çürüten ayetleri aşağıya
alıyorum:
Âyet : 1
“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini
(harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen
kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş
örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.” (Nur
Suresi,âyet:31)
Âyet :2
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا
“Ey Peygamber!. Eşlerine ve
kızlarına ve müminlerin kadınlarına deki, üzerlerine ferâcelerini sıkı
örtsünler. Bu, onların tanınmalarına ve ezâ edilmemelerine en yakın -en
uygun bir sebep- tir. Ve Allah çok mağfiret edendir, çok merhametli olandır.” (Ahzab Suresi, âyet:59)
Âyet : 3
وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَاء اللَّاتِي لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ أَن يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِزِينَةٍ وَأَن يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَّهُنَّ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“Evlenme
arzuları kalmayan oturmuş kadınların ise bir ziynet ile açılıvermemeleri
halinde üst örtülerini bırakmalarından kendileri için bir günah yoktur. Mamafih
iffete ziyadesiyle riayet etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır ve Allah
bihakkın işiticidir, hakkıyla bilicidir.” (Nur suresi
âyet: 60)
“Y.N.Öztürk
Diyor ki:”
• “Yarım yüzyılda 100 bin
cami yaptık ama içinde insan yapılan bir tane cami yok. Allah'ın evi dediğimiz
o duvarlar arasında kin ve düşmanlık yayılıyor.” (19 Ekim 2001
tarihli Milliyet Gazetesi cevaplar kitabından)
Sayın Öztürk; müslümanlara olan kinin gayzın ağzından
taşıyor, (depremin getirdikleri isimli kitabında) birçok cami yıktığını, (eğer
doğruysa) ifade ediyorsun. Burda da hangi dinin, hangi tarikatın etkisinde
kalmış isen tüm müslümanları insan dışı ilan edecek kadar cür’et göstererek
haddi aşmaktasınız ! Şu sözünüzün
farkında mısınız(?): “Yarım yüzyılda 100 bin cami yaptık ama
içinde insan yapılan bir tane cami yok.” Diyorsunuz. Bu ne demek ! Yani camilerdekiler insan değiller mi? Demek
istiyorsunuz.O vakit aynaya bakarak kendinizi görüyorsunuz demektir.Lutfen bir akıl hastahanesine
başvurunuz,derim. Çunkü, Resulullah efendimiz: “ Eyvah insanlar helak oldu ;diyenler,helak olmuştur.” Buyurmaktadır.
Sayın Öztürk, acaba siz,ömrünüz
boyunca sizin gibi, kaç adam yaptınız (!) Yani kaç kişiyi doğru
inancından saptırdınız? Yazıklar olsun.
Acaba
Allah’ın huzurunda nasıl hesap vereceksiniz.?
Sayın Öztürk Diyor Ki
'Sünnet İslami değil'
Ortadoğu örfüdür.
Sayın Öztürk ! Sizi yönlendiren güçlerle beraber mukaddeslere
saldırma hususunda başka bir şey bulamadığınızdan ; Allah’ın (c.c.)dostum
dediği ve dini kendisine nisbet ettiği Hz.İbrahim aleyhisselamın sünneti
olarak; 80 yaşında kendi nefsinden başlayarak inananlara uygulattığı sünnet
olma olayını ; “Sünnet denen cerrahi operasyonun Kuran'da yeri yok. Bir Ortadoğu
örfüdür.”demek suretiyle; size inanacak
kadar cahil insanların kafalarını karıştırıyosunuz.
Hz.İbrahim’
in (a.s.) sünneti olarak binlerce yıldır tatbik edilen ve peygamberimiz
efendimizin de tasvib ederek ümmetine uygulattığı ve dolayısıyla peygamberlerin
müşterek sünneti olan bu konuyla ilgili hadisi şerifleri aşağıya alıyorum.
Kur’an da geçmiyor dersen namazın da, nasıl kılınacağı ve kaç rekat, kaç ruku,
kaç secde ile tamamlanacağı da kur’an da geçmemektedir. Elbette peygamberler
vahiysiz konuşmazlar.
ـ5ـ وعن
يحيى بن سعيد:
]أنَّهُ
سَمِعَ
سَعِيدَ بْنَ
المُسَيِّبِ
يَقُولُ:
كَانَ
إبْرَاهِيمُ
عَلَيْهِ
السََّمُ
أوَّلَ
النَّاسِ
ضَيَّفَ
الضَّيْفَ، وَأوَّلَ
النَّاسِ
اخْتَتَنَ،
وَأوَّلَ النَّاسِ
قَصَّ
شَارِبَهُ،
وَأوَّلَ
النَّاسِ
رَأى
الشّيْبَ،
فقَالَ: يَا
رَبِّ مَا هَذَا؟
قَالَ:
وَقَارٌ.
قالَ: رَبِّ
زِدْنِى وقَاراً[.
أخرجه
مالك.وزاد
رزين: ]وَهُوَ
ابْنُ
مِائَةٍ وَعِشْرِينَ
سَنَةً
وَعاشَ
بَعْدَ ذلِكَ
ثَمَانِينَ[ .
5. Yahya İbnu Saîd'in
anlattığına göre, Saîd İbnu'l Müseyyeb
(rahimehullah)'ten şunu işitmiştir: "Hz. İbrahim (aleyhisselâm), misafir ağırlayan
ilk kimse idi. Keza o ilk sünnet olan kimseydi. Bıyığını kesenlerin ilki,
saçında aklık görenlerin ilki de o idi. Ak saçları görünce: "Ya Rabbi bu
nedir?" diye sormuş; Rabbi de: "Bu vakardır ey İbrahim!" demiş.
O da: "Rabbim! Öyleyse vakarımı artır!" diyerek duada bulunmuştur."
Rezîn şunu ilave etmiştir. "Bu sırada Hz. İbrahim 120 yaşındaydı. Bundan
sonra 80 yıl daha yaşadı." [Muvatta, Sıfatu'n-Nebi 4, (2,
ـ4336 ـ2ـ
وَعَنْ
اِبْنِ
عُمَرَ
رَضِيَ
اللّهُ عَنْهما
قَالَ: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #: إنَّ
الْكَرِيمَ
ابْنَ
الْكَرِيمِ ابْنِ
الْكَرِيمِ
ابْنِ
الْكَرِيمِ
يُوسُفُ بْنُ
يَعْقُوبَ
بْنِ
إسْحَاقَ
بْنِ إبْرَاهِيمَ[.
أخرجه
البخاري .
1. (4336)-
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki: "Kerîm ibnu Kerîm İbni Kerim ibni Kerim: Yusuf İbnu
Yâkup İbni İshak İbni İbrahim'dir." [Buhârî, Enbiya 19, Tefsir,
Yusuf 1.]
AÇIKLAMA:
1-Burada, "kerîm
olmak" yani değerli olmak neseble tevil edilmiştir. Gerçekten Hz.
İbrahim'e dayanan Hz. Yûsuf'un nesebinde
hep peygamberler yer almaktadır. Böylesi bir nesebe sahip olan kimse nesebce
ekrem olur.
2- Hz. İbrahim, Kur'ân-ı
Kerîm'de zikri çokça geçen büyük
peygamberlerden biridir. 69 kere ismi geçer. İkinci rivayette görüldüğü üzere
bilinen diğer bir kısım peygamberlerin babası veya ceddidir. Hz. İshâk, Hz.
İsmail, Hz. Yâkup, Hz. Yûsuf aleyhimüsselam gibi, Hz. Lut (aleyhisselâm)'ın da
amcasıdır.
3-Hz. İbrahim'in diğer
peygamberlere nazaran müstesna bir
şahsiyeti vardır. Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman ona sahip çıkma hususunda nizâ
ederler. Kur'an meseleyi halleder: O ne Yahudi
ne de Hıristiyan değildir, o Müslümandır. "İbrahim ne Yahudi idi,
ne de Hıristiyan. O hak dine yönelmiş bir Müslüman idi. O Allah'a ortak
koşanlardan değildi." [(Âl-i İmrân
67).]
1-Hz. İbrahim'in hayatı, Kur'ân-ı Kerîm'de oldukça teferruâtlı
olarak anlatılır. Doğumu, babasıyla, puta
tapan kavmiyle olan mücadelesi, putlara karşı ateşe atılışı, Ka'be'yi
inşâ edişi, Allah'a oğlu İsmâil'i kurban etmesi hususunda gördüğü rüyası,
oğlunu boğazlayacağı sırada koçun verilmesi vs. Kur'ân'da hayat hikâyesi bu
kadar teferruâtıyla yer alan başka peygamber yoktur denebilir.
5- Hz. İbrahim, dinler
tarihinde ve bilhassa tevhid tarihinde mühim bir halkayı teşkil eder. Bir kısım
içtimâî ve beşeri müesseseler onunla başlar. Sünnet olma tatbikatını insanlığa
ilk defa O getirmiştir. İlk misafir ağırlayan da odur.Hz. İbrahim, herkesin
üryân (çıplak) geleceği mahşerde ilk giydirilecek.
ـ4ـ وعن
أبى هريرة
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال
رَسولُ
اللّهِ #:
اخْتَتَنَ
إبْرَاهِيم
بِالقدُّومِ،
وَقالَ
بَعْضُهُمْ
مُخَفَّفٌ:
وَهُوَ ابْنُ
ثَمَانِينَ
سَنَةً[.
أخرجه الشيخان.»الْقَدُومُ«:
بالتخفيف آلة
النجار، وبالتشديد:
اسم موضع،
وقيل: بالعكس .
4.
(2150)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İbrahim (aleyhisselâm) Kaddûm nâm
-bazısı da şeddesiz olarak Kadûm demiştir- mevkide seksen yaşında olduğu halde
sünnet oldu." [Buhârî,
İsti'zân, 51, Enbiya 8; Müslim, Fedâil
151, (2370).]
AÇIKLAMA:
1- Kaddûm veya Kadûm, iki
mânaya gelmektedir:a) Ucu eğri marangoz keseri, satır.b) Bir yer adıdır.
Mu'cemu'l-Büldan'daki bir rivayete göre vaktiyle Şam'da (yâni Suriye'de) Halep
yakınlarında mevcut olmuş bulunan bir karye'nin adıdır. İbrahim
Halilu'r-Rahmân'ın meclisidir, şimdilerde bilinmemektedir. Yine
Mu'cemu'l-Büldân'ın verdiği bilgilere göre, Na'mân'da bir yer adı, Medine
yakınlarında bir dağ adı, Yemen'de bir kale adıdır. Sadedinde olduğumuz
rivâyet, kelimeyi "Suriye'de Hz. İbrahim'in sünnet olduğu köyün adı"
mânasında anlamamıza da müsait olduğu gibi, keser mânasında anlamamıza da
müsaittir. Nitekim bâzı şârihler bu mânayı esas almıştır.2- Bu rivâyet Hz.
İbrahim'in 80 yaşında iken sünnet olduğunu göstermektedir. 120 yaşında sünnet
olduğunu haber veren rivâyetler de vardır. Aradaki ihtilâfı çözmek için
şarihler çeşitli yorumlar getirirler. Hatta El-Kemâl İbnu Talha hitân üzerine
te'lif ettiği müstakil bir cüzde iki ayrı rivâyeti kaydettikten sonra demiştir
ki: "Bunlar şöyle cem'edilir: Hz. İbrahim 200 yıl yaşadı. Bunun 80 senesi
sünnetsiz devredir, 120 yılı da sünnetli olarak geçen ömrüdür. Öyleyse önceki
hadis onun doğumundan itibaren saymak kaydıyla 80 yaşında iken sünnet olduğunu,
diğer hadis de öldüğü andan geriye saymak sûretiyle hayatının 120. yılında
sünnet olduğunu belirtmektedir." Bu açıklamaya el-Milha fi'r-Reddi Alâ
İbni Talha adında müstakil bir te'lifle cevap veren el-Kemâl İbnu'l-Adim dört
ayrı nokta-i nazardan bu görüşün yanlışlığını belirtmiştir. Kemâl İbnu'l-Adim
dört ayrı nokta-i nazardan bu görüşün yanlışlığını belirtmiştir. Kemal
İbnu'l-Adim'in dikkat çektiği hususlardan biri Hz. İbrahim'in yaşı hususunda
gelen rivâyetlerin ihtilaflı olduğu ve bunlardan da hiçbirinin sâbit bulunmadığı,
dolayısiyle, mezkur ihtilafın çözümünde yaşı esas almanın mümkün olmadığıdır.
Rivayetler Hz. İbrahim'in 200, 175, 161 yaşlarında vefat ettiğini
söylemektedir.
SÜNNET
YAŞI
Sünnet olma yaşı
ihtilâflıdır. Denebilir ki, bu hususta dinimizin kesin bir emri yoktur. Bazı
hadisler doğumun yedinci gününü tesbit ederse de cumhur bunu istihbâb olarak
anlamıştır. İbnu Abbâs'tan gelen bir rivayette: "Erkeği, "idrak
edinceye kadar sünnet etmezlerdi"denmiş olmasını delil kılan bâzı âlimler:
"Küçük yaşta sünnet, bu iş, küçüğe kolaylaştırmak içindir, zîra henüz uzvunun
zayıflığı ve anlayışının azlığı sebebiyle ona zor gelmez" demiş ve
sünnetin gerektiği yaşı, uzvun kullanılma zamanına tâlik etmiştir:
"Meseleye aklen bakıldığı zaman anlaşılır ki, sünnet, uzvun cimâda
kullanılmasına ihtiyaç hasıl olma zamanının yaklaşmasına kadar
gereksizdir."İbnu Hacer, bu görüşe katılmaz ve der ki: "Hz.
İbrahim'in (80 yaşında sünnet olduğunu haber veren) kıssası, herhangi bir
sebeple sünnet olma işi gecikmiş olsa bile ileri yaşta sünnet olmanın gereğine
ve bunu taleb etmenin meşruiyyetine delil teşkil eder. Fakat sünneti
ihtiyarlığa kadar te'hir etmenin meşru olduğuna delil olmaz. Akla dayanılarak
beyan edilen mütâlaaya gelince, bu sağlıklı bir muhakeme olamaz. Zîra hitânın
hikmeti, sadece cimanın gereklerini tamamlamaya münhasır değildir. Sözgelimi
bir hikmeti de sünnetle alınan kabuğun bir miktar idrarı tutmasıdır. Bu hal,
bilhassa su kullanmayıp taşla istinca edenlerde ciddî bir meseledir. Bevl işi
bittikten sonra kabukta kalan idrarın akarak elbiseyi veya bedeni
kirletmeyeceğinden kesinlikle emin olunamaz. Bu durumda, çocuğa namazın emredilme
yaşından önce sünnet edilmesinde acele etmek gerekecektir ve bu yaş, sünnet
için en uygun zamandır."Bu ifadesiyle İbnu Hacer, alıştırmak için nâfile
olarak namazın emredilme yaşı olan temyiz yaşı'ndan önce sünnet edilmesi
gereğini söylemiş oluyor. Temyiz yaşı, her çocuğa göre değişen bir keyfiyet ise
de vasatî olarak 6-7 yaşları temyiz yaşı kabul edilmiştir. Öyle ise çocuğun en
geç 4-5 veya 6 yaşlarında sünnet edilmesi daha muvafık gelmektedir. 4-
Görüldüğü üzere, sünnet (hitân) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)
tarafından teşrî edilmiş bir amel değildir. Bazı hadisler, bunu ilk defa Hz.
İbrahim'in teşri ettiğini belirtir. Yahudilerde de bidayetten beri uygulanan
bir ameldir. Ehl-i Kitap olmayan başka kavimlerde de tarih boyunca görülmüştür:
Eski Mısırlılar, Habeşli zenciler, Kolklar vs.5- Bazı hadisler kızların
sünnetinden de bahseder. Ancak bu, bütün kadınlar için gerekli olan bir durum
değildir. Bazı bölgelerde kadınlar, kesilmesi gerekecek kadar fazlalık
taşıdıkları için onlar hakkında da sünnet teşrî edilmiş ve Resûlullah meselenin
ahkâmını beyan etmiştir. Yurdumuzda ihtiyaç duyulmadığı için burada teferruata
girmeyi gereksiz addediyoruz. Ancak Resûlullah'ın ümmetin her meselesine nasıl
ilgi duyup irşadda bulunduğunu göstermek maksadıyla 2153. hadiste bazı
açıklamalar kaydeceğiz. (Kütübü Sitte C.7 Sh.532)
ـ3817 ـ2ـ وعن
عُثيم بن كثير
بن كليب عن
أبيه عن جده:
]أنَّهُ جَاءَ
رسولُ اللّهِ
# فقَالَ: قَدْ
أسْلَمْتُ
فقَالَ لَهُ
رسولُ اللّهِ
#: ألْقِ عَنْكَ
شَعَرَ
الْكُفْرِ.
يَقُولُ:
إحْلِقْ قالَ:
فَأخْبَرَنِى
آخَرُ أنَّ
النّبىَّ # قالَ
خَرَ مَعَهُ:
ألْقِ عَنْكَ
شَعَرَ
الْكُفْرِ
وَاخْتَتِنْ[.
أخرجه أبو
داود
.
(3817)- Useym İbnu Kesîr İbni Küleyb an ebîhi
an ceddihî'nin anlattığına göre (ceddi Küleb), Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a gelerek: "Müslüman oldum!" der. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm): "Üstünden küfür saçını at!" der ve traş olmasını söyler,
Useym'in babası dedi ki: "Bana bir başka (sahabî)nin bildirdiğine göre
Aleyhissalâtu vesselâm, beraberinde olan bir diğerine de: "Üzerindeki
küfür tüyünü at ve sünnet ol!" buyurmuştu." [Ebu Dâvud,
Tahâret 131, (356).]
Değerli okurlarım; Sayın Öztürk’ün dediği gibi sünnet
olmak, sıradan bir ortadoğu geleneği değil Hz.İbrahim’den (a.s.) buyana
peygamberimiz efendimiz dahil dini bir kural ve peygamberlerin müşterek
sünnetidir.
Sayın
Öztürk diyor ki:
• “Cuma namazı iki rekattır.”
Sayın
Öztürk Cuma namazı iki rekattır diyorsunuz. Şimdiye kadar Cuma namazının
farzının üç rekat, dört rekat veya daha fazla yahut daha az olduğunu hiçbir
kitapta gördünüz veya kimseden duydunuz mu? Elbette ki cumanın farzı iki
rekattır. 1400 senedir bu böyle bilinmekte ve böyle kılınmaktadır. Diğerleri
sünnettir. İsteyen kılar isteyen kılmaz. Şimdiye kadar siz sünneti terk
ettiğinizde, niçin sünnet kılmadınız diye camide size veya başka bir vatandaşa
müdahale edeni hiç gördünüz veya duydunuz mu? Bu iddianızda boş laftan ibaret
değil midir.?
Farzların yanındaki sünnetlere gelince salih müminler,
resulullah efendimiz o sünnetleri kıldığı ve de bazı müstehabları tavsiye
ettiği için kılmaktadırlar. Zira Allah’a yaklaşmanın yolu samimiyetle kılınan
namazlardan yani secdelerden geçer.
Evet %¤l¡ n¤Óa ë
¤¢v¤a ë QY “secde et ve
yaklaş..” (Alak suresi âyet: 19)
Sayın
Öztürk diyor ki:
“Kuran okumak için
aptest alma şartı, hiç kimse için yoktur.“
Değerli
okurlarım ku konuyu : Birinci “Kur’an’daki İslam Bu” kitabımızda
cevaplandırmıştık ama yine ilgili âyeti buraya alıyorum.Allah Öztürkü islah
etsin döne döne ayni yanlışlar ayrı ayrı kitaplarında tekrarlıyor. Bizi de
tekrarlamaya mecbur ediyor.
İşte
Ayetler:
إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ
“Muhakkak
ki o, elbette değerli bir Kur'an'dır.” (Vakıa suresi
âyet: 77)
فِي كِتَابٍ مَّكْنُونٍ
“Bir
korunmuş kitaptadır.” (Vakıa suresi
âyet: 78)
لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ
“Ona
tamamen temiz olanlardan başkası el süremez.” (Vakıa suresi âyet: 79)
تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ
“Âlemlerin
Rab'bi tarafından indirilmiştir.” (Vakıa suresi âyet: 80)
أَفَبِهَذَا الْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ
“Şimdi
siz mi bu kelâma ehemmiyet vermeyicilersiniz?” (Vakıa suresi
âyet: 81)
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ
“Ve
rızkınızı siz muhakkak kendinizin yalanlamanızdan ibaret mi kılacaksınız?” (Vakıa suresi
âyet: 82)
AÇIKLAMA:
KERİM
= Yani çok faydalı, feyizli, çünkü maaş
ve meade müteallik birçok mühim ilimlerin esaslarını muhtevidir. Diğer bir mana
ile: gayet güzel, hoş, tekrim ve ihtirama layık. Diğer bir mana ile de: Allah Teala indinde mükerrem. MEKNUN
BİR KİTAPTA MEKNUN = Saklı, yani temiz tutulmak, kirletilmemek, zai’edilmemek
için saklanır. Mahfazalar içinde mahfuz tutulur, musfhaflar öyle mahfuz
tutulmalıdır. Öyle ki: Mutahhar (temizlenmiş) olanlardan başkası O’na el
süremez bu nefiy, nehiy manasındadır. Yani taharetsiz, kirli eller O’na
dokunmasın, ancak maddi ve manevi pislikten: Hubsü hadesten taharetle
temizlenmiş imanlı, “abdestli”
kimseler temas etsin. Bu âyet sebebiyledir ki; fıkıhta cünup iken kur’an
okunamayacağı ve abdesti olmayanın mushafa meshedemeyeceği (el süremeyeceği)
beyan olunmuştur. Çünkü, Rabbül Alemin tarafından indirilmiş bir tenzildir O.
Şimdi siz bu kelama mı yağ süreceksiniz, hürmetsizlik edip inkar veya taharetsizlikle
(abdestsiz) O’nu kirletmeye mi kalkışacaksınız.? Ve rızkınızı sırf tekzib
etmenizden ibaret mi kılacaksınız.? Yani O kitaptan nasibinizi O’nu tekzib
etmek, bu suretle O nimete karşı nankörlük eylemekten ibaret mi yapacaksınız.?
Çünkü, O’ndan istifade edecek yerde O’na hürmetsizlik etmek, O’nu kirletmeye
çalışmak O’ndan alınacak nasibi küfr-ü inkardan ibaret kılmaktır. (Elmalılı
Tefsiri Hak Dini Kur’an Dili: C.7 Sh.4721-4724)
Burada da görüldüğü gibi
Kur’an-ı Kerim cünup veya abdestsiz olarak ele alınarak okunması haramdır,
yasaktır.
Fatiha’nın Özellikleri: Bu husustaki âyet
ve hadislere gelmeden önce fatiha’nın yapısını görelim: 7 âyetten oluşan fatiha
suresinin ilk dört âyeti, Allah’ı kamil sıfatlarıyla tanıtmaktadır.
Orta kısmındaki iki âyet ise,
bir ahit niteliğinde olup, tam bir bağlılığı arzetmektedir. Son ayetler ise, en
güzel bir duadır. Bu hususiyetlerinden dolayı ona, “ Fatiha’t-ül Kitap ve
Kur’an’ül Azim” denmiştir.
Bu husustaki âyet ve hadisleri
görelim:
وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِّنَ الْمَثَانِي وَالْقُرْآنَ الْعَظِيمَ
“Mukaddes
zatıma and olsun ki, sana tekrarlanan yediyi -Fatiha sûresini- ve büyük
Kur'ân'ı verdik.” (Hicr suresi âyet: 87)
Yukarıdaki
âyeti kerimede görüldüğü gibi: sana
tekrarlanan yediyi -Fatiha sûresini- ve büyük Kur'ân'ı verdik.” Buyurulurken, Fatiha suresi, Tüm Kur’an’ı Kerim’e denk tutulmuş
bulunmaktadır. Ve de Fatiha suresi tüm surelerden daha yücedir.
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ
مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ
“Rahman
ve rahim olan Allah Teâlânın adıyla (Okumaya başlarım).Hamd âlemlerin rabbi, Rahman
ve Rahim olup, Cezâ gününün sâhibi olan
Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ey Allah'ım yalnız sana ibâdet ederiz ve ancak senden
yardım dileriz. Bizleri doğru yola ilet, O kendilerine nimet vermiş olduğun
kimselerin yoluna ilet, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!” (Fatiha Suresi âyet: 1-7)
“Alemin”, alem kelimesinin
çoğuludur. İnsan, melek ve cin gibi akıl sahibi yaratıkların tamamını içine
alan evrenin adıdır. Bazıları da, Allah’ın varlığına delalet eden herşeye alem
denildiğini söylemişlerdir.
Rahman, iyi olsun kötü olsun,
mümin olsun kafir olsun, ayrım yapmadan dünyada nimetini herkese veren Allah demektir.
Rahim
ise, ahirette nimetlerini sadece müminlere veren manasınadır. Cenab-ı Allah,
dünyada herkese nimet verdiği halde, kendisine inananlara ahirette özel muamele
yapacaktır. Kur’an’ da geçen “Rahman” ve “ Rahim” kelimeleri hep bu manada
kullanılmıştır.
Ceza
günü, ahirette herkesin hesaba çekilip iyinin iyi, kötünün de kötü karşılık
alacağı muhakeme günüdür.
Müfessirlerin
açıklamalarına göre kendilerine lütuf ve ihsanda bulunan kimseler, peygamberler
ve onların yolunda gidenlerdir. Gazaba uğramışların Yahudiler, sapmışların ise
Hristiyanlar olduğu rivayet edilmiştir.
Bununla
beraber, doğru yoldan sapma ve Allah’ın gazabına uğrama, yalnızca Hristiyan ve
Yahudilere mahsus değildir.
Altıncı
âyette Allah Teala’dan bizi “ doğru yol” a iletmesi istenmiş, yedinci âyette
ise, doğru yolun ne olduğu “ örnekle eğitim” metoduna göre anlatılmıştır. Bu da
başta peygamber olmak üzere iyilerin yolunu iyi, kötülerin yolunu da kötü
olarak göstermektir. İşte Kur’an’ın büyük bir kısmı, bu iki âyetin tefsiri
mesabesindedir.)
ـ1ـ عن أبى
سعيد بن المع
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُ قال:
]كُنْتُ
أصَلِّى في
المسجدِ
فدعَانِى رسولُ
اللّهِ #
فَلَمْ
أجِبْهُ،
ثُمَّ
أتَيْتُهُ
فقلْتُ ياَ
رسُولَ اللّه:
إنِّى كُنْتُ
أصَلِّى.
فقالَ: ألَمْ
يَقُلِ
اللّهُ
تعاَلى يَا
أيُّهَا
الَّذِينَ
آمنُوا
استَجِيبُوا
للّهِ
وَللرَّسُولِ
إذَا
دَعَاكُمْ
ثمّ قال: أ
أعَلِّمُكَ
سُورةً هىَ
أعْظَمُ
السُّورِ في
القُرآنِ
قَبْلَ أنْ
تَخرجَ مِنَ
الْمَسْجِدِ
ثُمَّ أخَذَ بِيدِى
فَلَمَّا
أرادَ أنْ
يَخرُجَ
قُلْتُ: ألمْ تَقلْ
‘ُعَلِّمنّكَ
سُورةً هِىَ
أعظَمُ سورةٍ
في القرآنِ؟
قال:
الحَمدُللّهِ
رَبِّ الْعَالَمِينَ
هِىَ
السَّبْعُ
المَثَانِى
وَالقُرآنُ
العظيمُ
الَّذِى
أوتيتُهُ[.
أخرجه البخارى،
وأبو داود،
والنسائى .
1. (437)- Ebu Saîd İbnu'l-Muallâ
(radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben Mescid-i Nebevî'de namaz kılıyordum.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni çağırdı. Fakat (namazda olduğum için)
icabet edemedim. Sonra yanına gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü namaz
kılıyordum (bu sebeple cevap veremedim diye özür beyan ettim). Bana: "Allahu
Teâla Kitab'ında: "Ey iman edenler, Allah ve Resûlü sizi çağırdıkları
zaman hemen icâbet edin" buyurmuyor mu?" (Enfal, 24) dedi ve
arkasından ilave etti: "Sen mescidden çıkmazdan önce, sana Kur'ân-ı
Kerîm'in (sevabca) en büyük sûresini öğreteyim mi?" dedi ve elimden tuttu. Mescidden çıkacağı sırada ben: "Sana
en büyük sureyi öğreteceğim" dememiş miydiniz?
dedim. Bana: "O sure Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemin dir
ki(namazlarda tekrar tekrar okunan) yedi âyet (es-Seb'u'l-Mesânî) ve bana
verilen yüce Kur'ân'dır" buyurdu. Buhârî, Tefsir 1; Nesâî, İftitâh 26; Ebû
Dâvud, Vitr 15.
AÇIKLAMA:
Burada Fâtiha'nın faziletli sûre olduğu ifâde
edilmektedir. Bu fazilet, ifâde ettiği mânaya binaen kazandırdığı sevab
cihetiyledir. Değilse bu üstünlük, bizzat Kur'ân'dan olmak, vahy-i ilâhî bulunmak
cihetiyle değildir. Bu açıdan, Kur'ân-ı Kerîm'in bütün âyetleri, bütün sûreleri
vahy-i ilâhî olmaları haysiyetiyle aralarında üstünlük olamaz.Fatiha'ya
es-Seb'u'l-Mesanî denmesi yedi âyet olmasından ileri gelir. Mesânî
"mesna"nın cem'idir, iki çift, mükerrer demektir. Namazın her rek'atında Fatiha tekrar okunduğu
ve zammolunan sure ile çiftlendiği için mesânî denilmiştir. Hicr sûresinin
87'inci âyetinde: "Habibim, biz
sana mükerrer okunup katlanan yedi (ayetli Fatiha) ile büyük Kur'ân'ı
verdik" buyrulmuştur.(Kütübi Sitte Terc.C.3 Sh. 245)
ـ3ـ وعن
ابن عباس
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُما. قال:
]بَينَا
جبريلُ عليهِ
السّمُ
قَاعِداً
عندَ النبىِّ
# إذْ سَمِعَ
نَقيضاً مِنْ
فَوْقِهِ فرفعَ
رأسَهُ إلى
السَّمَاءِ
فقَالَ: هَذَا
بابٌ مِنَ
السَّمَاءِ
فُتِحَ
الْيَوْمَ
لَمْ
يُفْتَحْ
قطُّ إَّ
الْيَوْمَ
فنَزَلَ منهُ
ملكٌ فقالَ:
هَذَا مَلَكٌ
نَزَلَ إلِى
ا‘رضِ لمْ
يَنْزِلْ قط إَّ
الْيَوْمَ
فسَلَّمَ
وقَالَ:
أبشِرْ بنُوريْن
أوتيتهُمَا
لم
يُؤتَهُمَا
نَبىٌّ قَبْلَكَ:
فَاتِحَةِ
الكِتابِ
وخَواتِيم
سُورةِ البقرة،
لمْ تَقْرأ
بحرفٍ منهُما
إَّ
أعْطيتَهُ[. أخرجه
مسلم
والنسائى.»والنقيض«
الصوت .
2. (439)-
İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Cibril (aleyhisselam), Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yanında otururken yukarıda kapı sesine
benzer bir ses işitti. Başını göğe doğru kaldırdı. Cibril (aleyhisselâm) dedi
ki: "İşte gökten bir kapı açıldı, bugüne kadar böyle bir kapı asla açılmamıştı."
Derken oradan bir melek indi. Cibril (aleyhissalâtu vesselâm) tekrar konuştu:
"İşte arza bir melek indi, şimdiye kadar bu melek hiç inmemişti."
Melek selam verdi ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e: "Sana
verilen iki nuru müjdeliyorum. Bunlar, senden önce başka hiçbir peygambere
verilmemişlerdi: Onların biri Fatihâ Sûresi, diğeri de Bakara Sûresi'nin son
kısmı. Onlardan okuduğun her harfe mukabil sana mutlaka büyük sevap
verilecektir" dedi. Müslim, Müsâfirin 254; Nesâî, İftihah 25. (Kütübi Sitte Terc.C.3 Sh. 245)
Bu
konuyu “Kurtubi”nin şarihi İmam Şarani’den okuyalım:
“İmam Ahmed bin Hanbel
(r.a.), “Mezarlığa vardığınız zaman Fatiha-i şerifeyi, Kuleuzü sureleri ile
İhlas suresini okuyarak bu surelerin sevabını mezarlıkta yatan ahalinin
ruhlarına bağışlayınız. Zira bu sevap onlara ulaşır”, derdi.
İmam Ahmed (r.a.),
önceleri hayattakilerin (bağışladıkları) sevapların ölülere ulaşmasını kabul
etmez (bunu) reddederdi. Nihayet bazı güvenilir kişiler Ömer bin Hattab’ın
(r.a.) defnedildiği zaman başucunda
Fatiha-i şerife ile el-Bakara suresinin son ayetlerinin okunmasını
vasiyet ettiği kendisine haber verince İmam Ahmed bu içtihadından dönmüştür.
Yine bize ulaştı ki,
şeyh İzzüddin bin Abdisselam (r.a.), okunan Kur’an’ın sevabının ölülerin
ruhlarını ulaşmasını inkar eder ve Allah Teala:
-Hakikaten insanlar için kendisine çalıştığından başkası
yoktur (1), buyurdu dermiş. Nihayet bu zat ölünce bazı
arkadaşları onu rüyasında görerek bu meseleyi kendisinden sormuşlar. O da:
-Ben kabirde iken Kur’an
okuyanların sevaplarının ölülere ulaştığını görünce, sevabın ölülere ulaşmayacağına
dair kaktiyle söylemiş olduğum sözden döndüm, demiştir.
Hafız es-Selefi’nin
merfu olarak rivayet ettiği hadis-i şerifte bunu (yani sevabın ölülere
ulaşacağı fikrini) teyid eder. Hadisi, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
107-Her kim mezarlıktan geçerken onbir adet İhlas-ı şerif suresini okur,
sonra onun sevabını ölülere bağışlarsa kendisine (orada yatan) ölülerin sayısı kadar sevap verilir (1)
108-Hasan-Basri (r.a.),
her kim mezarlığa girer ve:
-Ey şu çürüyen cesedlerin,
dağılan kemiklerin Rabbı olan Allahım! Bunlar Sana dünyadan mü’min olarak
çıktılar. Allahım, onlara tarafından bir rahmet ve rahatlık ihsan et ve benden
selam söyle derse, kendisine o ölülerin sayısı kadar sevap ve güzellikler
yazılır, derdi (2).
İmam Kurtubi (r.a.), “
ilim adamları, verilen sadakanın sevabı ölülerin ruhlarına ulaşacağına dair
ittifak etmişlerdir. Kur’an okumak, dua etmek ve istiğfar getirmek
hususlareında da hüküm böyledir. Çünkü bunların hepsi sadakadır”, demiştir (3).
109- İlim adamlarının bu
görüşlerini Resulullah (s.a.v.) Efendimiz:
-Her iyilik bir sadakadır (4), hadis-işeriifi te’yid etmektedir.
Çünkü (bu hadis-i şerifte) sadaka, mala tahsis edilmiştir.
110- Keza alimlerin bu
görüşlerini Rasul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin:
-Ölü kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup yardım isteyen kimse
gibidir ki, babasından, yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak
duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine kavuştuğunda bu duanın sevabı ona
dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha sevgili olur. Muhakkak ki hayatta
olanların ölüler için hediyeleri (hayır) dua ve istiğfardır (5), mealindeki hadis-i şerifi te’yid
etmektedir.
Hasan-ı Basri’den (r.a.)
şöyle hikaye edilmiştir:
Bir kadın kabrinde azap
çekiyordu. Bütün insanlar da onun bu halini rüyalarında görüyorlardı. Kadın
bundan sonra (rüyada) nimet içinde olarak görüldü. Kendisine:
-Bunun sebebi nedir?
diye sorulunca kadın:
-Bizim mezarlığımıza bir
zat uğrayıp Fatiha suresini okudu,
Peygamber (s.a.v)e salat ü selam getirdi ve bunun sevabını da bizlere hediye
etti. – O sırada mezarlıkta ise azap çekmekte olan beşyüz kişi vardı –
müteakıben bu zatın Peygamber (s.a.v) üzerine getirmiş olduğu salat ve selam ve
selamın bereketiyle o ölülerden azabı kaldırınız diye nida olundu, diye cevap
verdi”.(İmam-ı Şarani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman
Alametleri, Terc.Halil Günaydın,Bedir Y., 1981, Sh.85-87)
Sayın Öztürk Diyor ki:
”Ölünün ardından Kur’an okunmaz.”
ـ5417 ـ2ـ
وعن مَعْقِلِ
بْنِ يَسَارٍ
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قَال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #
اِقْرَءُوا
عَلى مَوْتَاكُمْ
سُورَةَ يس[.
أخرجه أبو
داود .
2. (5417)-
Ma'kıl İbnu Yesar (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki:"Ölülerinize Yasin suresini okuyun." [Ebu
Davud, Cenaiz 24, (3121); İbnu Mace, Cenaiz 4, (1448).]
AÇIKLAMA:
1- Birinci hadis, muhtazar denen can çekişme
halinde olan bir hastanın yanında kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet veya her
ikisini birden okuyarak telkinde bulunulması tavsiye edilmektedir. Telkin,
onların telaffuz edilmesi suretiyle olur. Alimler, hastaya "bunu
söyle!" diye emretmemek gerektiğini, yanında söylemekle iktifa edilmesini
tavsiye ederler. Telkin çok sık olmamalıdır. Bir kere söylendi mi hemen tekrar edilmemeli,
araya başka bir kelam girmişse arkadan bir kere daha söylenmeli derler.
Resulullah bir başka hadislerinde "Kimin
son sözü Lailahe illallah olursa cennete girer" buyurarak ölülerimizin son
kelamlarının Lailahe illallah olmasının ehemmiyetini belirtmiştir. Bir başka
hadiste de: "lailahe illallah
kelimesini, ölüm onunla sizin aranıza girmeden çok tekrar edin,
öleceklerinize de telkin edin"
buyrulmuştur.2- İkinci hadis, muhtazarlara Yasin suresinin okunmasını
tavsiye etmektedir. Bazı alimlerimiz, buradaki hikmeti, Yasin suresinde
ahiretle ilgili bahislerin çokluğuyla izah eder. "Surede Allah'ın zikri,
kıyamet ve yeniden diriltilme ile ilgili haller mevcuttur. Muhtazar,
bunları işiterek, o ahvalle ünsiyet
peyda eder" derler. Fahreddin-i Razi, Tefsir-i Kebir'inde Aleyhissalâtu
vesselâm'ın "Her şeyin bir kalbi vardır.
Kur'an'ın kalbi Yasin'dir sözünün"
yanında bir de ölüme yaklaşan kimseye Yasin suresinin okunmasının emredilmesi
şu hususun ilanı olmaktadır" der ve açıklar: "O sırada lisanın kuvveti
zayıftır, dermandan düşmüştür. Fakat kalp bütün varlığıyla Allah'a yönelir.
Öyleyse bu esnada ona, kalbinin kuvvetini artıracak, tasdikini takviye edecek,
yakinini güçlendirecek birşey okunmalıdır. İşte Yasin suresinde bütün bu
hassalar mevcuttur. Zira onda yeniden dirilme, Kıyamet ahvali, eski milletlerin
ahvali, sonlarının beyanı, kaderin isbatı, kulların efdalininin Allah Teala'ya
dayandığı, tevhidin isbatı, Allah'ın zıddı, ortağı bulunmadığının beyanı,
kıyamet alâmetleri, yeniden dirilme ve haşrin vukuu, Arasat'ta huzur-u İlahi'de
toplanma, hesap, ceza, hesaptan sonra dönülecek
yerler vs. vs. hepsi mevcuttur. Bunun okunması kişide bütün bu ahvalin
hatıratını yeniler ve dinin temel meselelerine karşı uyarıda bulunur, kabir ve
kıyamet ahvalinden kendisini bekleyen şeyleri hatırlatır."3- Hadiste, "muhtazara okuyun" demiyor, "ölülerinize okuyun" diyor. Alimler çoğunlukla "ölüler"
tabirinden ölüme yaklaşanları yani muhtazarları anlamış ise de, bazıları zahirî
manayı esas alarak ölülere okumayı esas almıştır. Ama, "en doğrusu her
ikisinin de kastedildiğini anlamaktır" diyenler de olmuştur.Bir kısım
Hanefiler bu hadise dayanarak "Kişi amelinin sevabını bir başkasına
bağışlayabilir, ameli kıraat, namaz, oruç, sadaka, hacc, hangi çeşitten olursa
olsun farketmez" diye hükmetmiştir. Mu'tezile وَانْ
لَيْسَ
لِِنْسَانِ
اَِّ مَا سَعى
"Kişi için ancak çalıştığı
vardır" (Necm 39) ayetini göstererek itiraz etmiş ise de, ulema mukabil deliller zikrederek
Mu'tezilî görüşü reddetmişlerdir (Feyzu'l-Kadir 2, 67). (Kütübü Sitte
Terc. C.15 Sh.238-239)
Sayın Öztürk
Diyor ki:
• “Kuran'ın kılmakla yükümlü
tuttuğu namaz üç vakit olarak gösterilmiştir.”
Değerli
okurlarım! Sayın Öztürk gibilerin yersiz iddialarını çürüten âyet ve hadisi
şerifleri aşağıya alıyorum; Allah cümlemize de onlara da hidayet etsin.
حَافِظُواْ عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ
“Namazlara
ve orta namaza devam ediniz. Ve Allah için onu zikredici olarak kıyamda bulununuz.” (Bakara suresi âyet: 238)
أَقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا
“Namazı,
güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar güzelce kıl, sabah namazını
da. Şüphe yok ki, sabah namazı şahitlidir.” (İsra suresi âyet:78)
Bu ayetlerin tefsiri
78. ñì¨Ü £Ûa
¡á¡Ó a Namazı devam ile kıl ve kıldır ¡3¤î £Ûa ¡Õ Ë ó¨Û¡a ¡¤à £'Ûa
¡Úì¢Û¢¡Û Güneşin dülûkü, ya'ni zevali
dolayısiyle gece karanlığına kadar - ki öğle, ikindi, akşam, yatsı vakıtlarını
sh:» havidir. Rivayet olunduğu üzere aleyhıssalâtü vesselâm buyurmuştur ki
«Şemsin dülûkünde zeval bulduğu vakıt Cibrîl geldi, bana öğle namazını
kıldırdı» gça
6¡¤v 1¤Ûa æ¨a¤¢Ó ë sabah
Kur'anını da-ya'ni kıraeti bilhassa mühim olan sabah namazını da ikame et a¦
ì¢è¤' ß æb × ¡¤v 1¤Ûa
æ¨a¤¢Ó £æ¡a ki sabah
Kur'anı hakikaten meşhuddur. - Ona gece Melâikeside gündüz Melâikesi de hâzır
ve şâhid olur ve bütün fıtrat uyanır, insanın zevkı şuhudu yükselir (Elmalılı M.Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri C.5 Sh.3194)
فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ
وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ
“Artık
akşamladığınız vakit ve sabahladığınız vakit Allah Teâlâ'ya tesbihte bulunun.Ve
Hamd, göklerde ve yerde o'na mahsustur ve gündüzün nihayetinde de ve öğle
vaktine vardığınızda da.” (Rum suresi
âyet: 17-18) (Abdullah b.Abbas (r.a.)’
dan gelen rivayete göre, bu âyet, beş
vakit namazı içine almaktadır. Bu sebeple ekseri alimler beş vakit namazın
Mekke’de farz kılındığı kanaatindedir. Hz. Peygamber (s.a.s), bir hadis-i
şerifte, büyük sevap kazanmak isteyenlere bu âyeti okumalarını tavsiye
etmiştir.)
18.
¡¤ üa ë
¡pa ì¨à £Ûa ó¡Ï ¢¤à z¤Ûa ¢é Û ë Göklerde ve Yerde
hamid de onun b¦£î,¡' Ç ë
ve
ikindiyin -AŞİY, akşam üstü demek olduğuna göre ikindi vaktı asrı sani olmak
gerektir. æë¢¡è¤Ä¢m
åî©y ë hem o zaman ki öğlen ederseniz - bu ikisile
tam beş vakıt olmuş olur. Burada öğlenin te'hiri fasılaya riayet için denilmiş
ise de inzar nüktesiyle akşamın takdimindeki tekabüle riayet için ikindinin
«aşiy» ta'biriyle takdim edilmiş olması makama daha münasibdir. (Elmalılı M.Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili C.6 Sh.3808)
ـ418 ـ6405 ـ1397
-حَدَّثَنَا
عَبْدُ
اللّهِ بْنُ
أَبِي
زِيَادٍ،
ثَنَا
يَعْقُوبُ
بْنُ إِبْرَاهِيمَ
بْنِ سَعِيدٍ.
حَدَّثَنِي
ابْنِ أخِي
ابْنِ
شِهَابٍ، عَنْ
عَمِّهِ.
حَدَثَنَي
صَالِحُ بْنُ
عَبْدُ
اللّهِ بْنِ
أَبِي
فَرْوَةَ؛
أنَّ عَامِرَ
بْنَ سَعْدٍ
أخْبَرَهُ؛
قَالَ: سَمِعْتُ
أبَانَ بْنَ
عُثْمَانَ
يَقُولُ: قَالَ
عُثْمَانَ:
سَمِعْتُ
رَسُولَ
للّهِ صَلَّي
اللّهُ عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ
يَقُولُ:
أرَأيْتَ
لَوْ كَانَ
بِفنَاءِ
أحَدِكُمْ
نَهْرٌ
يَجْرِي يَغْتَسِلُ
فِيهِ كُلِّ
يَوْمٍ
خَمْسَ
مَرَّاتٍ،
مَا كَانَ
يَبْقَى مِنْ
دَرَنِهِ؟
قَالَ: َ
شَيْءَ.
قَالَ: فإنَّ
الصََّةَ
تُذْهِبُ الذُّنُوبِ
كَمَا
يُذْهِبُ
الْمَاءُ
الدَّرَنَ.فِي
الزوائد: حديث
عُثْمَانَ بن
عفان
رِجَالُهُ ثقات.
ورواه
الترمذى
والنسائء من
حديث أَبِي هُرَيْرة.
418. (1397) (6405)- Osman İbnu Affân radıyallahu anh anlatıyor:
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini
işittim:"Birinizin evinin avlusunda bir nehir aksa da bunun içinde günde
beş sefer yıkansa acaba bedeninde hiç kir kalır mı?" Aleyhissalâtu
vesselâm'ın muhatabı: "Hiçbir şey kalmaz!" dedi. Resûlullah da:
"İşte namaz da böyledir, suyun kiri, pası giderdiği gibi o da günahları
giderir." (Kütübü Sitte
C.17 S.100)
بَيْنَ النَّائِمِ
وَالْيَقْظَانِ إذْ أتَانِي آتٍ فَشَقَّ مَا بَيْنَ هذِهِ. يَعْنِى ثُغْرَةَ
نَحْرِهِ الى شِعْرَتِهِ؛ قَالََ: فَاسْتَخْرَجَ قَلْبِي، ثُمَّ أُتِيتُ بِطِسْتَ
مِنْ ذَهَبِ مَمْلُوءٍ إيمَاناً. فَغُسِلَ قَلْبِي، ثُمَّ حُشِيَ، ثُمَّ أُعِيدَ،
ثُمَّ اُتِيتُ بِدَابَّةٍ دُونَ الْبَغْلِ وَفَوْقَ الْحِمَارِ أبْيَضَ، هُوَ
الْبُرَاقُ. يَضَعُ خَطْوَهُ عِنْدَ أقْصى طَرْفِهِ، فَحُمِلْتُ عَلَيْهِ.
فَانْلَطَقَ بِى جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السََّمُ حَتّى أتَى السَّمَاءَ الدُّنْيَا
فَاسْتَفْتَحَ، فَقِيلَ: مَنْ هذَا؟ قَالَ: جِبْرِيلُ. وَمَنْ مَعَكَ؟ قَالَ: مُحَمّدٌ #.
قِيلَ: وَقَدْ أُرْسِلَ إلَيْهِ؟ قَالَ: نَعَمْ. قِيلَ: مَرْحَباً بِهِ. فَنِعْمَ
الْمَجِئُ جَاءَ، ففُتِحَ، فَلَمّا خَلَصْتُ فإذَا فِيهَا آدَمُ عَلَيْهِ السََّمُ؛
فقَالَ: هذَا أبُوكَ آدَمُ، فَسَلِّمْ عَلَيْهِ، فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ: فَرَدَّ
عَليَّ السََّمَ، ثُمَّ قَالَ: مَرْحَباً بِاِبْنِ الصَّالِحِ؛ وَالنَّبِيِّ
الصَّالِحِ؛ ثُمَّ صَعِدَ بِي حَتّى أتَيْنَا السَّمَاءَ الثَّانِيَةَ،
فَاسْتَفْتَحَ. فَقِيلَ: مَنْ هذَا؟ قَال: جِبْرِيلُ. قِيلَ: وَمَنْ مَعَكَ؟ قَالَ:
مُحَمّدٌ #. قِيلَ: وَقَدْ أُرْسِلَ إلَيْهِ؟ قَالَ: نَعَمْ. قِيلَ مَرْحَباً بِهِ
وَلَنِعْمَ الْمَجِئُ جَاءَ. فَفُتِحَ، فَلَمَّا خَلَصْنَا فَإذَا أنَا بِيَحْيَى
وَعِيسَى وَهُمَا ابْنَا الْخَالَةِ. قَالَ: هذَا يَحْيَى وَعِيسَى عَلَيْهِمَا
السََّمُ فَسَلِّمْ عَلَيْهِمَا، فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِمَا،
فَرَدَّا
عَليَّ
السََّمَ
ثُمَّ قَاَ:
مَرْحَباً
بِا‘خِ
الصَّالِحِ
وَالنَّبِيِّ
الصَّالِحِ
ثُمَّ صَعِدَ
بِي إلى
السَّمَاءِ الثَّالِثَةِ،
فَاسْتَفْتَحَ
فَقِيلَ: مَنْ
هذَا؟ قَالَ:
جِبْرِيلُ.
قِيلَ: وَمَنْ
مَعَكَ؟ قَالَ:
مُحَمّدٌ
قِيلَ: وَقَدْ
أُرْسِلَ
إلَيْهِ؟
قَالَ: نَعَمْ
قِيلَ:
مَرْحَباً
بِهِ فَلَنِعْمَ
الْمَجِيءُ
جَاءَ،
فَفُتِحَ لَنَا،
فَلَمَّا
خَلَصْنَا
فإذَا
يُوسُفُ عَلَيْهِ
السََّمُ
قَالَ: هذَا
يُوسُفُ،
فَسَلِّمْ
عَلَيْهِ،
فَسَلَّمْتُ
عَلَيْهِ،
فَرَدَّ عَلَيَّ.
ثُمَّ قَالَ:
مَرْحَباً
بِا‘خِ الصَّالِحِ
وَالنَّبِيِّ
الصَّالِحِ؛
ثُمَّ صَعِدَ
بِي حَتّى
أتَى
السَّمَاءَ
الرَّابِعَةَ،
فَاسْتَفْتَحَ.
فَقِيلَ: مَنْ
هذَا؟ قَالَ:
جِبْرِيلُ.
قِيلَ: وَمَنْ
مَعَكَ؟
قَالَ:
مُحَمّدٌ. قِيلَ:
أوَقَدْ
أُرْسِلَ
إلَيْهِ.
قَالَ: نَعَمْ.
قِيلَ:
مَرْحَباً
بِهِ
فَلَنِعْمَ
الْمَجِئُ
جَاءَ
فَفُتِحَ،
فَلَمَّا
خَلَصْنَا فإذَا
إدْرِيسُ
عَلَيْهِ
السََّمُ.
قَالَ: هذَا
إدْرِيسُ،
فَسَلِّمْ
عَلَيْهِ،
فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ.
فَرَدَّ
عَلَيَّ
ثُمَّ قَالَ:
مَرْحَباً
بِا‘خِ
الصَّالِحِ
وَالنَّبِىِّ
الصَّالِحِ.
ثُمَّ صَعِدَ
بِى حَتّى
أتَى السَّمَاءَ
الْخَامِسَةَ،
فَاسْتَفْتَحَ.
فَقِيلَ: مَنْ
هذَا؟ قَالَ:
جِبْرِيلُ.
قِيلَ: وَمَنْ
مَعَكَ؟
قَالَ:
مُحَمّدٌ #
قِيلَ: وَقَدْ
أُرْسِلَ
إلَيْهِ.
قَالَ:
نَعَمْ.
قِيلَ:
مَرْحَباً
بِهِ
فَلْنِعْمَ
الْمَجِئُ
جَاءَ فَفَتَحَ،
فَلَمَّا
خَلَصْنَا
فَإذَا
هَارُونَ عَلَيْهِ
السََّمُ.
قَالَ: هذَا
هَارُونَ، فَسَلِّمْ
عَلَيْهِ،
فَسَلَّمْتُ
عَلَيْهِ فَرَدَّ
عَلَيّ. ثُمَّ
قَالَ:
مَرْحَباً
بِا‘خِ الصَّالِحِ
وَالنَّبِيِّ
الصَّالِحِ.
ثُمَّ صَعِدَ
بِى حَتَّى
أتَى
السَّمَاءَ
السَّادِسَةَ،
فَاسْتَفْتَحَ.
فَقيلَََ:
مَنْ هذَا؟ قَالَ:
جِبْرِيلُ.
قِيلَ: وَمَنْ
مَعَكَ؟ قَالَ:
مُحَمّدٌ.
قِيلَ: وَقَدْ
أُرْسِلَ
إلَيْهِ؟
قَالَ:
نَعَمْ.
قِيلَ:
مَرْحَباً
بِهِ، فَلْنِعْمَ
الْمَجِئُ
جَاءَ.
فَفَتَحَ.
فَلَمَّا خَلَصْنَا
فَإذا مُوسى
عَلَيْهِ
السََّمُ، قَالَ:
هذَا مُوسَى،
فَسَلِّمْ
عَلَيْهِ،
فَسَلَّمْتُ
عَلَيْهِ،
فَرَدَّ
عَلَىَّ. ثُمَّ
قَالَ:
مَرْحَباً
بِا‘خِ
الصَّالِحِ
وَالنَّبِيَّ
الصَّالِحِ
فَلَمَّا
جَاوَزْتُهُ
بَكَى. فَقِيلَ
لَهُ: مَا
يُبْكِيكَ؟
قالَ:
أبْكِى
‘نَّ غَُماً
بُعِثَ
بَعْدِي
يَدْخُلُ
الْجَنَّةَ
مِنْ
أُمَّتِهِ
أكْثَرُ مِمَّنْ
يَدْخُلُهَا
مِنْ
أُمَّتِي.
ثُمَّ صَعِدَ
بِي الَى
السَّمَاءِ
السَّابِعَةِ،
فَاسْتَفْتَحَ.
فَقِيلَ: مَنْ
هذَا؟ قَالَ
جِبْرِيلُ.
قِيلَ: وَمَنْ
مَعَكَ؟
قَالَ:
مُحَمَّدٌ.
قِيلَ: وَقَدْ
أُرْسِلَ
إلَيْهِ؟
قَالَ:
نَعَمْ. قِيلَ
مَرْحَباً
بِهِ
فَلَنِعْمَ
الْمَجِئُ
جَاءَ، فَفُتِحَ.
فَلمَّا
خَلَصْتُ
فَإذَا
إبْرَاهِيمُ
عَلَيْهِ
السََّمَ.
قَالَ: هذا
أبُوكَ إبْرَاهِيمُ،
فَسَلّمْ
عَلَيْهِ
فَسَلّمْتُ عَلَيْهِ،
فَرَدَّ
السََّمَ.
ثُمَّ قَالَ:
مَرْحَباً بِا‘بْنِ
الصَّالِحِ
وَالنَّبِيِّ
الصَّالِحِ.
ثُمَّ
رُفِعْتُ الى
سِدْرَةِ
الْمُنْتَهى،
فإذَا
نَبْقِهَا
مِثْلُ قَِلِ
هَجَرَ،
وإذَا
أوْرَاقُهَا
مِثْلُ
آذَانِ الْفِيلَةِ؛
قَال: هذِهِ
سِدْرَةُ
الْمُنْتَهى،
وإذَا أرْبَعَةُ
أنْهَارٍ:
نَهْرَانِ
بَاطِنَانِ
وَنَهْرَانِ
ظَاهِرَان؟
قُلْتُ: مَا
هَذَانِ يَا جِبْرِيلُ؟
قَالَ: أمَّا
الْبَاطِنَانِ
فَنَهْرَانِ
في
الْجَنّةِ،
وأمَّا
الظَّاهِرَانِ
فَالنِّيلُ
والْفُراتُ،
ثُمَّ رُفِعَ
لِيَ
الْبَيْتُ
الْمُعْمُورُ.
ثُمَّ أُتِيتُ
بِإنَاءٍ مِنْ
خَمْرٍ،
وإنَاءٍ مِنْ
لَبَنٍ،
وإنَاءٍ مِنْ
عَسَلٍ؛
فَأخَذْتُ
الْلَّبَنَ.
فَقَالَ: هِىَ
الْفِطْرَةُ
الّتِي أنْتَ
عَلَيْهَا
وَأُمَّتُكَ.
قَالَ: ثُمَّ
فُرِضَتِ
عَلَىَّ
الصََّةُ
خَمْسُونَ
صََةً كُلَّ
يَوْمٍ.
فَرَجَعْتُ
فَمَرَرْتُ
عَلى مُوسى
عَلَيْهِ
السَّمُ.
فَقَالَ: بِمَ
أُمِرْتَ
فَقُلْتُ
بِخَمْسِينَ
صََةً في
الْيَوْمِ
وَاللَّيْلَةِ.
فَقَالَ: إنَّ
أُمَّتَكَ َ
تَسْتَطِيعُ
خَمْسِينَ
صََةً كُلَّ
يَوْمٍ،
وإنِّي
وَاللّهِ قَدْ
جَرَّبْتُ
النَّاسَ
قَبْلَكَ
وَعَالَجْتُ
بَنِي
إسْرَائِيلَ
أشَدَّ
الْمُعَالَجَةِ.
فَارْجِعْ
الى رَبِّكَ
فَاسْأَلُهُ
التَّخْفِيفَ
‘ُمَّتِكَ.
فَرَجَعْتُ،
فَوَضَعَ
عَنِّي عَشْراً.
فَرَجََعْتُ
الى مُوسى.
فَقَالَ: بِمَ
أُمِرْتَ؟
قُلْتُ:
وَضَعَ
عَنِّى
عَشْراً. فَقالَ:
اِرْجِعْ الى
رِبِّكَ
فَاسْأَلُهُ التَّخْفِيفَ
‘ُمَّتِكَ
فَرَجَعْتُ،
فَوَضَعَ
عَنِّى
عَشْراً
فَرَجَعْتُ
الى مُوسى.
فَقَال:
مِثْلَهُ، فَلَمْ
أزَلْ بَيْنَ
رَبِّي
وَمُوسى،
حَتّى أُمِرْتُ
بِخَمْسِ
صَلَوَاتٍ،
فَرَجَعْتُ الى
مُوسى
عَلَيْهِ
السََّمُ
فقَالَ: بِمَ
أُمِرْتَ؟
قُلْتُ:
بِِخَمْسِ
صَلَوَاتٍ
كُلَّ يَوْمٍ.
فَقَالَ: إنَّ
أُمَّتَكَ َ
تَسْتَطِيعُ
خَمْسَ
صَلَوَاتٍ
كُلَّ يَوْمٍ فَارْجِعْ
الَى رَبِّكَ
فَاسْأَلْهُ
التَّخْفِيفَ
‘ُمَّتِكَ.
قُلْتُ؛ قَدْ
سَأَلْتُ رَبِّي
حَتّى
اسْتَحْيَيْتُ،
وَلَكِنَّ أرْضَى
وَأُسَلِّمُ
فَلَمَّا
جَاَوَزْتُ مُوسى
عَلَيْهِ
السََّمُ
نَادَى
مُنَادٍ أمْضَيْتُ
فَرِيضَتِي،
وَخَفَفَّتُ
عَنْ
عِبَادِي.
زَادَ روَايَةٍ:
هُنَّ
خَمْسٌ،
وَهُنَّ
بِخَمْسِينَ:
َ يُبَدَّلُ
الْقَوْلُ
لَدَىَّ[.
أخرجه الخمسة إ
أبا داود،
وهذا لفظ
الشيخين .
(5568)- Hz. Enes (radıyallahu anh) Malik İbnu Sa'saa (radıyallahu anh)'dan naklen anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) onlara, Mirac'a götürüldüğü geceden anlatarak demiştir ki,
"Ben Ka'be'nin avlusundan Hatim kısmında -belki de Hicr'de demişti- yatıyordum, -bir rivayette şu ziyade var: Uyku ile uyanıklık arasında idim- Derken
bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. -Bu sözüyle boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı kasdetti.- Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla [ve hikmetle] dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla)
doldurulup kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla)
doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük katırdan küçük beyaz bir hayvan
getirildi. Bu Burak'tı. Ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibril aleyhisselam
beni götürdü. Dünya semasına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.
"Gelen kim?" denildi.
"Cibril!" dedi.
"Beraberindeki kim?" denildi.
"Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)!"
dedi.
"O'na Mirac daveti gönderildi
mi?" denildi.
"Evet!" dedi.
"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!" denildi.
Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hz. Adem aleyhiselam'ı gördüm.
"Bu babanız Adem'dir! Selam ver O'na!"
dendi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra bana:
"Salih evlad hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!" dedi. Sonra Hz. Cebrail beni
yükseltti ve ikinci semaya geldik. Kapıyı çaldı.
"Bu gelen kim?" denildi.
"Ben Cibril'im!" dedi.
"Beraberindeki kim?" denildi.
"Muhammed!" dedi."
“O'na Mirac daveti gönderildi mi?"
denildi.
"Evet!" dedi.
"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" dediler. Derken bize kapı açıldı. İçeri girince, Hz. Yahya ve Hz. İsa aleyhimasselam ile
karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı. Hz Cebrail:
"Bunlar Hz. Yahya ve Hz. İsa'dırlar, onlara selam ver!" dedi. Ben de selam verdim.
Onlar da selamıma mukabelede bulundular. Sonra:
"Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber" dediler. Sonra Cebrail beni
üçüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı.
"Bu gelen kim?" denildi.
"Cibril'im!" dedi.
"Yanındaki kim?" denildi.
"Muhammed'dir!" dedi.
"O'na Mirac daveti gitti
mi?" denildi.
"Evet!" dedi.
"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince
Hz. Yusuf aleyhiselam'la karşılaştık. Cebrail:
"Bu Yusuf'tur! O'na selam ver!"
dedi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra:
"Salih kardeş hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!" dedi.Sonra Cebrail beni dördüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı.
"Bu gelen kim?" denildi.
"Cibril'im!" dedi.
"Beraberindeki kim?" denildi.
"Muhammed!" dedi.
"Ona Mirac davetiyesi indi mi?"
denildi.
"Evet!" dedi.
"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" dediler. Kapı açıldı. İçeri girdiğimizde, Hz. İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hz. Cebrail:
"Bu İdris'tir, O'na selam ver!"
dedi. Ben selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra bana:
"Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Sonra Hz.
Cebrail beni yükseltti. Beşinci semaya geldik. Kapıyı çaldı.
"Kim bu gelen?" denildi.
"Ben Cibril'im!" dedi.
"Beraberindeki kim?" denildi.
"Muhammed!" dedi.
"O'na Mirac daveti indirildi mi?"
denildi.
"Evet!" dedi.
"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" denildi. Kapı açıldı. İçeri girince, Harun aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail aleyhisselam:
"Bu
Harun aleyhisselam'dır. O'na selam ver!" dedi. Ben selam verdim, o da
selamıma mukabelede
bulundu ve:
"Salih
kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Sonra Cebrail
beni yükseltti ve altıncı semaya geldik. Kapıyı çaldı.
"Bu gelen
kim?" denildi.
"Ben
Cibril!" dedi.
"Beraberindeki
kim?" denildi.
"Muhammed!"
dedi.
"O'na
Mirac daveti indirildi mi?" denildi.
"Evet!"
dedi.
"Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" dendi.
“Kapı açıldı.
İçeri girince, Hz. Musa aleyhisselam ile karşılaştık. Hz. Cebrail :
“Bu Hz.
Musa’dır ! O’na selam ver! “ dedi. Ben
selam verdim, o da selamıma mukabelede bulundu.Sonra:
“Salih kardeş
hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!”dedi. Ben onu geçince ağladı. Kendine:
”Niye ağlıyorsun?”denildi.
“Çünkü benden
sonra bir delikanlı peygamber oldu. O’nun
ümmetinden cennete girecekler benim ümmetimden cennete gideceklerden
daha çok! ”dedi. Sonra beni yedinci semaya çıkardı ve kapıyı çaldı.
“Bu gelen
kim?”denildi.
“Cibril’im!”dedi.
“Beraberindeki
kim? ”denildi.
“Muhammed!
”dedi.
“O’na mirac
daveti indirildi mi? ”denildi.
“Evet!”dedi.
“Hoş gelmişler!
Bu geliş ne iyi geliş! ”denildi. İçeri girince, Hz. İbrahim aleyhisselam ile
karşılaştık. Cebrail:
"Bu baban İbrahim'dir,
O'na selam ver !" dedi. Ben selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra:
"Salih oğlum
hoş geldin, salih
peygamber hoş geldin!" dedi
Sonra Sidretü'l-Münteha'ya
çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen'in) hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrail aleyhisselam bana:
"İşte bu Sidretü'l-Münteha'dır!" dedi.
Burada dört nehir vardır: İkisi batınî nehir, ikisi zahirî nehir.
"Bunlar nedir, ey Cibril?" diye
sordum. Hz. Cebrail:
"Şu iki batınî nehir cennetin iki nehridir.
Zahirî olanların biri Nil, diğeri
Fırat'tır!" dedi. Sonra bana el-Beytü'l-Ma'mur yükseltildi.
Sonra bana bir kapta şarap, bir kapta süt,
bir kapta da bal getirildi. Ben sütü aldım. Cebrail aleyhisselam:
"Bu (aldığın), fıtrat(a uygun olan)dır, sen ve ümmetin bu fıtrat (yaratılış) üzeresiniz!"
dedi.
Resulullah devamla dedi ki: "Sonra
bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı.” Oradan geri döndüm.
Hz. Musa aleyhisselam'a uğradım. Bana:
"Ne ile emrolundun?" dedi.
"Gece ve gündüzde elli vakit
namazla!" dedim.
"Ümmetin, her gün elli vakit namaza
muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Benî İsrail'e
muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme
talep et!" dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim)Rabbim benden on
vakit namaz indirdi. Musa aleyhisselam'a tekrar döndüm. Yine:
"Ne ile emrolundum?" dedi.
"Benden on vakit namazı kaldırdı!" dedim.
"Rabbine dön! Ümmetin için daha da
azaltmasını iste!" dedi. Ben
döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Yine Musa aleyhisselam'a döndüm. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile Rabbim arasında dönmeye devam ettim. Bu sonuncu
defa da Hz. Musa'ya döndüm. Yine:
"Ne ile emredildin?" dedi.
"Her gün beş vakit namazla!" dedim.
"Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez.
Rabbine dön, hafifletme talep et!" dedi.
"Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini
isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah'ın emrine
teslim oluyorum!" dedim. Musa aleyhisselam'ı geçer geçmez bir münadi (Allah adına) nida etti:
"Farzını kesinleştirdim, kullarımdan hafiflettim de!"
Bir rivayette şu ziyade geldi: "Namazlar (günde) beştir. Ve onlar ellidir de. İndimde hüküm
değişmez artık!" [Buharî, Bed'ü'l-Halk 6, Enbiya 22, 43, Menakıbu'l-Ensar 42; Müslim, İman 264 (164); Tirmizî, Tefsir İnşirah (3343); Nesâî, Salat 1, (1, 217-218).] (Kütübü Sitte
terc.C.15,S:398-406)
ـ419 ـ6406 ـ1400
-حَدَّثَنَا
َ، عَنِ ابْنِ
عَبَّاسٍ؛ قَالَ:
أُمِرَ
نَبِيُّكُمْ
صَلَّي
اللّهُ عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ بِخَمْسِينَ
صََةً.
فَنَازَلَ
رَبَّكُمْ أنْ
يَجْعَلَهَا
خَمْسَ
صَلَوَاتٍ.فِي
الزوائد:
419.
(1400) (6406)- İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Peygamberiniz
(Miraç gecesinde) elli vakit namazla emrolundu. Sonra bunu beşe indirinceye
kadar Rabbinize müracaatta bulundu." (Kütübü Sitte
C.17 S.100 -101)
ـ1ـ عن أبى موسى رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ النّبىَّ #
أتَاهُ سَائِلٌ يَسْأَلُهُ عَنْ مَوَاقِيت الصَّةِ، فَلَمْ يَرُدَّ عَلَيْهِ
شَيْئاً قالَ: وَأمَرَ بًَِ فَأقَامَ الْفَجْرَ حِينَ انْشَقَّ الْفَجْرُ
وَالنَّاسُ َ يَكَادُ يَعْرفُ بَعْضُهُمْ بَعْضاً، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ
الظُّهْرَ حِينَ زَالَتِ الشّمْسُ، وَالْقَائِلُ يَقُولُ: قَدْ انْتَصَفَ
النَّهَارُ وَهُوَ كَانَ أعْلَمَ مِنْهُمْ، ثُمَّ أمَرَهُ فأقَامَ بِالْعَصْرِ
وَالشّمْسُ مُرْتَفِعَةٌ، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ بِالْمَغْرِبِ حِينَ وَقَعَتِ
الشّمْسُ، ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ بِالْعِشَاءِ حِينَ غَابَ الشَّفَقُ، ثُمَّ
أخَّرَ الْفَجْرَ مِنَ الْغَدِ حَتَّى انْصَرَفَ مِنْهَا، وَالْقَائِلُ يَقُولُ:
قَدْ طَلََعَتِ الشّمْسُ، أوْ كَادَتْ، ثُمَّ أخَّرَ الظُّهْرَ حَتَّى كانَ
قَرِيباً مِنْ وَقْتِ الْعَصْرِ بِا‘مسِ، ثُمَّ أخَّرَ الْعَصْرَ حَتَّى انْصَرَفَ
مِنْهَا، وَالقَائِلَ يقُولُ: قَدِ احْمَرَّتِ الشّمْسُ، ثُمَّ أخّرَ المَغْرِبَ
حَتَّى كَانَ عِنْدَ سُقُوطِ الشّفَقِ[ .
1. (2360)- Hz. Ebû Mûsa (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir zat gelerek
namaz vakitlerini sordu. Efendimiz ona hiçbir cevap vermedi."(Sabah
vaktinde) şafak sökünce, henüz kimse kimseyi tanıyamayacak kadar ortalık
karanlık iken Bilâl'e emretti, sabah ezanını okudu.Sonra, güneş tam tepe
noktasından batıya dönme (zeval) anında yine Bilâl'e emretti, öğle ezanını okudu.
Bu vakit için, -öbürlerinden daha iyi bilen- birisi: "Bu, gün ortası
(nısfu'n-Nehar)" demişti. Sonra, güneş henüz yüksekte olduğu zaman
emretti, Bilâl akşam namazı için ezan okudu. Sonra ufuktaki aydınlık (şafak)
kaybolunca yatsı için emretti, Bilâl yatsı ezanını okudu. Sonra ertesi gün,
sabah namazını tehir etti. O kadar geciktirdi ki, kişinin, "sabah vakti
çıktı veya çıkmak üzere" demesi ânında namazı tamamladı. Sonra öğleyi
tehir etti, öyle ki, öğle namazını dün ikindiyi kıldığımız âna yakın bir vakitte
kıldı. Sonra ikindiyi tehir etti. Bir kimsenin, "Güneş (ikindi)
kızıllığına büründü" diyebileceği bir vakitte namazdan çıktı. Sonra
akşamı, nerdeyse ufuktan aydınlığın (şafak) kaybolduğu âna kadar tehir
etti." (Kütübü Sitte Terc.C.8 Sh.256)
ـ4ـ وعن
بريدة رَضِيَ
اللّهُ عَنْه:
]أنَّ رَجًُ
سَألَ
رَسُولَ
اللّهِ # عَنْ
وَقْتِ الصََّةِ؟
فقَالَ لَهُ:
صَلِّ
مَعَنَا
هذَيْنِ الْيَوْمَيْنِ:
فَلَمَّا
زَالَتِ
الشّمْسُ أمَرَ
بًَِ
فأذَّنَ،
ثُمَّ
أمَرَهُ
فَأقَامَ
الظُّهْرَ،
ثُمَّ
أمَرَهُ
فَأقَامَ
الْعَصْرَ وَالشّمْسُ
مُرْتَفَعَةٌ
بَيْضَاء
نَقِيَّةٌ،
ثُمَّ
أمَرَهُ
فَأقَامَ
المَغْرِبَ حِينَ
غَابَتِ
الشّمْسُ،
ثُمَّ
أمَرَهُ فَأقَامَ
العِشَاءَ
حِينَ
غَابَ
الشّفقُ،
ثُمَّ
أمَرَهُ
فَأقَامَ
الْفَجْرَ حِينَ
طَلَعَ
الْفَجْرُ،
فَلَمَّا أنْ
كانَ
الْيَوْمُ
الثَّانِى أمَرَهُ
فَأبْرَدَ
بِالظُّهْرِ
فَأبْردَ بِهَا،
فأنْعَمَ أنْ
يُبْرِدَ
بِهَا، وَصَلّى
الْعَصْرَ
وَالشّمْسُ
مُرْتَفِعَةٌ
أخّرَهَا
فَوْقَ
الَّذى كانَ،
وَصَلّى
المَغْرِبَ
قَبْلَ أنْ
يَغِيبَ
الشّفَقُ،
وَصَلّى
العِشَاءَ
بَعْدَمَا
ذَهَبَ
ثُلُثُ
اللّيْلِ،
وَصَلّى
الْفَجْرَ
فَأسْفَرَ
بِهَا، ثُمَّ
قَالَ: ايْنَ
السَّائِلُ
عَنْ وَقْتِ
الصََّةِ؟
فقَالَ الرَّجُلُ:
أنَا يَا
رَسُولَ
اللّهِ،
فقَالَ: وَقْتُ
صََتِكُمْ
بَيْنَ مَا
رَأيْتُمْ[.
أخرجه مسلم والترمذي
والنسائى.»ا‘بْرَادُ«:
انكسار الوهج
والحرِّ.ومعنى
»أنْعَمَ«:
أطال ابراد .
(2363)- Hz.
Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir adam Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a namazların vaktinden sormuştu. Ona:"Şu (önümüzdeki) iki günde
namazları bizimle kıl!" buyurdu. (O gün) güneş tam tepe noktasından
(batıyor) kayınca ezan için Bilâl'e emretti. O da öğle ezanını okudu. Sonra
öğle için kâmet okumasını emretti. Sonra güneş yüksekte, beyaz parlak
iken emretti ve ikindi için kâmet okudu. Sonra güneş batınca emretti,
akşam için kâmet okudu. Sonra ufuktaki aydınlık kaybolunca emretti,
yatsı için kâmet okudu. Sonra şafak sökünce emretti sabah için kâmet
okudu. İkinci gün olunca, Bilâl'e ortalığın serinlemesini beklemeyi
emretti. O da öğleyi, ortalık iyice serinleyinceye kadar geciktirdi. İkindiyi,
güneş yüksekten, dünkü vakitten biraz sonra kıldı. Akşamı ufuktaki
beyazlık kaybolmazdan az önce kıldı. Yatsıyı gecenin üçte biri geçtikten
sonra kıldı. Sabahı ortalık iyice ağarınca kıldı. Sonra:"Namaz
vakitlerinden soran kimse nerede?" diye sordu. Soru sahibi:"Benim
ey Allah'ın Resûlü!" dedi. "Namazlarınızın vakti dedi, gördüğünüz
(iki vakit) arasındadır." [Müslim, Mesâcid 176, 177, (613);
Tirmizî, Salât 115, (152); Nesâî, Mevâkît 12, (1, 258).] (Kütübü Sitte Terc.C8
Sh.257)
AÇIKLAMA:
1-Yukarıda kaydedilen hadisler beş vakit namazdan her
birinin ilk vakti ile son vaktini belirlemektedir.
Değerli
okurlarım, yukarıdaki âyet ve hadislerde görüldüğü gibi Yaşar Nuri Öztürk’ün bu
iddiaları da gerçeğe dayanmamaktadır. Beş vakit namazın ; 1400 küsür senedir
uygulandığı gibi hem kur’an ayetlerinde, hem de hadis-i şeriflerde mevcut
olduğu görülmüştür.
Değerli okurlarım;
Diğer peygamberlerin tüm
mucizelerini eksiksiz kabul eden, bizim yenici bir çok ilahiyatçı profesörlerimizin
ve onlara uyan bir çok din görevlileri, sözüm ona gerçekçi müslümanlar (!)
âyeti kerime ve sahih hadisi seriflerle bildirilmiş bulunan birçok mucizeleri inkar
etmektedirler. Bunlardan biri “Şakkul KAMER” diğeri MİRAC’dır. Bilhassa miracda
farz olan elli vakıt namazın; beş vakte indirilmesi olayıdır. İnşallah ilerideki
sayfalarda âyet ve sahih hadisi şeriflerle tafsilatıyla izah edeceğimiz
olayın aslı şu iki bölümdür.
Birinci Bölüm:
Resulullah efendimiz: Cebrail
(a.s.) vasıtasıyla mescidi haramdan (kabenin yanından) hicr denilen yarım duvarlı yerden Kudüs’ teki Mescid-i Aksa’ ya
götürülmüştür. Mescid-i Aksada bütün peygamber ruhlarına imam olup namaz
kıldırmıştır. Buraya kadar gelişi ayetle sabit olup bu olaya isra denir. (ani
gece yolculuğu) bu bölümü inkar eden kafir olur. İşte âyet:
سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ
“Noksan
sıfatlardan münezzehtir o -kudret sahibi yaratıcı-ki, kulunu bir gece Mescid-i
Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid'i Aksâ'ya yürüttü. Tâ ki, ona
âyetlerimizden bir kısmını gösterelim. Şüphe yok ki, ancak o "ezelî yaratıcı-
dir her şeyi işiten gören.” (İsra suresi âyet: 1)
İkinci Bölüm:
Mescid-i Aksa’ da tüm peygamber ruhlarına imam
olup namaz kıldırdıktan sonra Cebrail (a.s.) ile Mirac denilen bir nevi
asansöre binilerek yedi kat semadan sonra, Cebrail’ den ayrılıp refref ile
huzur-u ilahiye yükselmesi ve bir yayın iki ucu arası hatta daha az bir mesafe
kalıncaya kadar Rabbine yaklaşıp Rabbi ile görüşüp Allah’ ın birçok ayetlerini,
hikmetlerini ve hiç şüpheye düşmeden ve de gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadan
elli vakit ümmetine farz edilmiş olarak dönerken, Musa (a.s.)’a uğrar, Musa
(a.s.) ne ile emrolundun deyince “elli vakit namaz” Musa (a.s.) benim bu
hususta tecrübelerim var Beni İsrailoğulları ile çok uğraştım senin ümmetin bir
günde elli vakit namazı kılamaz, Rabbine dön niyaz et yalvarda bunu azaltsın
der. Resulullah döner ve yalvarır. On vakit tekrar düşer. Musa (a.s.) döner
söyler Musa aynı şeyleri tekrar eder ve dön Rabbine der, dönüp arz eder on daha
iner tekrar Musa’ ya döner o,
Resulullah’a tekrar Rabbine dön der.
Resulullah arz-u niyaz edince on vakit daha düşünce Musa (a.s.) dönüp söyledim aynı sözleri tekrarladı dön
Rabbine dedi ben tekrar Rabbime arz-u niyaz ettim on vakit daha düştü yine Musa
(a.s.) döndüm aynı sözleri söyledi. Dön Rabbine dedi yine arz-u niyaz ettim on
vakit daha düştü beş vakte kadar indi. Buyurur.
Bizim yeniciler şöyle bir
iddiayla; Hem beş vakit namazın miracda farz olduğunu söylüyor hemde miracı
inkar ediyorlar ve diyorlar ki:
Resulullah efendimizin aklı Hz.
Musa kadar yokmuydu da; ona danıştı. Sonra Allah insanların elli vakti
yapamayacağını bilmiyormuydu ki, önce emretti. Sonra her defasında Allah (c.c)
ile Musa arasında gidip gelmesi mekik dokur gibi olacak şey değildir. Diyorlar.
Zaten hadis-i
şerifin metninde (yani Arapçasında) “ Musaya gittim”
sonra “ Rabbime
gittim” diye bir kelime yoktur.
Mirac dönüşünde Musa (a.s.)’ a
uğradım ne ile emrolundun diye sorunca elli vakit namaz dedim Rabbine dön
yalvar azaltsın. dedi. Rabbime döndüm on indirdi. Musa (a.s.)’ ya döndüm yine
çok Rabbine dön azaltsın dedi. Rabbime döndüm on indirdi. Musa (a.s.)’ya döndüm
yine Rabbine dön azaltsın dedi. Rabbime döndüm on daha azalttı. Beşe inince;
Musa (a.s.)’a döndüm Rabbine dön azaltsın deyince artık utandım dedim sonra
gayb den gelen bir sesle beş vaktin farz olduğu ilan edildi. Buyruluyor.
Değerli okurlarım hadis-i
şerifte gitmek gelmek kelimesi katiyen geçmiyor. “ irci” ve “ rec’atü”
kelimeleri geçiyor ki birincisi “ irci Rabbike” Rabbına dön demektir. İkincisi
“ rec’atu ila Musa” Musaya döndüm demektir. Bu konuşmadan açıkça anlaşılan aynı
mekanda ve aynı anda “ Rabbine dön rica et azaltsın” sözü üzerine Resulullah
efendimizin aynı yerde Hz.Musa ya sırtını dönüp Allah’ a yalvarmış, on inince,
tekrar Hz. Musa’ ya dönmüş, yine dön
deyince, tekrar Hz.Musa’ ya sırtını
dönmüş Allah’ a yalvarmış ve böylece namaz beşe inmiştir.
Bu iddiada bulunanların bir
dayanakları var, o da “ ila” kelimesi, bu kelime Türkçemizdeki ismin “ –e, -a,-ye,-ya” halidir.
Ev(e) git, çarşı(ya) git gibi.
Manaları bir mekana nisbet edildiği gibi çoğu kere bu harfleri; maddi olmayan
isimler içinde kullanırız.
Mesela: Biz
bir günahkara tevbe et! Allah’a dön derken, herhalde fiziki bir yolculuğu
kastetmeyiz böyle bir şey aklımızdan dahi geçmez. Mesela gözünü göklere döndür
ayetinde olduğu gibi fiziken gözümüzü göklere göndermek akla gelmez. Yine “ey itminan bulmuş nefis! Rabbına dön, gir kullarımın
arasına, gir cennetime” ayetinde “ Rabbine dön” emri de
mekansal değildir.
ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
“Rab'bine
dön, sen râzı, O da senden râzı olarak.” (Fecr suresi âyet: 28)
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
“Artık
kullarımın arasına katıl.”(Fecr suresi âyet: 29)
وَادْخُلِي جَنَّتِي
“Ve
cennetime gir.” (Fecr suresi âyet:30)
ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِأً وَهُوَ حَسِيرٌ
“Sonra
gözü iki defa daha çevir, o göz sana yorgun bir halde olarak zelilce bir
şekilde geri dönmüş olsun.” (Mülk suresi âyet: 4)
Sonra niçin Hz. Musa’ dan
sormuş muş (!)
Resulullah
efendimiz Hz.Musa’ dan sormadı. Hadis-i şerifin aslı ortada; Resulullah
efendimiz dönüşte Hz. Musa’ ya uğrayınca Musa (a.s.) Ona: “ Ne ile emrolundun? “diye sordu. Olay bu şekilde gelişti.
Sonra müşavere hakkında Ali
imran 159 ve Şûra suresinin 38 nci
ayetleri yok mu? Tabi var.
İşte
ayetler:
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
“İmdi
Allah Teâlâ'dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın, ve eğer
sen çirkin huylu, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık
onları affet, onlar için af talebinde bulun, ve onlar ile işler hususunda
müşavere yap,(danış) sonra azmettiğin zaman da Allah Teâlâ'ya tevekkül et.
Şüphe yok ki, Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever.” (Ali İmran
suresi âyet: 159)
وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
“Ve
o kimseler ki: Rab'lerinin davetine icabette bulundular ve namazı dosdoğru
kıldılar ve onların işleri aralarında danışma iledir ve kendilerini
rızıklandırdığımız şeylerdende harcarlar.” (Şura suresi âyet: 38)
Başka peygamberlerin bazı
davranışları niçin yadırganmıyor?
İşte birkaç örnek:
1- Mesela İbrahim (a.s.) “Ya Rabbi ölüleri nasıl
diriltirsin?” diye sorduğunda Allah (c.c.) “ Ya İbrahim sen ölüleri
dirilteceğime inanmıyormusun?” buyurduğunda “ Ya Rabbi inanıyorum ama gözümle
göreyimde kalbim otursun” demişti. Ve de kuşları öldürüp et parçaları haline
getirip çağırınca onlar Allah’ın izniyle canlandıktan sonra: “ Ya Rabbi şimdi
kalbim oturdu” demişti.
İşte
Âyet:
وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِـي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن قَالَ بَلَى وَلَـكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Ve
o vakti de yâdet ki. İbrahim, Yarabbi!. Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster
demiş, -Cenâb-ı Hak da- inanmadın mı?, diye buyurmuştu. O da evet... İnandım,
fakat kalbim mutmain olsun için demiş. Allah Teâlâ: Kuşlardan dört tanesini tut
da onları kendine çevir sonra her dağ üzerine onlardan birer parça at, sonra da
onları çağır, sana koşarak gelirler ve bil ki Allah Teâlâ şüphe yok azizdir, hakimdir
diye buyurmuştur.” (Bakara Suresi,âyet:260)
6
وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ
“Ve
Allah yolunda hakkiyle cihad ile mücahedede bulununuz. O sizi seçti ve sizin
üzerinize dinde hiçbir güçlük kılmadı. Babanız İbrahim'in milleti gibi. O
bundan evvel size müslümanlar ismini vermişti ve bunda da: Takî: Resul sizin
üzerinize şahit olsun ve siz de insanlar üzerine şahitler olasınız. Artık
namazı dosdoğru kılınız ve zekâtı veriniz ve Allah'a sığınınız. O sizin
mevlânızdır. İşte ne güzel mevlâ ve güzel yardımcı..” (Hac Suresi,
âyet:78)
Şimdi kim, “ peygamber bunu
nasıl yapar halbuki Allah ne demişse şüphesiz inanması ve onun ispatını
istememesi gerekirdi”diyebilir.
Halbuki İbrahim (a.s.)’ a Allah
(c.c.) dostum demiştir. Ve dini Ona nispet etmiştir.
Bu davranışından dolayı Hz.
İbrahim tenkit edilebilir mi?
قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
“De
ki, şüphe yok ki Rab'bim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine. İbrahim'in
hânif olan dinine hidâyet buyurdu. Ve o ortak koşanlardan olmuş değildi.” (Enam
Suresi.âyet:161)
2-Tur dağında Hz. Allah, Hz.
Musa’ ya nida ederek vahiyde bulununca; Hz. Musa’nın “ Ya rabbi bana görün seni
göreyim” isteği üzerine Allah Azimüşşanın dağa tecellisinden sonra ayetlerde
görüleceği gibi; Ya Musa! Firavne git, o azdı, belki düşünür…” buyurarak emir
vermesi üzerine; Hz. Musa bir nevi itiraz edercesine: “ Ya Rabbi ben korkarım
oraya gidemem ben daha evvel onlardan bir adam öldürmüştüm, onlar beni
öldürürler; ancak benim göğsümü aç, dilimi çöz, kardeşim Harun’ u bana yardımcı
ver, o benden daha güzel konuşur ve bana şahitlik eder.” diye Firavne gidişini,
Hz. Allah ile bir nevi pazarlık edercesine şarta bağlamış; Allah (c.c.)’ da:
Hz.Musa’ nın bu isteğini kabul buyurmuş, şartı yerine getirmiş ve “
Kardeşin Harunla seni güçlendireceğim
beraber gidin” buyurmuştu.
Şimdi: bu şart koşmadan dolayı, Hz.Musa’ yı kim kınayabilir.?
Allah emredince “ Emret Rabbim ölümde olsa giderim koruyucu olarak sen bana
yetersin demesi gerek mezmiydi” diyerek. Kim Hz.Musa’ yı suçlayabilir.?
2-Hz. İsa
(a.s.); Yahudilerden ihaneti sezince havarilerine (inanan oniki kişiye) “ kim
bana yardım edecek” diyerek onlardan yardım istemişti. Onlar da “ biz Allah’ ın
yardımcılarıyız şahid ol” demişlerdi.
ÂYET:
فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
“Vaktaki,
İsa onlardan dinsizlik hissetti, dedi ki: Allah için benim yardımcılarım
kimlerdir? Havariler dediler ki: Biz Allah'ın yardımcılarıyız, Allah'a îman
ettik ve şahit ol ki, bizler şüphesiz müslümanlarız.” (Ali imran
suresi âyet: 52)
İnsanlardan
yardım istedi diye, kim Hz.İsa’ ya: Allah sana yeter, sana yardım ederdi. Niçin
insanlardan yardım istedin. Diyebilir? Evet Allah’ a şükrolsun: şu olaylarda
geçen: Hz. İbrahim, Hz.Musa ve Hz.İsa (a.s.)’ın tutumlarını kimse tenkit
etmemiştir. Fakat rahmetenlil alemin olan; bütün alemlere rahmet olarak
gönderildiği ayetlerde bildirilen, Resulullah efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Hz.Musa’ya mirac dönüşü uğradığında
Hz. Musa’nın sorması ile başlayan konuşmalar bahane edilerek: Namazın ilk önce
elli vakıt olup sonradan beşe indirilmesi inkar edilmek istenmiş hatta bazı
nasipsizler; Necm suresindeki ayetlerle sabit olan, orada gözünün gördüğünü
kalbi yalanlamadı şeklinde anlatılan,
miracı dahi inkara kalkışmışlardır.
Şunu
yakinen bilmeliyiz ki: O konuşmalar ve o davranışlar; kendi öz iradeleriyle
değildi. Allah tarafından öyle yönlendirildiler ve öyle konuşturuldular.
İşte Âyet:
إِنَّ وَلِيِّـيَ اللّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ
“Şüphe
yok ki, benim koruyucum, o kitabı indirmiş olan Allah Teâlâ'dır. Ve o bütün
salih kullarını gözetir, yönlendirir.”(Araf suresi âyet: 196)
En azından kıyamete kadar
gelecek insanların o olayların yanındaymış ve onu görmüşler gibi imanlarının
kuvvetlenmesini temin etmekte, insan fıtratını belirterek her ne kadar manevi
destek olsada yine de insanın maddi bir
desteğe meyledeceğini belirterek; insanların bazı şeyleri gözü ile görünce
kalbinin tam oturacağını ve tüm şüphelerden kurtulabileceğini ifade etmektedir.
İşte
Ayetler:
وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا
“Sizler ancak
Rabbinizin dilemesi sayesinde bir şeyi dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (İnsan suresi
âyet: 30)
وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
“ Ve âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.” (Tekvir suresi
âyet: 29)
Bu hususta
Hızır (a.s.): “ Bu işleri
ben kendiliğimden yapmıyorum” sözleri çok
mühimdir.
وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا
“Duvara gelince, şehirde iki yetim
çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse
idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir
rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım.
İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.” (Kehf suresi
âyet: 82)
|
İÇKİ VE NAMAZ |
Sayın Öztürk
diyor ki:
• “İçki içen kişi namaz sırasında sarhoş değilse namazı geçerlidir.”
Bu
konuda birinci Kur’andaki İslam kitabımızın 315 ve 320 nci sayfalarında
görüleceği gibi Nisa suresinin 43 ncü âyeti; Maide suresinin 90 ve 91 nci
ayetleri ile neshedilmiş ve içki içmek tamamen haram edilmiştir.
İşte
Öztürk’ün bahsettiği âyeti kerimeye sırayla geleceğiz. İçki hakkındaki ilk
âyetten başlıyoruz:
Birinci âyet:
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ
“Ve
hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki ve hem de güzel rızık
edinirsiniz. Muhakkak ki, bunda da aklını kullanan bir kavim için elbette bir
ibret vardır.” (Neml Suresi, âyet:67)
İkinci âyet:
يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ
“Sana
şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de büyük günah vardır. Ve
insanlar için faydalar da vardır. Bunların günahı ise faydalarından çok
büyüktür. Sana ne infak edeceklerini de sual ediyorlar. De ki: İhtiyacınızdan
artanı. Allah Teâlâ âyetlerini sizlere işte böyle beyan ediyor, ta ki tefekkür
edesiniz.”(Bakara Suresi, âyet:219)
Üçüncü âyet:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ وَلاَ جُنُبًا إِلاَّ عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّىَ تَغْتَسِلُواْ وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مِّنكُم مِّن الْغَآئِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا
“Ey
mü'minler!. Siz sarhoşlar olduğunuz halde ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana
kadar ve cünüp olduğunuz halde de -yolcu olmak müstesnâ- gusul edinceye kadar
namaza yaklaşmayınız. Ve eğer siz hasta veya sefer halinde olursanız veya
sizden biri ayakyolundan gelir de veya siz kadınlara dokunur da su bulamaksanız
o zaman temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz. Yüzlerinize ve ellerinize
mesheyleyiniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ affedici ve yargılayıcıdır.” (Nisa Suresi, âyet:43)
Değerli okurlarım, Y.Nuri Öztürk’ün dayandığı:” Ey mü'minler!. Siz sarhoşlar olduğunuz
halde ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana kadar...namaza yaklaşmayınız” âyeti,ilk zamanlarda idi; İçki henüz yasaklanmamış, haram
olmamıştı. Fakat gelecek Maide Suresinin 90 ve 91 nci âyeti kerimelerinde görüleceği gibi ; artık
içki, kumar ve fal okları tamamen yasaklanmış,haram olmuştur. O müsaade içki
haram olmadan evvelin hükmüdür. Yaşar Nuri Öztürk boş ve yanlış konuşmaktadır.
Dördüncü âyet:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Ey
imân edenler!. Muhakkak ki, içki, kumar, putlar ve kısmet için çekilen zarlar
şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. Artık ondan kaçınınız ki, kurtuluş
bulabilesiniz.” (Maide Suresi, âyet:90)
Beşinci âyet:
إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ فَهَلْ أَنتُم مُّنتَهُونَ
“Şüphe
yok ki: Şeytan aranıza ancak içki ile, kumar ile düşmanlık düşürmeyi ve sizi
Allah Teâlâ'nın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık siz vazgeçtiniz
değil mi?” (Maide Suresi, âyet:91)
Görüldüğü gibi en son inen
Maide suresinin 90 ve 91 nci ayetleri önceki ayetlerin hükümlerini neshetmiş,
yani hükümden kaldırmıştır ve bu ayetlerin üzerine sabaha karşı nasıl olsa
ayıkır sabah namazını kılabiliriz diyen, Ashab-ı Kiram’ın içkiye düşkün
olanları da tamamen içkiyi bırakmışlar ve içki küplerini kırmışlardır. Sayın
Öztürk’ün dediği gibi, hiç bir müslümanın ayıkınca namaz kılarım demeye hakkı
kalmamıştır. Allah’ın (c.c.) emirleri açık ve nettir.
Değerli okurlarım! izleyenleriniz hatırlayacaksınız : Bir
televizyon programında: Sayın Yaşar
Nuri Öztürk, gazeteci yazar Sayın Şevket Eygi ve (kendisini
ve eşini bazı yönleriyle takdir ettiğimiz) Hukukçu Prof. Dr. Sayın Hüseyin Hatemi, kurban
kesmek konusunu tartışırlarken, aklımda yanlış kalmadıysa Sayın Hüseyin Hatemi şöyle diyordu : ”Kurban kesmek diye bir şey yoktur. Bu olsa olsa hacdaki
hacılar için olabilir. İbrahim (a.s.) oğlunu kurban etmemiştir.”
“İnna ateyna
kelkevser” suresiyle de kurban kesmenin bir ilişiği yoktur. O sure’de: “İnna ateyna
kelkevser”
“Sana kızın Fatma’yı verdik. “Venhar” kelimesi ise; Onun oğlu Hüseyin,
kurban olacak, şehid
olacaktır”anlamına gelir.
Bundan dolayı bayramlarda gücü yetenlerin
kurban kesmesiyle ilgili hiçbir emir yoktur”
demiş ve Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmesini de kabul etmemişti.
Yaşar Nuri Öztürk ise: Kurban kesilmesiyle ilgili Kuran’da bir âyet yoktur. demişti. (19 Ekim 2001 tarihli Milliyet Gazetesi cevaplar
kitabından)
Bu
iki iddia da, katiyen doğru değildir! 1400 küsur senedir Peygamberimiz
efendimizin emirleriyle, günümüze kadar kesintisiz olarak uygulanan bu
kutsal ibadet; bazı mezheplerde müekked
sünnet, Hanefi mezhebinde ise vacib olarak kabul edilmiştir. Çoğunluğu yoksul
olan, aylarca evlerine et girmeyen din kardeşlerimizin, bayramlarını sevince
boğacak ve inananları Allah’a yaklaştıracak olan bu kurbanlar, tarih boyunca
hep kesile gelmiş ve inşaallah kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Bu
inancımızı doğrulayan ayetlerin bir kısmıyla, hadisi şerifleri aşağıya almadan
önce; kurban konusuyla ilgili Kütübü Sittedeki bir bölümü aşağıya alıyorum.
KURBAN. kelime olarakقرب kökünden mastardır,
yaklaşmak mânasına gelir. Dinî bir ıstılah olarak Allah Teâlâ'yı râzı ederek
yakınlığını kazanmak için kesilen hayvana kurban denir .İnançtan dolayı kurbanda bulunmak, hemen hemen bütün dinlerde
vardır. Tarih boyunca her millet, inancına göre nazarında kıymetli olan bir
şeyi, uluhiyet adına kurban etmeyi müesseseleştirmiştir. Kur'ân-ı Kerim, kurban
müessesesinin Hz. Âdem (aleyhisselam)'in çocuklarıyla birlikte başladığını
haber verir:
Böylece âyet, ulûhiyete yaklaşmak maksadıyla kurban sunma
ibâdetinin insanlıkla birlikte başladığını gösterir.Âyette kabul edildiği belirtilen
kurban, Hâbil'e aitti ve bir koçtu. Kabul edilmeyen de Kâbil'e aitti ve
ekindi.Şu halde, kurban deyince bunun mutlaka bir hayvan olması gerekmez, başka
şey de kurban olabilir. Nitekim, ne zaman başladığı kesin olarak bilinmese de,
insanın kurban edilmesi de târihin yaygın vakalarından biridir. Kur'ân-ı Kerim
Hz. İbrahim (aleyhisselam)'le ilgili olarak buna da yer verir. Hz. İbrahim'e rüyasında, ilk olan
oğlu İsmâil'i kurban etmesi emredilir (Saffat 102). Bazı rivayetlerde on üç
yaşında olduğu belirtilen çocuğu kurban etme hazırlığı yapılır ve kesileceği
sırada çocuğa bedel kesilmek üzere bir koç indirilir.Bu âyet insan kurbanı
meselesinde mânidardır. Zîra insanlık tarihinde pek yaygın olan bu geleneğin
İlâhî bir menşe'den kaynaklanmış olabileceğini ifade eder. Bunu söylemeye
sevkeden husus, büyük müfessir Fahreddin Râzî hazretleri’nin de kaydettiği
üzere İslâm ulemâsının, "meşru olmayan bir şeyin peygamberlere rüyasında
da olsa emredilmeyeceği"ni prensip olarak kabûl etmiş olmalarıdır. Bu prensipten
hareketle, daha önce meşru olan bir prensibin Hz. İbrahim'den sonra neshedildiği söylenebilir.Arapça'da Kurban
kelimesinden ziyâde Udhiye kelimesi kullanılır, cem'i edâhîdir. Kurban kesilen
güne yevmü'l-edhâ denir.Kurbanın dindeki hükmü hususunda âlimler ihtilaf eder.
Bir kısmı vâcib demiş ise de diğer bir kısmı buna karşı çıkmıştır. İbnü Hazm
"Sahâbeden hiçbirisi buna vâcib dememiştir" der. Cumhur da
"Kurban vâcib değildir" demiştir. Ancak dinin teşriatından olduğu da
kesindir. Cumhur, "Kifaye bir sünnet-i müekkededir" der. Şafiî
hazretleri de bu görüştedir.Ebu Hanife hazretleri: "Zengin olan mukime
vacibtir" diye hükmeder. İmam Mâlik "mukim" kaydı koymadan vâcib
hükmüne varır. Hanefîlerden Ebu Yusuf, Mâlikîlerden Eşheb vâcib hükmüne
muhalefet ederek Cumhur'un görüşüne katılırlar.Ahmed İbnu Hanbel: "Gücü
olanın terketmesi mekruhtur" der ve vücûbuna hükmeder.İmam Muhammed:
"Terkine ruhsat olmayan sünnettir" der.Tahâvî: "Biz de bu görüşteyiz,
âsârda vâcib olduğunu te'yid eden bir delil yok" der.Kurbanın vâcib olduğunu
söyleyenleri te'yid eden en kavî delil Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'nin
rivayet ettiği şu hadistir:
مَنْ
وَجَدَ
سَعَةً
فَلَمْ
يُضَحِّ فََ
يَقْرَبَنَّ
مُصََّنَا
"Kurban
kesecek güçte olup da, kesmeyen namazgâhımıza yaklaşmasın."Bu hadisteki
vaîdin üslûbundaki şiddet, Hanefîler'i, kurbanın vacib olduğu hükmüne sevketmiştir. Hatta Ebu
Hanife (rahimehullah)'nin "farz" dediği de rivayetler arasındadır.
Vacib diyenlerin dayandığı başka hadisler de var.el-Hidâye'de Hanefî görüşü
şöyle özetlenmiştir: Kurban hür, mukim, zengin her Müslüman'a, kurban gününde
kendi nâmına ve küçük çocuğu namına vacibtir. Vâcib hükmü, Ebu Hanife ile
ashabından İmam Muhammed, Züfer, Hasan ve bir rivayete göre Ebu Yusuf'un
içtihadlarıyla sübût bulmuştur. Ebu Yusuf'un "sünnet" demiş olduğunu
da belirttik.Son olarak şunu da belirtelim: Araplarda kurbanın birçok çeşitleri
var ve her biri bir başka kelime ile ifâde edilmektedir. Mesela; -bir kısmı
önümüzdeki hadislerde geleceği üzere- fara', atîre, akîka, udhiye, hedy hep ayrı ayrı kurban
çeşitleridir. İslâm dini bir kısmını yasaklamış, bir kısmını bazı kayıtlarla
serbest bırakmış ve hattâ vâcib kılmıştır. Bazıları hakkındaki hüküm
ihtilâflıdır. Dilimizde hepsi kurban kelimesiyle kayıtlanarak ifade
edilir.UDHİYE VE HEDY: İslâm devrine intikal eden kurban çeşitlerinden iki
tanesini biraz açıklamakta yarar var. Zîra, önümüzdeki bahislerde gelecek hadisler
bunlarla ilgili ve dolayısıyla bu tâbirler sıkca geçecek. İyice bilinmediği
takdirde iltibaslar olabilir.UDHİYE: Kurban bayramında, zengin, mukim ve hür
olan Müslümanlar tarafından kesilmesi gereken kurbandır. Bunun kendine mahsus
teferruatı vardır.HEDY: Haccda kesilen kurbandır. Kâbe-i Muazzama veya Harem
için hediye edilen kurbanlık hayvana
hedy denir. Dilimizdeki hediye kelimesi de aynı kökten gelir.Esasen hacılar
müsafir sayıldıkları için onlara udhiye kesmek vâcib değildir, dilerlerse
nâfile olarak keserler. Temettu veya kıran haccı yapanlar, bir yıl içerisindeki
iki ayrı ibadeti yapmış olmanın şükrü olarak bir kurban keserler. Haccda
kesilmesi vacib olan bu şükür kurbanı
hedy sınıfına girer. Umre yapanlar veya hacc-ı ifrad yapanlar nâfile
olarak kurban kesmek isterlerse bu da hedy sınıfına grer. Ayrıca, hacc
menasikinden vaciblerin terki veya vacib olan sıranın bozulması gibi
durumlarda hacca giren "eksiklik"lerin
telâfisi için bazı ceza kurbanları vardır. Şu halde bu ceza kurbanları da hedy
sınıfına girer. Hedy kurbanlarının Harem dahilinde kesilmesi vâcibtir.
Udhiyeler her yerde kesilebilir. (Kütübü Sitte.c.6.s.43-45)
Bu
genel bilgiden sonra,kurbanla ilgili âyeti kerimeleri ve hadisi şerifleri alıyorum.
İşte ayetler :
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِن أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ
“Onlara, Adem’in iki oğlunun haberini
gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul
edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık
yüzünden), “And olsun seni öldüreceğim” dedi. Diğeri de “Allah ancak takvâ
sahiplerinden kabul eder” dedi.” (Mâide sûresi âyet : 27)
“Kur’an’da
kurban kesmek yoktur” diyenlere ilk cevabımız, görüldüğü gibi, ilk insan
Hz.Adem’in iki oğlundan gelmektedir. İlk kurbanı Habil kesmiş ve kurbanı kabul
olmuştur. Kurbanı kabul olunmayan Kabil
ise; kurbanı kabul olunmadığından
dolayı, kıskanarak büyük kardeşi Habil’i öldürmüştür.
Şimdi diğer ayete bakalım:
¡ò àî©è 2
¤å¡ß ¤á¢è Ó ‹ ‰ b ß ó¨Ü Ç §pb ßì¢Ü¤È ß §âb £í aó¬©Ï ¡é¨£ÜÛa á¤a a뢊¢×¤ˆ í ë
¤á¢è Û É¡Ïb ä ß a뢆 è¤' î¡Û
7¡9 Šaì¢à¡È¤Ÿ a ë b è¤ä¡ß aì¢Ü¢Ø Ïâb Ȥã üa
î©Ô 1¤Ûa
¡ö¬b j¤Ûa
“Tâki, kendileri için bir takım menfaatlere şahit olsunlar
ve kendilerini merzuk etmiş olduğumuz dört ayaklı kurbanlık hayvanlar üzerine malûm
olan günlerde (keserken) Allah'ın ismini
ansınlar. Artık onlardan yiyin ve yoksul fakirlere yediriniz.”
(Hac Suresi. Âyet: 28)
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ أَسْلِمُوا
وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ
“Ve her ümmet için kurban kesecek bir yer kılmışızdır ki, Allah'ın ismini kendilerine rızık olarak verdiği dört ayaklı hayvanların üzerine -kesecekleri zaman- ansınlar. İşte ilahınız, tek ilahtır. Artık ona teslim olun, ve mütevazi olanları müjdele.” (Hac Suresi. Âyet: 34)
الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلَاةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُم
ْ يُنفِقُونَ
“Onlar ki, Allah zikrolunduğu vakit kalpleri korkudan titrer
ve kendilerine isabet etmiş olana sabır edenlerdir ve namazı kılanlardır ve
kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar.” (Hac
Suresi. Âyet: 35)
وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُم مِّن شَعَائِرِ اللَّهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“Ve bedeneleri
(iri gövdeli hayvanları) de sizin için Allah'ın kurbanlıklarından kıldık. Sizin
için onlarda hayır vardır. Artık onların üzerlerine birer ayakları bağlı, üçer
ayaklan üzerine durdukları halde Allah'ın ismini zikredin. Yanları üzerine
yere düşünce de artık etlerinden yiyin haline kanaat edip istemeyene de ve
isteyene de yediriniz. Onları size öylece musahhar kıldık, tâki
şükredesiniz” (Hac Suresi,
Âyet: 36)
لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ
“Elbetteki,
onların ne etleri ve ne de kanları Allah'a erecek değildir. Ve lâkin ona sizden
takva erecektir. Onları öylece size musahhar kılmıştır, tâki size hidayet
buyurduğundan dolayı Allah'a tekbirde bulunasınız ve güzel davrananları
müjdele.” (Hac Suresi. Âyet: 37)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُحِلُّواْ شَعَآئِرَ اللّهِ وَلاَ الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلاَ الْهَدْيَ وَلاَ الْقَلآئِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَانًا وَإِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواْ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُواْ وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
” Ey imân
edenler!. Allah Teâlâ'nın dinî hükümlerini ve haram olan aya ve hareme
gönderilen kurbana ve gerdanlıklı kurban hayvanlarına ve Rablerinden lûtuf
ve rıza talebinde bulunarak beyti hareme gelmek kasdında bulunanlara tecavüzü helâl
saymayınız. İhramdan çıktığınız zaman artık avlanabilirsiniz. Sizi mescidi
haramdan engellemiş olduklarından dolayı bir kavime olan öfkelenmeniz sizi
sakın tecavüze sevketmesin. Ve birr ve takva üzere yardımlaşınız ve günah ve
düşmanlık üzere yardımlaşmayınız. Ve Allah Teâlâ'dan korkunuz, şüphe yok ki,
Allah Teâlâ'nın azâbı pek şiddetlidir “.(Maide Suresi. Âyet: 2)
Bu âyeti kerimeden de binbeşyüz yıldır
uygulandığı gibi; Hac’ın ve orada kurban
edilecek hayvanların ne kadar önemli
olduğu bildirilmektedir.
جَعَلَ اللّهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَامًا لِّلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلاَئِدَ ذَلِكَ لِتَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَأَنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“Allah Teâlâ
Kâbe'yi, o Beyti haramı ve haram ay" ile o boyunları bağsız ve bağlı
kurbanları insanlar için bir medarı istifâde kıldı. Bu da bilmeniz içindir ki,
şüphesiz Allah Teâlâ göklerde olanı da ve yerde olanı da bilir ve muhakkak ki,
Allah Teâlâ herşeyi tamamıyla bilendir.” (Maide Suresi. Âyet: 97)
Bu âyeti
kerime ise; Sayın Yaşar Nuri Öztürk gibi : Hac senenin her ayında yapılabilir
diyenlere cevap teşkil etmekte olup :“Allah
Teâlâ Kâbe'yi, o Beyti haramı ve haram ay" ile o boyunları bağsız ve bağlı
kurbanları insanlar için bir medarı istifâde kıldı.”buyurulmakla Hac ibadetinin, her sene ancak haram olan zilhicce ayında yapılacağını
bildirilmektedir.
Elbette Zilhicce ayının dışında umre
hariç, hac olmadığı gibi Kurban Bayramı da yoktur.
رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ
“O : "Rabbim! Bana sâlihlerden
olacak bir evlat ver", dedi.”(Saffat sûresi âyet : 100)
فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ
“İşte o zaman biz onu uslu bir oğul (İsmail) ile müjdeledik.”(Saffat sûresi âyet : 101)
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ
“Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince:
Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O
da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden
bulursun, dedi.” (Saffat sûresi âyet :
102)
فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ
وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ
قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلَاء الْمُبِينُ
وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ
سَلَامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ
كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ
وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَقَ نَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ
“Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine
yatırınca” “Biz ona: " ” “ Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban
verdik”Ey İbrahim!" diye seslendik”
“Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız” “ Bu,
gerçekten, çok açık bir imtihandır” “ Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir
nam) bıraktık:” “İbrahim'e selam! dedik.”
“Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.” “ Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.” “
Sâlihlerden bir peygamber olarak O'na (İbrahim'e) İshak'ı müjdeledik.” (Saffat sûresi âyet :103- 112)
Bu ayetlerde görüldüğü gibi İbrahim (a.s.), oğlu İsmail’i (a.s.)
kurban etmek istemiş; her ikisi de Allah’a (c.c) tam teslimiyetle, emri yerine
getirmek için tam teşebbüse geçmişler. Bu sadâkatlarıyla imtihanı kazandıkları
için, kurban olarak kesilmek üzere,
kendilerine kurbanlık koç hediye edilmiştir.
Ehl-i Kitab, yani
Yahudi ve Hıristiyanlar ile bazıları: Kurban edilmek istenen Hz.İbrahim’in (a.s.)
oğlu İsmail (a.s.) değil, İshak (a.s.) idi, diyorlar. Okuduğumuz Saffat Sûresi’nin: 101-107 nci
ayetlerinde gördüğümüz gibi; kurban edilmek istenen Hz.İshak (a.s.) değil,
(Peygamberimiz efendimizin ceddi olan)
Hz.İbrahim’in (a.s.) gençliğinde, Hz. Hacer annemizden, hicretlerinden
sonra doğan, bebek iken Hz. Hacer annemizle beraber, Hz.İbrahim (a.s.) tarafından,
Kabe’nin olduğu yere bırakıldıktan sonra, ayağını vurduğu yerden,
bugünkü Zemzem suyunun çıkmasına, şeytan’ın
taşlanmasına ve Safa ile Merve arasında koşulmasına sebep olan Hz. İsmail aleyhisselamdır.
Hazreti
İshak aleyhisselam ise: Hud Sûresi’nin 71-72 nci ayetlerinde görüldüğü gibi;
Hz.İbrahim‘in (a.s.) ve Hz.Sara annemizin ihtiyarlık çağında doğmuştur. Bunun
için Hz.İshak’ın (a.s.) kurban edilmek
istendiği iddiası katiyen doğru
değildir.
İşte bu konudaki Âyet ve Hadisler:
Şimdi ayete bakalım:
إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
“(Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i
verdik.” “Şimdi sen Rabbine namaz kıl ve
kurban kes.” (Kevser sûresi âyet : (1- 2)
İşte hadisi
şerifler:
ـ5080 ـ1ـ عن أبي ذرّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قُلْتُ
يَا رَسُولَ اللّهِ! مَا آنِيَةُ الْحَوْضِ؟ قَالَ: وَالّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ
Œنِيَتُهُ أكْثَرُ مِنْ عَدَدِ نُجُومِ السَّمَاءِ وَكَوَاكِبَهَا في اللَّيْلَةِ
الْمُظْلِمَةِ الْمُصَحِيَةِ آنِيَةُ الْجَنَّةِ: مَنْ شَرِبَ مِنْهَا لَمْ
يَظْمَأ، آخِرَ مَا عَلَيْهِ يَشخُبُ فيهِ مَيزَابَانِ مِنَ الْجَنَّةِ. عُرْضُهُ
مِثْلَ طُولِ مَا بَيْنَ عَمَّانِ الى أيْلَةَ، وَمَاؤُهُ أشَدُّ بَيَاضاً مِنَ
اللَّبَنِ، وَأحْلى مِنَ الْعَسَلِ[. أخرجه مسلم والترمذي.»يَشْخَبُ« أى يسيل ويجرى
.
1.
(5080)- Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü dedim,
Kevser havzının kapları nedir?" Şu cevabı lutfettiler:
"Nefsimi
kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, onun kapları açık ve karanlık
bir gecede gökteki yıldızlardan daha çoktur. Cennetin kaplarından kim içerse
artık ömrünün sonuna kadar hiç susamaz. Havzın cennetten çıkan iki oluğu gürül
gürül akar. Genişliği uzunluğuna denktir. Bu da Amman'dan Eyle'ye olan mesafe
kadardır. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır."
(K.sitte.c.14.s.393)
ـ5081 ـ2ـ وعن
سَمُرَةِ بن
جَندبٍ
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #: إنَّ
لِكُلِّ
نَبِيٍّ
حَوْضاً
تَرِدُهُ
أُمَّتُهُ، وإنَّهُمْ
يَتَبَاهَوْنَ
أيُّهُمْ
أكْثَرُ
وَارِدَةً،
وَإنِّي
أرْجُو أنْ
أكُونَ أكْثَرَهُمْ
وَارِدَةً[.
أخرجه
الترمذي .
2.
(5081)- Semüre İbnu Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her peygamberin bir havzı vardır. Ümmeti oraya su almaya
gelir. Peygamberlerin her biri, hangisinin suya geleni çok diye övünürler. Su
almaya gelen ümmeti en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum."
[Tirmizî,
Kıyamet 15, (2445).
AÇIKLAMA:
Bu hadis,
ahirette her peygambere mahsus müstakil
bir havz olacağını belirtmektedir. Ümmetleri, bu havzlara gelip suyundan içecektir.
Her peygamber havza gelenlerinin çokluğu ile iftihar edecektir. Bundan maksad
ümmetlerinin çokluğudur. Resulullah da ümmetinin sayıca çok olmasını arzu ve
temenni etmekte, diğer peygamberlere karşı bu çoklukla iftihar etmeyi
arzulamaktadır.
Sadedinde
olduğumuz hadis Muhammed ümmetinin
çokluğu hususunda Resulullah'ın ümidini ifade eder. Aliyyü'l-Kârî der
ki: "Resul-ü Ekrem bu ümidini, ümmetinin cennette seksen saf tuttuğunu,
diğer ümmetlerin ise sadece kırk saf teşkil ettiğini vahyen bilmezden önce ifade
etmiş olmalıdır." (K.sitte.c.14.s.393-94)
ـ5082 ـ3ـ وعن
أنسٍ رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]سُئِلَ
رَسُولُ
اللّهِ #: مَا
الْكَوْثَرُ؟ قَالَ:
نَهْرٌ في
الْجَنَّةِ
أعْطَانِيهِ
اللّهُ،
أشَدُّ
بَيَاضاً
مِنَ
اللَّبَنِ، وَأحْلَى
مِنَ
الْعَسَلِ،
فيهِ طَيْرٌ
أعْنَاقُهَا
كَأعْنَاقِ
الْجَزُورِ.
فقَالَ عُمَرُ
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه:
إنَّ هذِهِ
لَنَاعَمٌ.
فقَالَ #:
آكِلُهَا
أنْعَمُ
مِنْهَا[. أخرجه
الترمذي .
3. (5082)- Hz. Enes (radıyallahu anh)
anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a "Kevser nedir?"
diye sorulmuştu. buyurdular. Hz.
Ömer atılarak: "Öyleyse o müreffehtir!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:!" buyurdular." [Tirmizî, Kıyamet 15, (2445
AÇIKLAMA:
Bu hadis cennette, Kevser nehrinin civarında
yaşayan bir kuş hakkında bilgi vermektedir. Boynu deve boynuna benzeyen bir
kuş. Cennet ehli bu kuşun etinden yiyecektir. Hadisin Ahmed İbnu Hanbel'den
gelen bir veçhi biraz daha teferruatlı. Meali şöyle: Aleyhissalâtu vesselâm:
demişti ki, Hz. Ebu Bekr atıldı: "Ey Allah'ın Resulü! Bu kuşlar muhakkak
müreffehtirler!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da: "Ondan yiyenler
daha da müreffehtirler. buyurdular." (K.sitte.c.14.s.394-95)
ـ5083 ـ4ـ وعن
جُندب رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #: أنَا
فَرطُكُمْ
عَلى الْحَوْضِ[.
أخرجه
الشيخان .
4. (5083)- Hz.
Cündüb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki:! "Ben
havza ilk geleniniz olacağım!" " [Buhârî, Rikak 53; Müslim,
Fezail 25, (2289).] (K.sitte.c.14.s.395)
هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفًا أَن يَبْلُغَ مَحِلَّهُ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُّؤْمِنُونَ وَنِسَاء مُّؤْمِنَاتٌ لَّمْ تَعْلَمُوهُمْ أَن تَطَؤُوهُمْ فَتُصِيبَكُم مِّنْهُم مَّعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَن يَشَاء لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا
“Onlar, o
kimselerdir ki: Kâfir oldular ve sizi Mescid-i Haram'dan men eylediler. Kurbanları da mahalline varmaktan
alıkoydular. Eğer bilmediğiniz mümin erkekler ile imân sahibi kadınlar bulunmasa
idi, onları bilmeksizin çiğneyip de o yüzden size bilmeksizin bir meşakkat, bir
keder, bir üzüntü -isabet etmeyecek olsa idi- elbette ellerini onlardan
çektirmezdi, fakat çektirdi, tâki, Allah dilediğini rahmeti içine girdirsin.
Eğer onlar seçilmiş olsalar idi, elbette onlardan kâfir olanları elîm bir âzab
ile azaplandırırdık.” (Fetih Suresi. Âyet: 25)
Bu âyeti
kerimede : Hac, umre ve Haremi şerif de kesilecek kurbanların, haremi şerifteki
kesilme mahalline gitmesini engelleyenlere; o kadar öfke gösterilmekte ki; “Onlar Kâfir
oldular ve sizi Mescid-i Haram'dan men eylediler. Kurbanları da mahalline
varmaktan alıkoydular. Eğer bilmediğiniz mümin erkekler ile imân sahibi
kadınlar bulunmasa idi,...elbette onlardan kâfir olanları elîm bir âzab ile
azaplandırırdık” buyurulmakta; imkanı olanların hac
görevini yapmasını ve kurbanların muhakkak kesim mahalli olan Mina’da kesilmesini pekiştirmektedir.
وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ وَلاَ تَحْلِقُواْ رُؤُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضاً أَوْ بِهِ أَذًى مِّن رَّأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِّن صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ فَإِذَا أَمِنتُمْ فَمَن تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ إِذَا رَجَعْتُمْ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌ ذَلِكَ لِمَن لَّمْ يَكُنْ أَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
” Ve Allah
için haccı da umreyi de tamam yapınız. Fakat men olunursanız kurbandan kolaya
geleni –Minâya gönderirseniz-. Ve bu kurban mahalline varıncaya kadar
başlarınızı tıraş etmeyiniz. Ancak sizden her kim hasta olur veya başında bir
eziyet bulunursa ona da oruçtan veya sadakadan veya kurbandan bir fidye –vacip
olur-. Sonra emin olduğunuzda kim hac zamanına kadar umre ile istifade etmiş
olursa kolayına gelen bir kurban kesmek –icap eder- Fakat her kim bulamazsa
üç gün hac esnasında, yedi günde döndüğünüz vakit oruç vâcip olur ki bunlar tam
on gündür, Bu, ailesi Mescidi Haramda bulunmayan kimseler hakkındadır. Ve
Allah’tan korkunuz ve biliniz ki Allah Teâlâ’nın azabı pek şiddetlidir.” (Bakara Suresi.
Âyet: 196)
Bu âyetten şunu anlıyoruz ki; bazı
hoca efendiler ve onlara uyan kimseler;
“kurbanlar niçin Araplara
gitsin; hacılar vekalet versinler hedy denen hac kurbanlarını herkes kendi memleketinde
kestirsin ve etler memlekette kalsın” şeklindeki sözleri; tarih
boyunca görülmemiş acaip ve gülünç bir iddiadan başka bir şey değildir. Dini
bilmemek ve anlamamaktır. Ayrıca İslamı iyice öğrenememiş bazı insanların
yolunu kesmek ve aklını karıştırmaktır.
Âyeti Kerimede; kesmek üzere hacda kurban bulamayanların,
kurbanlarının oruca dönüşeceği bildirilerek, üç gün hacda, yedi
gün de kendi memleketlerinde oruç tutmaları gerektiği bildirmektedir. Eğer
memlekette hac kurbanının kesilmesi caiz olsaydı Hz. Allah Hacda kesecek kurban bulamayanlar memleketlerinde
kestirebilirler buyururdu. Ve hac kurbanlarını, oruca çevirmezdi. Bu hoca efendiler acaba bu ayetleri görmediler
mi!
Hadis :1
ـ946
ـ6933 ـ3148
-حَدَّثَنَا
إسْحَاقُ
بْنُ
مَنْصُورٍ.
أنْبَأنَا
عَبْدُ
الرَّحْمَنِ
بْنُ
مَهْدِيٍّ وَ
مُحَمَّدُ
بْنُ يُوسُفَ.
ح و
حَدَّثَنَا
مُحَمَّدُ
بْنُ يَحْيَى.
ثَنَا عَبْدُ
الرَّزَّاقِ
جَمِيعاً
عَنْ سُفْيَانَ
الثَّوْرِي
عَنْ بَيَانٍ
عَنِ الشَّعْبِيِّ
عَنْ أبِي
سَرِيحَةَ؛
قَالَ: حَمَلَنِى
أهْلِي عَلَى
الْجَفَاءِ
بَعْدَمَا عَلِمْتُ
مِنَ
السُّنَّةِ.
كَانَ أهْلُ
الْبَيْتِ
يُضَحُّونَ
بِالشَّاةِ
وَالشَّاتَيْنِ.
وَاŒنَ يُبَخِّلُنَا
جِيرَانُنَا.فِي
الزوائد: غسناده
صحيح و
رِجَالُهُ
موثقون .
946. Ebu Serîha radıyallahu anh
anlatıyor: "Ben sünneti bildikten sonra ev halkım beni (çok sayıda kurban
kesmeye) zorladılar. Ev halkı bir davarı veya iki davarı bayramda kurban
ederlerdi. Şimdi (bir veya iki davarı kurban etmekle yetinirsek) komşularımız
bizi cimrilikle itham ederler."
AÇIKLAMA:
Bu babta gelen bazı hadisleri esas alan bir
kısım alimler (İmam Şâfi'î, Mâlik, Ahmed İbnu Hanbel, el-Leys, Evzâ'î ve İshak
İbnu Râhûye) bir tek kurbanın, bayram da bir aile için yeterli olduğuna
hükmetmiştir. Öte yandan Hanefiler ve Süfyan-ı Sevrî, bir davarın bir ev halkı
için kurban olarak yeterli olmadığına, ev halkı içinde şer'an zengin sayılan,
şartları haiz her fert için ayrı bir kurban gerektiğine hükmetmişlerdir.”(Kütübü Sitte
terc.c.17. H.No:6933)
ـ938 ـ6925 ـ3122
-حَدَّثَنَا
مُحَمَّدُ
بْنُ يَحْيَى.
ثَنَا عَبْدُ
الرَّزَّاقِ.
أنْبَأنَا
سُفْيَانُ
الثَّوْرِيُّ
عَنْ عَبْدِ
اللّهِ ابْنِ
مُحَمَّدِ
بْنِ عَقِيلٍ
عَنْ أَبِي
سَلَمَةَ
عَنْ عَائِشَةَ
وَعَنْ
أَبِي
هُرَيْرَةَ؛
أَنَّ
رَسُولَ
للّهِ صَلَّي
اللّهُ
عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ
كَانَ إِذَا
أرَادَ أنْ
يُضَحِّيَ
اشْتَرَى
كَبْشَيْنِ
عَظِيمَيْنِ
سَمِينَيْنِ
أقْرَنَيْنِ
أمْلَحَيْنِ
مَوْجُوئَيْنِ.
فَذَبَحَ أحَدَهُمَا
عَنْ
أُمَّتِهِ
لِمَنْ
شَهِدَ اللّهِ
بِالتَّوْحِيدِ
وَشَهِدَ
لَهُ بِالْبََغِ.
وَذَبَحَ
اŒخَرَ عَنْ
مُحَمَّدٍ وَعَنْ
آلِ
مُحَمَّدٍ
صَلَّي
اللّهُ
عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ.فِي
الزوائد: فِي
إسناده
عَبْدُ
اللّه بن مُحَمَّد
مختلف فِيهِ .
938. Ebu
Hureyre radıyallahu anh anlatıyor. "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm
kurban kesmek istediği zaman iki tane büyük şişman çift boynuzlu alaca,
hadımlattırılmış koç alırdı. Bunlardan birisini Allah'ın birliğine ve
kendisinin peygamberliğine şehadet eden ümmeti adına keser, diğerini de
Muhammed ve Âl-i Muhammed Aleyhissalâtu vesselâm adına keserdi." (Kütübü Sitte
terc.c.17. H.No:6925)
ـ939 ـ6926 ـ3123
-حَدَّثَنَا
أَبُو بَكْرِ
بْنُ أَبِي
شَيْبَةَ.
ثَنَا زَيْدُ
بْنُ
الْحُبَابِ.
ثَنَا عَبْدُ
اللّهِ بْنُ
عَيَّاشٍ
عَنْ عَبْدِ
الرَّحْمَنِ
ا‘عْرَجِ عَنْ
أَبِي
هُرَيْرَةَ؛
أَنَّ
رَسُولَ
للّهِ صَلَّي
اللّهُ عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ
قَالَ: مَنْ
كَانَ لَهُ سَعَةٌ
وَلَمْ
يُضَحِّ فََ
يَقْرَبَنَّ
مُصََّنَا.فِي
الزوائد: فِي
إسناده
عَبْدُ اللّه
بن عياش وهو
وإن روى له
مسلم فإنما
أخرج له فش
المتابعات
والشواهد. وقد
ضعفه أَبُو
دَاوُد
والنسائي. و
قَالَ أَبُو
حاتم: صدوق. و
قَالَ اِبْنِ
يونس: منكر
الحديث. وذكره
اِبْنِ حبان
فِي الثقات .
939 Hz. Ebu
Hureyre radiyallahu anh anlatıyor.”Resülullah
(s.a.s.) buyurdular ki: “Maddi imkanı olup da kurban kesmeyen
namazgahımıza sakın yaklaşmasın.”
AÇIKLAMA:
Bu sadette gelen hadisleri alimler farklı yorumlara tabi tutmuşlardır.
Daha önce teferruatlı olarak kaydettik. Şöyle özetleyebiliriz: Ebu Hanîfe,
şer'an zengin sayılan kimse için kurban kesmeyi vacib addetmiştir. Şâfi'î,
Ahmed İbnu Hanbel, İshak, Ebu Sevr, Ebu Yusuf, Muhammed eş-Şeybânî, İmâm Mâlik
sünnet addetmiştir. Hanefilerde fetva İmam Azam'a göre verilmiştir.* (Kütübü Sitte terc.c.17.s 392-91)
عن
سمرة بن جندب
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه قال:
]قالَ رَسُولَ
اللّهِ #:
كُلُّ غَُمٍ
رَهِينَةٌ
بِعَقِيقَةٍ
تُذْبَحُ
عَنْهُ يَوْمَ
سَابِعِهِ،
وَيُحْلقُ
رَأسُهُ
وَيُسَمّى[.
أخرجه أصحاب السنن
.
(3968)- Semüre İbnu Cündüb
radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular
ki: "Her çocuk, akîka kurbanı ile rehinelenmiştir. Bu kurban, (doğumunun)
yednci günü, onun adına
kesilir. (Ogün) saçı da traş edilir ve çocuğa isim de verilir." [Ebû Dâvud,
Edâhî 21, (2837, 2838); Tirmizî, Edâhi 23, (1572); Nesâî, Akîka 5, (7, 166).] (K.Sitte.Terc.
C.11.S.207)
وعن أم
كرز رَضِىَ
اللّهُ
عَنْها قالت:
]سَمِعْتُ
رَسُولَ
اللّهِ #
يَقُولُ: عَنْ
الغَُمِ
شَاتَانِ
مُكَافِئَتَانِ،
وَعَنِ الجَارِيَةِ
شَاةٌ، وََ
يَضُرُّكُمْ
ذُكْرَاناً
كُنَّ أمْ
إنَاثاً[.
أخرجه أصحاب
السنن.وقوله
»مُكَافِئَتَانِ«:
بكسر الفاء:
يريد شاتين
مسنتين
تجوزان في
الضحايا تكون
إحداهما مسنة
وا‘خرى غير
مسنة .
3. (3970)- Ümmü Kürz (radıyallahu
anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Oğlan çocuğu için birbirine denk
iki kurban, kız çocuğu için bir kurban kesmek gerekir. (Kurbanlığın) erkek veya
dişi olması farketmez." [Ebû Dâvud, Edâhî 21, (2834, 2835,
2836); Tirmizî, Edâhî 17, (1516); Nesâî, Akîka 3, (7, 165)
AÇIKLAMA:
1-
Bu hadis, çocuk için kesilecek akîka kurbanının erkek ve kız çocuklar için
farklı olmasını âmirdir. Erkek çocuğa iki kurban, kız çocuğa bir kurban. Ayrıca
oğlan için kesilecek kurbanlardan her ikisinin de kurbanda aranan şartları haiz olması, birinin tam kurbanlık, diğerinin gerekli
şartlardan nâkıs olmaması istenmektedir. Her ikisi de normal kurbanlık
hayvandan olmalıdır.2- Bu hadisle amel ederek, oğlan için iki koç kesilmesine
hükmeden ülemâ, rivayetlerin de dışına çıkarak bazı delillerle kendi görüşlerini takviye ederler. Ezcümle
derler ki: "Şeriatımız, mirasta, şehadette, diyanette, ıtk bahsinde
kadınlara yarım hükmeder. Ebû Ümame ve başka bir kısım sahabelerden yapılan bir
rivayette Aleyhissalâtu vesselâm der ki: "Müslüman bir kimse, müslüman bir
erkek köleyi azad ederse, ateşten çıkmasına vesile olur; Köleden her bir uzuv
onun bir uzvunu ateşten kurtarır. Müslüman bir kimse, iki müslüman kadın köleyi
âzad ederse, bu da ateşten kurtulmasına vesile olur. Kadınlardan ikisinin iki
uzvu onun bir uzvunu ateşten kurtarır." Bu durumda, akîkanın hükmü de bu
kaideye muvafık düşmektedir."3- Hadisin zâhiri akîka kurbanı kesmeyi vâcib
ifade ediyorsa da, İslam ülemâsı, mevzu üzerine gelen başka rivayetleri de esas
alarak "Vacib" dememiştir.
Sadece Zâhiriye mesleğinde gidenler akîka'ya vacib diye hükmetmiştir. Şâfiî,
Hanbelî ve Mâlikî mezhepleri bunun sünnet olduğuna, Hanefîler ise mübah ve nihayet mendub olduğuna hükmetmişlerdir.
Terkine hiç bir şey terettüp etmez. Ülemânın çoğunlukla benimsediği hükme göre,
kız ve erkek için birer kurban yeterlidir. Nitekim müteakip iki rivayet, başta
sünnete harfi harfine uymakla tanınan Abdullah İbnu Ömer olmak üzere pekçok
büyükler erkek ve kız için birer koyun kestiklerini göstermektedir. Bazıları,
sadedinde olduğumuz rivayeti esas alarak erkekler için iki kurbanın kesilmesine
kâil olmuştur. Akîka için kesilecek hayvanda, kurbanlığın bütün şartları
eksiksiz bulunmalıdır: Hasta, topal, kör, kulaksız, körpe vs. olmamalıdır.
Akîkaya temas eden hadislerde hep
koyunun mevzubahis edilmesi sebebiyle bazı âlimler, akîka kurbanının
koyun olması gereğinden bahsetmiştir. Ancak cumhur, deve ve sığırın da bu
maksadla kesilebileceğini söylemiştir. Mamafih Taberânî'nin bir rivayetinde deve,
sığır ve davarla akîka kesilebileceği belirtilmiştir.Kastalânî,
İrşâdu'ş-Şârî'de der ki: "Akîka kurbanı da diğer ziyafetlerde olduğu gibi
pişirilir. Sadece ayağı pişirilmez. Ayak, Hâkim'in bir rivayeti mucibince, çiğ
olarak, çocuğun ebesine verilir."
Akîka kurbanının kemikleri kırılmaz, mafsallardan ayrılır ve öylece pişirilir.
Böyle yapmakla çocuğun sıhhat ve selametine tefe'ül edilir. Mamafih çocuğun
tevazuuna, ihtiraslardan, beşerî kabalıklardan nezahete ermesine tefe'ülen kemiklerin kırılması
müstehab diyen de olmuştur. Akîka'nın etinden kurban sahipleri de yiyebilir.(K.Sitte.
C.11.S.210)
ـ942 ـ6929 ـ3134
-حَدَّثَنَا
هَنَّادُ
بْنُ
السَّرِيِّ.
ثَنَا أَبُو
بَكْرِ بْنُ
عَيَّاشٍ
عَنْ عَمْرِو
بْنِ
مَيْمُونٍ
عَنْ أَبِي
حَاضِرٍ ا‘زْدِيِّ
عَنِ اِبْنِ
عَبَّاسٍ؛
قَالَ:
قَلَّتِ
ا“بِلُ عَلَى
عَهْدِ
رَسُولِ
للّهِ صَلَّي
اللّهُ
عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ
فَأمَرَهُمْ
أنْ
يَنْحَرُوا
الْبَقَرَ.فِي
الزوائد:
إسناده صحيح
ورِجَالُهُ
ثقات. وأبو
حاضر اسمه
عُثْمَانَ بن
حاضر .
942. İbni Abbas radıyallahu anh
anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında (bir ara) develer
miktarca azalmıştı. Ashabına sığırların kurban edilmesini emretti."(Kütübü Sitte
terc.c.17. H.No:6929)
Kurban konusunu da burada tamamlanmış oldu, Allah
cümlemize güzel ve en doğru anlayışlar versin.
Göklerde
hayat olup olmadığını, varsa orada yaşayanların nasıl varlıklar olduklarını,
herkes merak ediyor. Tabi biz onları göremediğimiz için, net olarak görmüş gibi
söyleyemiyoruz. Fakat şu muhakkak ki; ayetlerde ve hadislerde bildirildiğine
göre : yakînen biliyor ve görmüş gibi inanıyoruz ki; göklerde hayat vardır.
Burada
iknci bir soru akla gelebilir. Göklerde yaşayanlar melekler midir? Ayrıca
cinler de, göklerin bir bölümüne çıkabiliyor,
kulak hırsızlığı yaparak, meleklerden bazı haberler çalabiliyorlar. Gök
taşlarıyla taşlansalar dahi. Göklerde yaşayanlar onlar olabilir mi?
Bu soruya en net
cevabı “İsra”sûresinde buluyoruz.
وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا
“Rabbin, göklerde ve yerde olan
herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün
kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.” (İsra sûresi âyet :55)
Ayrıca
aşağıdaki ayetleri de okuyalım, asıl açıklamayı ayetlerin sonunda yapacağız.
إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا
لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا
وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا
“Göklerde ve yerde olan herkes
istisnasız, kul olarak Rahmân'a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve
sayılarını tespit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna
tek başına (yapayalnız) gelecektir.” (Meryem sûresi
âyet:93-95)
Bu âyeti kerimeden; göklerde
yaşayanların, meleklerden başka, günah ve sevap işleyen kimseler olduğu
anlaşılıyor.
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء
“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve
yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların
birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah
kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz
Allah dilediğini yapar.” (Hac sûresi
âyet : 18)
Bu âyeti
kerimede; Allah’a (c.c.) secde etmeyen bütün insanlar ile şeytanlar
kastedilmektedir.
وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ
يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
“Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.” (Enbiya sûresi âyet :19-20)
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَـكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan
herkes O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var
ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.”(İsra sûresi
âyet : 44)
Bu
âyeti kerimede ise; yedi tabaka olarak yaratılmış bulunan göklerin her
tabakasında da; Allah’a (c.c.) ibadet
ve O’nu tesbih eden kimselerin var olduğu bildirilmektedir.
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
“Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi
dizi kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını
ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla
bilir.”(Nur sûresi âyet : 41)
Bu âyeti kerimede de; Allah’a ibadet eden, yerdekiler ile
göktekiler, eşit tutulmakta ve birbirlerine benzerlik sergilenmektedir.
وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُم بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَن ذِكْرِهِم مُّعْرِضُونَ
“Eğer hak, onların kötü arzu ve
isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler
bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar
kendi şereflerine sırt çevirdiler.” (Mü’minun
sûresi âyet : 71)
Bu âyeti kerimede de yine göklerde bulunanlarla, yerde
bulunanlar eşit tutuluyor ve “Her ikisinde
de bulunanlar bozulurlardı” buyurulduğundan;
göktekilerden kasıt, yalız melekler değil, belki insanlar gibi iyiliğe de,
kötülüğe de müsait, sorumlu kimseler oldukları
anlaşılıyor.
أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
“ Göklerde ve yerdekiler, ister
istemez O'na teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden
başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.”(Âl-i İmran
sûresi âyet :83)
Bu
âyeti kerimede, göktekilerle yerdekiler arasında bir eşitlik
sergilenmektedir.
Buraya
kadar geçen ayetlerden; yerde yaşayan insanlar gibi göklerde de iyilik ve
kötülük yapabilecek irade ve güce sahip kimselerin olduğu anlaşılmaktadır.
Böylece diyebiliriz ki, buralarda yaşayan kimseler meleklerden başkalarıdır.
Çünkü melekler Allah'a karşı gelemezler. Onlar birçok ayetlerde bildirildiği
gibi; tesbih, takdis ve Allah’a (c.c.) itaatten başka bir şey yapamazlar. Çünkü
onlar nur’dan yaratılmışlardır. Onların kötülük yapma hisleri yoktur.
Göklerde
yaşayanlar cinler de olamazlar; mesken olarak onlar yerde yaşarlar. Göklere
çıktıklarında, melekler tarafından gök taşlarıyla taşlanırlar. Aynı zamanda
okuyacağımız âyette görüleceği gibi, cinler dumansız ateşten, alevden
yaratılmışlardır.
خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ
وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجٍ مِّن نَّارٍ
“ Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan
yarattı.” “ Cinleri öz ateşten yarattı.” (Rahman sûresi
âyet :14-15)
Şimdi
asıl konuyu açıklığa kavuşturan anahtar ayetleri okuyalım:
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاء قَدِيرٌ
“Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp
ürettiği “dabbe’yi” canlıları yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği
zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir.” (Şura sûresi
âyet :29)
Görüldüğü gibi bu âyette: “Gökleri yeri ve bunların içine yayıp ürettiği, “dabbe’yi
yaratması da; O’nun ayetlerindendir.” (delillerindendir) buyuruyor. Böylece ; yerin göklerin yaratılışıyla beraber
oralarda yaşamak üzere; “yerde ve
gökte “dabbe” yaratarak yayıp ürettiği”
bildirilmektedir.
Öyle ise, yerde ve göklerde yaşamak üzere Allah’ın (c.c.)
yarattığı ve halen yerde ve göklerde yaşamakta olan bu “dabbe’yi açıklayan
iknci anahtar âyeti okuyalım:
وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Allah, her “dabbe’yi” “sudan” yarattı. İşte bunlardan
kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı
üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”(Nur sûresi
âyet : 45)
Bu
âyeti kerimede görüldü ki; aynen yerde yaşayanların birer benzeri göklerde de
yaşamaktadır. Onların da insanlar gibi sorumlulukları vardır. Mahşerde tek tek
Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkarılacaklar; ya Cehennem’e, ya da Cennet’e
gireceklerdir.
Bu
konuyu açıklığa kavuşturan, anahtar iki âyeti buraya alıyorum:
وَفِي السَّمَاء رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
“ Semada da rızkınız ve size vâdedilen
başka şeyler vardır.” (Zariyat sûresi âyet : 22)
Bu
âyeti kerimede ise, semaya, göklere
çıkılması için açık bir davet vardır.
الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ
“O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü tabaka
tabaka yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk
göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” (Mülk sûresi âyet : 3)
Bu
âyette; göklerin yedi tabaka olarak yaratıldığı bildirilmektedir.
فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ
وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ
وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ
لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَن طَبَقٍ
“ Hayır! Şafağa, yemin ederim
ki,”“Geceye ve onda basan karanlığa,”“ Dolunay olmuş aya,”“ Ki, siz elbette
binip tabakadan tabakaya geçeceksiniz .”
(İnşikak
sûresi âyet : 16 -19)
Okuduğumuz
bu âyette ise, semanın tabakalarına çıkacağımız yeminle ifade edilmektedir.
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ
“ Ey cin ve insan toplulukları!
Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak
büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.”(Rahman sûresi âyet : 33)
Görüldüğü
gibi bu âyeti kerimede de; göklerin burçlarına çıkabilmemiz için, kuvvet yani;
vasıtayı hazırlamamızın lüzumu ve gerekliliği hatırlatılmakta ve telkin
edilmektedir.
Netice olarak: Rahman sûresinin 33 ncü ayetinde; “göklerin “Burç” larına,
ancak büyük bir güçle
çıkabilirsiniz.” buyurularak, hedef gösterilmekte ve o
kuvvetin temin edilmesi, bulunması,
telkin ve teşvik edilerek, insanların bunu başararak göklere
çıkabilecekleri bildirilmektedir.
Zariyat Sûresi’nin 22 nci ayetinde ise: “ Semada rızkınız var. Başka vadedilenler de var.” buyurularak ; oralarda açlık endişesine mahal olmadığı
gibi, başka vadedilen ikramların da bulunduğu ifade edilmektedir.
أَيْنَمَا تَكُونُواْ يُدْرِككُّمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَـذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ فَمَا لِهَـؤُلاء الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا
“Nerede olursanız olun ölüm size
ulaşır; sarp ve sağlam burç’larda (Göklerde, kalelerde) olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa
"Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden"
derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü
laf anlamıyorlar!” (Nisâ sûresi âyet :78)
Bu son âyette ise: Göklere çıktıktan sonra; ölümsüz hayata
kavuştuk zannedilmesin. Veya
burç’lara, göklere çıkarsak ölümden
kurtuluruz diye ümide kapılınmasın diye uyarılmaktayız.
En
doğrusunu Allah (c.c.) bilir.
İşte Hadisler:
Hadis:1
“Ümmetim mübarek bir ümmettir. İlki mi
sonu mu daha hayırlı olacağı bilinmez.” (Camiüssağir,Hadis
Nu.1620)
Böyle buyuran sevgili Peygamberimiz diğer bir hadisi şeriflerinde
şöyle buyurmuşlardır.:
Bir yıldıza işaret
ederek:
“Nefsim kudret elinde olanın hakkı için derim ki:
“Gece ve gündüz oluşu bitmeden BU DİN mutlaka (şüphesiz) şu yıldızın varacağı
yere kadar ulaşacaktır.” (Ramuz-ül
Ahadis şerhi Levami,c.1.s.562)
Bu hadisi şerif, insanın yerden sema ülkelerine
çıkacağını bildirirken şanlı ve azametli dinimiz İslâmiyetin o ülkelere
varacağını müminlere müjdeler.
Dileriz bu büyük müjdeler bizim asrımızdaki müminlere
nasib olsun. Hatta bizlere de.
Hadis: 2
ـ1ـ عن عمران بن حصين رَضِىَ اللّهُ
عَنْهُما قال: ]دَخَلْتُ عَلى رسولِ اللّهِ # المَسْجِدَ فَأتَى نَاسٌ مِنْ بَنِى
تَمِيمٍ، فقَالَ: اقْبَلُوا البُشْرَى يَا بَنِى تَميمٍ، فقَالُوا: بَشَّرْتَنَا
فأعْطِنَا مَرَّتَيْنِ، فَتَغَيَّرَ وَجْهُهُ، ثُمَّ دَخَلَ عَلَيْهِ نَاسٌ مِنْ
أهْلِ الْيَمَنِ، فقَالَ: اقْبَلُوا البُشْرَى يَا أهْلَ اليَمَنِ إذْ لَمْ
يَقْبَلْهَا بَنُو تَميمٍ، قَالُوا: قَبِلْنَا يَا رسولَ اللّهِ، ثُمَّ قالُوا:
جِئْنَا لِنَتَفَقَّهَ في الدِّينِ، وَلِنَسْألكَ عَنْ أوَّلِ هذَا ا‘مْرِ مَا
كَانَ؟ قال: كانَ اللّهُ تَعالى، وَلَمْ يَكُنْ شَئٌ قَبْلَهُ، وََكَانَ عَرْشُهُ
عَلى المَاءِ، ثُمَّ خَلَقَ السَّمَواتِ وَا‘رْضَ، وَكَتَبَ في الذِّكْرِ كُلَّ
شَئٍ[. أخرجه البخارى والترمذى .
1.
(1684)- İmran İbnu Husayn (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Mescidde,
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna girmiştim. (O sırada) Benî
Temim kabilesinden bir grup insan geldi. Onlara: "Ey Benî Temim, size müjde olsun!" diyerek söze
başlamıştı. Onlar hemen: "Bize müjde verdin. Öyle ise (beytü'lmâlden) iki
kere bağış yap!" diye talepde bulundular. Onların bu cevabı karşısında
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yüzünün rengi attı. Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna
(Hayber'in fethi sırasında) Yemen halkından bir grup (Eş'ârî) girmişti. Onlara:
"Ey Yemenliler! Benî
Temim'in kabul etmediği müjdeyi siz bari kabul edin!" dedi. Onlar: "Kabul ettik ey Allah'ın Resûlü!"
dediler ve arkadan ilâve ettiler:
"Biz dinimizi öğrenmeye ve bu (yaratılış) işinin başı ne idi, onu
senden sormaya geldik!" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm), mahlûkatın ve Arş'ın başlangıcını anlatmaya başladı:
"Bidayette Allah vardı,
O'ndan önce başka bir şey yoktu. O'nun Arş'ı suyun üzerinde bulunuyordu. Sonra
gökleri ve yeri yarattı. Sonra zikr
(denen kader defterinde ebede kadar cereyan edecek) her şeyi yazdı." [Buhârî, Megâzî, 67, 74, Bed'u'l-Halk 1, Tevhid 22; Tirmizî, Menâkıb,
3946.]
Hadis: 3
ـ3ـ
وعن طارق بن
شهاب رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُ قال:
]قال عُمرُ
بنُ
الخَطَّابِ
رَضِىَ
اللّهُ عَنْهُ:
قامَ فِينَا
رسولُ اللّهِ
# مَقاماً فأخْبَرَنَا
عَنْ بَدْءِ
الخَلْقِ
حَتَّى دَخَلَ
أهْلُ
الجَنَّةِ
الجَنَّةَ،
وَأهْلُ النَّارِ
النَّارَ. حَفِظَ
ذلِكَ مَنْ
حَفِظَهُ،
وَنَسِيَهُ
مَنْ
نَسيَهُ[.
أخرجه
البخارى.
(1686)- Târık İbnu Şihâb (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Ömer İbnu'l-Hattâb dedi ki: "(Birgün) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) aramızdan doğrularak
mahlûkatın ilk yaratılışından başlayarak (geçmiş olan ve gelecek olan bütün
safhaları) cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmesine kadar
anlattı. Bunu bir kısmı öğrendi, bir kısmı unuttu." [Buhârî, Bed'ul-Halk
1.]
AÇIKLAMA:
1- Bu üç rivayet, yaratılışın başlangıcı ile alâkalı açıklamalar ihtiva
etmektedir. Bunlarda âlemin yaratılışının başlangıcı hakkında bazı özet
bilgiler mevcut olmakla beraber, idrak ve anlayışımızın ihâta edemediği bazı
ifadeler de mevcuttur. Anlaşılan temel fikirler şunlardır:
* Hiçbir mahluk yok iken Allah mevcut idi.
* Önce suyu ve su üzerinde Arş'ı yarattı 22)
* Sonra gökleri ve arzı yarattı.
* Cereyan edecek yaratılış fiillerini kader kitabında önceden yazdı.
Vukuat bu yazıya göre cereyan etmektedir, hâdiselerin hiçbirinde tesadüf
yoktur.
Kürsü, iç
içe olan yedi semânın dışındadır, yani yednci semadan sonra gelmektedir. Fakat
son hudud değildir. Onu da Arş
kuşatmıştır. Bu konuda gelen nassları, bir müfessirimiz şu şekilde
değerlendirir: "Semâvat ve arz Kürsü'nün iç boşluğunda yer alır. Kürsü de
Arşın önündedir.
"Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kürsü'nün, yedi semâya nazaran büyüklüğünü
tasavvur edebilmemiz için şu teşbihte bulunur:
"Yedi sema, Kürsü
içerisinde, bir kalkanın içine atılmış yedi adet dirhem (kuruşluk) gibidir
Aynı maksadla, İbnu Abbas şu teşbihte bulunur: "Eğer yedi sema ve
yedi arz genişleyerek birbirlerine değecek hâle gelseler, Kürsü'nün genişliği yanında, bunlar, çöle
atılmış bir halka gibi kalır."Kürsü'nün genişliği bu olursa, Kürsü'yü
kuşatan Arş'ın genişliği nasıl olur?
Bu soru, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a aynen sorulmuştur. Öyle
ise cevabını O'ndan dinleyelim: "Nefsimi
kudret elinde tutan Zat'a kasem ederim, yedi sema ve yedi arz, Kürsü'nün
yanında, çöl bir arâziye atılmış bir (demir) halkadan baka bir şey değildir.
Arş'ın Kürsü'ye olan üstünlüğü de, tıpkı bu çölün o halkaya üstünlüğü
gibidir" [İbnu Kesir, Tefsir 1, 550).]
KÂİNAT KÜREVÎ Mİ? Yukarıdaki açıklamalardan, top şeklinde
bir kainat tasvîri çıkmaktadır. Bu mânayı te'yîd eden başka rivâyetler de
vardır. Eski müfessirlerimiz, daha ziyâde kubbe kelimesini kullanarak bu mânaya
işâret ederler. Merkezde arz ve sâbit yıldızların mahalli olan birinci sema,
bunu tâkiben sırayla diğer altı sema, sonra Kürsü, en dışda BÜYÜK ARŞ
gelmektedir ve Büyük Arş, Kürsü'yü kuşatmaktadır. Bunlar üst üste değil, iç içe
ve kürevîdir.
Kur'ân-ı Kerim Cenâb-ı Hakk'ı tanıtırken, O'nun bize, "şah
damarımızdan daha yakın" olduğunu belirtir. Bir başka âyette: "Secde et, O'na yaklaş" emriyle
bizim O'ndan uzaklığımız ifâde edilir. Yakınlık içinde uzaklık! Bu ezdâd İman
mantığıyla tevhîd içinde kavranır, Aristo mantığıyla değil. Sun'u ve yaratışını
kavramaktan akılların âciz kaldığı Zât ne yüce, ne mukaddestir! Kâinatın
zerrâtı adedince, O'nu nekâisten tenzîh eder, tesbîh ederiz, taksirâtımızın
affını dileriz.
Hadis: 4
ـ8ـ وعن جبير بن مطعم رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]أتَى
أعْرَابِى[ٌ النَّبىَّ #،
فقَالَ
يَارسُولَ
اللّه:
جُهِدَتِ)ـ2(ا‘نْفُسُ،
وَضَاعَ
الْعِيَالُ،
وَهَلَكَتِ
ا‘نْعَامُ،
وَنُهِكَتِ
ا‘مْوَالُ،
فَاسْتَسْقِ
لَنَا، فَإنَّا
نَسْتَشْفِعُ
بِكَ عَلى
اللّهِ تَعالى،
وَنَسْتَشْفِعُ
بِاللّهِ
عَلَيْكَ،
فقَالَ #:
وَيْحَكَ
أتَدْرِى مَا
تَقُولُ وَسَبَّحَ
#، فَمَا
زَالَ
يُسَبِّحُ
حَتَّى عُرِفَ
ذلِكَ في
وُجُوهِ
أصْحَابِهِ،
ثُمَّ قال:
وَيْحَكَ
إنَّهُ َ
يُسْتَشْفَعُ
بِاللّهِ
تَعالى عَلى
أحَدٍ مِنْ
خَلْقِهِ،
شَأنُ اللّهِ
أعْظَمُ مِنْ
ذلِكَ!
وَيْحَكَ،
أتَدْرِِى
مَا اللّهُ:
إنَّ
عَرْشَهُ
عَلى
سَموَاتِهِ ـ
لهكذَا ـ وقال
بأصَابِعِهِ:
مِثْلُ
الْقُبَّةِ
عَلَيْهِ،
وَإنَّهُ
لَيَئِطُّ
أطِيطَ الرَّجْلِ
بالرَّاكِبِ[.
إخرجهما أبو
داود
(1691)- Cübeyr İbnu Mut'im (radıyallâhu anh) anlatıyor.
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a
bir bedevî gelerek:
"Ey Allah'ın Resûlü, (kuraklıktan) insanlar meşakkate düştüler. Aile efradı zayiata
uğradı. Hayvanlarımız da helâk oldular. Bizim için Allah'a dua et, su
göndersin. Zîra biz Allah'a karşı senin şefaatini, sana karşı da Allah'ın
şefaatini taleb ediyoruz!" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama
şu mukabelede bulundu:
"Yazık sana, söylediğin
şeyin idrakinde misin? Sübhanallah!" Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sübhanallahları
o kadar tekrar etti ki bunun tesiri Ashab'ın yüzünden okunmaya başladı. Sonra
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözüne şöyle devam etti: "Yazık
sana, mahlukatından hiç kimseye karşı Allah şefaatçi kılınmaz. Allah'ın şânı
böyle bir şey yapmaktan çok yücedir. Bak hele! Sen Allah'ın (azametinin) ne
olduğunu biliyor musun? O'nun Arş'ı, semavatının şöyle üzerindedir.
-Parmaklarıyla işaret ederek- tıpkı üzerinde bir kubbe gibi. Arş Zat-ı Zülcelâl
sebebiyle inleyip ses çıkarır, tıpkı süvarisi sebebiyle atın ses çıkarması
gibi." [Ebu Dâvud, Sünnet 19, (4726).]
AÇIKLAMA:
1-Başka Dünyalar? Küremiz dışındaki gök cisimleri arasında, Dünya
şartlarını taşıyan ve hatta bizim gibi hayat sahiplerini barındıranlar var mı?
sorusuna dinî kaynaklarımızdan oldukça dikkat çekici bir cevap alabiliyoruz.
Talak sûresinde geçen: "O Allah ki, yedi semayı, arzından da onun mislini
yarattı" (Talak 12) âyetinden İslâm âlimleri, -başka mânalar yanında-
tıpkı 7 sema gibi, 7 ayrı arzın da var olduğu mânasını çıkarmışlardır. İslâm
dini açısından 7 ayrı arzın varlığına hükmetmek için, yegane delil, bu âyetten
çıkarılan mezkur işarî mâna değildir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den
rivayet edilen birçok hadisler "arzlar" ve "yedi arz"
tâbirlerine yer vererek buna sarahaten parmak basarlar. Meselâ, sahih hadis
kaynaklarımızdan Tirmizî'nin uzunca bir rivayetinde, dünya semasından sonra
gelen yedi kat sema ve bunların her biri arasında bulunan 500 yıllık mesâfe
belirtildikten sonra, her semada bir arz olmak üzere, toplam 7 arzın yer aldığı
açıklanır.
2- Arz Dışında Hayat? Arzın misli söz konusu olunca, arzdaki şartlar
yönüyle de misli olan -sözgelimi hayat şartlarını ve canlıları da ihtiva eden-
dünyalar, yukarıda kaydettiğimiz âyetin işarî mânasında müstatir ve mevcut ise
de, hayat meselesini açıkça ele alan hadis de vardır. İbnu Abbas (radıyallâhu
anhümâ)'a nisbetinin sahih olduğu bilhassa tasrih edilen bir rivayette şöyle
denir:3- Diğer Arzların Uzaklığı? Çıplak gözle görülen sâbit yıldızlar
sisteminin teşkil ettiği Dünya semâsı ile, ondan sonra gelen müteakip 2. sema
arasında, az önce temas ettiğimiz Tirmizî hadisinde belirtildiği üzere, 500
yıllık mesâfe mevcuttur. Keza 2. sema ile 3. sema arasında da aynı mesâfe
vardır. Bu durum, 7. semâya kadar bu şekilde devam etmektedir .
Hadiste 500 yıl olarak ifade edilen zamanı nasıl hesaplamalıyız?
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinin şartlarında carî olan bir günlük
vasati yürüyüş mesafesi mi esas alınmalıdır? Bu takdirde şer'î örfte bir günlük
mesafe 90 km. dir. Yoksa, günümüz vasıtalarını mı esas alacağız? Zîra Kur'ân ve
hadis her asra hitab eder. Günümüzü esas alacak isek hangi vasıtayı? Otomobili
mi, uçağı mı, yoksa sun'î peykleri mi? Görüldüğü gibi, bu meselede soruları çoğaltabilecek
ve fakat sarahati kesin bir cevap elde edemeyeceğiz. Hemen belirtelim ki,
Kur'ân-ı Kerim, semavî kelamda gelen "gün"lerin 24 saatlik arzî
günler gibi anlaşılmaması gereğine dikkat çeker: "Rabbinin katında bir
gün,sizin saydığınız bin gün gibidir : (Hacc 47).
Kur'ân-ı Kerim'de geçen zaman
ve mesâfe mefhumlarında belli bir müphemliğin her vakit devam edeceğini anlamak
için bir başka âyet-i kerimeyi kaydedeceğiz:
(Meâric, 4).
Elli bin yılı, dünya yılına
göre mi anlayacağız, yoksa bir İlâhi günü, önceki âyette geçen bin yıl olarak
anlayıp ona göre mi hesaplayacağız? Bu mesele, âyette müphemdir. İkinci duruma
göre, elli bin yıllık mesâfe, -kamerî takvimde bir yıl 355 gün hesabıyla-
1.000x355 = 355.000x50.000 = 17.750.000.000 yıl tutar. Bazı meleklerin bir
günde alacağı mesâfe yıl cinsinden bu kadar oluyor. Tabii bu, zâhire dayalı bir
faraziye.
4- Işık Yılı. Yukarıda
yaptığımız hesaplamayı "faraziye" sözüyle kapadık. Zîra, hesaplamayı
bir başka birimle veya birimlerle yapmak da mümkün ve bunun sebebi de var.
Şöyle ki: Kur'ân-ı Kerîm'in müphem âyetlerini izahta başvurulan metod şudur:
Âyet, ilk önce bir başka âyetle açıklanır, açıklayıcı âyet yoksa, ikinci olarak
hadise başvurulur, hadis de yoksa karîneye. vs.'ye başvurulur. İmdi, semâvî
mesâfelerin hesaplanmasında, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize bir başka
ipucu vermektedir: "Senetu nûr" yani ışık yılı. Evet, hadisi ilk defa
işitenler garipseyecekler, bu tâbirin ilim âlemine yakın zamanlarda girdiğini
söyleyecekler.
Doğrudur, bu tâbir ilim âlemine
yakın zamanlarda girmiştir. Ancak, ne var ki ışık yılı tâbiri hadiste
geçmektedir. Şu hadisi dikkatle okuyalım: (22)
Acaba semâvî mesâfeleri
belirtme zımnında -kısmen yukarıda işaret ve temas ettiğimiz- âyet ve
hadislerde geçen rakamların reel değerlerini hesaplamada birim olarak
"ışık yılı"nı mı esas almalıyız? Bu da çözüm isteyen bir sorudur.
Şimdilik kesin bir şey söylemenin zorluluğunu belirtmek için, bir başka hadis-i
şerîfe dikkat çekeceğiz: Resulûllah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ruhu ve cesediyle,
semâvâta gidip gelişi olan Mirac mûcizesinin tasvîrinde, bindiği vâsıtalardan
biri olan Burak'ın hızını belitmek için:
(23) buyurmaktadır.
Yedinci semânın ötelerine ulaşan Mirac
hâdisesi, dünyevî zamanla kısa bir müddette cereyan etmiştir. Gidişdönüş ve bu
esnada çeşitli sohbet, ziyâret ve müşâhedeler, _ (Dip not:_(22) Aclûnî,
Keşf'ıl-Hafâ (1, 311).(23) Müslim, İman 259.) Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın yatağının soğuma müddetinden daha az bir zamana sığmıştır. Zîra,
Mirac'tan döndüğü zaman, yatağının henüz soğumamış olduğunu tesbit etmiştir.
Işık hızını çok çok aşan semâvî sür'atler, insanlığın tahayyül ve tezekkür
gündemine bile son zamanlarda girmeye başlamıştır.
1- Âlimlerden bir kısmı, hadisi anlarken "arzın yedi
tabaka olduğu, her tabaka arasında beş yüz yıllık mesafe bulunduğu görüşünü
benimsemiştir. (Ancak bu yorumu olduğu gibi kabul etmek bugünkü coğrafya
bilgimize ters düşer, mutlaka yeni yorumlar yapmak gerekir. Mesela Arapça'da
böylesi makamlar çokluk ifade eder, reel
değeri değil, hadisten de bunu anlamak gerekir gibi)
2- Muhakkik âlimlerden bir kısmı, "Yedi arz vardır ve
her birinde canlı mahlukat vardır" demiştir. Bu görüşte olanların çoğu, bu
canlıların mahiyeti, şekli, sureti hususunda tahmin yürütmekten kaçmış,
"tafsilâtı Allah bilir" demiştir.
3- Diğer arzlarda (veya arzın tabakalarında) yaşayan öbür
mahlukatın cin sınıfına ait olduğunu söyleyen âlimler de olmuştur.
4- Diğer arz tabakalarına (veya arzlara) gelen peygamberler
hakkında başlıca iki görüş zikre şâyandır
1) Onların her birinde bizim yaşadığımız tabakadaki
peygamberlerin ismini taşıyan bir hâdi (hidayet edici) mevcuttur, ancak onlar
gerçek mânada peygamber değildir. Bizim tabakamızdaki peygamberlere tabidir,
buradakilerin irşadını alıp, tebliğ ederler, bu sebeple aynı ismi taşırlar.
2) Onlar, Hakk tarafından
gönderilen müstakil peygamberlerdir, bizdekilere tâbi değildirler. Ancak onlardan biri Hz.
Âdem'e, biri Hz. Nuh'a... biri de Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'e
benzer.
Leknevî, mevzuun açıklık
kazanması için hatıra gelebilecek bazı soruları cevaplamaya da ehemmiyet vermiştir. Bazılarını özetleyerek kaydetmede
fayda umarız:
Soru:
Diğer tabakalarda (veya arzlarda) var
olduğu kabul edilen peygamberler hangi yönden bizdeki peygamberlere benzerler?
Cevap:
İlk peygamber öncelikle ve ilk'lik yönüyle
Hz. Âdem'e sonuncusu da sonuncu olmak yönüyle Hz. Muhammed (aleyhissalâtu
vesselâm)'e benzemiştir.
Soru:
Hadise göre, peygamberimiz Hz. Muhammed
(aleyhissalâtu vesselâm)'in emsali olan başka peygamberlerin varlığını da kabul
etmek gerekmektedir. Halbuki, Ehl-i Sünnet inancına göre, Resûlulluh
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın zâtına has sıfatlarla bir başkasının tavsifi
kesinlikle mümkün değildir.
Cevap:
Hayır, hadis, Hz. Peygamberimiz
(aleyhissalâtu vesselâm)'in tam emsali olan başka peygamberlerin varlığını
kabul etmeyi gerektirmez. Zîra, benzetme, öbür peygamberlerin bütün sıfatlarda
peygamberlerimize benzediğini söylemiyor. Benzetme sâdece "sonluk"
sıfatında yapılmıştır, bütün kemal sıfatlarında değil. Nitekim, teşbih
(benzetme) kaidesine göre, iki şey birbirine teşbih edilince, bu iki şey her
hususta birbirine benzer mânasına gelmez...
sıfatlardan bir-iki tanesinde benzerlik olsa teşbih tahakkuk eder.
Soru:
Bu hadis, peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in mutlak
mânada son peygamber olmamasını gerektiriyor. Halbuki, Kur'ân-ı Kerim, O'nu
hâtemu'nnebiyyin (peygamberlerin mührü, sonuncusu) ilan ediyor, yâni âyete göre
mutlak mânada sondur, sonuncudur. Nübüvvet binası böylece Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'le tamamlanmış olmaktadır. Hadise göre, Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'in benzeri olan diğer "son"larla sonuncu
olanlar çoğalmış olmuyor mu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mutlak
sonluğu haleldar olmuyor mu?
Cevap:
İbnu Abbâs'ın rivayetinin zâhiri şunu ifade eder: "Allah her
tabakanın sâkinlerine peygamberler göndermiştir ve bunlar, bizim tabakamızdaki
gibi, belli bir silsileyi takip etmiştir. Mâlum her silsilenin bir başı bir de
sonu vardır. Öyle ise her tabakada bir ilk peygamber vardır ve o, bu tabakanın
peygamberlerinin ilkidir. Bir de sonuncu
peygamber olacak. Diğerleri de bu ikisi
arasında yer alacak. Nitekim, üst tabakadaki bu
silsilenin ilki Hz. Âdem, sonuncusu da Hz. Muhammed (aleyhissalâtu
vesselâm)'dir. Geri kalanlar da bu ikisi arasında yer alırlar. Hadiste her
tabakanın ilki, bizim bulunduğumuz tabakanın ilkine, sonuncusu da bizim
sonuncumuza benzetilmiştir. Aradaki
benzerlik de sâdece ilklik, sonluk sıfatlarındadır, diğer sıfatlarda
değil. Bu açıdan sonuncular, müteaddid olabilir. Peygamberimiz (aleyhissalâtu
vesselâm)'in sonluğu diğerlerine nisbetle, hakikî sonluktur. Şu mânada ki,
Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)'den sonra, hiçbir tabakaya peygamberlik
verilmemiştir. Her tabakanın sonuncusunun sonluğu da kendi tabakasına
nisbetledir. Böylece "son"ların çoğalması, Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'in mutlak sonluğuna zarar vermez.
Buraya kadar okuduğumuz âyeti
kerimeler ve hadisi şeriflerden ve genel bilgilerden sonra zannediyorum ki! Göklerde de
Dünyamızdaki yaşayan tüm canlılar gibi
;sudan yaratılmış “Dabbe’ler yani
ayetlerde tarif edildiği gibi “karnının
üstünde sürünenler,iki ayaklıla yürüyenler ve dört ayakla yürüyen canlılar
mevcuttur. Onların içinde bizim
gibi sorumlu kimselerin bulunduğunu
görüyor gibi kabul etmemiz gerekmektedir. Zaten konu âyet ve hadis olunca
onlardan şüpheye düşmek düşünülemez. Ayetleri tekrar alıyorum:
“ Allah,
her “dabbe’yi”(yürüyen canlıyı) “sudan”
yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde
yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah
her şeye kadirdir.”(Nur sûresi âyet : 45)
“Gökleri,
yeri ve bunların içine yayıp ürettiği “dabbe’yi” canlıları yaratması da O'nun
delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir.” (Şura sûresi
âyet :29)
Tekrar
ediyorum inşeallah bir gün onlarla bir araya geleceğiz.
Ufo’ların varlığı onlarca yıldır
tartışılıyor. Önceleri, halk arasında ismi “uçan
daire’ler” idi, son senelerde “ufo’lar” olarak
isimlendirildi ve tartışmalar bir hayli ilerledi. Elbette bunları hemen kabul
etmek veya reddetmek mümkün değil. Zaten semada yaşayanları biliyor ve
bekliyoruz muhakkak ayetlerde bildirildiği gibi, Allah’ın (c.c.) dilediği bir
zamanda onlarla bir araya gelmemiz kaçınılmazdır. Tabi zamanını Allah (c.c.)
bilir. Günümüzdeki “Ufo’lara gelince; onlar için üç ihtimal vardır:
1-1-UFO’lar
sade ışık şeklinde görüntüler ise; bunlar yüzde doksan dokuz cinlerin
aldatmasından başka bir şey değildir. Onlar böyle ışık görüntülerinde çok
beceriklidirler. Ayrıca insanları aldatmaktan büyük zevk alırlar.
1-2-Eğer
bu UFO’lar; söylendiği gibi fiziki anlamda boş olarak ele geçirilmiş veya içindekiler yakalanmadan kaçırılmış ise, bunlar da:
Amerika, Rusya, Çin ve sair süper devletlerin, birbirlerine karşı keşif,
istihbarat ve casusluk araçları olabilir.
1-3-
Veya, 1946 yılında, içinde göz çukurları derin, gözleri büyük, boyları kısa, vücutları ve başı tüysüz
uzaylıların bulunduğu, hatta parçalanmış uzay araçlarının madensel yüzeyinde
Osmanlıca’ya benzeyen yazılar bulundu dedikleri ve beş on sene evveline kadar;
Amerika, NATO ve Sovyetler birliğinden başka herkesten gizledikleri şahıslar
suni yapıtlar değil gerçekten canlı varlıklar ise; üç kişiden birinin ölmüş
olduğunu söylemişlerdi, bu araçlar
hakiki UFO olabilir. İçindekiler de uzaylılardır. Tabii çok zayıf bir ihtimal.
Ancak
şu bir gerçek ki! Yukarıda arz ettiğim gibi, İleriki zamanlarda ya biz Allah’ın (c.c.) izniyle göklere çıkacağız
veya uzaylılar gelip bizleri oralara davet edecekler. Âyetlerde ve hadisi
şerifteki bildirilen gerçekler yerine getirilmiş olacaktır. Ne mutlu o günleri
görüp Allah'a’(c.c.) şükredenlere.
Soru:
“2/7/2000 Pazar
günü saat 23 de TV. kanal 7 de Zahit Akman’ın yönettiği .... Son zamanlarda
yüzde doksan sekizi çözülen “gen” (içinde bulunduğu hücre veya organizmada özel
bir etkisi olan, kuşaktan kuşağa ve hücreden hücreye geçen kalıtımsal öge)’ler
ile ilgili programa katılan, Tıp Profesörü
İbrahim Adnan Saraçoğlu ve Tıp
Profesörü Cevat Babuna” “İnsan vücudunda
yüz trilyon hücre bulunduğunu ve bir tek hücrenin yapılabilmesi için dünya büyüklüğünde bir
fabrikaya ihtiyaç olduğunu, herhangi bir şekilde ömrün uzatılmasının genlerle
de mümkün olamayacağını, ölümün engellenmesinin hiç mümkün olmadığını; ancak kanser
gibi bazı hastalıkların önlenmesi için
genlerden yararlanılabileceğini söyleyerek bu araştırmalar tedavi gayesi
ile yapılırsa faideli olacağını, aksi halde canlılarda ve insanlarda yapılacak
gen değişikliklerini Allah’ın bir ölçü ile yarattığı her şeyi bozacağını ve
insanlık için felaket olacağını” söylüyorlardı. Bu konuyu dini yönden açıklar
mısınız?”
Cevap:
Önce
şu ayetleri okuyalım:
مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ
لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin
başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir
kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.”
“(-Hâdiselerin öyle tesbit edilmiş olması şu hikmete mebnî ha-ber
veriliyor ki:)-sizden gaip
olan üzerine üzülmeyesiniz. Ve size verdiği ile de sevinip mağrur olmayasınız.
Ve Allah, her bir böbürleneni, çok iftihar edeni sevmez.” (Hadid sûresi âyet :22-23)
الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا
“Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O
bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur . Her şeyi yaratmış, ona ölçü,
biçim ve düzen vermiştir.” (Furkan sûresi âyet : 2)
Değerli okurlarım, biz de; Tıp Profesörleri Sayın Saraçoğlu ve Sayın Babuna’nın
görüşlerine katılarak diyoruz ki; bu çalışma
tedavi amacına yönelik olursa bu konudaki çalışmalara insanlara faydalı
olmak için müslümanlar da katılmalıdır. Fakat insan veya hayvanların
yapılarında bazı değişiklikler yaparak Allah’ın yarattıklarını değiştirmeği düşünüyorlarsa,
bu çalışmalar okuyacağınız âyet-i kerimede görüleceği gibi şeytandandır ve
onlar apaçık bir ziyana düşmüşlerdir.
وَلأُضِلَّنَّهُمْ وَلأُمَنِّيَنَّهُمْ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ آذَانَ الأَنْعَامِ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّهِ وَمَن يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيًّا مِّن دُونِ اللّهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَانًا مُّبِينًا
“(Şeytan): "Onları mutlaka
saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara
emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için
nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler"
(dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir
ziyana düşmüştür.” (Nisâ sûresi
âyet : 119)
Âyetteki İblis şeytanın:
“Ben emredeceğim de, Allah’ın yarattığını değiştirecekler” demesine rağmen, Allah (c.c) “çık şuradan sen bunu
yaptırtamazsın, yahut onlar bunu yapamaz, onları yok ederim.” demiyor.
Biz insanların kâmil imtihanı için “Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette
apaçık bir ziyana uğramıştır.”
buyurarak hem şeytana, hem de insanlara,
imtihan için fırsat ve imkân veriyor.
Aşağıda
okuyacağımız İsra Sûresinin, 64 ve 65.
âyetlerinde de, bu imkânı ve fırsatı
teyit etmekte ve ona uyanları cehennemle tehdit etmektedir. Biz konu daha iyi anlaşılsın diye 61,62,63 ncü
âyetleri de yazmayı uygun bulduk.
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إَلاَّ إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا
“Meleklere: Âdem'e secde edin! demiştik. İblis'in dışında
hepsi secde ettiler. İblis: "Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye
secde mi ederim!” (İsra sûresi
âyet : 61)
قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَـذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ لَئِنْ أَخَّرْتَنِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لأَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ إَلاَّ قَلِيلاً
“Dedi ki: "Şu benden üstün kıldığına da bir bak!
Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun
neslini kendime bağlayacağım!” (İsra sûresi âyet : 62)
قَالَ اذْهَبْ فَمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَإِنَّ جَهَنَّمَ جَزَآؤُكُمْ جَزَاء مَّوْفُورًا
“Allah buyurdu: Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin
ki hepinizin cezası cehennemdir. Tam bir ceza! (İsra sûresi
âyet : 63)
وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا
“Onlardan gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt;
süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak
ol, kendilerine vaatlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey
vâdetmez.”(İsra sûresi âyet : 64)
إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفَى بِرَبِّكَ وَكِيلاً
“Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde
senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.”(İsra sûresi
âyet : 65)
Zamanımızda
bu gen şifrelerinin çözülmesi ise; yine Allah’ın (c.c) insanlara verdiği akıl,
ilim, ilham, müsaadesiyle ve
yaratmasıyla olmaktadır:
اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
“Allah, O'ndan başka ilah yoktur; O,
hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve
yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat
edebilir?(Ancak O’nun izniyle olur.) O,
kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.)
O'nun dilediklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak
bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek
kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.”(Bakara sûresi âyet :255)
Âyette görüldüğü gibi:
”Onlar Allah’ın ilminden ancak O’nun dilediği kadarını ihata eder, kavrayabilirler.” Demek ki: Rabbimiz bu
asırda, bu sırların bu kadarının çözülmesini istedi. Çünkü O istemeseydi, açmasaydı
kimse isteyemezdi ve açamazdı.
وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا
“Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz
dileyemezsiniz.”(İnsan sûresi âyet :
30
Saffat
Sûresinde ise:
وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ
“Oysa ki sizi ve yapmakta
olduklarınızı Allah yarattı, dedi.”(Saffat sûresi âyet : 96)
Buyurmakta
ve insanların da yaptıkları ve yapacaklarının da Allah(c.c) tarafından
yaratılmakta olduğu açıkça bildirilerek, insanların gururlanmasını önlemektedir.
Gerçi müspet bir şeyler yapabilenlere de yer vererek ;”Allah yaratıcıların en güzeli “ tabirini kullanarak : her şeyi yoktan var eden ve gerçek
yaratıcı olan zatının var ettiklerinden,
suni bir şeyler yapanlardan da (yaratıcılar tabiri ile) bahsedilmektedir.
أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ
“Yaratanların en iyisini bırakıp da
Ba'l'e (Puta) mi taparsınız? demişti.”(Saffat sûresi âyet : 125)
Biz insanların, ana rahmindeki oluşumumuzu ise
şöyle bildirmektedir:
ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ
“Sonra spermi alaka (aşılanmış
yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir
parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra
onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli
olan Allah pek yücedir.”(Mü’minun sûresi âyet :14)
Yukarıdaki âyette gördüğümüz
gibi Allah (c.c) tarafından en güzel şekilde yaratılmış olan insanların, kendi
varlıklarını ve diğer yaratıkları değiştirmeye ne hakları ne de yetkileri
vardır.
Fakat şeytanın emrine uyarlarsa
hem kendilerine zulmetmiş ve hem de Allah’ın (c.c) azabını hak etmiş olurlar.
Konu - 1:
Sayın hocaefendi ! TV.kanalında …/…/2002 tarihinde
yaptığınız din şûrasıyla ilgili bir
sohbette, karşınızdaki proğramı hazırlayan bayan size:
-“ Hocam! “din şûrası”nda, kadın konusu da görüşüldü; bu
konuda sizin görüşünüzü alabilirmiyim” deyince siz:
- “ Zaten kadınlar konusunda kanun çıktı. Kadınlar evin reisidir.
Aslında islamda kadın erkek arasında hiçbir fark yoktur. Erkek hangi cevherden
yaratılmışsa kadın da aynı cevherden ayrıca yaratılmıştır. Havva’nın Adem’ den
meydana geldiği inancı islamda yoktur. O yahudilerin inancıdır. Havva’nın
Adem’in kaburga çubuğundan meydana gelmesi Tevrat’ ta vardır. İsteyenler nisa
suresinin 1 nci ayetine baksınlar.” demiştiniz.
Sayın hocam:
Siz İslam ve Kur’an dışı, İslam
ve Kur’an’a ters düşen bu yanlışları doğruymuş gibi söyleyerek milyonlarca
tertemiz inançlı insanların inançlarını alt üst ederken kimlere yaranmak
istiyorsunuz. Siz ölmeyecek misiniz.? Allah’ın huzuruna, Resulullahın huzuruna
çıkmayacak mısınız.? Yazıcı katip melekler bu yanlışlarınızı yazmıyor mu.?
Bundan daha da önce hâşâ Allah (c.c.) bu sözlerinizi, ayetlerini
çarpıtmalarınızı görmüyor mu.? İşte baksınlar dediğiniz nisa suresinin 1 nci âyeti,
bunun neresinde Havva’ nın, Adem’den değil de,
aynı cevherden ayrıca yaratıldığı
var.?
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
“Ey insanlar!. O Rabbinizden
korkunuz ki, sizi bir nefsten yaratmıştır ve ondan da eşini yaratmıştır. Ve
o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir ve Yüce Allah'tan
korkunuz ki, onunla biribirinizden dilekte bulunursunuz, rahîmlerden de
korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ üzerinizde gözetleyicidir.”(Nisa Suresi,âyet: 1)
Allah Adem
için, “çamurdan bir halife yaratacağım, O’nu yani Adem’i tesfiye edip,
ruhumdan üfleyince O’na secde edin buyuruyor.” Eğer sizin
iddianız doğru olsa idi;” Ben çamurdan iki halife yaratacağım, o
ikisini tesfiye edip ruhumdan üfleyince, o ikisine de secde edin.” Buyurması gerekmez mi idi
İşte ayetler:
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
“Hatırla o zamanı ki. Rabbin
meleklere: "Ben yer yüzünde muhakkak bir halife kılacağım" diye
buyurmuştu. Melekler de: "Yer yüzünde fesat çıkaracak, kanlar dökecek
kimseyi mi yaratacaksın, bizler ise sana, hamd ile tesbih eder, seni takdis eyleriz."
demişlerdi. Allahü Teâlâ da: "Şüphe yok ki sizin bilemiyeceğiniz şeyleri
ben bilirim." diye buyurmuştur” (Bakara Suresi, âyet:30-)
وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَـؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
“Ve -Allahu Teâlâ- bütün eşyanın
isimlerini Adem'e bildirdi. Sonra da bu eşyayı meleklere göstererek bunların
isimlerini bana haber veriniz. Eğer siz doğru söylüyor iseniz, diye buyurdu. (Bakara Suresi, âyet:31-)
قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
“Dediler ki; Seni tesbih ederiz,
senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm,
hakîm olan sensin.” (Bakara Suresi,
âyet:32-)
قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ
“ Buyurdu ki: Ey Adem! O şeyleri
adları ile bu meleklere haber ver. Adem de o şeyleri adları ile haber verince
-Cenâb-ı Hak- buyurdu ki; Size dememiş miydim ki, ben şüphesiz göklerin de,
yerinde gizliliklerini bilirim. Ve sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz
şeyleri de bilirim.”. (Bakara Suresi, âyet:33)
خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم مِّنْ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ
“O
sizi bir tek candan yarattı. Ayrıca ondan da eşini meydana getirdi. Size
etlerini yemeniz için deve, sığır, koyun ve keçiden erkekli ve dişili olmak
üzere sekiz çift'in helal olduğunu vahiyle bildirdi. O sizi analarınızın
karnında üç karanlık içinde, peşpeşe yaratır. İşte gerçek İlah olan Allah,
bunları yapan Rabbinizdir. Bütün mülk ve hakimiyet Onundur. Ondan başka tanrı
yoktur. Hâla nasıl oluyor da hak yoldan vazgeçiriliyorsunuz? (Zümer Suresi,
âyet:6)
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
“Muhakkak ki, biz insanı kuru
bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” (Hicr Suresi,âyet:26)
وَالْجَآنَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ
“Cin taifesini de evvelce bir dumansız
ateşten yaratmıştık.” (Hicr Suresi,âyet:27)
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
“Ve hatırla o zamanı ki, Rab'bin
meleklere demişti ki: Ben kuru bir çamurdan, bir şekillenmiş balçıktan bir
insan yaratıcıyım” (Hicr Suresi,âyet:28)
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُ سَاجِدِينَ
“Artık ben ona şekil verdiğim ve ona
ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde ediciler olarak yere
kapanın.” (Hicr Suresi,âyet:29)
وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ
“Ve ey Âdem!. Sen ve eşin cennette
yerleşiniz, dilediğiniz yerden yiyiniz ve şu ağaca yaklaşmayınız, sonra ikiniz
de zalimlerden olursunuz.." (Araf Suresi, âyet, 19)
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَـذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ
“Sonra şeytan, ikisine de onların
kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara açıvermesi için vesvese
vermeğe başladı. Ve rabbiniz sizi bu ağaçtan yasaklamadı, ancak iki melek
olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı, dedi.." (Araf Suresi, âyet, 20)
وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ
“ Ve onlara yemin etti ki, ben muhakkak
sizin için elbette hayrı tavsiye edenlerdenim.." (Araf Suresi, âyet,21)
فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ
“Artık onları bâtıl sözle aldattı.
Vaktaki, ağaçtan tadıverdiler o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeğe
başladı. Onların üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler. Ve
Rableri ise onlara nida etti ki: Sizi bu ağaçtan yasaklamış değil miydim ve
size şüphe yok ki şeytan, size apaçık bir düşmandır, dememiş mi idim?." (Araf Suresi, âyet, 22).
إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ
“Ve hatırla o zamanı ki, Rab'bin meleklere
demişti ki: Şüphe yok, ben çamurdan bir insan yaratacağım.” (Sad
Suresi.âyet,71)
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
“İmdi onun yaradılışını tamamladığım ve içerisine
ruhumdan üfürdüğüm zaman hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın. (Sad Suresi.âyet,72)
فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ
“ Bunun üzerine melekler hepsi de
cümleten secde ediverdiler. (Sad Suresi.âyet,73)
إِلَّا إِبْلِيسَ اسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ
“ Iblis müstesnâ. O böbürlenmek istedi
ve kâfirlerden oldu.” (Sad
Suresi.âyet,74)
قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْعَالِينَ
“Cenab-ı Hak- buyurdu ki: Ey İblis!.
İki elimle yarattığıma secde etmekten seni, ne şey alıkoydu?, kibirlenmek mi
istedin, yoksa sen yükseklenenlerden mi oldun? (Sad
Suresi.âyet,75)
قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
“İblis- dedi ki: Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten
yarattın, O'nu ise çamurdan yarattın. (Sad Suresi.âyet,76)
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ
“Allah Teâlâ'da- buyurdu ki: Hemen oradan çıkıver. Çünki
sen şüphe yok ki, kovulmuşsundur.” (Sad Suresi.âyet,77)
وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ
“ Ve muhakkak ki, lânetim kıyamet
gününe kadar senin üzerinedir. (Sad Suresi.âyet,78)
قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
“İblis de- dedi ki: Yarabbi!. Öyle ise
bana tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” (Sad Suresi.âyet,79)
قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ
“Cenab'ı Hak da- buyurdu ki: Haydi, sen
muhakkak ki, mühlet verilenlerdensin.”(Sad Suresi.âyet,80)
إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
“ O bilinen vakit gününe kadar...” (Sad Suresi.âyet,81)
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ
“İblis de- dedi ki: Senin mutlak
kudretine yemin ederim ki, elbette onların hepsini azdıracağım.. (Sad
Suresi.ayet82)
إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ
“ Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş olan
kullarım müstesnâ.” (Sad
Suresi.âyet,83)
الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنفَقُواْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ وَاللاَّتِي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلاَ تَبْغُواْ عَلَيْهِنَّ سَبِيلاً إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا
“ Erkekler kadınların üzerinde ziyade kaimdirler. Çünki Allah Teâlâ
onların bazısını bazısı üzerine tafdil buyurmuştur. Ve mal-larından harcamaktadırlar.
İmdi salih kadınlar, itaatlidirler. Allah Teâlâ'nın koruması
sayesinde gaybi koruyucudurlar. Serkeşliklerinden korktuğunuz
kadınlara gelince onlara nasihat veriniz, ve onları yataklarda yalnız bırakın
ve onları dövünüz. Fakat size itaat ederlerse artık onların aleyhlerinde bir
yol aramayınız, şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok yücedir, çok büyüktür.”(Nisa Suresi,âyet 34)
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
“Ve senden evvel de Resûl olarak;
(Hiçbir kadın) göndermedik, ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekleri
gönderdik. İmdi bilenlerden sorunuz eğer siz bilmiyor iseniz.”(Nahl Suresi,âyet :43)
هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ
“O,
ulular ulusu zattır ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve eşini ondan
yapmıştır ki onunla huzur bula. Ne zaman ki onunla ilişkide bulundu, hafif
bir yük yüklendi. Bir müddet bununla gidip geldi. O zaman ki, ağırlaştı Allah
Teâlâ'ya, Rablerine dua ettiler ki eğer bize bir kusursuz -çocuk- verir isen
andolsun ki, biz elbette şükredenlerden oluruz” (Araf Suresi, âyet : 189)¢
Bu ayetlerin neresinden,
Havva’nın aynı cevherdan ayrıca yaratıldığını
çıkarıyorsunuz. 1400 küsür senedir, sizin gibi gerçekten uzaklaşmış ve
sizin gibi bu yanlış fikirleri savunmuş muteber bir tek kişi gösterebilir
misiniz? Yahut mevcut tefsirlerin ve meallerin içinde sizin dediğinizi yazmış
tek bir ilim adamının ismini verebilir misiniz? Sizin bu yaptığınız Kur’an’a
büyük bir iftira ve bühtan değil midir? İnananları yanıltma konusunda, sizin de
diğer yanlış yapanların safına katıldığınız anlaşılıyor, Allah hidayet versin.
Şimdi tekrar
soruyorum yoksa melekler Hz. Havva’ya da, başka bir yerde, başka bir zamanda mı
secde ettiler.? Hanımları küçük görmek kimsenin haddi değildir. Çünkü onlar
erkeklere Allah’ın emanetidir. Resulullah efendimiz veda hutbesinde, bunu
ümmetine ilan etmiştir. Onlar annelerimiz, kardeşlerimiz, bazıları
eşlerimiz, bazıları da evlatlarımızdır.
Ve “ Cennet annelerin ayağı altındadır.”
Bununla beraber her akıl sahibi
bilir ve görür ki erkeklerle kadınların fiziki yapıları yaratılış bakımından
eşit değildir. Bundan dolayı her cins yaratılış gayesine uygun olarak,
yaratıcının emirleri doğrultusunda Allah’ın huzuruna ak yüzle nurlarını
tamamlamış olarak gitmek isterler.
¢¢Sayın hocam:
Âyet ve hadislerden bir
şeyleri, doğruları alamıyanlara biz şöyle söylüyoruz:
Kusura bakmayın! Bari yüzünüzü
diğer ayetlere, yani, tabiata, doğaya çevirin. Hayvanlar alemine bir göz atın
milyarlarca hayvanın içinde aile reisi olan bir dişi bulabilir misiniz? Hem
erkek hem kadın ikisi de evin aynı haklara sahip reisleriymiş.(!)
Sayın hocam!
Bir ilçede iki kaymakam, bir
ilde iki vali, bir devlette iki reisicumhur veya iki kral, iki sultan,iki
padişah hiç duydunuz mu?
Bu iddialarınız tabiata,
doğaya, yaratılışa, akla ve mantığa aykırı değil mi?
Sayın hocam:
Kadın haklarının ön düzeye
çıkarıldığı son yüzyılda ve tarih boyunca kadın kaymakam, kadın vali, kadın
kral, imparator, sultan ve padişah sayısı erkeklere karşı yüzde kaç olmuştur?
İçinde bulunduğumuz feminizmin revaçta olduğu ve batı medeniyetinin dünyaya
örnek olduğu şu son yıllarda medeniyetin zirvesinde olan batılı devletlerin kaç tanesinin başında kadın devlet başkanı
veya başbakanı vardır? Tüm dünya devletlerindeki meclislerde bayan milletvekili
sayısı yüzde kaçtır? Bu gün bizim meclisimizdeki bayan sayısı cumhuriyetin ilk
yıllarındakinden yani tam 80 yıl öncesinden niçin öne geçmemiş aynı sayılarda
kalmıştır? Makul şartlar içinde onların en uygun görevde bulunmalarında bir
sakınca olmayabilir. Fakat olamıyor.
Demek oluyor ki: Fıtratı, yani
yaratılışı doğa kanunlarını zorlamak mümkün değildir. Tabi bu tabirler genel tabirlerdir.
İşin aslı Allah’ın (c.c.) her canlıya verdiği yaratılış, kabiliyeti ve
görevidir.Kadından hiç peygamber gelmemiştir. Ama çoğunlukla erkeklerin
erişemeyeceği; rahmet, şefkat, sevgi ve merhametle dopdolu olan hanımların
görevi; bu yönde her bakımdan onlardan eksik olan erkeklerden elbette farklı olacaktır.
Ve bu yüce vasıflarla dolu olan hanımlar; aylarca yavrularını karınlarında incitmeden taşıyacaklar, yıllarca
kucaklarında: önce onları emzirecek, sonra da o yavrularının arkalarından
koşarak Allah’ın Rahim sıfatının mahzarı olarak toplumun temel taşı olan
insanları eğiterek büyütecekler ve tabii görevlerini yaparak toplumda en yüce
mevkii, annelik mevkisini alarak cennet ayağı altında olan saliha anneler
ünvanına kavuşacaklardır.
Bundan dolayı diğer ağır
görevlerden de onlar, esirgenmiş ve korunmuşlardır.
Ne mutlu ayağının altında
cennet olan annelere.
Konuya açıklık
getiren, aynı zamanda yukarıdaki ayetlerin tefsiri mahiyetinde olan, aşağıdaki
sahih hadisi şerifte görüldüğü gibi, Peygamberimiz (s.a.v.) Havva annemizin
ayrıca değil, bizzat Hz. Adem’in bir eyeği kemiğinden yaratıldığını
bildirmektedir. Herhangi bir bilginin Tevratta olması, İslam dini tarafından
reddedilmesini gerektirmez, mesela; Tevratta Nuh tufanı anlatılıyorsa; “hayır
bu Tevratta vardır. Bunu biz kabul edemeyiz mi?” diyeceksiniz. Kur’an, zaten
önceki kitapların tahrif edilmemiş kısımlarını tasdik edici olarak
gönderilmemiş midir? İnsaf !
İşte Hadisi Şerif:
ـ3302 ـ1
-عن أَبِي
هُرَيْرَةَ
رَضِىَ اللّهُ
عَنْهُ قَالَ:
]قَالَ رَسُولُ
للّهِ صَلَّي
اللّهُ
عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ:
اِسْتَوْصُوا
بِالنِّسَاءِ
فَإِنَّ
الْمَرأةَ
خُلِقَتْ
مِنْ ضِلَعٍ
وَإِنَّ أَعْوَجَ
مَا فِي
الضِّلْعِ
أَعَْهُ.
فَإِنْ
ذَهَبْتَ
تُقِيمُهُ
كَسَرْتُهُ،
وَإِنْ تَرَكْتَهُ
لَمْ يَزَلْ
أَعْوَجَ،
فَاسْتَوْصُوا
بِالنِّسَاءِ
خَيْرًا[.
أخرجه
الشيخان
والترمذي .
(3302)-
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki: "Kadınlara hayırhah olun, zira kadın bir eyeği
(Kaburga) kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri yeri yukarı
kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan eğri
halde kalır. Öyleyse kadınlara hayırhah olun." [Buharî, Nikâh 79, Enbiya 1, Edeb 31, 85, Rikâk 23;
Müslim, Radâ 65, (1468); Tirmizî, Talâk 12, (1188).]
AÇIKLAMA:
1- Bu hadis muhtelif vecihlerde rivayet edilmiştir.
Burada zikri gereken ziyâdeli bir veçhi şöyle: "Kadın eyeği kemiğinden
yaratılmıştır. Aslâ bir istikamet üzere doğru olmayacaktır. Ondan istifâde
etmek istersen eğri haliyle istifade et, doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Onun
kırılması,boşanmasıdır."
2- Hadis kadınların kendilerine has tabiatları olduğuna,
bu tabiatın fıtri olup istenen şekilde değiştirilemiyeceğine, onu kendi tabiî
şekliyle kabul etmek, mevcut hali üzere uyum yapma yolları aramak icabettiğine,
onların eğriliklerine tahammül etmek gerektiğine dikkat çekiyor. Aksi halde
istenen şekilde bir istikamet vermek, onu kırmak demek olacaktır. Bu da
boşanmadır. Hadisin bir veçhinde: "Kadın eyeğidendir, doğrultursan
kırarsın. Ona iyi muâmelede bulun onunla yaşa" denir.Bu veçhinden daha iyi
anlaşılacağı üzere, Resulullah kadınların hassas bir mizaç üzere yaratıldıklarına,
onlara iyi muamele yapıldığı takdirde onlarla uyum içinde yaşanabileceğine
dikkat çekmektedir. İmam Gazâli: "Kocanın karısı ile iyi geçinmesi, ona
karşı güzel ahlakla muamelede bulunması, kadının hakkıdır. Güzel ahlaktan murad
kadına eza-cefa etmemek değil, onun ezasına tahammül göstermektir,
Resulullah'ın yolundan giderek kadının taşkınlık ve gazabına karşı halîm selîm
davranmaktır" der. Bazı âlimler bu hadiste Resulullah'ın kadınlara olan
şefkat ve merhametini görürler.
3-Hadis kadınların bidayette eyeği kemiğinden
yaratıldığına da parmak basıyor. Yani ilk kadın Hz. Havva'nın, Hz. Adem
aleyhisselam'dan yaratıldığına dikkat çekiyor. Başka rivayetlerde daha sarîh
olarak Hz. Havvâ'nın, Hz. Adem'in en kısa olan sol eyeği kemiğinden yaratıldığı
ifade edilmiştir. Esâsen Kur'an muhtelif âyetlerinde insanlığın bir tek
nefisten (Hz. Âdem'den) yaratılıp sonradan çoğaltıldığını açıklar. Âyette bir
tek nefisten nasıl yaratıldılar? Eyeğisinden mi, hangi eyeğisinden? gibi
teferruata girilmez. Nisa sûresindeki âyet şöyle: يَا
أَيُّهَا
النَّاسُ
اتَّقُوا
رَبَّكُمُ
الَّذِي
خَلَقَكُمْ
مِنْ نَفْسٍ
وَاحِدَةٍ
وَخَلَقَ
مِنْهَا
زَوْجَهَا
وَبَثَّ مِنْهُمَا
رِجَاً.كَثِيرًا
وَنِسَاءً.
"Ey insanlar sizi bir nefisten
yaratan, ondan da zevcesini (Havva'yı) yaratan Rabbinizden korkun. Sonra da o
ikisinden çok sayıda erkek ve kadınlar yarattı" (Nisâ
1)
4- Alimler kadınların eğriliği denince onların
hırçınlığı, hissiliği, aklen zayıf oluşu, en basit bir hâdisede boşanma taleb
etmesi, kocanın gücünü aşan talep ve isteklerde bulunması, aile sırrını ifşa
etmesi, nankörce davranması, dedikodu yapması gibi umumiyetle fıtrî olan
zaaflarını anlarlar. Şu halde Resulullah(s.a.s), sadedinde olduğumuz hadiste,
kadınların bu fıtrî hallerine dikkat çekerek, onların bu zaaflarını gidermeye
kalkma yanlışlığına düşmeden, bu hallerine tahammül ederek geçinme yollarını
aramayı tavsiye etmektedir. Onlarla güzel geçinmede nebevî tavsiyenin esası
tahammül, anlayış ve iyi davranıştır.(Kütüb-i Sitte,
Cilt:10, s. 76)
Konu – 2:
Esra
Ceyhan’ın;
“-Müslüman
kadınların Yahudi ve Hristiyanlarla evlenme konusu hakkında ne karar verdiniz
hocam” şeklindeki sorusuna : “-bu konuda henüz görüşmeler tamamlanmadı, Kur’an’da
Yahudi ve Hristiyan kadınlarla müslüman erkeklerin evlenmelerine izin vardır.
Fakat, müslüman kadınların Hristiyan ve Yahudi erkeklerle evlenmeleri hususunda
yasaklayıcı bir âyet yoktur. Kanunlarda olduğu gibi, boşluk vardır. Öyle
zannediyorum ki, evlenebilmeleri konusunda Eylül ayındaki toplantımızda bir
karar verilecektir” demiştiniz.
Bu iddianızın cevabı,
aşağıda sizinle aynı görüşte olanlara verilen cevapta yeralmaktadır.
Sayın Öztürk! Siz ise,
Kur’an’daki İslâm kitabınızda : Kur’an’ı Kerim’deki “oku”
emrine karşı bir de
“Yaz” emri ilave ettiğiniz gibi, aynı kitabınızın 425-426 ncı sayfasında;
müslüman kadınların, müslüman olmayan, Yahudi ve Hıristiyan erkeklerle
evlenebileceklerini, Hocam dediğiniz Prof.
Hüseyin Atay ile beraber ; yine önce soru sorarak,
sonra cevap vermek sûretiyle şöyle iddia
ediyorsunuz:
Soru:
Kur’an, Müslüman olmayanlarla evlenme konusunda ne
diyor?
Cevap:
Konuyu iki alt başlık vererek değerlendirmek gerekiyor.:
Müşriklerle evlilik, kadın ve erkek ayırımı
yapılmaksızın kesin yasaklanmıştır. Bakara suresi 221. âyet: ”Müşrik kadın ve erkeklerle, iman
etmedikleri sürece nikahlanmayın.”hükmünü koymuştur.
Ehlikitap’a gelince, Kur’an bunların kadınlarıyla
evlenmeyi helâl saymaktadır. (bk. Mâide,5) O halde, müslüman bir erkek Yahudi
ve Hıristiyan bir hanımla, herkesin dini ve ibadeti baki kalmak üzere, hayatını
birleştirebilir. Kadına dinini değiştirmesi için baskı yapılamaz.
Ehlikitap’ın erkekleriyle evlenme konusunda
Kur’an’ın ayrı bir beyanı yoktur. Ancak müşriklerle evlenme yasağının hükme
bağlanmasından sonra, Ehlikitap kadınlarıyla evlilik müsaadesinin açıkça
ifadeye konması bu kitlenin erkekleriyle evlenmenin müslümana yasak olduğunun
ilanı olarak değerlendirilmiştir.
Bu Kur’an’da yer almayan bir hükmü Kur’an’a
yamatmaktır. Siyasal ve sosyolojik gerekçelerle böyle bir yasağın getirilmesine
hiçbir diyeceğimiz yoktur. Fakat yasağın zorlama tevillerle Kur’an’a
dayandırılması savunulamaz. Çünkü Allah’ın dinine hüküm eklemeye kalkmak,
gerekçesi ne olursa olsun, bir günahtır. Atay,
şöyle diyor:” Kur’an’da Ehlikitap erkeklerle evlenilmez diye açık bir âyet
yoktur. Bu müçtehitlerin içtihatlarına, zamanın şartlarına göre verilmiş sosyal
bir hükümdür. Hıristiyan kadınla evlenmek nikah akdini geçersiz kılmadığı gibi
erkekle evlenmek de geçersiz kılmaz.”(Atay; Rapor,44)
Fakihlerin anılan yasağı koymalarının gerekçesi
şudur: Kadının gayri müslim bir aileye gitmesi, orada eriyip müslümanlığını
kaybetmesiyle sonuçlanır. Buna müsaade edilmemelidir.
Fakihlerin bu yaklaşımı, birçok konuda olduğu gibi
kadınları tam insan saymamalarından kaynaklanıyor. Hayat birçok yerde fakihleri
yalanlamaktadır. Onların düşündüğünün tersine, çoğu kez Ehlikitab kadınlarla
evlenen erkekler heder olup gitmekte, Ehlikitap olan erkeklerle evlenen
kadınlarsa hem kendilerini korumakta hem de doğacak çocukların İslâma
ısındırılmasında birinci derecede rol oynamaktadırlar. Benliğini yitirme
veya doğacak çocuklara etki edip etmeme bir cinsiyet meselesi değil, bir iman,
kültür ve kişilik meselesidir. Ne var ki, gelenekçi fakihler, kadına
bakışlarındaki acımasızlık ve şaşılık yüzünden bu gerçeği görememiş veya
görmezlikten gelmişlerdir. Onların mantığına bakılırsa, Allah ve dinle en küçük
bir bağı olmayan Ehlikitap bir kadın alınır da, Allah’a inanmış samimi ve
dürüst bir Ehlikitap erkekle evlenilmez. Doğrusu şu ki, fakihlerin bu mantığı
ne din realitesine ne de akla uygun düşmektedir.”(Y.N.Öztürk.Kur’an’daki
İslam s.425-426)
Sayın Öztürk ve Sayın Atay! Daima yapmakta olduğunuz taktiklerinizi bu
konuda da sergilemişsiniz. Nasıl mı?
Önce gözümüzün içine baka
baka, Mümtehine Sûresinin 10 ncu ayetini
yok sayarak: “Kur’an’da Ehli kitabın erkekleriyle müslüman kadınların evlenmelerini
yasaklayan bir âyet
yoktur. Bu Kur’an’a yamamaktır” diyebiliyorsunuz !
İşte Âyet:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَّهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُم مَّا أَنفَقُوا وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَن تَنكِحُوهُنَّ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسْأَلُوا مَا أَنفَقْتُمْ وَلْيَسْأَلُوا مَا أَنفَقُوا ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
“Ey iman edenler! Mümin kadınlar
hicret ederek size geldiği zaman, onları, imtihan edin. Allah onların
imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını
öğrenirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir.
Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarf ettiklerini
(mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla
evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarf
ettiğinizi isteyin. Onlar da sarf ettiklerini istesinler. Allah'ın hükmü budur.
Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.”(Mümtehine
sûresi âyet :10)
Bu kadar açık ve net âyeti nasıl yok sayabiliyorsunuz?
Görüldüğü gibi bu âyette özel olarak kâfirlerle evliyken iman ederek kafir kocalarından kaçan kadınların,
kâfir olan kocalarından otomatikman boşandıklarını, nikâhlarının iptâl
edildiğini kâfirlerle evli kalmalarının ve kâfirlerle evlenmelerinin haram olduğunu açıkça bildirmektedir. Yoksa siz ehli Kitab’a onlar
müşrik değil kâfir sayılmaz mı diyeceksiniz?
İşte bu konudaki ayetler:
وَدَّ كَثِيرٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُم مِّن بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّاراً حَسَدًا مِّنْ عِندِ أَنفُسِهِم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ فَاعْفُواْ وَاصْفَحُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat
kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü,
sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler. Yine de siz, Allah onlar
hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye
kadirdir.”(Bakara sûresi âyet : 109)
وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَّا تَبِعُواْ قِبْلَتَكَ وَمَا أَنتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُم بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ
“Yemin olsun ki (Habibim !) sen ehl-i
kitaba her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene
dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin
kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak
olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun.”(Bakara sûresi
âyet :145)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ فَرِيقًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ يَرُدُّوكُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ
“Ey iman edenler! Kendilerine kitap
verilenlerden bir guruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa
sevk ederler.”(Âl-i İmran sûresi âyet: 100)
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ هَؤُلاء أَهْدَى مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ سَبِيلاً
“Kendilerine Kitap'tan nasip
verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla
iman ediyorlar, sonra da
(Diğer) kâfirler için: "Bunlar,
Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar!” (Nisâ sûresi
âyet: 51)
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلَى شَيْءٍ حَتَّىَ تُقِيمُواْ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم مَّا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا فَلاَ تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
“Ey Kitap ehli! Siz, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni hakkıyla uygulamadıkça,
(doğru) bir şey (yol) üzerinde değilsinizdir" de. Rabbinden sana
indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette artıracaktır. Kâfirler
topluluğuna üzülme.”(Mâide sûresi âyet : 68)
Bu
ayetlerden sonra, kitabınızın 328 nci sayfasında yazdığınız gibi; Ehli kitabın
kafir olmadığını mı söyleyeceksiniz?
Oradaki yazınızı aynen alıyorum :
“Soru-
(Rum Suresinin 1-6 ıncı
ayetlerinde,putperest İranlılara karşı ehli kitap Bizanslıların zaferi sevinçle
karşılanıyor.Bunun esprisi nedir?
Cevap- Evet Bizanslıların
putperestlere galip gelecekleri günden,”müminler o gün ferahlayıp sevinirler”şeklinde
bahsediliyor.
Bu doğal bir
Kur’an tavrıdır.Şirke batmış bir topluluğa karşı tevhide bağlı ehli kitap topluluk iman kardeşi görülmüş
ve zaferleri müminlerin zaferleri gibi tanıtılmıştır.” (Y.N
Kur’an’daki İslam s.328)
Sayın Öztürk:
Rum sûresinin
ayetlerinden bahsediyor hüküm çıkarıyorsunuz ama, bahsettiğiniz ayetlerin her
nasılsa ne aslını ve ne de meallerini kitabınıza almıyorsunuz. Fakat bu iman
kardeşliği kelimesi bu ayetlerin
neresinde var. Herkes görsün diye âyetleri, sizinle birçok görüşleri paylaşan
Sayın Süleyman Ateş’in ön bilgisiyle beraber alıyorum:
AÇIKLAMA:
“İranlılarla savaş halinde bulunan Rumlar
İranlılara yenildiler. 613 yılında Şam ve Kudüs, ertesi yıl da Mısır
İranlıların eline düştü, İran ordusu, Anadolu’yu kuşatıp 615 veya 616, yani
Hz.(s.a.s.)’ın Peygamber oluşunun altıncı veya yedinci yılında İstanbul’u
tehdit etmeğe başladı. Puta tapan Arap’lar, kendileri gibi çok tanrıcı olan
İranlıları tutuyorlardı. Müslümanlar ise, Kitap ehli olan Hıristiyan Doğu Romalıların
galip gelmesini istiyorlardı.. İranlıların üstün gelmesi, müşrikleri şımarttı.
Onlara göre Peygamber’in iddia ettiği gibi Allah, tek galip olsaydı kendisine
kulluk edenleri üstün getirirdi. İşte sûrenin başı onların bu iddialarına cevap
vermekte 3-9 yıl içinde Doğu Romalıların İranlıları yeneceğini bildirdiği gibi
aynı zamanda mü’minlerin de Allah’ın yardımıyla sevineceklerini ifade
etmektedir. Gerçekten 624 yılında Bizans orduları İran’a girdiler ve aynı yıl,
küçük İslam cemaati Bedir’de büyük zaferler kazandı.”(S.Ateş.Meal
Kerim s.403)
İşte
Ayetler:
الم
غُلِبَتِ الرُّومُ
فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُم مِّن بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ
“Elif. Lâm. Mîm. Rumlar,
yenildi.Arapların bulunduğu bölgeye en yakın bir yerde onlar, Halbuki onlar, bu
yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.”(Rum sûresi
âyet :1-3)
فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ
“Onların bu yenilgilerinden önce de
sonra da emir Allah'ındır. O gün müminler de Allah'ın yardımıyla
sevineceklerdir.”(Rum sûresi âyet :4)
بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
“Allah,
dilediğine yardım eder, galip kılar. O, mutlak güç sahibidir, çok
esirgeyicidir.” (Rum
sûresi âyet: 5)
وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“(Bu)
Allah'ın vâdettiğidir. Allah vâdinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.”(Rum
sûresi âyet : 6)
Rum Sûresindeki ilgili ayetler bunlardı. Şimdi
de kimlerin din kardeşi olduğunu
bildiren Tevbe Sûresinin ilgili ayetini birlikte okuyalım.
فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
“Fakat
tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde
kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir kavme âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.”
(Tevbe sûresi âyet :11)
Sayın Öztürk!
Son okuduğumuz Tevbe Sûresi’nin 11 nci ayetinde din kardeşlerimizin kimler
olduğu apaçık tarif edilmiştir. Herkes kendini kontrol etsin ve din kardeşi
olup olmadığını değerlendirsin. Şimdi Tevbe sûresinin 11 nci ayetinin
ışığında: Rum sûresinin bu ayetlerinin neresinde
Ehli Kitab ile iman kardeşliği geçmektedir, lütfen gösterebilir misiniz?
Bunu meslektaşınız Sayın Ateş
gibi doğruca anlatmak varken Kur’an’a iftira ederek yamamak ayıp ve günah
olmuyor mu? Âyette görüldüğü gibi: Şimdi bizlerin ateist Ruslara karşı
Amerika’yı tuttuğumuz gibi, onlar da putperest İranlılara karşı Ehli Kitab olan
Romalıları tutmuşlar ve asıl sevinçleri ise Bedir savaşının kazanılması olmuştur. Rabbim bir sır olarak aynı tarihte
mü’minlerin de Bedir’le sevineceklerini bildirmiş ve gaybi mucize aynı yıl açığa çıkmıştır. şu
kadar ayetlerle, Onların (Ehli kitabın) kâfir oldukları bildirilmiş; hatta:
İnananları küfre döndürmek istedikleri açıklanmıştır.
Âyeti tekrar
okuyalım:
“Ehl-i
kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf
içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek
istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip
bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”(Bakara
sûresi âyet :109)
Görüldüğü gibi âyette, “Sizi imanınızdan döndürüp küfre
götürürler” derken; Sizler bu ayetleri
yok sayarak hala “onlar bizim iman kardeşlerimizdir, Müslüman
kadınlar onların erkekleriyle
evlenebilirler” diyerek; nikah sahih olmadığı için, nikahsız
olarak, müslüman kadınları ehli kitapla nikahsız yaşamaya teşvik mi
edeceksiniz? Bu Kur’an’ı hiçe saymak değil midir?
2-Şimdi Mâide Sûresinin 5nci ayetine bakalım;
bu sûrede mümin erkeklerin zina etmeyen ehli kitap kadınlarla evlenilmesine
müsaade edilirken; niçin müslüman
kadınların da ehli kitap erkeklerle evleneceğine dair bir emir ve müsaade getirilmemiş? Öyle ise bu hükmü siz nereden çıkarıyorsunuz!
İşte âyet :
الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حِلٌّ لَّكُمْ وَطَعَامُكُمْ حِلُّ لَّهُمْ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلاَ مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ وَمَن يَكْفُرْ بِالإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl
kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (Yahudi, Hıristiyan vb. nin)
yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan
iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar
da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost
tutmamak üzere size helâldir. Kim (İslâmî hükümlere) inanmayı kabul etmezse
onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır.”(Mâide sûresi
âyet : 5)
Tekrar
ediyorum; Âyette ehli kitapla iyi geçinmemiz ve sulh içinde yaşamamızın temini
için; onların yemeklerinin bize, bizim yemeklerimizin de onlara helal olduğu,
hatta onlarla daha da iyi geçinebilmemiz için, onların zina etmeyen
kadınlarıyla da evlenebileceğimizi bildiren Allah (c.c.); eğer haram etmeseydi,
sizden müslüman kadınlar ve kızlar da, ehli kitabın zina etmeyen erkekleriyle
evlenebilirler buyurmaz mıydı?
3-
Kitabınızda tuhaf bir ayrım yaparak;
“ Çoğu kez Ehli Kitab kadınlarla evlenen
erkekler heder olup gitmekte, Ehlikitap olan erkeklerle evlenen kadınlarsa hem
kendilerini korumakta hem de doğacak çocukların islâma ısındırılmasında birinci
derecede rol oynamaktadırlar”diyorsunuz.
Sayın Öztürk!
Bu kanaate hangi araştırmalar ve hangi anketler sonunda ulaşabildiniz? Yüz
milyonlarca ehli kitabı nasıl araştırdınız? Yine ”
Ehli kitap kadınlarından Allah ve din
ile en küçük bir bağı olmayan ehli kitap bir kadın alınır da, Allah’a inanmış,
samimi ve dürüst bir ehli kitap erkekle evlenilemez. Doğrusu şu ki, fakihlerin
bu mantığı ne din realitesine ne de akla uygun düşmektedir” derken, bunu hangi kaynaklara dayanarak söylüyorsunuz ve ya
hangi anketlerin neticesidir? Hiçbir kaynağa dayanmadan havadan konuşmak nasıl
içinize siniyor? Kaldı ki konu Kur’an hükümleri ile ilgili olursa! Ve de evrensel çıplak uyarıcılık iddiasında bulunan
bir İlahiyat profesörü sıfatıyla bunu
nasıl yaparsanız?
Sayın Öztürk:
Depremin gösterdikleri
kitabınızda; kendi kısır anlayışınıza göre, bir İlah ve bir mabed tablosu
çiziyor ve haşa Allah’ı ezelden beri görüyor ve gözetiyor ve yönlendiriyormuşçasına
ve de elinle bir yerlerden engellemiş ve bir yere mahkum etmiş gibi, şöyle
söylüyorsunuz :
“Nedendir bilinmez, siz, Allah rızasının, mabet
duvarları arasında değil, insanın yüreğinde yerleştiğini bir türlü kabullenemiyorsunuz.
Çünkü sizin mabed anlayışınız Allah’ın gösterdiğine uymuyor.
Siz gerçek mabedin insan yüreği olduğunu asla
anlamıyorsunuz. Artık anlayın ki, sizin mabet dediğiniz yerlere Allah
ömürler boyu uğramamıştır. Oysaki Allah sizin mabet saymadığınız insan
kalbinden bir an bile dışarı çıkmıyor.
Siz işte böylesiniz!
Allah’ın hiç ayrılmadığı mabetten değil de hiç
uğramadığı mabetlerden medet umarsınız. Bu yüzden; o hep peşinde koştuğunuz
Allah rızası ile bir türlü kucaklaşamıyorsunuz.” (Y.N.Öztürk Dep. getirdikleri
s.245-246)
Sayın Öztürk! Camileri
dolduran yüz milyonlarca mü’minleri insan saymıyor musunuz? Yalnız namaz kılmayan
ve İslam dışı kimseleri mi insan sayıyorsunuz? Eğer camilere gelen yüz
milyonları da insan sayıyorsanız ne güzel,
demek ki, sizin yanlış olan bu görüşünüze göre; o insanların
kalplerinde olan Allah (c.c.) camiye de uğramış oluyor. Tabii bu sözlerinizin
hepsi gaflet eseridir ve boştur. Boş sözden ve boş işlerden Allah’a
sığınırız. Bu sözler sizlere de hiç
yakışmıyor.
Sayın Öztürk! O, kafeste
mahkum bir kuş gibi tarif ettiğiniz şey, sizin tahayyül ettiğiniz sizin ve
sizin gibi düşünenlerin ilahı olabilir. Biz bu şekilde bir ilah tanımıyoruz.
Bizim bildiğimiz ve inandığımız İlah, kendi zatını ancak kendisi bilir. Bizler
ise, kendisinin bildirdiği kadarını bilebildiğimiz; bütün noksan sıfatlardan
beri olan, Kürsüsü yer ve gökleri kapsamış bulunan, yerdekiler ve göktekiler ve
güzel isimlerin hepsi onun olan, her zerreyi yoktan var eden Allah’tır.
İşte
ayetler:
الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا
“Gökleri, yeri ve ikisinin
arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, Rahmân'dır.
Bunu bir bilene sor.” (Furkan sûresi âyet : 59)
“Allah,
O'ndan başka ilah yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de
uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında
kim şefaat edebilir? (Ancak O’nun izniyle olur.) O, kullarının yaptıklarını ve
yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun dilediklerinin
dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun
kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor
gelmez. O, yücedir, büyüktür.”(Bakara sûresi âyet :255)
Evet işte bizim İlahımız bu
yüce Allah’tır.
Sayın Öztürk “Depremin getirdikleri” kitabınızda: nihayet
ağzınızdaki baklayı çıkararak; Bu ümmeti Muhammed’in (s.a.s.), yani
müslümanların dinlerini ve bugünkü sünnet üzere olan yaşantılarını karalayarak,
onları İslâm dininden çıkmaya teşvik ediyor ve
diyorsunuz ki:
“Şimdi birisi size
“Böylesi bir dine teslim olmaktansa dinsiz
kalmayı yeğleyin!” dese ona kızarsınız
ama şeytanın emellerine uydurulmuş bir”yedek ilahlı din”in sizi
getirdiği yerden şikayeti de bırakmazsınız.
Bir gün niyet ve ağız birliği yaparak “Allah’ın
elinden çıkmamış bir dinin canı cehenneme, Allah’ın onaylamadığı bir dini
yaşamaktansa dinsiz kalmayı tercih ederiz”
demedikçe, Allah’ın dini ile asla kucaklaşamazsınız!” (Y.N.Öztürk. Dep. Getirdikleri.s.255)
Sayın Öztürk, bizler, Peygamberimiz efendimizden günümüze kadar hiç
kesintiye uğramadan gelen Kur’an ve Sahih sünnet ve hadislerle bütünleşmiş
gerçek islâm’ı yaşıyoruz. Allah bizleri bu Kur’an ve sünnetle donanmış dinimizden
ayırmasın. İslâm’dan başka din arayanlara da karışmayız. Çünkü, “hak ile batıl ayrılmıştır. Sizin dininiz size, bizim
dinimiz bize" deriz.
¡
a=¦
©é¡1¤Ü ¤å¡ß ë ¡é¤í íå¤î 2 ¤å¡ß ¢Ù¢Ü¤ í
¢é £ã¡b Ï §4ì¢ ¤å¡ß ó¨ m¤a ¡å ß
ü¡a a=¦ y a ¬©é¡j¤î Ë ó¨Ü Ç ¢¡è¤Ä¢í 5 Ï
¡k¤î ̤Ûa ¢á¡Ûb Ç
“O gaybı bilendir (bütün
görülmeyenleri, bilinmeyenleri bilir). Sırlarını kimseye açmaz.” (Cin sûresi
âyet : 26)
“Ancak, razı olduğu peygamber bunun
dışındadır. (O’na açar.) Çünkü O’nun önünden ve ardından gözcüler salar.”(Cin sûresi
âyet :27)
Kıyamete kadar olacak bir çok olayları Allah’
ın (c.c.) izniyle bizlere haber veren Peygamberimiz (s.a.s) efendimiz bu
hususta şöyle buyurmaktadır.
Hadis - 1:
Ebu Hureyre (r.a.)’ den:
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Hepsinin, Allah’ın (c.c.) resulü
olduğunu iddia ettiği 30 kadar deccal’lar, yalancılar ortaya çıkmadıkça,
kıyamet kopmayacaktır.”(Buhari,
Müslim, Ebu Davud, Tirmizi Taç Terc. C 5 S.569)
Hadis - 2:
Sevban (r.a.) den:
Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:
“Ümmetimden bazı kabileler müşriklere ilhak edinceye (katılıncaya) kadar
ve putlara tapıncaya kadar kıyamet kopmayacaktır. Ve ümmetimde 30 kadar yalancı peygamber olacaktır ki, bunların her biri
peygamber olduğunu iddia edecektir. Halbuki ben peygamberlerin sonuncusuyum ve
benden sonra peygamber yoktur.” (Tirmizi, Ebu Davud
Taç Terc. C.5 S.570)
Müseylime’nin soyu ve yurdu:
Hadisi şerifte bildirilen yalancı Resûl
MÜSEYLİME:
“Beni Hanife kabilesinden olup,
künyesi Ebu Harun’dur. Kendisi; “Rahman, Rahman’ül’Yemame” diye anılırdı.
Çirkin suratlı, kısa boylu bir adamdı. (İslâm Tar. c.17.
s.348, M.A.Köksal)
Hadis - 3:
İbn’i Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
“Müseylime, (yalancı peygamber) peygamber (s.a.s) zamanında Medine’ ye
geldi. Ve Muhammed (s.a.s) kendisinden sonra peygamberlik işini bana bırakırsa,
ona uyarım, demeye başladı. Kavminden birçok kişilerle Medine’ ye gelmişti.
Resulullah (s.a.s) kendisine, yanında Sabit b. Kays b.Şemmas olduğu halde
gitti. Peygamber (s.a.s.)’in elinde yapraksız bir hurma dalı vardı. Arkadaşları
arasında bulunan Müseylime’ nin önüne gelip durdu:
‘Şu hurma dalını bile istesen, vermem; Allah’ ın (c.c.), senin hakkında
vermiş olduğu hükmü asla aşamayacaksın, dönsen de Allah (c.c.) seni
mahvedecektir. Ve ben sende o (rüyada) gösterilip gördüğümü görüyorum. İşte
bunun ismi, Sabit’ dir, benim adıma sana
cevap verecektir, dedi ve dönüp gitti.” (Buhari,
Müslim Taç Terc. C 5 S.571)
MÜSEYLİME, hicretin onuncu yılında Beni Hanife temsilcileri ile
birlikte gelerek, Peygamberimiz’le görüşüp Müslüman olduktan ve Yemame’ye döndükten
sonra irtidad etmiştir.(dinden dönmüştür.)
Müseylime, Peygamberlik işinde, Peygamberimiz’e ortak olduğunu iddia
etmeğe ve yaymaya başlamış ve çok büyük kalabalıkları başına toplamış ve bir
ordu kurmuştu:
MÜSEYLİME, Kur’ân-ı Kerim’i taklit ederek, aşağıdakileri âyet diye
uydurmuştur. Cinler tarafından aldatılmış olduğundan, Cebrail bana da Kur’an
indiriyor diyerek, şu düzmeleri âyet diye insanlara okurdu:
“Allah gebeye lütfetti
de, ondan,onun karın yumuşağıyla kıçının arasından koşan canlılar çıkardı.”
“Fil nedir?Filin ne
olduğunu sana ne bildirdi?
“Onun hurma lifinden ip
gibi kuyruğu ve uzun hortumu vardır.
Bu Rabb’imizin
yarattığından azıcığıdır”.
“Ey kurbağa kızı
kurbağa! Ne diye nak! Nak! Vak! Vak!
Edip duruyorsun?
Yukarın suda, altın
balçıkta!
Sen, ne suyu bulandıra
bilirsin, ne de, içene engel olabilirsin!
Yarasa sana ölüm
haberini getirinceye kadar yerde bekle!”
Müseylime’nin kaldırdığı ve helalleştirdiği şeyler:
MÜSEYLİME, Beni
Haniflerden (yani Hanif oğulları topluluğundan), namazı kaldırmış, içkiyi,
zinayı ve benzerlerini helallaştırmıştı.
Peygamberimiz’in Müseylime’yi tekrar İslâmiyet’e davet edişi:
Peygamberimiz
MÜSEYLİME’ye mektup yazıp, bu mektubu Ümeyyetüddamiri ile gönderdi. Ve o’nu İslâmiyet’e tekrar
davet etti.
Müseylime,
Peygamberimiz’in mektubuna bir mektup ile karşılık verdi.
Müseylime’nin Peygamberimiz’e gönderdiği cevabi mektubu:
“ Allah’ın Resulü MÜSEYLİME’den Muhammed Resûlullah’a! Sana selam olsun!
Bundan sonra derim ki:
Peygamberlik işine, seninle ortak edilmişimdir.
Yerlerin yarısı
bizimdir. Yerlerin yarısı da Kureyşi’lerindir. Fakat, Kureyşi’ler, aşırı giden,
adalet gözetmeyen bir kavimdir.”
Peygamberimiz’in (Yalancı) MÜSEYLİME’ye
cevabı:
Peygamberimiz Hz.Ali’yi
çağırdı ve “yaz” buyurdu:
“
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM!
Allah’ın Resulü
Muhammed’den, MÜSEYLİME’tül-KEZZAB’a (yalancı MÜSEYLİME’ye)
Hidâyete tabi olanlara
selam olsun!
Bundan sonra derim ki:
Allah’a yalan yere iftira etmekten ibaret olan yazın bana geldi.
(Hiç şüphesiz yer Allah’ındır)
Allah, ona, kullarından
dilediğini varis kılar.
Mutlu sonuç,
muttakilerin (Allah’tan sakınanlarındır.) (Araf 128)
Hidâyete tabi olanlara
selam olsun.”
Hadisenin tarihi:
Peygamberimizle YALANCI MÜSEYLİME arasında cereyan eden bu hadise,Peygamberimiz’in
veda haccından dönüşünden sonra, hicretin onuncu yılının sonunda idi.” (İslâm
Tar.M.A.Köksal c.17.s.348’355)
Müseylime’nin ölümü:
Hazreti Hamza’yı
şehid etmek şartıyla, sahibi tarafından azad edilip serbest bırakılan ve daha
sonra iman eden Vahşi isimli siyah zenci,
Müseylime’nin ölümünü şöyle
anlatıyor:
“Mekke’nin
fethi üzerine, Taif’e kaçıp gitmiştim. O sırada Taif’liler, toptan Müslüman olduklarını arz etmek üzere,
Resulullah’a (s.a.s.) bir hey’et gönderdiler. Bana da “korkma git Resulullah
elçiyi ürkütmez” dediler. Ben de heyetle beraber yola çıktım. Ta Resulullah’ın
(s.a.s.) huzuruna kadar vardım. Resulullah beni görünce:
‘Sen Vahşi misin? Buyurdu. Ben:
‘Evet ! dedim. Resulullah iki defa:
‘Hamza’yı sen mi katletmiştin?
Buyurdu.
(Evet doğrudur)‘Bu iş, size
erişen haber veçhile oldu! dedim. Resulullah
(s.a.s.)
‘Yüzünü benden saklamağa gücün yeter mi? Buyurdu. Ben de hemen huzurdan
çıktım. YALANCI MÜSEYLİME çıkınca (Peygamber olmak için savaşlara başlayınca, kendi kendime) tam sırasıdır
muhakkak ben MÜSEYLİME’YE karşı çıkarım. Umarım ki, ben Müseylime’yi tepelerim
de bu hizmetimle, Hamza’ya karşı (yaptığım), irtikap ettiğim cinâyeti
karşılarım.! Dedim. Ve Müseylime üzerine sevk olunan ordu ile hareket
ettim. Bu muharebede galip, mağlup olan oldu. Bir de ne göreyim? Yıkık bir
duvarın karaltısında bir kişinin
(MÜSEYLİME’nin) durduğunu gördüm. Herif:
sanki esmer bir deve (benzi kül gibi), başının saçı dağınık bir halde,
hemen Hamza’yı vurduğum Harbe’mi (Küçük mızrağımı) attım....Onun iki memesi arasına
yerleştirdim. (Bir halde ki) Harbem
(Mızrağım) herifin ta iki küreği arasından çıktı. Bunun üzerine Ensar’dan bir
kişi maktule doğru koştu ve başına bir kılıç darbesi indirdi.”(Tecrid’i Sarih
c.10.s.205’6)
“Esved’in İsmi Soyu ve Yurdu:
Ben’i Ans’lerin Ben’i Malik b. Ans oymağından olan Esved’ in asıl ismi
Abhele’ dir. Esved’e Zülhimar denirdi.
Müseylime’ye Rahmanül’yemame denildiği gibi, Esved’e de, Rahmanülyemen
adı takılmıştı. Esved, Kehf’i Hubban’da doğmuş ve orada yetişmişti.
Hubban, Necran’ın yakınında bir vadidir.”
Esved’ül Ansi’nin Marifetleri ve Peygamberlik
İddiası ile Ortaya Çıkışı:
Esved, kâhin ve hokkabaz bir adamdı. Şeytanlardan Tabii (kendine tabi
olanları) vardı.
Halka bir takım acayip şeyler gösterirdi. Sözlerini dinleyenlerin
kalplerini büyülerdi
Peygamberimiz, Cerir b. Abdullahı, Yemen’e gönderdiği zaman, Esved’ül
Ansi’yi de, İslâmiyet’e davet ettirmiş, fakat, Esved, kabul etmemişti.
Peygamberimizin, Veda haccından sonra rahatsızlanması üzerine casuslar
tarafından her yana haberler uçurulmuştu.
İlk irtidad (Dinden dönüş) hareketi, Yemen’ de Esved’ül Ansi tarafından
başlattırıldı.
Esved, Peygamber olduğunu, Sahik ve Şerik adında iki meleğin, kendisine
vahiy getirdiğini, halka ait her hadiseyi, kendisine haber verdiğini iddia etmeye
başladı.
Esved’ül Ansi’nin Yemen’e Hakim Oluşu:
Esved’ül Ansi’ye, önce Ans kabilesi tabi oldu.
Ans kabilesinden başka kabileler, Mezhız ve Yemen kabileleri de, ona
tabi oldular.
Esved’in, yedi yüz süvarisi ve bir o kadar da, piyadesi vardı.
Esved’ül Ansi, çıkışının yirmi beşinci gecesi San’a’yı da, ele geçirdi.
Peygamberimiz, Esved’ül Ansi’nin haberini alır almaz, Yemen’deki İslâm
Valilerine ve oradaki Müslümanlara yazı yazıp gönderdi. Yazısında: Esved’ül
Ansi ile savaşılmasını, Esved’in işi üzerinde önemle durulmasını ve herkesten,
bu husustaki görüşünün istendiğinin, kendilerine duyurulmasını emir ve tavsiye
buyurdu.
Esved’ül Ansi’nin Öldürülmesi:
Feyruz ve arkadaşları, seher vakti Esved’in yattığı evin duvarını
deldiler... (Müslüman olan hanımından uyuduğu odayı öğrendiler) Esved’ül Ansi,
sarhoş olarak uykuya dalmış ve kendisinin sarhoşluğu daha geçmemişti.
Feyruz isimli bir mü’min, üzerine atılarak
onu öldürdü.
İslâm Valilerinin İşleri Başına Dönmeleri:
Esved’ül’Ansi öldürülüp San’a ve Cened kurtulunca, İslâm Valileri,
işlerinin başına döndüler.
Muaz b. Cebel, yine namaz kıldırmağa başladı.
Peygamberimize bir yazı yazıp
durumu bildirdiler.
Esved’ül’Ansi’nin, Kehf’i Hubban’ dan çıkışıyla öldürülüşü, üç aya veya
dört aya yakın sürdü.
Esved’in Öldürüldüğünü Peygamberimizin
Eshabına Müjdelemesi:
Peygamberimizin vefatından bir gün önce, Esved’ül’Ansi’nin, öldürüldüğü
gece, Peygamberimize gökten bir haber gelmişti.
Peygamberimiz, ertesi günü, Eshabına “dün gece, Esved‘ül Kezzab’ül’
Ansi, kardeşlerinizden bir adamın eli ile öldürüldü!” buyurdu.
“Ya Resûlallah, Onu, kim öldürdü?” diye sordular.
Peygamberimiz “Onu, Salih, mübarek bir ev halkından mübarek kişi
Feyruz’üd’Deylemi öldürdü!”buyurdu. (İslâm Tarihi Ansiklopedisi M.A. Köksal. c.
17. s. 334’336,345’347)
İbn’i Sayyad’ın Soyu, Yurdu Ve Kısa Bir
Açıklama:
“Kaydedilen
rivâyetlerden de anlaşılacağı üzere
İbn’ü Sayyad ki bazı rivâyetlerde İbn’ü Said diye de geçer ’Aleyhisselatü
Vesselam’ın devrinde yaşamış bir Yahudi’dir. Yaşça küçüktür. Ancak
Resulullah’tan sonra da yaşamıştır. Aleyhisselatü Vesselam onun Deccal
olmasından kuşkulanmış ve bunu tahkik etmek istemiştir. Resulullah’ın onun
deccal olduğuna dair kuşku ve araştırmaları, bazı sahabilerde “İbn’ü Sayyad,
Deccal’dır” kanaatini hasıl etmiştir. Öyle ki, İbn’ü Sayyad, hakkında yaygınlık
kazanan bu kuşkulu durumdan rahatsızlık duyarak, Mekke’ ye giderken Ebu Said’e
şikâyetlenir: “Halk beni Deccal biliyor. Sen Aleyhisselatü Vesselamın “Deccal’ın çocuğu olmayacak” dediğini
duymadın mı?” der. “Evet!” cevabını alınca: “Halbuki benim çocuğum var” der ve
“Resulullah’ın “Deccal, Mekke’ye ve Medine’ye
girmeyecek!” buyurduğunu işitmedin mi?” diye sorar. Ebu Said “Evet!”
deyince “ben Medine’de dünyaya geldim. İşte şimdi de Mekke’ye gidiyorum” der.
Bazı rivâyetler, İbn’ü Sayyad’ın bu sadedde (Bu
arada): “Resulullah’ın “Deccal
Yahudi’den olacak, ben ise Müslüman’ım” dediğini de kaydeder.
(Kütüb’ü Sitte C.14 S.301’302)
Hadis – 4:
Abdullah
b. Ömer (r.a.) den:
“Ömer (r.a.) peygamber ile birlikte bir grup
ile beraber İbn’i Sayyad’ a (yalancı peygamber) gittiler. Peygamber (s.a.s)
kendisini Beni Megale’ nin yüksek bir evinde, yahut kalesinde çocuklarla
eğlenip oynarken buldu.
Karşılaştıktan sonra kendisine:
‘Benim Allah’ ın (c.c.) resulü olduğuma
şehadet eder misin? Diye sordu.
İbn’i Sayyad kendisine bakıp:
‘Senin, ümmilerin (yani yalnız Arap’ ların)
resulü olduğuna şehadet ederim, dedi. Ondan sonra İbn’i Sayyad:
‘Sen de benim Allah’ın resulü olduğuma
şehadet eder misin? Diye sordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) kendisini
bıraktı (ta yalancılığını itiraf edinceye kadar) ve peygamber (s.a.s), Allah ve
peygamberlerine iman ettim, dedi. Sonra peygamber (s.a.s) kendisine:
‘Gayb haberlerinden ne görüyorsun? Diye
sordu. İbn’i Sayyad:
‘Bazısı doğru, bazısı yalan çıkıyor, dedi.
Peygamber (s.a.s)
‘Haberlerin karışıyor (yani bu şeytandandır)
dedi. Bir müddet sonra peygamber (s.a.s):
‘Senin için gizli bir şey tuttum (düşündüm);
bil bakalım! Dedi.
İbn’i Sayyad:
‘O (düşündüğün) dumandır, diye cevap verdi.
(Gerçekten peygamber (s.a.s)’ Duhan=duman’ dan söz eden âyeti hatırından
geçirmişti.) Peygamber (s.a.s):
‘Sus, haddini aşma! buyurdu. Bunun üzerine
Ömer b. Hattab (r.a.):
‘Bırak şunun boynunu vurayım, Ya Resûlallah!
dedi.
Peygamber (s.a.s):
‘Eğer o gerçekten O (yani deccal) ise bir şey yapamazsın,
eğer değilse, onu öldürmende bir hayrın olmaz, buyurdu.” (Buhari, Müslim, E.Davud, Tirmizi Taç Terc. C 5
S.372’373)
Hadis – 5:
Ebu Said (r.a.) demiştir ki:
“Peygamber (s.a.s), Ebu Bekir ve Ömer (r.a.)
ile birlikte Medine sokaklarından birinde İbn’i Sayyad’ ile karşılaştı.
Resulullah (s.a.s) kendisine:
‘Benim Allah’ ın (c.c.) resulü olduğuma
şehadet ediyor musun? Diye sordu.
İbn’i Sayyad:
‘Sen,benim Allah’ ın (c.c.) resulü olduğuma
şehadet ediyor musun? Sorusu ile mukabele etti. Peygamber (s.a.s):
‘Ben Allah’ a, meleklerine ve kitaplarına inandım
dedi ve sordu:
‘Gayb den ne görüyorsun? İbn’i Sayyad:
‘Su üzerinde bir arş görüyorum, dedi.
Resulullah (s.a.s):
‘Denizde iblis’ in arşını görüyorsun, dedi
ve yine sordu:
‘Daha ne görüyorsun? İbn’i
Sayyad:
‘İkisi doğru, biri yalan; yahut ikisi yalan,
biri doğru haberler geliyor, dedi. Peygamber (s.a.s):
‘İşi karışmış, bırakın onu! buyurdu.”(Müslüm, Tirmizi
Taç Terc. C 5 S.574)
Hadis – 6:
Hz. Cabir (r.a.) anlatıyor:
“İbn’ü Sayyad Harre savaşı sırasında
kaybedildi.” (Ebu
Davud) Rivâyette, İbn’ü Sayyad’ın nübüvvet iddiası mevzu bahistir. Buna rağmen
Resulullah onu cezalandırma cihetine gitmemiştir. Halbuki peygamberlik iddiası
İslâmiyet’i inkar mânasına gelen bir suçtur, cezası ölümdür.
Buna iki ayrı sebep zikredilmiştir:
A.İbn’i Sayyad o sırada henüz çocuktu,
cezaya ehil değildi.
B.Yahudi’lerle Müslümanların sulh yaptıkları bir döneme rastlamıştır. (Kütübü Sitte c.14.s.302’3)
İbni Sayyad’ın ölümü:
“Hatta bir de demiştir ki:
Gençliği berbat olan İbni Sayyad’ın büyüdükten sonraki halinde selef uleması
ihtilaf etmişlerdir. Büyüdükten sonra İbni Sayyad’ın Müslüman olduğu, eski
kehanetlerinden ve Peygamberlik iddiasından vazgeçip tövbe ettiği ve Medine’de
öldüğü rivâyet edilmiştir... Hatta
öldüğünde buna namaz kılındığı sırada
yüzündeki örtü kaldırılarak halka gösterilmiş ve bu adamın öldüğüne siz de
şahid olunuz., denilmiştir.” (Tecridi Sarih c.4.s.525)
Bu bölümde: Peygamberimiz’den
(s.a.s) bahseden bu âyetin yanlış yorumundan yola çıkarak, şeytanın
saptırmasıyla; bizzat Peygamberimize rağmen, Resûl (Elçi) olduklarını iddia
eden insanların, heveslerini artıran ve her yalancı elçiyi heyecanlandıran ve bu güne kadar da,
bir çok yalancı Resûllerin, elçilerin çıkmasına sebep olan: Ahzap sûresinin 40
ncı âyetinin, doğru yorumunu yaparak, yalancı iddialarda bulunanların iddialarını
Allah’ ın izniyle çürüteceğiz.
Şöyle ki:
Münafıklar; Peygamberimiz
efendimizin, Kasım, Tahir, Tâyyib ve İbrahim isimlerinde küçük yaşta vefat
etmiş dört oğlu var iken, onları bırakıp; önce Hatice annemizin satın aldığı
kölesi iken, Peygamberimize hediye ettikten sonra, Peygamberimizin önce
kölelikten azat edip, sonra evlat ederek evlendirdiği Zeyd’i kastederek,”Ya Eba
Zeyd (Ey Zeyd’ in babası)! Derlerdi. Münafıklar bu sözden zevk alırlardı.
Bununla beraber, cahiliye dönemi
eski Arap adetine göre, oğulluğun
boşadığı hanımı ile, boşayan kimsenin babalığı evlenemezdi:
Resûlullah efendimiz, çok sevdiği
Zeyd’i; evli olduğu halde, kendisi gibi asil olan kocasının ölümüyle dul kalmış
bulunan, halası kızı Zeyneb ile
evlendirmek ister. Bu arzusunu azadlı kölesi olan Zeyd’e açtığında “Hayır ya
Resûlallah! O çok üstün ve asildir, ben ise azadlı bir köleyim, katiyen ona
denk değilim ve onunla geçinemem” der; fakat fazla itiraz edemez.
Aynı şekilde arzusunu Zeyneb’e
(r.a) açar: Hz. Zeynep; “Ya Resûlallah! Nasıl olur? Benim gibi asil bir kadını,
Peygamberin halası kızını, Zeyd gibi
azadlı bir köleye nasıl layık
görüyorsun! Buna Allah razı olur mu!” der. Resûlullah efendimiz,” Evet ya
Zeyneb, Allah da razı” buyurunca, “Öyle
ise, Allah’ın ve Resûlünün uygun bulduğu bu evliliği, ben de kabul ettim ya
Resûlullah” der ve evlenirler. Zaten bunların razı olmaları gerektiğini
bildiren âyet inmiştir, birazdan okuyacağız.
Olayın hikmet tarafı ise şöyle:
Allah (c.c.); Zeyd ile Zeyneb’in
evlenmesini, geçimsizlikten dolayı boşandıktan sonra, cahiliye devrinden kalmış olan, yanlış bir inancın
yıkılması için; Zeyneb (r.a.) ile Peygamberimizin
evleneceğini, Peygamberimiz’in kalbine manen bildirmişti. Fakat Peygamberimiz
efendimiz bu bilgisini kimseye açmıyor. Geçimsizlikten şikâyet ederek, her
defasında “Ben Zeyneb ile geçinemiyorum, onu boşayacağım ya Resûlullah!” diyen
Zeyd’e: “onu idare et sakın boşama.” diyor, vahyin inmesini bekliyordu ve beklenen
vahiy geldi:
Bir âdeti yıkmak üzere;
evlatlıkların hakiki evlat sayılamayacağını bildiren Ahzap sûresinin 40 ıncı
âyeti indi. İsterseniz birkaç âyet yukarıdan okuyalım:
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا
“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”(Ahzap sûresi âyet : 36)
وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا
“(Resûlüm!) Hani Allah'ın
nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye (Zeyd’e) : Eşini
yanında tut, Allah'tan kork! diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi,
insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmâna lâyık olan Allah'tır.
Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlâtlıkları,
karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere
bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir.”(Ahzap sûresi âyet : 37)
مَّا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا
“Allah'ın, kendisine helâl
kıldığı şeyde Peygamber'e herhangi bir vebâl yoktur. Önce gelip geçenler arasında
da Allah'ın âdeti böyle idi. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir
kaderdir.”(Ahzap sûresi âyet : 38)
الَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللَّهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا
“O peygamberler ki Allah'ın
gönderdiği emirleri duyururlar, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden
korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.” (Ahzap
sûresi âyet : 39)
مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا
“Muhammed, sizin
erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resûlü ve
peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”(Ahzap sûresi âyet : 40)
İşte bu 40 ncı âyet üzerine burada kıyamet kopuyor. Tartışmaya
girmeden önce parantez içi olarak âyetin dip notunu Sayın Ateş’ in mealinden
alıyorum.
Not:
(37 nci Âyette işaret edilen zat Zeyd İbn Harise’dir. Çocukluğunda
annesinden çalınıp köle diye satılmış ve Hz. Hatice kendisini satın almıştı.
Hz. Hatice’ nin hediye ettiği bu çocuğu Peygamberimiz azad edip kendisine evlat
edinmişti.
Allah’ ın Resulü Zeyd’ i çok severdi, onu evlat edindiği gibi azatlı
cariyesi Ümmü Eymen’ le evlendirmiş, daha sonrada halasının kızı Zeyneb Bint
Cahş’ ı ona nikahlamıştı. Fakat Zeyneb Zeyd ile geçinemedi. Çünkü Zeyneb
şerefli bir aileden geldiği için bir köle azatlısı ile evlenmekten
hoşlanmamıştı. Allah’ ın Resulü’ nün hatırı için evlenmişti. Zeyd’ e bir türlü
ısınamadı. Zeyd’ e karşı asaletiyle övünürdü. Zeyd bir süre buna sabretti ise
de sonunda Allah’ ın Resulüne varıp Zeyneb’ den ayrılmak istediğini söyledi.
Allah’ ın Resulü’ de bu hoşnutsuzluğa bir son vermek için, içinden uygun
bulduysa da bunu Zeyd’ in yüzüne söylemedi. (Karını yanında tut) dedi.
Peygamberimizin içinde gizlediği, bu huzursuzluğun giderilmesi için
boşanmanın uygun olacağı ve boşanacak Zeyneb’ in de gerek kendisinin, gerek ailesinin,
peygamberin hatırına bir köle azatlısı ile evlenmekten ötürü kırılan onurunu
tamir etmek için onu da temiz eşleri arasına katma niyeti idi. Bundan başka
uydurulan isnadın esası yoktur. Peygamberimiz, Zeyneb’ in güzelliğine hayran
kaldığı için onunla evlenmiş değildir. Eğer öyle olsaydı zaten Zeyneb kendi
halasının kızı idi ve peygamber onu her zaman görüyordu. Pekala onu Zeyd’ den
önce kendisi alabilirdi ve bundan Zeyneb’ in ailesi de şeref duyardı.
Zeyneb’ in Resulullah tarafından nikahlanması, İslâm hukuku bakımından
önemli bir hikmete dayalı idi. O zamâna dek evlatlık evlat gibi kabul edilip
onun karısıyla evlenilmezdi. Halbuki bu, hoş olmayan bir takım işlere sebep
oluyor ve insanları bağlayıcı bir engel teşkil ediyordu. İslâm bunu kaldırıyor
ve Allah, ilk önce bunu, Resulünün tatbikatıyla halka gösteriyor ki, bundan
böyle evlatlık karısı ile evlenme yasağı kalksın ve şâyet evlatlık karısını
boşarsa onun karısıyla müminler evlenebilsinler. Çünkü İslâmiyet öz oğul şeklinde
bir evlatlık anlayışını kabul etmemektedir. Evlat ancak insanın kendi oğludur.
Allah’ ın koyduğu kanun böyledir. İnsan birini evladı gibi sevebilir, ama onun
boşadığı karısıyla de gerektiğinde evlenebilir. Çünkü evlat gibi sevdiği o
insan aslında kendi oğlu değil, din kardeşidir.)
İsterseniz bu 40 ncı âyeti öne
süren Edip Yüksel’in; kayınpederi
olduğu söylenen, güya 19’un mucidi REŞAT
HALİFE’ nin, en son resûl(elçi) olduğunu iddia eden yazısını, kendi risalesinden okuyalım. Sonra
çıplak uyarıcı Sayın Öztürk ve
diğerlerine döneriz.
Halen Amerika’da bulunan Edip Yüksel, kayın pederi olduğu
söylenen Reşat Halifenin:” Geldiği zaman inanılması ve kabul edilmesi
için; ruhlar aleminde Peygamberimiz ve bütün Peygamberlerden Allah’ın (c.c.)
söz aldığı, Peygamberimiz’ den daha sonra gelecek, en son Resul(elçi) olduğunu “ispat
için, Âl-i İmran Sûre’sinin 81 nci âyetine bakınız nasıl yanlış yorumlayarak
tahrif ediyor? Halbuki, tüm
peygamberlerden, inanmaları için söz alınan en son Resûl, şüphesiz Peygamberimizden başkası değildir.
“Hani Allah
Resullerden peygamberlerden misak (söz) almıştı: ‘Size kitap ve hikmet vereceğim.
Daha sonra, beraberinizdekileri doğrulayan bir resul “elçi” geldiğinde, ona
inanacak ve onu destekleyeceksiniz.’ Demişti ki: ‘Bunu kabul ettiniz ve bu
sorumluluğu aldınız mı?’ Onlar: ‘Kabul ettik’ dediler. (Bunun üzerine Allah)
‘Öyleyse şahid olun, bende sizinle beraber şahid olanlardanım’ dedi.”)
3:81 Âyeti, çok açık bir şekilde tüm nebilerden sonra, onların
kitaplarını doğrulayan bir resulün geleceğini haber vermektedir. Âyette sözü
geçen “misak,”yani sözleşme, Allah ile nebileri arasında dünya hayatından önce
gerçekleşmiştir. Bu misaka tüm nebilerin katıldığı anlaşılmaktadır. Zira âyette
“sen hariç diğer nebilerden misak aldık” denmiyor. Yahut “senden önceki
nebilerden misak aldık” da denmiyor. Misak’ ın Muhammed peygamberden de alındığı
anlaşılıyor. Kur’ân-ın bir başka âyetinde de Muhammed istisna edilmiyor,
aksine, söz konusu misak’ tan söz eden 33:7 âyetinde, bu misaka katılan bazı
nebilerin isimleri zikredilmiş ve bu arada Muhammed’in de dahil olduğu,”ve
minke=senden de” kelimesi ile ifade buyurulmuştur.
“Hani nebilerden, peygamberlerden’ misak (söz)
almıştık. Senden, Nuh’ dan, İbrahim’ den, Musa’ dan, ve Meryem oğlu İsa’ dan...
Onlardan sapa sağlam bir söz almıştık” (33:7). (19 soru. Sayfa 38
Edip Yüksel)
(Son
nebidir son resul değildir)
Muhammed (A.S) son peygamber (nebi) olduğunu bildiren
33:40 âyeti çok ilginçtir. Bu âyet, Muhammed’ in son elçi (resul) olduğunu
iddia edenlere bahane bırakmamıştır:
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinizin
babası değildir; ancak O, Allah’ın Resul’ü (elçisi) ve nebilerin
(peygamberlerin) sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.” (33:40)
Her şeyi bilen Rabbimiz peygamberlerini putlaştıranların
sürekli olarak kendi peygamberlerinin son resul olduğunu iddia ettiklerini
bildiği için 33:40 âyetinde “nebilerin
sonuncusudur.” İfadesini tek başına kullanmıyor. Gramer açısından
kullanılması hiç gerekmeyen “O, Allah’
ın resulü-dür.” İfadesi gereksiz bir tekrar değildir: “...Ancak O, Allah’ ın resulü ve nebilerin sonuncusudur...” Dikkat
ederseniz âyetin ifadesi, “Ancak O,
Allah’ ın resûl ve nebisidir.” şeklinde değildir.
Ne yazık ki
geçmiş ümmetlerin hatalarını aynen tekrarlayıp Kur’an’dan uzaklaşan İslâm
ümmeti, nebi ile resûl kelimesinin anlamını kaydırıp birbiri ile değiştirerek,
Muhammed’ in aynı zamanda SON RESÛL OLDUĞU YALANINI ORTAYA ATMIŞLARDIR.”
(19 soru. sayfa 39 Edip Yüksel)
“Misak gerçekleşti:
Peygamberler, bu dünyayla ilişkileri açısından ölü olmalarına rağmen
ruhlar aleminde diridirler. Kur’an âyetleri, bedenlerini bu dünyada bırakıp ayrılan
kimseleri mutlak “ölüler” olarak düşünmememizi emreder. Dünyaya tekrar
dönmemelerine rağmen (23:100) Rableri katında diridirler Reşat Halife, 3 zilhicce
1391, 21 ARALIK 1971 YILINDA, SALI GÜNÜ GÜNEŞ DOĞUMUNDAN ÖNCE, MEKKE’DEKİ HAC
ZİYARETİ SIRASINDA, BEDENDEN SIYRILMIŞ RUH OLARAK, EVRENİN BİR KÖŞESİNE ALINDI.
BEDENİMLE DEĞİL, GERÇEK BENLİĞİMLE GERÇEKLEŞEN BU OLAYDA TÜM PEYGAMBERLERLE
GÖRÜŞTÜRÜLDÜ. HİCRİ 1408, MİLADİ 1988 YILINDA BU OLAĞANÜSTÜ OLAYIN GERÇEK
ANLAMINI VE 3:81 AYETİYLE OLAN İLİŞKİSİNİ ÖĞRENDİ.
Misak’ ın
elçisinin görevi, dinlerde oluşan tahrifatları düzeltip, tüm inananları bir tek
mesaj etrafında toplamaktır. Bu mesaj, tüm inananları Yahudileri, Hıristiyanları,
Müslümanları, Budistleri, Sihleri, Hinduları ve diğerlerini karanlıklardan
aydınlığa çıkaracak (5:19). Gerçek şu ki, Tanrı katında biricik din Tanrıya
teslim olmaktır. (3:19).
1-Kur’an’ın matematiksel mucizesi keşfedildi.
2-İslâm’ ın ilk şartı, tanıklık sözü (kelimeyi şahadet)
ve ezan Kur’an’a göre düzeltildi.
3-Dünya hayatının gerçek amacı hatırlatıldı.
4-İslâm kelimesinin bir isim olmayıp “Tanrı’ ya
teslim olmak” anlamına gelen bir tanımlama olduğu gerçeği gündeme getirilerek
tüm halklar bir tek dine çağırıldı.
5-Dinlere sokulan temel tahrifatlar açığa çıkarıldı.
HADİS VE SÜNNETİN, MUHAMMED PEYGAMBERLE BİR İLGİSİ OLMAYAN ŞEYTANİ ÖĞRETİLER
OLDUĞU GÜÇLÜ DELİLLERLE SERGİLENDİ.
6-Altın, İpek, Müzik ve heykeli haram etmenin
putperestlerin tavrı olduğu öğrenildi.
7-Muhammed peygamber döneminde yaşayan Mekke
putperestlerinin heykellere tapmadığı anlaşıldı.
8-Dünyanın sonunun tarihi Kur’an’dan öğrenildi.
9-Kırk yaşından önce ölen herkesin, Tanrının
merhametiyle cennete gideceği hatırlatıldı.
10-Mustafa Kemal Atatürk’ ün şeytani hilafete son
vermek için Tanrı tarafından desteklendiği anlaşıldı.
“Bu listeye daha başka maddeler de eklenebilir.
Ancak bu listenin tamamı şu ilke ile daha da özetlenebilir.
Kur’ an, tüm
Kur’ an, başka şey değil sadece Kur’ an.
REŞAD’ IN BU ÇAĞRISINA NEFRET VE ÖFKE İLE KARŞILIK VEREREK 31.01.1990
TARİHİNDE ONU TUÇSON MESCİDİNDE ŞEHİD EDEN FANATİK İNKARCILAR, 40:28 âyetindeki
bir inananın öğüdünü dinleselerdi, Reşad’ ın elçilik iddiasına açık
fikirlilikle, serin kanlılıkla yaklaşacaklardı.” (Notlar Risalesi S.29’32 Edip Yüksel)
Görüldüğü gibi Edip Yüksel Âl-i
İmran: 3/81, Ahzap 33/7 ve 40 ıncı âyetlerini kendinden başka kimse anlamamış
sanarak, bütün İslâm alimlerini anlayışsızlıkla suçlamaktadır. Halbuki asıl
anlayışsız olan kendisidir.
Edip Yüksel iddiasına şöyle devam
ediyor:
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin
babası değil, fakat Allah’ın resûlü ve nebilerin sonuncusudur. (Yani Allah’ ın elçisi ve peygamberlerin
sonuncusudur.) Allah her şeyi bilendir.”
“Dikkat ederseniz “Muhammed
içinizden hiçbir adamın babası değil ancak O Allah’ ın resulü ve nebilerin
sonuncusudur.” Yine dikkat ederseniz
âyetin ifadesi “Ancak Allah’ ın son
resulü ve nebisidir.” şeklinde değildir. Yani âyette resullerin de
sonuncusu denmediği için resullük son bulmamıştır, onun için de: REŞAT HALİFE KENDİSİNE İNANILMASI
HUSUSUNDA RUHLAR ALEMİNDE BÜTÜN PEYGAMBERLERDEN, HATTA BİZİM PEYGAMBERİMİZ’DEN
DE; ALLAH’ IN (C.C.) SÖZ ALDIĞI PEYGAMBERİMİZ VE HZ. İBRAHİM’E DENK, EN SON
RESULDÜR. İBRAHİM, MUHAMMED VE REŞAT İslâm
dininin, köşe taşlarını oluşturur. İbrahim
İslâm’ın, uygulamalı ibadetlerini bildirdi. Muhammed Kur’ân-ı getirdi. Reşat
ise; Kur’ân-ın Tanrısal kaynağını, fiziksel olarak kanıtladı.” (Notlar s. 28 Edip
Yüksel)
Burada Edip Yüksel’in sözü bitti.
Değerli
okurlarım!.
RESÛL kelimesinin sözlük
mânası: Gönderilen elçi demektir. İstilahi mânası ise, görevli gönderilen melekler
ve peygamberler demektir. Hatta MÜRSELAT (gönderilenler) diye müstakil bir sûre vardır. İlk âyetleri direkt
melekler’ in bazı sıfatlarını tanıtır,
insanlarla hiçbir ilgisi yoktur. Böyle olmakla beraber, her peygamber’in de
resûl olduğu, birçok âyetlerde açıklanmıştır. Ve bu şeksiz bir gerçektir.
Elbette resûllük (elçilik)
son bulmamıştır. Ama hangi resûllük
(hangi elçilik)? Son bulmayan Resûllük
(elçilik) tamamen görevli meleklerin
elçiliğidir, meleklerle ilgilidir.
En başta şu hususu bilelim ki; HER
NEBİ (yani PEYGAMBER) RESÛL’DÜR. FAKAT HER RESÛL, NEBİ (yani PEYGAMBER)
DEĞİLDİR. Yani her peygamber elçidir, her elçi peygamber değildir. İşte bunun
için peygamberliğin dışındaki MELEKLERİN sıfatı olan Resûllük, kıyamete kadar
devam edecektir. Bundan dolayı bu elçilik son bulmamıştır. REŞAT HALİFE ölmeden
evvel de görevli elçiler yani melekler görev yapıyorlardı o öldükten sonra
kıyamete kadar da en azından; veli kulları müjdeleyen, rahimdeki bebeklere ruh
üfleyen, doğan insanları ölümüne kadar koruyup hata ve iyiliklerini yazan,
ölecek olanların ruhlarını alacak olan, daha bilmediğimiz sayısız görevler
yapan, resûller, yani elçi melekler devam edecektir.
Burada kıyamete kadar görev
yapacak olan, Resûl meleklerin, görevleri ile ilgili bir hadis ve bazı âyetleri
okuyalım da, Muhammed (s.a.s) “Allah’ ın
(c.c.) Resulü ve nebilerin sonuncusudur.” âyetinde, niçin Resûllerin de
sonuncusudur, denmediğinin hikmetini ve sebebini anlayalım.
İşte bir hadis:
İbn’i Mes’ ud (R.A) den şöyle
dediği rivâyet olunmuştur:
“Resulullah (s.a.s) bize şöyle buyurdu:
“Her birinizin maye’i hilkati ana rahminde (nutfe) olarak 40 gün
toplanır. Sonra o maddeler, o kadar zaman içinde bir kan pıhtısı olur. Sonra
yine o kadar zaman içinde (muzga) et parçası olur. Ondan sonra da Allah bir
(elçi) melek irsal eder gönderir, o muzgaya RUH ÜFLER ve şu dört kelimeyi,
yani, RIZKINI, ECELİNİ, AMELİNİ VE ŞAKİ Mİ YOKSA SAİD (kötü insan veya imanlı
iyi insan) Mİ OLACAĞINI YAZMASINI EMREDER. (Buhari,
Müslim Riyazüs salihin Terc.C.1 S.433)
İşte Âyetler :
Âyet - 1:
إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ
“Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak
çamurdan BİR İNSAN ARATACAĞIM.”(Sad sûresi âyet : 71)
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
“Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan
üfürdüğüm zaman, derhal ona
secdeye kapanın!”(Sad sûresi âyet :72)
Âyet - 2:
ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلَالَةٍ مِّن مَّاء مَّهِينٍ
“Sonra onun zürriyetini, dayanıksız
bir suyun özünden üretmiştir.” (Secde
sûresi âyet : 8)
ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
“Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş,
ona kendi ruhundan üflemiştir.Ve
sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(Secde sûresi
âyet : 9)
Bu
yukarıdaki âyet, Hadis’i Şerifteki ruh üfleme olayını teyit etmektedir.
Âyet –3:
وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا
فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا
وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا
فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا
“Yemin
olsun, RESULLERE (birbiri peşinden
gönderilenlere;).
Şiddetle eserek
savurup atanlara; Yaydıkça yayanlara; ayırdıkça ayıranlara;”(Mürselat
sûresi âyet : 1- 4)
Yukarıda belirtilen
âyetlerde bildirilen Resûllerle insanların hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar tamamen
meleklerdir.
Âyet - 4:
إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ
ذِي قُوَّةٍ عِندَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ
“O (Kur'an), şüphesiz değerli, bir Resulün (Elçinin,
Cebrail'in) getirdiği sözdür.”“O elçi güçlü, Arş'ın sahibi (Allah'ın) katında
çok itibarlıdır.”(Tekvir
sûresi âyet : 19’20)
Âyet – 5:
فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا
“Meryem,
onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona Ruhumuzu irsal ettik
(gönderdik) de o, kendisine tastamam BİR İNSAN ŞEKLİNDE GÖRÜNDÜ.”(Meryem
sûresi âyet : 17)
قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا
“Meryem
dedi ki: Senden, çok esirgeyici olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan
bir kimse isen (bana dokunma). (Meryem sûresi âyet :
18)
قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا
“Melek:
Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir Resulüyüm (elçisiyim), dedi” (Meryem sûresi âyet : 19)
Âyet – 6:
وَلَقَدْ جَاءتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُـشْرَى قَالُواْ سَلاَمًا قَالَ سَلاَمٌ فَمَا لَبِثَ أَن جَاء بِعِجْلٍ حَنِيذٍ
“And olsun ki, Resullerimiz
(Elçilerimiz, insan şeklinde melekler) İbrahim'e müjde getirdiler ve:
"Selam (sana)" dediler. O da: "(Size de) selam" dedi ve
hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.”(Hud sûresi âyet : 69)
Âyet – 7:
فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لاَ تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُواْ لاَ تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ
“Ellerini yemeğe uzatmadıklarını
görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki:
Korkma! (biz melekleriz). Lût kavmine
irsal edildik (gönderildik.)”(Hud sûresi âyet : 70)
Âyet – 8:
وَلَمَّا جَاءتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هَـذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ
“Resullerimiz (insan şeklindeki melek Elçilerimiz) Lût'a
gelince, (Lût) onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da
"Bu, çetin bir gündür" dedi.”(Hud sûresi âyet : 77)
Âyet – 9:
قَالُواْ يَا لُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَن يَصِلُواْ إِلَيْكَ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِّنَ اللَّيْلِ وَلاَ يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌ إِلاَّ امْرَأَتَكَ إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ
“(Melekler)
dediler ki: Ey Lût! Biz Rabbinin Resulleri (elçileriyiz). Onlar sana asla
dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle (yola çıkıp) yürü. (imansız
olan) Karından başka sizden hiçbiri geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan
(azap) şüphesiz ona da isabet edecektir. Onlara vâdolunan (helâk) zamanı, sabah
vaktidir. Sabah yakın değil mi?” (Hud sûresi âyet : 81)
Âyet – 10:
اللَّهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ
“Allah
meleklerden de Resuller (elçiler) seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah
işitendir, görendir.” (Hac sûresi
âyet : 75)
Âyet –11:
الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَّثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı
RESULLER (elçiler) yapan Allah'a hamd dolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı
yapar. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.” (Fatır sûresi âyet : 1)
Âyet – 12:
وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِّن بَعْدِ ضَرَّاء مَسَّتْهُمْ إِذَا لَهُم مَّكْرٌ فِي آيَاتِنَا قُلِ اللّهُ أَسْرَعُ مَكْرًا إِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ
“Kendilerine dokunan (kıtlık ve
hastalık gibi) bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet (esenlik) tattırdığımız
zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzağı vardır. De
ki: Allah'ın tuzağı daha süratlidir. Şüphesiz Resullerimiz (elçilerimiz)
kurduğunuz tuzakları yazıyorlar.” (Yunus sûresi
âyet : 21)
Âyet – 13:
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُم حَفَظَةً حَتَّىَ إِذَا جَاء أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لاَ يُفَرِّطُونَ
“O, kullarının üstünde yegâne kudret
ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihâyet birinize ölüm geldi
mi, Resullerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur
etmezler.”(En’am sûresi âyet : 61)
Âyet – 14:
فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ أُوْلَـئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُم مِّنَ الْكِتَابِ حَتَّى إِذَا جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُواْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ
“Allah'a iftira eden ya da O'nun
âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Onların kitaptaki nasipleri
kendilerine erişecektir. Sonunda Resullerimiz
(elçi meleklerimiz) gelip canlarını alırken "Allah'ı bırakıp da tapmakta
olduğunuz ilahlar nerede?" derler. (Onlar da) "Bizden sıvışıp
gittiler" derler. Ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik
ederler.” (Araf sûresi âyet :37)
Bu ve benzeri âyetlerden anlıyoruz
ki; herkesin zannettiği gibi ölüm anında bütün canları alan Azrail (a.s.)
değil, her şahıs için görevli olan Resûller, yani ölüm melekleridir. Azrail
(a.s.) onların amiridir.
Buraya kadar okuduğumuz âyet ve
hadislerden, Edip Yüksel’ in ve aynı görüşü paylaşan yalancı Resûllerin
dediğinin tersine; son bulmayıp gelişleri devam edecek olan resûllerin
(elçilerin) insanlar değil, görevli melekler
olduğu anlaşıldı.
|
YALANCILARIN DİĞER İDDİALARI |
İnsanlık meydana gelmeden önce, Ruhlar
aleminde yaşarlarken Allah (c.c.) O Resul ruhlarını bir araya toplayarak;
sizleri ve elinizdeki kitablarınızı tasdik edici olarak göndereceğim O son
Resul’ e inanarak O’nun geleceğini ümmetlerinize haber vermek suretiyle O’na
yardımcı olacağınıza söz veriyor musunuz? buyurmuş onlarda söz veriyoruz
inanacağız ve yardımcı olacağız demek suretiyle Allah (c.c.) ile
ahidleşmişlerdi.
İşte bu sözleşmenin kendileri için
yapıldığını zanneden yalancı resuller konuyu dile getiren âyeti kendilerine mal
ederek her biri “ o son gelecek resul benim” bu âyet benden bahsediyor bana
inanılması için bütün resullerden söz alınmıştı diyerek konuyu açıklayan
ayetleri tahrif ediyorlar.
Ayetleri beraber okuyalım:
Ahzap sûresinin 7 nci Âyeti ile
Âl-i İmran sûresinin 81 nci Âyeti:
Âyet - 1:
وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ
“Hani Allah, peygamberlerden:
"Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir
peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz
almış, "Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?" dediğinde,
"Kabul ettik" cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O halde şahit
olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.”(Âl-i İmran sûresi âyet : 81)
Âyet – 2:
وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا
“Hani biz peygamberlerden söz
almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da.
(Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz aldık.”(Ahzap sûresi
âyet : 7)
Değerli okurlarım:
Bu okuduğumuz iki âyette alınan
söz, ruhlar aleminde, daha peygamberler yaratılmadan önce, toplu olarak yüce
Rabb’imizin: (Geldiği zaman bütün insanlığa hitab edecek olan kitabı Kur’an;
önceki Kitap’ları tasdik edecek, tahrif edildiklerinden dolayı da hükümlerini
kaldıracak ve şeriatı kıyamete kadar baki kalacak olan) Son Resûl Hazreti
Muhammed (s.a.s)’ i kabul için toplu olarak, tüm peygamberlerden söz alma
olayıdır.
Âyette “yanınızdakini tasdik eden bir Resul geldiğinde
ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz.” buyurulmaktadır. Bu peygamber, her
hangi bir peygamber olsa idi; alınan sözün mânası şöyle olurdu: Her peygamber
kendinden önce gelen peygamberleri kabul ettiği gibi, kendinden sonra gelecek
peygamberleri de kabul ederek ümmetine, insanlara bildirecek ve ona yardım
edecektir.
Bilhassa:
Önceki peygamberlerin hepsi, onlara selam olsun, Rabb’imizin lütfuyla, indi
ilahide, Allah’ın yanında, sonsuz derecelere yükseltilmiş, çeşitli lütuflara
mazhar olmuş, birer Allah dostu Nebi ve Resûller oldukları halde; yine takdiri
ilahi, her biri birer kavmî peygamber
olduğu için, diğer bir ifadeyle herhangi bir topluluğa veya bir memlekete
gönderildiği, cihanşümul yani evrensel olmadığı için, bir anda birkaç peygamber
bir şehirde hatta bir beldede beraber yaşıyorlardı. Elbette ki; önce
peygamberlik verilmiş olanı; henüz peygamberlik verilmemiş olanlar, kabul ve
tasdik ediyorlar, sonra elçilik verilenleri de öncekiler kabul tasdik ve onlara
yardım ediyorlardı, örneğin: Kur’an’da
ismi geçen peygamberlerden; ilk peygamber Hz. Adem’in (a.s) oğlu Şit (a.s.):
kendinden önce peygamber olan Hz. Adem’in (a.s) peygamberliğini kabul etmiş,
Şit’ e (a.s.) peygamberlik geleceğini bilen Hz. Adem (a.s) de, onunla beraber yaşamış, onu kabul etmiş ve ona yardım etmiştir.
Hz. İbrahim
(a.s) peygamber iken, oğulları İsmail (a.s.) ve İshak (a.s.) yeğeni Lut (a.s.)
beraber yaşıyorlardı. İbrahim’ i (a.s.) kabul ettiklerinden, o da onların
peygamberliğini kabul ve onlara yardım etmiştir.
Yine Yakub (a.s.), Yusuf (a.s.)
beraber yaşamışlar, birbirlerinin peygamberliğini kabul etmiş ve yardımlaşmışlardır.
Aynı şekilde Şuayb (a.s.), Musa
(a.s.) ve kardeşi Harun (a.s.) beraber yaşadılar birbirlerine inandılar ve
yardım ettiler. İlyas ile Elyasa da aynı şekilde. Davud (a.s.) ile Süleyman
(a.s.); Zekeriya (a.s.) ile Yahya (a.s.) ve İsa (a.s.) hep beraber yaşamış,
sonraki öncekine inanmış, önce gelen de sonra gelene aynı şekilde inanmış ve
yardım etmişlerdir.
Tabi Kur’an’da ismi geçmeyen ve
bir rivâyete göre, yüz yirmi dört bin peygamber gelmiştir. (Tarihi
Taberi c.1 s.92) Bunların tarihlerini ve
isimlerini bilmiyoruz.
Fakat bildiğimiz şu ki: Yukarıda
ismi geçen peygamberlerin bazıları beraber yaşadıkları, birer topluluğa
peygamber oldukları halde; bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed’ den (s.a.s.) önce,
beş yüz yıl insanlığa hiçbir peygamber gelmemiş olup; Peygamberimizden sonra
kıyamete kadar da, hiçbir peygamber gelmeyecektir. Peygamberlik onun şahsında
son bulmuştur. İlerideki âyetlerde okuyacağımız gibi O, bütün insanların
hepsine gönderilmiş evrensel bir peygamberdir. Hatta yalnız insanlara değil,
cinlere ve bütün kâinata gönderilmiş, tüm alemlere rahmet olduğu âyetlerle
bildirilmiştir. O ve O’na indirilen Kur’ an; daha önce inen bütün kitapların
hepsini tasdik etmiş fakat tahrif edildiklerini bildirerek, hükümlerini nesih etmiş, yürürlükten
kaldırmıştır.
Kur’ân-ı Kerimin bir vasfı da, öncekileri doğrulayıcı olmasıdır.
Bu okuyacağımız âyetler ise: Aynı vasfını bildirerek, yanlarındakini doğrulayıcı olarak gelen ve kendine inanılması için, tüm
Resullerden söz alınan Resûl’ün,
Peygamberimiz efendimiz olduğunu açıkça bildirmektedir.
Âyet – 1:
قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ
“De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu
iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur’ân-ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, önce
gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir.” (Bakara sûresi âyet : 97)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً
“Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri
silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları
gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize
(Kur’an’a ve Resul’e) iman edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.” (Nisâ sûresi âyet : 47)
Cebrail (a.s.) vasıtasıyla kalbine
indirilen Kur’ân-ın hükümleri ve kendisinin bize bıraktığı sünnet ve sahih
hadisleri kıyamete kadar baki kalacaktır. Adem’den (a.s.) başlamak üzere her
peygambere, onun hakkında bilgi verilmiş ve geleceği müjdelenmiş, O peygamberler
de âyette geçtiği gibi, O’nun geleceğini ümmetlerine haber vererek, geldiğinde
kabul edilmesine yardımcı olmak sûretiyle, ahitlerini yerine getirmişlerdir.
Şimdi bu peygamberlerin, Allah’a
(c.c.) verdikleri sözü, nasıl yerine getirdiklerini Kur’an ve İncil’den
okuyalım.
Yukarıdaki âyetlerde Peygamberimiz
efendimiz dahil bütün peygamberlerden söz alındığını gördük.
Şimdi bu sözün yerine getirildiğine dair âyetleri görelim:
Âyet - 1:
وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ
“Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey
İsrail oğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı
doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici
olarak geldim, demişti. Fakat o, kendilerine açık deliller getirince: Bu apaçık
bir büyüdür, dediler.”(Saf sûresi âyet : 6)
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’ de yazılı
buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber
onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl,
pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O
Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte
gönderilen Nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”(A’râf sûresi âyet : 157)
Aşağıda okuyacağımız âyeti kerimeler ise; Hz.İsa’nın semaya
yükselişinden uzun seneler sonra; Tevrat ve İncil’deki âyetleri değiştirerek,
Peygamberimiz’in (s.a.s) ismini çıkaran,
Peygamberimiz Efendimize inanmayan, Ehli Kitap’lar, yani Yahudi ve Hıristiyanları
kınamaktadır.
Âyet – 3:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً
“Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek
arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce
(davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab'a) iman
edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.” (Nisâ sûresi âyet :47)
Âyet – 4:
وَمِنَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّا نَصَارَى أَخَذْنَا مِيثَاقَهُمْ فَنَسُواْ حَظًّا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِ فَأَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّهُ بِمَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ
"Biz
Hıristiyanlarız" diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da
kendilerine zikredilen (verilen öğütlerin veya Kitab'ın) önemli bir bölümünü
unuttular. Bu sebeple kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında
Allah onlara yaptıklarını haber verecektir. (Mâide sûresi âyet :14)
Âyet – 5:
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ
“Ey ehl-i kitap ! Resûlümüz size Kitap'tan gizlemekte olduğunuz
birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten
size Allah'tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. (Mâide
sûresi âyet :15)
Âyet – 6:
وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ
“Allah, kendilerine kitap
verilenlerden, "Onu (Muhammed’i) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu
gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler,
onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış veriş ne kadar kötü!” (Âl-i İmran sûresi
âyet : 187)
Bu
hususta büyük müfessir Mehmet Vehbi Efendi’ nin görüşlerini okuyalım:
“Yani, ey Resûl-ü
mükerrem! Kafirlerden işittiğin ezalara mahzun olma, üzülme hatırla şol zamanı
ki, o zamanda ehli kitaptan Allah’ ü Teala ahdi misak (söz) aldı ve Tevrat’ta
ve İncil’ de onlara dedi ki “siz kitaplarınızda olan ahir zaman nebisinin(Peygamberi’nin)
evsafını (özelliklerini) beyan edip saklamayacaksınız.”” (Tefsir’ül
Hülasat’ül Beyan Cilt 2 S. 806)
Asrın
müfessiri olarak tanınan Elmalı’lı Hamdi Yazır ise âyeti şöyle izah etmektedir.
“Ya Muhammed: şunu
hatırla ve hatırlat; hani Allah kendilerine kitap verilmiş okur yazar olanların
o kitabı, yahut o kitapta sıtk-u nübüvveti sabit olan o Peygamber-i Zişanı
Hatemü’l-Enbiyayı,(Peygamberlerin sonuncusunu) nâsa (insanlara) bihakkın beyan
edip anlatacaksınız ve onu ketmetmeyeceksiniz (inkar etmeyeceksiniz) diye tekid
ve kasem (yemin) ile misaklarını (sözlerini) almış ve bunu onlara taahhüt
ettirmiş idi. (Hak Dini Kur’an Dili Cilt 2 S.1251’52)
Bu
âyetlerde görüldüğü üzere bütün peygamberler gibi Musa’ya (a.s) inen Tevrat’ta da, İsa’ya (a.s) inen İncil’de
de, Resûl ve nebilerin en sonuncusu olan
Peygamberimiz (s.a.s) müjdelenmiş, O’na inanan ve Kur’an’a tabi olan ehli kitap (Yahudi ve Hıristiyan’lar)
övülmüştür.
Yine
A’râf Sûresi’nin 157 nci Âyetinde:
Tevrat’ta
ve İncil’de: Peygamberimiz Hz Muhammed’in(s.a.s.) isminin yazıldığı
bildirilmekte ise de; Âl-i İmran Sûresi’nin 187 nci âyetinde bildirildiği gibi
Allah ile yapılan sözleşme gereği, en son ellerindekini tasdik edici olarak
geleceği bildirilen Hz. Muhammed’in; geleceğini, vasıflarını ve özelliklerini,
insanlara açıklamaları gerekirken, bunu yapmadıklarından dolayı aynı âyette
Cenabı Allah onları kınamaktadır.
Görüleceği
gibi mevcut olan beş İncil’in dördünden Peygamberimiz’ in ismi çıkarılmış.
Ancak Yuhanna İncilinde; yüce vasıfları ve özellikleri kalmıştır.
Barnabas İncil’inde ise: Hz. Adem’e (a.s) ruh üflenip
canlanarak ayağa kalktığı anda başını semaya kaldırıp bakınca: Nurdan bir levha
üzerinde “Allah’ dan
başka İlah yoktur. Muhammed O’nun Resulü’dür” levhasını
gördüğü anlatılmış, Peygamberimizin; hem yüce özellikleri, hem mübarek ismi
korunmuş ve bütün insanlık O’nun gelecek olmasıyla müjdelenmiştir.
Bu
defa Hıristiyanların kendi ellerinde bulunan ve kitabı mukaddes şirketi
tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek
yayınlanan YUHANNA İNCİL’ i ile ayrıca
BARNABAS İNCİL’ ine bakalım:
İSA
(a.s) DİYOR Kİ: (Bu konuşma Hz.İsa’nın, göğe alınmasından birkaç gün önce kendisine iman eden ve sayıları on ikiyi
bulan havarileri yani arkadaşları
ile yapılmıştır).
“Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum; benim gitmem sizin için
hayırlıdır, çünkü gitmezsem, tesellici size gelmez; fakat gidersem, O’nu size
gönderirim. Salah için, çünkü babama gidiyorum, ve artık beni görmezsiniz; ve
hüküm için, çünkü bu dünyanın reisine hükmedilmiştir. Size söyleyecek daha çok
sözlerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat O, hakikat ruhu, gelince, size
her hakikat’ a yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecektir; fakat her ne
işitirse, söyleyecek; ve gelecek şeyleri size bildirecektir.” (Yuhanna, 16/7-13)“Ayağı üstüne kalkan Adem, havada güneş gibi parlayan bir yazı
gördü: “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın Resulü’ dür.” Bunun
üzerine Adem ağzını açarak, dedi: “şükür sana ey Allah’ım! Rabb, bana hayat
nimeti verdin; fakat (senden) bana söylemeni diliyorum: bu, “Muhammed Allah’ın
elçisidir” sözlerinin mesajı ne anlama geliyor.? Benden önce (yaratılmış) başka
insanlar mı vardı?”
“Bundan sonra Allah dedi: “Tabii, ey
kulum Adem. Sana diyorum ki ilk yarattığım insan sensin. Ve senin görmüş
olduğun, yıllar sonra dünyaya gelecek, benim Resulüm olacak ve her şeyi kendisi
için yarattığım oğlundur. Geldiği zaman dünyaya ışık verecektir; Ruhu, ben
herhangi bir şey yaratmadan altmış bin yıl önce semavi bir nur içine konmuştur.
Adem Allah’a şöyle yalvardı:
“Rabb(ım), bu yazıyı el parmaklarımın tırnakları üzerinde bana bahşet.” Sonra
Allah, ilk insana baş parmakları üzerinde bu yazıyı verdi. Sağ elin baş parmak
tırnağı üzerinde, “Allah’tan başka ilah yoktur,” sol elin baş parmak tırnağı
üzerinde de, “Muhammed Allah’ın Resulü’ dür.” Sonra, babaca bir sevgiyle ilk
insan bu sözleri öptü ve gözlerini ovarak dedi: “Senin dünyaya geleceğin gün
mübarek olsun.”(Barnabas İncili âyet 39
S.110-111)
“Bu nedenle size diyorum ki, Allah’ın
elçisi, Allah’ın yarattığı hemen her şeye mutluluk getirecek olan bir nurdur;
çünkü O, anlayış ve müşavere ruhuyla, hikmet ve kudret ruhuyla, korku ve sevgi
ruhuyla, akıl ve itidal ruhuyla donatılmıştır; rahmet ve merhamet ruhuyla,
adalet ve takva ruhuyla, yumuşaklılık ve sabır ruhuyla donatılmıştır ki,
bunları O Allah’tan, bütün diğer yaratıklarına verdiğinden üç kat daha fazla
almıştır. Ey, O’nun dünyaya geleceği kutlu zaman! İnanın bana, onun ruhunu görenlere
Allah peygamberlik verdiğinden, her peygamber gibi bende O’nu gördüm ve O’na
saygı gösterdim. O’nu görünce, ruhum teselli ile doldu (ve) dedim: “Ey
Muhammed, Allah seninle olsun ve beni ayakkabının bağlarını çözecek değerde
kılsın. Buna ermekle ben de büyük bir peygamber ve Allah’ın kutsal bir kulu
olacağım.” Ve İsa böyle deyip, Allah’a şükretti.”(Barnabas İncili âyet: 44. S.122)
”Size: giderim ve size gelirim, dediğimi işittiniz.
Eğer beni sevseydiniz, babaya (Allah’a) gittiğim için sevinirdiniz; çünkü baba
benden büyüktür. Ve olduğu zaman, iman edesiniz
diye, olmadan önce size şimdi söyledim.
Artık sizinle çok şeyler konuşmayacağım; ÇÜNKÜ BU
DÜNYANIN REİSİ GELİYOR.”(Yuhanna, 14/28-30)
Yukarıdaki
İncil âyetlerinde Hz. İsa Peygamberimizden bahsederken “Dünyanın Reisi”
ifadesini kullanmıştı, bunu teyit eden, tüm insanlığa hatta bütün alemlere gönderildiğini bildiren Kur’ an âyetleri:
Âyet – 1:
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
“(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere
rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya sûresi
âyet : 107)
قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِـي وَيُمِيتُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben
sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka
ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah`a ve ümmî Peygamber olan
Resûlüne ‘ki o, Allah'a ve onun sözlerine inanır’ iman edin ve O'na uyun ki
doğru yolu bulasınız.” (A’râf sûresi âyet : 158)
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Biz seni bütün insanlara ancak
müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”(Sebe sûresi âyet : 28)
Peygamberimiz
efendimizden de söz alınmıştı. Acaba o sözü nasıl yerine getirdi derseniz? Yine
bu sözün Peygamberimiz tarafından yerine
getirilişini Rabbimiz, Kur’ anda şöyle
bildiriyor:
Âyet – 1:
آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
“Muhammed Peygamber, Rabbi tarafından
kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah’a,
meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın
peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey
Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler.”(Bakara sûresi âyet : 285)
قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
“(Ya Muhammed) De ki: Biz, Allah’a,
bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere,
Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik.
Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.”Âl-i İmran sûresi âyet :84)
Böylece
aynı sûrenin 81 nci âyetinde bütün peygamberlerden söz alındığı bildirilirken,
3 âyet aşağıda 84 ncü âyette ise; Allah’a,
kendine inen Kur’an’a, İbrahim’e... (a.s.) ve bütün Nebilere ve onlara
Allah tarafından inenlere ve verilenlerin hepsine inanarak ve Allah’a teslim
olduğu ifade edilmek sûretiyle bu sözün: Peygamberimiz efendimiz (s.a.s)
tarafından da, yerine getirildiği bildirilmektedir. Eğer bunların dediği gibi,
Peygamberimiz efendimizden (s.a.s.) sonra bir Resûl gelecek olsaydı, Allah
(c.c.) âyette, onlara da inanılmasını
emrederdi.
Görüldüğü
gibi alınan sözün muhtevası (içeriği), mahiyeti ve diğer peygamberler gibi
bizim Peygamberimiz tarafından da yerine getirilmiş olduğu anlaşıldı.
Yine yukarıda anlatıldığı gibi kendilerini en son Resûl
sanan bu hayalci kimseler, okuyacağınız
164 ncü âyeti kerimede: “Kendilerine
Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve
hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle, Allah müminlere lütufta
bulunmuştur.” şeklindeki aşağıda tamamını okuyacağınız âyet: bin dört yüz sene
evvel gönderilmiş bulunan, Peygamberimiz’den (s.a.s) bahsederken; sanki âyette,
gönderildi denmiyor da, gönderilecek deniyor ve kendilerinden bahsediyor gibi, Kur’an’ ın mânasını
yine tahrif ederek, (bozarak), boş hayallere kapılıp, hem kendilerini, hem de insanları
aldatıyorlar. Bu iddialara kargalar bile güler.!
İşte Âyet :
لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ}
“And olsun ki içlerinden, kendilerine
Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen,
kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Resul (Peygamber) göndermekle Allah,
müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir
sapıklık içinde idiler.”(Âl-i İmran sûresi âyet : 164)
Ey zavallılar bu âyetin sizlerle ne ilgisi
var? Aynı mahiyette olan ve yine kâinatın efendisini öven şu âyetleri
görmediniz mi.?
> ò à¤Ø¡z¤Ûa ë lb n¡Ø¤Ûa
¢á¢è¢à¡£Ü È¢í ë ¤á¡èî©£× Œ¢í ë ©é¡mb í¨a ¤á¡è¤î Ü Çaì¢Ü¤n í ¤á¢è¤ä¡ß üì¢ ‰
婣ߢüa ó¡Ï s È 2 ô©ˆ £Ûa ì¢ç
¢áî©Ø z¤Ûa¢í© ȤÛa
ì¢ç ë 6¤á¡è¡2 aì¢Ô z¤Ü í b £à Û ¤á¢è¤ä¡ß
åí© ¨a ë =§åî©j¢ß §45 ó©1 Û ¢3¤j Ó
¤å¡ß aì¢ãb × ¤æ¡a ë
“Ümmîlere içlerinden, kendilerine
âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir
Resul (peygamber) gönderen O'dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık
içindeydiler. (Peygamberi) müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan
(kıyamete kadar gelecek) diğer insanlara da göndermiştir. O, azîzdir, hakîmdir.”(Cum’a sûresi âyet :2’3)
كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ
“Nitekim kendi içinizden, size
âyetlerimizi okuyan, sizi
temizleyen, size Kitab'ı ve
hikmeti ve size daha bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik.”(Bakara sûresi âyet : 151)
Okuduğumuz gibi
onların sahiplenmek istedikleri 164 ncü âyetle diğerleri arasında fark yoktur..
Âyetin birinde o gün hayatta olan müminlere hitap ederek; “size kendi içinizden” derken, öbür
âyette; “ümmilere kendi
içlerinden” diyerek, yine ümmi sıfatını taşıyan
aynı toplumu kastediyor. Çünkü diğer birçok âyette de, o toplumun sıfatı ümmi
olarak geçmektedir.
Hele
hele bizim Türklerden çok uzaktır. Bu boş davalar, İblis’in vahiy etmesi,
şeytanların vesvesesi ve aldatmasından başka bir şey değildir.
“BABİLİK:
1819-1850 yılları arasında yaşamış olan Mirza Ali Muhammed Bab tarafından
kurulan batıl mezhep. Mirza Ali 1819’ da
Şiraz’ da doğdu. Seyyid Ali Reşdi’ den Necef’de ders aldı. Hocası Reşdi’
nin telkinleri sonucu vefatından sonra halifeliğini
ilan etti ve Mehdi olarak ortaya çıktı. Böylece 1844 yılında Şiraz’ da
Mirza’ nın daveti başlamış oldu. 1850
yılında Tebriz de Şeyh Nasuriddin’ in meclisinde alimlerle yaptığı münazara
sonunda mürted olduğu hükmü ile idam edildi.
Mirza Ali
Muhammed gerçekten İslâm’dan uzak ve tutarsız görüşler ortaya atan bir
sapıktır. Önceleri kendisinin beklenen
12. İmam’ a açılan bir kapı (Bab) olduğunu söylerken, sonra imamın bizzat kendisi olduğunu ileri sürdü. Sonunda peygamberlik
iddiasında bulundu ve ardından ilahi ruhun kendisine girdiğini söyleyerek
ilahlık iddia etti. Babiliğin temel inançlarını şöyle özetleyebiliriz:
Mirza Ali’ nin Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm’ı kendisinde birleştirdiğine
ve onun peygamberlerin hepsini temsil ettiğine inanırlar. Allah Mirza Ali’ ye
nüfuz etmiştir, ahiret vardır ve
Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamberlerin sonuncusudur.
Babiler ebced harflerini kullanarak sayılardan tuhaf anlamlar çıkartmışlardır. Onlara göre “on dokuz” sayısı mukaddestir.
Kendi takvimlerinde bir yıl 19 aya, bir ayda 19 güne tekabül eder. Bir yıl ise 19x19=361 gündür. İslâm’
la ilgisi olmayan batıl bir din olan Babiliğin:
Hıristiyanlık, Yahudilik, Mecusilik ve putperestlik karışımı bir inanç olduğu
ve İslâmi prensipleri yıkmayı hedeflediği görülmektedir. Ölümden sonra ruhların
tekrar geri geldiğine ve yaşadığına yani Tenasüh’ a inanırlar. Kur’ân-ın bütün
hükümlerini geçersiz görürler. Mirasta kadın erkek eşittir. Malların beşte biri
yılda bir kez babileri yöneten 19 kişilik kurula verilir. Evlenme 11 yaşından
itibaren farzdır. Dul erkek ile dul kadınlar 90-95 gün içinde evlenmek
zorundadır. Oruç 11 yaş ile 42 yaş arasında farzdır. Müddeti bir ay (on dokuz
gün)dır. Babiliğin kendi içerisinde dört büyük kolu vardır. Bunlardan en
meşhuru BAHAİYYE mezhebidir.
(Hikmet N. İslâmi
Bilgiler Ansiklopedisi Cilt 1 Sayfa 79-80)
BAHAİLİK:
1817-1892 yılları arasında
yaşayan Bahaullah Mirza Hüseyin Ali
Nuri’ nin kurduğu batıl bir din. Babilik mezhebinin kurucusu Mirza Ali
Muhammed 1850 yılında öldürülünce onun yakını olan Mirza Hüseyin Ali beklenen
kurtarıcının kendisi olduğunu iddia ederek Bahailik adı altında faaliyete
başladı. İran Şahı Nasiruddin’ i öldürme teşebbüslerinden sonra İran’ dan kaçarak Osmanlı’ lara
sığındılar. Edirne’ ye yerleştirildikten sonra burada sapık görüşlerini yaymaya
devam edince Akka’ ya sürüldü. Allah’ ın kendisine hulûl ettiğini ve yeni bir
din getirdiğini söyleyen Bahaullah görüşlerini “KİTABUL AKDES” adlı kitabında
topladı. Akka’ da öldükten sonra oğlu Abbas Avrupa, Mısır ve Amerika’ ya
giderek Bahailiği dünya çapında yaymaya çalıştı. Bahailik genel olarak
Babiliğin devamı şeklinde temel görüşlere sahiptir. İlave olarak dünya
barışı ve kadın erkek eşitliği fikirleri ağırlık kazanmıştır. Her Bahai ömründe bir kere malının 19/1’
ini cemaate vergi olarak verir. Boşanma haramdır ve erkek en fazla iki kadınla
evlenebilir. Cemaatle namaz sadece cenaze namazıdır ve müslümanlar gibi ab dest
alınır. Cünüplükten temizlenmek için gusül vardır. Kıbleleri HAYFA şehridir. Her
Bahai dilediği zaman Bahaullah’ ın Akka’ daki mezarını ziyaret ederek hacı
olur. Dünyanın bir çok ülkesinde çeşitli
yayınları vardır. Halen ABD’ de iki yılda bir yayınlanan “BahaiWorld” (Bahai
dünyası) adlı yayın organları vardır. Washington’ da büyük bir mabedleri olan
Bahailer’in merkezi İsrail’ in HAYFA
kentindedir.
(Hikmet N. İslâmi Bilgiler Ansiklopedisi Cilt 1 Sayfa 80-81)
“Dünya üzerinde,
anlattıklarımıza en büyük örnek durumunda olan ve cinlerden birisine bağlı
olarak yaşamış bulunun Ahmet KADYANİ, bizzat kaleme aldığı hayat hikayesine
göre, Hindistan’ın Kadyan kasabasında doğmuştur...
Kendi anlattığına göre,
keşif (!) yoluyla ailesinin aslen Semerkand’ lı olduğunu öğrenmiştir...
yaradılış olarak kendi kendine kalmaya yönelik ve hassas bir yapıya sahip bir
kişidir.
Sık sık yalnız bir köşeye
çekilip benliğini tanıma çalışmaları yapmaktadır...
İşte bu günlerden birinde
aniden gizliden bir ses işitir... bu sesi sadece o duyabilmektedir...
kendisinden başkası o sırada yanında olsa bile, bu sesi duymamaktadır...
İşte bu ses, babasının o
gün akşam ezanından sonra öleceğini, bildirir...
Ahmet Kadyani bunu
işitince çok korkar ve çok üzülür...
Bu üzüntü ve korku
sırasında ses tekrar gelir:
ALLAH kuluna yetmez
mi?...
Ve gerçekten o gün akşam
üstü babası vefat eder...
Ahmet Kadyani hikayesini
anlatmaya şöyle devam etmektedir:
“ O sesi, ondan sonra
çok duydum... o ses, bana pek çok şey öğretti!... o ses beni dünyaya tanıttı,
meşhur yaptı!...fakir ve ihtiyaç sahibiyken, beni hayra harcamak üzere servete
boğdu!...”
Ahmet Kadyani’ nin bazı
özelliklerinden bahsettikten sonra, cinlerden birisinin onu kendisine nasıl
bağladığını; bazı yanlış inançlara yönelttiğini de, bunlar sanki hakikatmış
çasına bizzat kendi ağzından nakletmeye çalışacağız.
Kadyani’nin kulağına
gelen ses hakkındaki görüşleri şöyle idi:
“ Kulağıma değen
sözlerin rahmani olduğundan asla şüphe etmiyorum...çünkü, şeytan benimle alay
etse, içindeki fenalıklar dile gelse, mutlaka farkederdim...” bazen o sözleri uzaktan işitiyordum, bazen de o sözler
bizzat benim ağzımdan çıkıyor; fakat söyleyen ben olmuyorum...
O kadar ki, bazen hiç
bilmediğim lisanlarda bile konuşuyorum...
Alelade bir ruhun veya
ruhların bana hulul ettiğine “ içime girdiğine”inanmıyorum...
Bu iş pek başka bir
iş!... fakat ne suretle başka?... başkalığını seziyorum ya!... bu kadarı bana
ve bana bağlı olanlara yeterli!...
Evet şimdi de CİNİN
sonunda iğfal ederek saptırdığı Ahmet Kadıyaninin yapığı işi görelim...
Sonunda bir gün ortaya
çıkıyor ve şöyle diyor:
“ La ilahe illallah,
muhammedün resulullah!... ben peygamberlerin en sonu ve en büyüğü olan
muhammedin kalbini dolduran şevki ile mesih ibn-i meryem’im...
Muhammed’den başka
peygamber gelmeyecek yalnız bir kişi onun hilafeti fahiresine (onun iftihar
edilecek mertebesine) bürünecektir... işte ben, oyum!... Kadyanlı Ahmet,
efendisi muhammedin hatemün nebiliğine (son nebi) halel gelmeden nebi olmuş,
Tanrısından mukaddes bir görev almıştır!...”
Birinci dünya savaşından
sonra ölen asıl ismiyle Kadyanlı Mirza Gülam Ahmet’ den “ keramet” diye nitelendirilen bir çok
haller de ortaya çıkmıştır...
Binlerce kişinin,
gördükleri rüyalarla kendisine bağlanmaları; yanında kırk gün kalan kimselerin
semavi (!) işaret alarak bütün inkarlarından sıyrılmaları; kötürümleri birkaç
el temasıyla, hastaları birkaç sözle iyi etmesi onun en çok görülen ve “ keramet”diye
nitelendirilen hallerinden bazıları olmaktadır. Hatta kendisiyle tartışmaya
giren birkaç kişinin sonunda ölmesi, kendisinin şöhretinin büsbütün yayılmasına
sebep olmuştur...
Kendisinin mehdi
olduğunu iddia eden; ve mehdi ile ahir zamanda yer yüzüne inecek olan İsa’nın
aynı şahıs olduğunu söyleyen; ve sonuç olarak, işte kendisinin “ bu” kimse
olduğunu sanan Mirza Gülam Ahmet Kadyani, kaba görüşle her ne kadar islamiyeti
yaymış ve genişletmeye çalışmış ve bunda bir ölçüde de başarılı olmuşsa da;
mesele inceden inceye araştırıldığı zaman görülür ki, ortada, cinlerin önce bir
kişiyi,sonra onun aracılığıyla binlerce kişiyi kendilerine bağımlı kılmaları;
ve bu iş içinde islamiyeti koz olarak kullanmaları durumu mevcuttur..”. (Ahmet Hulusi, Ruh-
insan -cin.S:119-122)
Hindistan’ın
Pencap bölgesinde bulunan Kadıyan’ da 19. Yüzyılın sonlarına doğru Mirza Gulam
Ahmet Kadıyani tarafından kurulan bir dini akım. Kadıyanilik, Mirzaiyye,
Kadıyaniye ve Ahmediyye gibi isimlerle de anılır.
Ahmet
Kadıyani 1835’ te Kadıyan’ da doğdu ve öğrenimini burada tamamladı. İlk defa
İngilizlerle Hinduların yoğun olarak Müslümanlara saldırdığı 1877-78 yıllarında
yazdığı gazete yazılarıyla dikkatleri üzerine çekti. Öncelikle Mehdi ve Mesih
sembolleriyle ifade ettiği “gelecek kurtarıcı” fikri Müslüman halk arasında
ilgi gördü. Çok geçmeden yazdığı Gerahan’i Ahmediye isimli kitabında bir yandan
kafirlere karşı İslâm’ı savunurken kendisinin müceddid olduğunu iddia etmeye
başladı. Olumsuz bir tepki almadığını görünce de vahyin kesilmediğini,
kendisine vahiy geldiğini ve hem Hz. İsa(a.s)’ nın hem de Hz. Muhammed’ in
(s.a.s) güçlerinin kendisinde toplandığını, dolayısıyla kendisinin “Nebi ve
Resul” olduğunu ortaya attı. Çok geçmeden de kendisinin aynı zamanda Krişnalık
sıfatını da taşıdığını belirterek Hindistan’ daki dinleri birleştirmeye
kalkıştı. Kamu oyunun nabzını iyi tuttuğu için çevresine taraftar toplamayı
başaran Ahmet Kadıyani aniden ölünce (1908), cemaati arasında görüş ayrılıkları
ortaya çıktı ve ikiye bölündüler. Buna göre Kadıyaniliğin Kadıyan kolu, Gulam
Ahmed’ in oğlu Beşirüddin Mahmud Ahmed’ i kendisine başkan seçerek Mirza Gulam’
ın görüşlerini ifrat derecesinde savunmaya devam ettiler. Hatta Mirza Gulam’ ın
nebiliğini kabul etmeyen Müslümanların kafir olduğunu bile ilan ettiler. Lahor
kolu ise Mevlâna Muhammed Ali’ nin başkanlığında encümen’i işa’at’ı İslâm
isimli bir teşkilat kurdular. Bunlar Gulam Ahmed’ in nebilik, resullük gibi
iddialarını reddettiler, mesihlik ve mehdilik gibi konulara da ilgisiz
kaldılar. Bu kol inançları bakımından islâmi sınırlar içerisinde kabul
edilebilir. Buna rağmen Kadıyan kolu İslâm dışı sayılmıştır.
Yukarıda
anlattıklarımızdan başka cihad konusunda da ehl-i sünnetten farklı düşünen
Kadıyanilere göre, artık kılıçla cihad devri geçmiştir. Şimdi kalem ve dua ile
cihad edilmelidir. Diğer itikadi ve fıkhi meselelerde ehl-i sünnetten büyük bir
farklılıkları yoktur.
Kadıyaniler Avrupa, Güney
ve Kuzey Amerika, Asya, Pasifik ve özellikle Afrika’ da yayılma faaliyetlerini
bugün de sürdürmektedirler. Dünya üzerinde bugün yaklaşık 10 milyon civarında
Kadıyani olduğu sanılmaktadır.
(Hikmet N. İslâmi Bilgiler Ansiklopedisi Cilt 2
Sayfa113’114)
1998 yılı Ekim veya Kasım ayı olsa gerek, bir akşam evimizin
kapısı çaldı, açtığımda tanımadığım düzgün giyimli orta yaşlı iki kişi “hocam müsaade varsa ziyaretinize geldik” dediler. Tabi buyurun, dedim içeri aldım. Hal hatırdan sonra
biri genç, öbürü yaşlı idi. Evrenesoğlu’nun talebesi olduklarını söylediler.
Bir müddet sonra yaşlı olan; ziyaretlerinin sebebini açıkladı ve sohbet
başladı: Daha kıdemli veya yetkili olduğu anlaşılan yaşlısı, tartışma sırasında
hep kendisi konuşuyor, çok fazla heyecanlanan ve bana cevap vermek isteyen
gence hiç söz vermiyor, her karışmasında sözünü kesiyordu. O ise heyecandan
çıldıracak gibi oluyor, çok kızıyor fakat yine de saygıda kusur etmiyordu.
Netice
itibariyle yaşlısı söze şöyle başladı;
-“Hocam, biz sizi televizyon konuşmalarınız ve
kitaplarınızdan tanıyor, çok takdir ediyor ve seviyoruz. Ancak siz hem
kitabınızda hem de televizyon konuşmalarınızda üstadımız İskender
Evrenesoğlu’nu tenkit ediyor, küçük düşürüyorsunuz. Halbuki o ahir zamanda
geleceği bildirilen, geldiği zaman ona inanılması için ruhlar aleminde Allah
tarafından bütün Resullerden söz alınan, Mehdi ve son Resuldür. Biz sizi
sevdiğimiz için inanmakta geç kalmayasınız diye tebliğ vazifemizi yapmak üzere
buraya geldik. Vebal bizden gitti, dedi.”
Bunun üzerine ben: Kardeşim kusura
bakmayın sizin üstadınızı tanımazdım. Bir gece Show TV de Hulki Cevizoğlu’nun yönettiği
Ceviz Kabuğu programında Yaşar Nuri
Öztürk’ le tartışırlarken izledim. Konuşmanın baş tarafına
kavuşamamıştım. Fakat Nebi ve Resûl konusu tartışılıyordu. Anlaşılan Sayın Evrenesoğlu’nun “ben Resulüm” iddiasına
karşı Sayın Öztürk “Resul’ün
kitabı olur. Kendisine kitap inen peygamberlere Resul, kitap inmeyenlere Resul
denmez Nebi denir.” Demiş olmalı ki; Evrenesoğlu aksini
savunuyordu. Gerçi genel görüş Sayın Öztürk’ün dediği gibiydi ama gerçek böyle değildi. Bu konuda Sayın Evrenesoğlu haklıydı
çünkü Kur’ân-ı Kerimin Şuara sûresinin 178 nci âyetinde Şuayb (a.s.), Meryem
sûresinin 54 ncü âyetinde İsmail (a.s.),
Saffat sûresinin 123 ncü âyetinde İlyas (a.s.), 133 ncü âyetinde Lut (a.s.),
139 ncu âyetinde Yunus aleyhisselam olmak üzere, bu peygamberlerin hiçbirine
Kitab inmemiş olduğu halde; bunların hepsine Resûl ifadesi kullanılmakta,
onların da hem nebi hem resûl oldukları bildirilmektedir.
Ancak bu nebi resûl mevzuunda haklı
olmakla beraber, Sayın Evrenesoğlu, kendisinin son resûl olduğu konusunda çok haksız ve bu konuda
onun resûl olduğunu reddeden Sayın Öztürk, bunu reddetmekte haklıydı. Çünkü resûllük insanlar için son
bulmuştur. Bu arada Evrenesoğlu iddiasının haklılığını kanıtlamak için âyetleri okumak üzere
Sayın Abdullah Aydın hoca efendi tarafından hazırlanıp Aydın Yayınevi tarafından
yayınlanan: her sayfası üç bölüme ayrılmış olup yarıdan üst tarafının sol
kısmında Arapça Kur’an, sağ kısmında Latin harfiyle Kur’ân-ın Arapça okunuşu,
sayfanın alt tarafında da, Kur’ân-ın Türkçe anlamı bulunan Kur’ân-ın; Latin
harfleriyle yazılı kısmından Arapça’sını okumaya başlayınca! Sayın Öztürk hemen
müdahale ederek parmağını uzatıp, “Kur’ân-ı
niçin Latin harfinden okuyorsun? şu aslından okusana” deyince, Sayın Evrenesoğlu; “sen ne karışıyorsun? Peygamberimiz de ümmî değil miydi?” demiş. Öztürk de; “Kur’an Peygamberimize inmişti. Kendini onunla nasıl
kıyaslıyorsun? Kur’ân-ı yüzünden okuyamadığın halde Arş-u Ala’da peygamberlere
namaz kıldırdığını nasıl söyleyebilirsin!?”demişti.
Aklımda yanlış kalmadıysa buna
sinirlenen Evrenesoğlu “daha düne
kadar eteğimi öpen sen değil miydin.” demiş? O da “ Ben ne bileyim seni bir adam zannettim” demişti. Bu arada telefonla programa katılan, şimdi vefat etmiş
bulunan psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Ayhan Songar bey: “Kusura
bakmazsa bana gelsin Sayın Evrenesoğlu’nu ben ücretsiz tedavi edeyim.” demişti. İşte üstadınız Sayın Evrenesoğlu’nu ben bu
programda tanıdım!
Şimdi size söylüyorum! Kur’ân-ı
yüzünden okumasını bilemeyen, Arapça’sı olmadığı için mânasını anlayamayan,
Kur’ân-ı Kerim’i Latin harfleriyle okuyabilen bir kimsenin Kur’ân-ı düzgün
okuması mümkün değildir ve yanlış okuyacağı âyetlerle kıldığı namazı ne derece
kabul olur bilemem. Çünkü Türkçe’de bir tane “Se” harfi var. Arapça’da “Se”,
“Sin”, “Sad” olmak üzere üç harf vardır. Yine Türkçe’de bir tane “Ha” harfi var
Arapça’da “He”, “Ha” ve noktalı “Ha” olmak üzere üç tane “ha” harfi vardır.
Türkçe’de bir tane “Ze” harfi var. Arapça’da: “Ze”, peltek “ze” ve “zı” olmak
üzere üç tane “ze” harfi vardır. Bunların her birinin çıkış yeri ve sesi ayrı
ayrı olduğu gibi mânası da ayrı ayrıdır. Mesela: Üzerinde nokta bulunan “ha”
ile “halakallahu” yazılsa mânası “Allah
yarattı” demek olur. Yine aynı kelimeyi
noktasız “ha” ile yazsan; “Allah tıraş
etti” mânasına gelir. Yani “halaka” yı boğazına biraz sürterek okursan “Allah yarattı” olur. Boğazına
sürtmeden okursan “Allah tıraş
etti” olur. Üstadınız Kur’ân-ın mânasını anlamadan, düzgün
okumasını bilemeden, tekrar ediyorum Arştaki (sema üstü) tüm peygamberlere ve
bizim Peygamberimize şu haliyle nasıl imam olup namaz kıldırabiliyor.? Hangi
vasıtayla Arşa devamlı inip çıkabiliyor.? Hem onların üstadınıza ne ihtiyaçları
var.?
Gerçek şu ki; cinler insanlara ayakta bakarken rüya
gösterebildiklerinden, bunlar da cinlerin bir oyunu ve şeytanın aldatmasından
başka bir şey değildir. Başkalarının doğruyu öğrenmesi, sizlere aldanmaması
için bunun böyle olduğunu söylemek durumundayım.
Üstadınız Evrenesoğlu bu haliyle
Mehdi olamaz. Resûllük insanlar için zaten son bulmuştur dediğimde, yaşlısı “Hocam sizin Kur’an’daki âyetlerden haberiniz yoktur. İşte
üstadımızın geleceğini haber veren âyetler.” diyerek aynen
Edip Yüksel’in; Reşat Halife’nin son resûl olduğunu savunurken kendileriyle ilgisi
bulunmayan, Peygamberimizin zatından bahseden âyetleri, Reşat Halife’nin
resûllüğünden bahsediyor şeklinde mânasını tahrif ettiği gibi, bunlarda aynı
şekilde aynı âyetler Evrenesoğlu’ndan bahsediyor. Allah (c.c.) ona yani son
resûl Evrenesoğlu’na, “inanmaları
için tüm peygamberlerden ruhlar aleminde söz almıştı.” diyerek çok fazla ısrar etmişlerdi; aklımda kaldığı kadarıyla,
Yasin Sûresi’nin 13-17 nci âyetlerinde bildirilen, Hz. İsa’nın
havarilerinden olduğu zannedilen, fakat Allah (c.c.) tarafından görevli olarak
tebliğ için Antakya’ya gönderilen üç resûlü örnek göstererek; onlara Kur’an’da
resûl dendiği halde, niçin Evrenesoğlu’na resûl denmesin diyorlardı ! Onlar bu kıyaslarında
kendilerince haklı gibiydiler fakat bilmedikleri, düşünemedikleri bir şey
vardı; o da bizim Peygamberimiz efendimizden önce gelen peygamberler, resûller
için bir kısıtlama söz konusu değil. Yasin Sûresindeki zatlara Cenab-ı Allah
(c.c.) “Resullerimiz”
buyurduktan sonra
kim onlara resûl değildirler diyebilir.? Elbette âyette bildirildiği gibi
onlar da gerçek resûl idiler.
Derecelerini Allah (c.c.) bilir demiştim. Fakat bunlar hâlâ iddialarından
vazgeçmiyorlardı.
Çok iyi niyetli, fakat aldatılmış
kimseler olduklarını; âyetten, hadisten, nasihatten anlamadıklarını görünce;
onları kırmamak için, üstadınız mehdi resûl ise bari İsa (a.s.)’yı ve Deccal’ı
da bulun. Çünkü bunların üçü aynı zamanda yaşayacaklar ve Deccal’ı, bir
rivâyete göre Mehdi, bir rivâyette sahih bir hadisi şerife göre ise, İsa (a.s.)
öldürecektir. Hadi onları bulun o zaman üstadınızın mehdi resûl olduğunu düşünürüz,
diyerek onları kırmadan göndermiştim.
Şimdi
de:
İskender Evrenesoğlu mahlaslı Dr. İskender Ali Mihr’ in genel yayın
yönetmeni bulunduğu aylık Mihr Dergisi’nin 88 nci sayısında Dr. Abdülcabbar Boran’ ın HİKMET
başlıklı yazısını aynen alıyorum.
Hikmet, Kur’ an- ı Kerim’ in en önemli kavramlarından
bir tanesidir. Yüce Rabbimiz irşadla vazifeli kıldığı nebilerine ve onların
olmadığı zaman dilimi içerisinde, VAZİFELİ KILDIĞI HİDAYETÇİ RESULLERE hikmetin
öğretilmesi görevini vermiştir. İrşadla vazifeli kılınan Allah’ ın nebisi
Bakara sûresinin 151 nci âyeti kerimesinde ifade edildiği gibi, beş görevle
vazifelidir.
(YüceRabbimiz sahabeye) (Bakara Sûresi 151)
Âyeti kerimenin de ifade buyurduğu gibi, nübüvvetle
vazifeli olan nebiler (peygamberler) Allah tarafından beş görevle vazifeli
kılınmışlardır. ONLARIN İZİNDEN GİDEN HİDAYETÇİ RESULLER İSE, AL-İ İMRAN
SÛRESİNİN 164. ÂYET-İ KERİMESİNDE AÇIKLANDIĞI GİBİ, DÖRT GÖREVLE
VAZİFELİDİRLER.
(Âl-i İmran 164) Kur’an’daki
İslâm’ı bize öğreten ve yaşatan, Allah tarafından vazifeli kılınan NEBİ RESÜL
veya VELİ RESULDÜR. Ve her ikisinin de
görevi, hikmeti insanlara öğretmektir.”(Mihr
Dergisi, Sayı 88, S.44-45, Dr. Abdülcabbar Boran)
Okuduğunuz bu bölümde; yukarıda izah
ettiğimiz gibi Âl-i İmran Sûresi’nin 164 ncü âyetini sahiplenen, yeni bir Resûl
modeli çıktı. O da; Nebi Resûl karşıtı, Veli Resûl. Gördüğünüz gibi Allah
tarafından vazifelendirilen Nebi Resûller beş görevle vazifelilermiş! Yine
Allah tarafından görevlendirilen Veli Resûller
ise dört görevle vazifelilermiş. Ve her ikisinin de görevi, insana
hikmeti öğretmekmiş. Yani Nebi Resûle denk; güya 164 üncü âyette tanıtılan bir
Veli Resûl bu dört görevi yapıyormuş. Bu zat ise, Mihr dergisine bu yazıyı
yazan (Eğer isim müstear değilse) Dr. Abdulcabbar
Boran beyin, Veli Resûl olarak inandığı, MİHR dergisinin;
Genel Yayın Yönetmeni olup halen Amerika’da bulunduğu söylenen ve devamlı bir
radyoda programlar yapan İskender
Evrenesoğlu’ndan başkası değil. Sayın Evrenesoğlu da bunu iddia
ediyor; “Ben Mehdi ve Resûlüm, Arş’ü
Ala’da Peygamberlere namaz kıldırıyorum.” diyor. 1998 senesinde, Show TV. nin Hulki Cevizoğlu tarafından
yönetilen CEVİZ KABUĞU programındaki tartışmayı
yukarıya almıştım:
Burada ikisi de haksız: Önce Evrenesoğlu. Sen Kur’ân-ı
yüzüne okuyamadığın halde, nasıl ben Mehdiyim, Resûlüm, Arş’ü Alada bütün Peygamberlere
namaz kıldırıyorum diyebiliyorsun? Latin harfiyle ezberlediğin âyetleri
doğru okuman mümkün değil. Bunu herkes bilir.
Sonra Sayın Öztürk. Nasıl olurda
40 Kitap yazdım diyen bir Profesör, İlahiyat Dekanı, böyle bir kimseye tabi olur.
Herhalde Sayın Öztürk’ün kaderi:
Gıpta edip kitabında rahmetle yad ettiği Reşat
Halife, Resûllük davasına düştü yeni hükümler getirdi(!)
Eski üstadı Sayın Evrenesoğlu da “mehdi ve Resûlüm”, diyor.
Hocam dediği Prof. Hüseyin Atay; “Akıl,
Kur’an’ dan üstündür, Allah insanın ne olacağını bilemez.” diyerek, Haşa
Allah’ı, Yarattığı insanın akıbetini bilemeyecek derecede zayıf bir ilaha
çeviriyor.
Bunların ilham kaynağı olduğu sanılan
İranlı Dr. Ali Şeriati ise biraz aşağıda okuyacağınız gibi “insan” isimli kitabında:
Allah insanı tam takır yarattı sonra insan kendini var etti diyerek haşa
Allah’ı ne pişireceğini bilemeyen bir aşçıya benzetiyor, bu sözlerin takdirini
sizlere bırakıyorum.
Fakat şunu söylemeliyim ki Sayın Evrenesoğlu kendini
aldatmakta olan kafir cinlerin etkisinden kurtulursa peygamberliğini iddia eden
İbn’i Sayyad gibi kurtulur, talebelerini de kurtarır. Zaten şu hataları
olmasa gördüğüm kadarıyla mensupları çok samimi ve ibadetlerine bağlı kimseler.
Netice olarak Sayın Evrenesoğlu’ nun da; ne Âl-i İmran sûresinin 81 nci ne de 164 ncü Âyetinde bahsedilen Resûllükle
hiçbir bağlantısı söz konusu olamaz. Oradaki Resûl de sevgili Peygamberimizden
(s.a.s) başkası değildir.
Ayrıca veli Resûl diye de
ayrı bir tabir yoktur. Veli dost demektir. Her Resûl yani peygamber,
zaten Allah’ın dostudur.
Sayın Öztürk’ ün yine bir
gün bir üstad gibi saygıyla TV ‘ye çıkardığı birisi vardı. O âyetleri
matematik, geometrik ve fiziksel olarak siyah tahta üzerinde hayranlıkla izlediği
ve Kur’ân-ın bu yönünü ancak siz bilirsiniz diye iltifat ettiği o kimse, güya
Hollandalı iken İslâm olmuş, kırmızı saçlı; “Arzdan
Arşa, Miraç” isimli seri kitapların sahibi Prof.
Dr. Hans Von
Aiberg, Sayın Öztürk’e, programda
göklerin nasıl dürüleceğini siyah tahtada şekillerle izah ederken telefondan Keziban Hatemi şöyle
diyordu: “O bir
sahtekardır. Ne ilim adamı ne de Hollandalıdır. Saçını kırmızıya boyamış
Elazığlı olup birçok dolandırıcılıktan aranmaktadır. Kendisine nereli olduğunu
sorun” demişti. Bu konuşma üzerine nereli olduğu ona sorulunca
itiraz edememiş, kızarmış, morarmış iki
gün sonra söylerim demiş, ondan sonra da ortadan
kaybolmuştu. fakat yüz binlerce kitap bastırmış, milyonları aldatmış, Sayın Öztürk de bunlardan
biri olmuştu, şanssızlık olacak her elini attığı dal kırılıyordu. Ama yine de
bazı âyetleri diğerleri gibi sahipleniyor, kendi ismini manen bu iki asrı
aydınlatacak dünya çapında evrensel bir uyarıcı(!) olarak takdim edebiliyordu.
ALİ ŞERİATİ’YE
CEVAPLARIMIZ:
Değerli okurlarım! Şimdi sıra son zamanlarda yanlış
görüşlerine rağmen, birçok ilim adamlarının, profesörlerin ve gençlerimizin
büyük bir kısmının hayranlığını kazanan ve çeşitli yayınevlerince yalnız 1990
yılında 10’a yakın kitabı Türkçe’mize tercüme edilen, İranlı Dr. Ali Şeriati’ nin, Şamil Öcal tarafından
tercüme edilip “Fecir
yayınevi” tarafından yayınlanan “İNSAN” isimli
kitabını; senelerce evvel Adem ve Havva isimli kitabımızın bir bölümünde eleştirmiştik. On üç madde
halindeki akıl almaz yanlışlarını burada da eleştirerek cevaplandırmayı ve
ondan sonra mevzumuza devam etmeyi uygun buldum.
Gerçi Ali Şeriati bazıları gibi,
Resûllük, Mehdilik iddiasında olmamakla beraber, İranlı kardeşlerimizce de
kabulü mümkün olmayan tuhaf bir Allah anlayışı sergilemektedir.
Şöyle ki:
İranlı Dr. Ali Şeriati’ nin ; İslâm namına, İslâm’ a ters düşen yazılarını
“İNSAN” adlı kitabından söz uzamasın
diye, çok dikkat çeken bazı bölümlerini alıyorum. Asıl arzum, bu yanlışları
okuyan mümin kardeşlerimizin iyi bir karşılaştırma yaparak fikren ve inanç yönünden aydınlanmaları ve bizim genel görüşümüzün ne
kadar hak ve gerçek olduğunu anlamalarıdır. Şimdi onun garip iddialarını ve
hemen altında cevaplarını bulacaksınız.
İddia- 1:
“Peki insan İslâm’
a göre nasıl yaratılmıştır.?”
Önce, Allah
meleklere seslenerek yer yüzünde kendisine bir halife yaratmak isteğini
açıyor... Melekler hemen (kin güdüp intikam peşinde gidecek, kan akıtacak
birini mi yaratacaksın!) diyerek kıyameti koparıyorlar.. Bunun için hemen
ardından melekler Allah’ a: Buna
karşılık Allah buyuruyor ki Daha sonra
Allah hemen Adem’i yaratmaya koyuluyor. Ardından hemen semboller başlıyor. (Ali Şeriati, İnsanSayfa 13, 14)
Cevap – 1:
Yukarıda görüldüğü gibi Ali
Şeriati; Hz. Adem’ den önce dünyada insanların yaşadığını iddia etmektedir.
Halbuki bu katiyen aslı esası olmayan boş bir iddiadan ibarettir, hiçbir
geçerli kaynağı yoktur. Çünkü böyle bir şey olmamıştır. İlk insan olarak Adem
babamız ve ondan da âyet ve hadislerde
görüleceği gibi Havva annemiz yaratılmıştır.
Yerleri ve gökleri, yerdekileri ve
göktekileri; neyden, ne için ve ne kadar zamanda yarattığını açıklayan.
Melekleri nurdan, cinlerin babası Cann’ı zehirli ateşten yarattıktan sonra,tüm
canlıları ve bitkileri su-dan yaratıp; sonra Hz.Adem’i çamurdan meydana
getirdiğini, O’ndan eşi Havva annemizi,
O ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar var ettiğini bildiren Allah
c.c. eğer daha önce yerde Adem yaratmış olsaydı; “sizden önce de dünyada Adem’ler yarattım.” buyurmaz mıydı?
Bu hususta ilk şüpheye düşen
bizzat Hz.Adem olmuş ve vücuduna can
gelir gelmez; ilk işi bunu Cenabı Allah’tan
sormak olmuştur. Kendinden önce insan yaratılmadığını, ilk insanın
kendisi olduğunu öğrenince de sevinmiştir.
Bu olayı anlatan Barnabas İncilinin 39 ncu ayetini
okuyalım, sonra da Kur’an’ı Kerimdeki ilgili ayetleri görelim.
“Ayağı üstüne kalkan Adem, havada güneş gibi parlayan bir yazı
gördü: “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın Resulü’dür.” Bunun
üzerine Adem ağzını açarak, dedi: “şükür sana ey Allah’ım! Rabb, bana hayat
nimeti verdin; fakat (senden) bana söylemeni diliyorum: bu, “Muhammed Allah’ın
elçisidir” sözlerinin mesajı ne anlama geliyor.? Benden önce yaratılmış başka insanlar
mı vardı?”
“Bundan sonra Allah dedi: “Tabii, ey kulum Adem. Sana diyorum ki
ilk yarattığım insan sensin. Ve senin görmüş olduğun, yıllar sonra dünyaya gelecek,
benim Resulüm olacak ve her şeyi kendisi için yarattığım oğlundur. Geldiği
zaman dünyaya ışık verecektir; Ruhu, ben herhangi bir şey yaratmadan altmış bin
yıl önce semavi bir nur içine konmuştur.” (Barnabas İncili âyet 39
S.110’111)
Şimdide Kur'ân’ı Kerimden Bakara sûresinin 30 ncu âyetini okuyalım:
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
“Bir zaman Rabb’in meleklere:
‘Ben yeryüzünde bir halife kılıcıyım, demişti. (Melekler): orada
bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi “halife” yapacaksın, oysa biz seni
överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz, dediler. (Rabb’in):
‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim, dedi.” (Bakara sûresi âyet : 30)
Sad sûresinin 71-72 nci âyetinde
ise:
إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
“Rabb’in meleklere demişti ki; Ben çamurdan bir insan
yaratacağım. Onun şeklini düzeltip, ona ruhumdan üflediğim zaman derhal secdeye
kapanın.” (Sad sûresi âyet : 71-72)
Bu âyeti kerimelerde görüldüğü
gibi Allah (c.c.) “Ben bir insan
yaratacağım.” diyor. Bu insan ilk insandır. Eğer âyette “Ben yine bir insan yaratacağım.” deseydi
veya melekler “önceki insanlar kan
döktüler, günah işlediler, bunlar da onlar gibi yapar.” deselerdi; Ali ŞERİATİ’ nin iddiası haklı olabilirdi. Böyle bir ifade olmadığı gibi böyle bir
hadise de olmamıştır. Ali Şeriati âyette
olmayan “GENE” kelimesini uydurmaktadır.
Meleklerin: “İnsanlar yeryüzünde
kan dökerler” iddiasına gelince: Melekler yeryüzünde Adem yaratılmadan önce
dumansız zehirli ateşten yaratılmış olan ve yeryüzünde bir çok bozgunculuklar
yapıp, günah işleyen, birbirlerini öldüren, kan döken cinleri bildikleri için; insanlarda da nefis
olacağından, insanlar da cinler gibi günah işler tahmininde bulunmuşlar,
kendileri halife olmak istemişlerdi.
İşte Âyetler:
هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا
“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı
uzun bir süre geçmedi mi?” (İnsan sûresi âyet: 1)
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin
sûresi âyet: 4)
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
“And olsun biz insanı, (pişmiş) kuru
bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.” (Hicr sûresi âyet:
26)
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten
yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar
üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte
bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının.
Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisâ Sûresi âyet: 1)
وَمَا أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلاَّ وَلَهَا كِتَابٌ مَّعْلُومٌ
“Cinleri de daha önce zehirli ateşten
yaratmıştık.”(Hicr sûresi âyet : 27)
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
“Hani Rabbin meleklere demişti ki:
"Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan
yaratacağım.”(Hicr sûresi âyet : 28)
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُ سَاجِدِينَ
"Ona şekil verdiğim ve ona
ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!"(Hicr sûresi âyet: 29)
فَسَجَدَ الْمَلآئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ
“Meleklerin hepsi de hemen secde
ettiler.”(Hicr sûresi âyet: 30)
إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى أَن يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ
“Fakat İblis hariç! O, secde edenlerle
beraber olmaktan kaçındı.” (Hicr sûresi âyet : 31)
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاء مِن دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا
“Hani biz meleklere: Âdem'e secde
edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis
cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı...” (Kehf sûresi âyet:
50)
وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَـؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
“Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti.
Sonra onları önce meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların
isimlerini bana bildirin, dedi.” (Bakara
sûresi âyet : 31)
قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
“Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler.” (Bakara sûresi âyet : 32)
قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ
“(Bunun üzerine:) Ey Âdem ! Eşyanın
isimlerini meleklere anlat, dedi. Adem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben
size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim.
Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?
dedi.” (Bakara sûresi
âyet : 33)
قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
“ Allah buyurdu: Ben sana emretmişken
seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni
ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.” (Araf Sûresi âyet: 12)
قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ
“Allah: Öyle ise, "İn
oradan!" Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın!
buyurdu.” (Araf sûresi âyet: 13)
قَالَ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
“ İblis: Bana, (insanların) tekrar
dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.”
(Araf sûresi âyet: 14)
قَالَ إِنَّكَ مِنَ المُنظَرِينَ
“Allah: Haydi, sen mühlet
verilenlerdensin, buyurdu.” (Araf sûresi
âyet: 15)
قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ
“İblis dedi ki: Öyle ise beni
azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru
yolunun üstüne oturacağım.” (Araf sûresi
âyet: 16)
ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ
"Sonra elbette onlara önlerinden,
arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını
şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi.” (Araf
sûresi âyet: 17)
قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُومًا مَّدْحُورًا لَّمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ
“ Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve
kovulmuş olarak oradan çık! And olsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin
hepinizi cehenneme dolduracağım!” (Araf
sûresi âyet: 18)
وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ
“(Allah buyurdu ki) : Ey Adem! Sen ve
eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın!
Sonra zalimlerden olursunuz.” (Araf
sûresi âyet: 19)
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَـذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ
“Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp
yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu
ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı,
dedi.” (Araf sûresi âyet: 20)
وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ
“Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt
verenlerdenim, diye yemin etti.” (Araf
sûresi âyet :21)
فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ
“Böylece
onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri
kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar.
Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir
düşmandır, demedim mi? diye nidâ etti.” (Araf
sûresi âyet: 22)
قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“(Adem
ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz
ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf sûresi âyet: 23)
قَالَ اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
“
Allah: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar
yerleşme ve faydalanma vardır, buyurdu.” (Araf
süresi âyet: 24)
قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ
"Orada
yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve orada (diriltilip) çıkarılacaksınız"
dedi.” (Araf Sûresi âyet: 25)
يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
“Ey
Adem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık.
Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir.
Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).”(Araf Sûresi âyet: 26)
يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ
“Ey Âdem oğulları! Şeytan,
ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak
cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin
onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların
dostları kıldık.” (Araf Sûresi âyet: 27)
خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم مِّنْ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ
“ Sizi bir tek candan yarattı, sonra
ondan eşini meydana getirdi ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi (deve,
Sığır, koyun, Keçi) sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde yaratmadan
yaratmaya geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz Allah budur. Mülk O’nundur.
O’ndan başka İlah yoktur. Nasıl (O’na kulluktan şirke) çevriliyorsunuz.?” (Zümer sûresi âyet :
6)
Yukarıdaki âyeti kerimelerde görüldüğü gibi, Sayın Hüseyin
Hatemi’nin, Ali Şeriati’nin ve benzerlerinin iddiaları da hiçbir ciddi kaynağa
dayanmamaktadır. Âyet-i Kerimelerde görüldüğü gibi; yaratılmadan önce
yaratılacağı meleklere müjdelenen ilk olarak Allah’ın (c.c.) çamurdan yaratıp
uzun zaman cansız kaldıktan sonra tesviye
edip ruhundan üfleyerek hayata kavuşturduğu; o anda meleklerin secde
ettiği, meleklerle imtihanda (eşyanın isimlerini kalbine atmak sûretiyle öğreterek) Allah’ın
galip getirdiği, kendisine secde etmediği için iblis şeytanın lanetlendiği,
arza indikten sonra beslenmeleri için yukarıdaki zümer sûresinde bildirilen
sekiz çift davarların inmesine vesile olan dünyadaki ilk insan, bizim atamız Hazreti Âdem’dir.
(a.s.)
Bunun dışında “Göklerdeki
Hayat”bölümünde ;âyet ve hadislerle ifade ettiğimiz gibi;
Dünyamızın dışında, yani diğer göklerde yaşayan canlıların da ilk atasının ismi
ADEM olabilir. Belki onların
peygamberlerine de Dünyamızdaki peygamberlere verilen aynı isimler verilmiştir.
Çünkü bu hususu açıklayan hadisi şerifi
“Göklerde yaşayanlar” bölümüne aldık. Fakat dünyamıza ilk inen insan hiç şüphesiz ki, bizim atamız Hz.Adem ve annemiz Hz. Havva’dır.
Hace Muhammed Taki’nin ; Bu konuyla
ilgili sorusuna, İmamı Rabbani Hz.nin verdiği
cevabi mektubun ilgili kısmını
İmam’ı Rabbani’nin mektubatından aynen alıyorum:
Ey mahdum,
Sübhan Allah’ın inayeti ile bu meselede fakir’e zahir olan mana şudur:
Hz. Adem’in varlığından önce gelip geçen bütün alemler, -Resulullah efendimize ve Ona salât ve selâm
olsun-, vücud olarak hepsi olup şehadet aleminde (maddi alemde) değillerdi.
O ki, şehadet aleminde vücud buldu; yeryüzünde hilafete nail oldu;
melaikenin dahi secde ettikleri oldu. Bu, yalnız Şeyh’in (Muhyiddin’i
Arabi’nin) şehadet aleminde vücudu vardı
ve Beyt-i Şerif-i (Kabe’yi) tavaf ediyordu; Amma o sırada, Çünkü, Kabe-i Muazzama’nın bir sureti ve bir
benzeri vardır ki, o alem halkının kıblesidir.
Fakir, nazarımı bu hususta derin derin gezdirdim;
onda çok derinlere daldım. Derin derin düşündüm; amma şehadet aleminde (maddi alemde) nazarım
bir başka Adem’e ilişmedi. ”
(Mektubat-ı Rabbani Terc. Abdülkadir Akçiçek S.215-217)
Kıymetli kardeşim! Mümkinler
alemini, yani mahlukları, üç kısma ayırmışlardır. Alem-i misal’e alemi berzah
da demişlerdir. Çünkü bu alem, arasındadır.
Bu alem, ayna gibidir. Diğer iki alemdeki hakiki varlıklar ve manalar,
bu alemde latif şekillerde görünürler. Çünkü, iki alemdeki her hakikate ve her
manaya uygun birer şekil, heyet bu alemde bulunur. Bu alemde kendiliğinden
hiçbir hakikat, hiçbir madde ve mana yoktur. Buradaki şekiller, heyetler, öteki
alemlerden aks eden görüntülerdir. Aynada hiçbir şekil ve sureti yoktur. Aynada
bir şekil görünürse, başka yerden gelen bir görünüştür. Alem-i misal de
böyledir. Bu iyi anlaşılınca, deriz ki, ruh bu bedene te’alluk etmeden önce,
kendi aleminde idi. Ruh alemi, alem-i misalden daha üstündür. Ruh, bedene
te’alluk edince, bedene aşık olarak, bu madde alemine iner. Alem-i misal ile
bir ilgisi yoktur. Ruh bu bedene te’alluk etmeden, ilgilenmeden önce, alem-i
misal ile ilgili olmadığı gibi, bedene olan ilgisi bittikten sonra da, bu alem ile ilgisi olmaz. Şu kadar var ki,
Allah’ü Teala’nın dilediği zamanlarda, ruhun bazı halleri, bu alemin aynasında
görünür. Ruhun hallerinin iyiliği, kötülüğü buradan anlaşılır. Keşif ve
rüyalar, böyle hasıl olmaktadır. İnsanın hisleri, duyguları gayb olmadan da,
alem-i misaldeki şekilleri gördüğü çok olmuştur. Ruh, bedenden ayrıldıktan
sonra, ulvi ise, yükselir. Sufli ise, alçalır. Alem-i misal ile bir ilişiği
olmaz. görünen bir alemdir. Bir varlık alemi değildir. Varlık alemleri ikidir.
Alem-i ervah ve alem-i ecsad. (cisimler alemi) Yani ruh alemi ile maddi alemi,
varlık alemidir. Bunlarda bulunan
şeyler, yalnız görünüş değildir, kendileri de vardır. Yalnız, alem-i ervah da
ve alem-i ecsad da bulunan varlıklar için bir ayna gibidir. Rüyada, alem-i
misaldeki elem, acı, sıkıntı görünür. Bu da, görenin hak ettiği azabın, alem-i
misaldeki görüntüsünün görünmesidir. Onu gafletten uyandırmak için, kendini
düzeltmesi için, kendisine gösterilir. (Mektubat-ı Rabbani Terc. Mektup:
31 Saadet-i Ebediye S.84)
“Rüyada görülen alem. Dünyada
mevcut bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef’alin aynısı ile müretteb ve
mütekevvin olan bir tarzı veya alem-i ruhaninin bir nev’i.” (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik
Büyük LUGAT S. 44-45)
Görüldüğü gibi İmam-ı
Rabbani Hz. de ; önce yeryüzüne bir halife olarak yaratılacağı meleklere
müjdelenen ve yaratıldıktan sonra; İblis hariç bütün meleklerin kendisine secde
ettiği ilk insanın, çamurdan yaratılan Adem babamız olduğunu bildirmekte ve “Bu hususta derin derin gezdirdim; onda çok derinlere
daldım. Derin derin düşündüm; amma şehadet aleminde (görünen madde alemi)
nazarım başka bir Adem’e ilişmedi. Alem-i misal oyunbazlarından
başka bir şey bulamadım.” Buyurarak, bu
batıl iddiaları reddetmektedir. Zaten bütün âyet ve hadislerde de, bu gerçek
bildirilmektedir.
Bizim kanaatımıza göre ise: Muhyiddin’i
Arabi Hz.nin, Kabe’de tavaf halindeyken gördüm dediği ruhaniler, eğer sema
ehli, yani ayetlerde “Dabbe” diye adlandırılan “Uzaylı’lar değilse; ki büyük bir
ihtimal onlardır. Hz.Adem’i aldatan İblis Şeytan ve münafık cinlerden başkası değildir. İmam‘ı Taberi,
cinlerden 800 peygamber geldiğini bildirmiştir. Cinlerin iyilerini ve
velilerini tenzih ederiz. Kafir
cin’lerin yani şeytanların, Hasan
Mezarcı’yı ne hale getirdiğini, İskender Evrenesoğlu’nu ne hale getirdiğini
görüyoruz. Biri Mehdi-Resûl olduğunu söyleyerek, Kur'ân okumasını bilmediği,
yüzünden okuyamadığı halde, Arş’ı
Ala’da peygamberlerin ruhlarına, imam olup namaz kıldırdığını iddia
ediyor, diğeri, ben “Meryem oğlu mesih
İsa’yım” diyor. Bu iki kardeşimizi
ve Mehmet Ali Ağca gibi, kendilerini olduğundan başka sananları Allah c.c.
kurtarsın. Şimdi sıra “Deccal’da,
bari Biri de; “ben deccal’ım” dese, artık bize kıyameti beklemek düşecek!
Halbuki,
gerçek Hz. İsa inmeden kıyamet
kopmayacaktır. Değerli okurlarım konu buraya kadar gelmişken; Hz.İsa, Hz.Mehdi
ve Deccal ile ilgili konuyu buraya almayı uygun buldum.
İnşaallah bunları bölümler halinde
inceleyeceğiz.
a-Hz. İsa çarmıha
gerilerek öldürüldü mü?
b-Öldürülemedi ise nerede, nasıl yaşıyor?
c-Dünyamıza tekrar dönüp yaşamına devam edecek mi?
d-Hz. Mehdi ile buluşacak mı?
e-Deccal’ı kim öldürecek, Hz.İsa mı?
f- Hz. İsa da sonunda ölecek mi?
g- Hz. İsa vefat
edince nereye gömülecek?
Bu hususta en
büyük delil olan âyeti kerimeleri
buraya alıyorum:
İşte ayetler:
وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَـكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا
“Ve muhakkak biz Meryem'in oğlu Allah'ın Peygamberi İsa'yı
öldürdük demeleri sebebiyle -lânete hedef olmuşlardır. Halbuki, onu ne
öldürdüler ve ne de asıverdiler. Fakat onlar için bir ben-zetilmiş oldu. Ve
şüphe yok ki, onda ihtilâf edenler, ondan dolayı şek içindedirler. Onlar için
buna dâir zanna uymaktan başka bir bilgi yoktur ve onu hakikaten öldürmüş
değildirler.”(Nisa Suresi,âyet:157)
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا
“Hayır, Allah Teâlâ onu kendisine yükseltmiştir. Ve Allah
Teâlâ güçlüdür, hikmet sahibidir.” Nisa Suresi. Âyet 58)
وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِّلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
“Ve
şüphe yok ki, O -Hz. İsâ- kıyamet için bir bilgidir. Artık O kıyamet hususunda
bir şüpheye düşmeyin ve bana tâbi olunuz. Bir dosdoğru yol, budur.”(Zuhruf Suresi,âyet:61)
ـ9ـ وعنه أيضاً
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُ في
قوله تعالى:
]إنِّى
مُتَوَفِّيكَ:
أىْ
مُمِيتُكَ[.
أخرجهما
البخارى في
ترجمة .
(520)- Yine İbnu
Abbas (radıyallahu anhümâ), "Ey
İsa, şüphesiz ki seni vefat ettirecek olan (onlar değil) benim" âyetindeki
(Âl-i İmrân, 55) seni vefat
ettirecek olan (müteveffîke) ibâresini "seni öldürecek olan"
diye açıklanmıştır. Bu rivayeti Buhârî,
bab başlığında kaydetmiştir. (Tefsir,
Suretu'l-Mâide 13).
AÇIKLAMA:
Âyette Hz. İsa ile alakalı olarak geçen "müteveffîke" kelimesine
âlimler muhtelif mânâlar vermişlerdir. Normalde, lügat açısından, kelimenin
kökü teveffi "kabzedip almak" demektir. Canlılar hakkında kullanınca
vefat ettirmek yani eceline yetiştirip ruhunu kabzetmek mânasına gelir. Açık
bir delil olmadıkça başka mânaya tevili de câiz değildir. Ancak Hz. İsa
hakkında bir başka âyette: (Nisa, 157)
denmektedir. Bu sebeple, kelimeyi lügat manasında anlamak güçleşiyor. Âyetin
devamı: buyurulmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'de de ifâde edildiği üzere Hz. İsâ'nın ref edilmesi keyfiyeti ehl-i kitap arasında
çok münâkaşalı olduğu gibi, İslâm âlimleri arasında da farklı yorumlara sebep
olmuştur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in: sözü ile bunu te'yid eden başka beyanlarını
nazar-ı dikkate alan İslâm âlimleri Hz. İsâ hakkında şu inançtadırlar:
"Hz. İsa öldürülmemiş ve ölmemiştir. Kendisine tertiplenen suikast
sırasında, bir lütf-i ilahî olarak semaya çekilmiş, suikastçiler öldürdük
zannetmişlerdir.
Hz. İsa kıyametten önce yeryüzüne
inecektir. Onun yeryüzünde göreceği işler vardır. Bu işleri gördükten sonra
eceli gelecek ve ruhu kabzedilecektir. Nitekim hadisler onun yeryüzünde adaleti
tesis edeceğini, deccalı öldüreceğini, bir müddet icraatte kaldıktan sonra
öleceğini, namazını Müslümanlar kılıp defnedeceklerini vs. haber verir. Hz. İsa
hakkında sahih inancımız budur.
ـ4343 ـ1ـ
عَنْ أبى
هريرة رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قَالَ: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ # مَا
مِنْ بَنِى آدَمَ
مَوْلُودٍ
إَّ
يَنْخُسُهُ
الشَّيْطَانُ
حِينَ
يُولَدُ،
فَيَسْتَهِلُّ
صَارخاً مِنْ
نَخْسَتِهِ
إيَّاهُ، إَّ
مَرْيَمَ وَابْنَهَا[.
أخرجه الشيخان.»استهل«
صياحُ
المَوْلُودِ
عند الودة.و»الصُّراخُ«
الصّياح
والبكاء .
(4343) - Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu
anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ademoğlundan doğduğu vakit, şeytanın
dürtüp de ağlatmadığı kimse yoktur. Bundan sadece Meryem oğlu İsa
hariçtir." [Buhârî, Enbiya 44, Bed'ü'l-Halk 11; Tefsir, Âl-i İmran 2;
Müslim, Fezâil 147, (2366).]
ـ4344
ـ2ـ وَعَنْهُ
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قَال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ # أنَا
أوْلى
النَّاسِ بِابْنِ
مَرْيَمَ في
الدُّنْيَا
وَاخِرَةِ،
لَيْسَ
بَيْنِى
وَبَيْنَهُ
نَبِىٌّ، وَا‘نْبِيَاءُ
إخْوَةٌ
أبْنَاءُ
عََّتٍ، أُمُّهَاتُهُمْ
شَتَّى
وَدِينُهُمْ
وَاحِدٌ[.
أخرجه
الشيخان وأبو
داود.إذَا
كَانَ ا‘خُوَّةُ
‘بٍ وَاحدٍ
وَأُمَّهاتٍ
شَتّى
كَانُوا »أبْنَاءُ
عََّتٍ«
وَضِدُّهُ
أبناءُ
أخْيَافٍ،
وَإذَا كَانُوا
‘بٍ وَاحِدٍ
وَ‘مٍّ
وَاحِدَةٍ
فَهُمْ
أعْيَانُ.
(4344)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Ben, dünyada da ahirette de Meryem'in oğluna insanların en
yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peyamberler anneleri
ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir." [Buhârî, Enbiya 44; Müslim, Fezâil
145, (2365); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4675).]
AÇIKLAMA:
1- Bu ikinci hadis Hz. Resulullah'ın Hz. İsa'ya insanların en yakını olduğunu
belirtir. Buradaki yakınlıkla kastedilen husus, Hz. İsa'ya en yakın peygamber
olmasındandır, arada bir başka peygamber mevcut değildir. Kirmanî der ki:
"Bu hadisle şu
mealdeki (Âl-i İmrân 68) âyeti
arasındaki uzlaşma şöyledir: Hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın
metbu (uyulan) âyetin ise tabi (uyan) olması haysiyetiyle varid
olmuştur." Ancak İbnu Hacer buna
katılmaz. "Âyet de, hadis de aynı şekilde varid olmuştur, böyle bir ayırım
yapmayı te'yid edecek delil yok. Gerçek şu ki, arada bir zıtlık yok ki cem
etmeye ihtiyaç olsun. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. İbrahim'e
insanların en yakını olduğu gibi, Hz. İsa'ya da en yakını olmuştur. Birine
yakınlık ona iktida yönüyledir; diğerine yakınlık ise zaman itibariyle yakınlık
yönüyledir."
2- Peygamberler baba bir kadeştirler.
)عَلَّت(denmektedir.
* Babaları
bir, anneleri ayrı kardeşlere "allat" عََّت
*
Anaları bir, babaları ayrı kardeşlere "ahyaf" اَخْيَاف
*
Annebaba bir kardeşlere "a'yan"
اَعْيَان
denmektedir.
3- Peygamberlerin dinlerinin
bir olması, asıl itibariyle aynı olmasını ifade eder. Bu asıl, tevhid'dir.
Ayrıca ahiret inancı, ibadet emri de müşterektir. Aralarındaki ayrılık,
cemiyetlerin gelişen şartlarına tabi olarak ortaya çıkan bazı füru
meselelerindedir. cemiyetlerin gelişen şartlarına tabi olarak ortaya çıkan bazı
füru meselelerindedir.
4. Bu hadis, Hz. İsa ile Hz.
Peygamber arasında bir peygamber gelmediğine dair istidlal etmeye sevketmiştir. Ancak bazı alimler, Yâsîn
suresinde Ashâbu'l-Karye'ye gönderilen üç kişiyi gösterip: "Bunlar Hz.
İsa'dan sonra gelen iki nebi idi" diye cevap vermiştir. İbnu Hacer
"sadedinde olduğumuz hadis sahih, diğeri ise zayıftır" diyerek, bunun
haberini esas almak gerektiğine dikkat çeker. Ayrıca şu ihtimale de yer verir:
"Belki de hadisten murad, Hz. İsa'dan sonra müstakil bir şeriat getiren
peygamber olmadı, gelenler Hz. İsa'nın şeriatını tahrire çalıştılar' demektir.
"Bu ihtilafın anlaşılması
için şu noktanın hatırlanması gerekir: İslâm âlimleri umumiyetle nebi ile resul
arasında fark görürler. Resul, yeni bir şeriat ve kitap getiren peygamberdir.
Nebi ise önceki bir şeriatı ihyaya çalışan, kitabı olmayan peygamberdir.
5- Hz. İsa aleyhisselâm, diğer
peygamberler arasında farklı bir vaziyet arzeder. Bu sebeple onun hakkında doğduğu
günden itibaren başlayan bir kısım münakaşalar günümüze kadar devam etmiştir.
Hz. İsa, bakire olan Hz. Meryem'den doğmuştur. Normal olarak Cenâb-ı Hak,
insanların yaratılışını erkek kadın birliğine bağlamıştır. Hz. İsa'nın, hiç
erkek görmeyen bir kadından doğması, ister istemez birtakım kuşkulara sebep
olmuş, bizzat Kur'ân'ın yer verdiği iftiralara, ayıplamalara maruz kalmıştır.
Ancak, Hz. Meryem, bu iftiralara cevap vermeksizin, beşikteki çocuğa işaret
etmiş, çocuk olan İsa: (Meryem 30-33)
diyerek konuşur. Burada kendisinin kul ve peygamber olduğunu söyleyerek,
ilahlaştıracak olan Hıristiyanlara da, annesini itham eden Yahudilere de cevap
var. Kur'anî âyet şöyle noktalanır:
(Meryem 34)
Hz. İsa, Kur'ân-ı Kerîm'de
Meryem oğlu İsa'dır. Her nerede zikri geçerse bu şekilde tesmiye edilir.
Günümüzde bile, "Hz.
İsa'nın babası olmalıdır, tenasül kanunu böyledir, erkek olmadan kadın çocuk
yapamaz" gibi iddialarla Hz. İsa'ya baba aramaya kalkanlara, Bediüzzaman,
her kanunun istisnaları olduğunu, tenasül kanununa bağlı canlıların
başlangıçta, ilk yaratılışında anasız babasız meydana geldiklerini, halen
yüzbinlerce nebat türünün, ana baba ikilisine hacet kalmadan bahar mevsiminde
husûle geldiklerini hatırlatarak cevaplandırır. Ayrıca o, kanunların da bir yaratanı
olduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın, yarattığı kanunlara mahkum olmadığını, iradesinin ve
meşîetinin her şeyin üzerinde olduğunu göstermek için bütün kanunlara şaz düşen
istisnalar yarattığını belirtir. Kur'ân-ı Kerîm'de: (Meryem 58) buyurulduğunu hatırlatarak Hz.
İsa'nın babasız yaratıldığı hususunu te'vil etmeye imkân olmadığını, böyle
inanmak gerektiğini söyler. Tahlilini şöyle noktalar: "Acaba medbeinde ve
hatta her senede bu kadar şazlarıyla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunun,
bindokuzyüz senede bir ferdin şüzûzunu (kanundışı oluşunu) aklına sığdıramayan
ve nusûs-u Kur'ânî'ye karşı bir te'vile yapışan bir aklın kaç derece akılsızlık
ettiğini kıyas et...
"Hz. İsa'nın babasız
dünyaya geldiğine inanan Hıristiyanlar aşırı giderek, "Onun babası
Allah'tır, dolayısıyla o da Allah'ın oğludur, Allah' tır" gibi ifratkar
iddialarda bulunarak Hak'tan ayrılmışlardı. Kur'ân-ı Kerîm böylelerine de
cevaplar verir. Bunlardan biri şudur:
(Âl-i İmran 35)
Hz. İsa'ya otuz yaşında
peygamberlik verilmiş, bir hidayet ve nur olarak İncil vahyedilmiştir.
Yahudiler içerisinde olması sebebiyle onları hidayete, hak dine çağırmıştır.
Ancak Yahudiler kendisinden mucize talebinde bulundular. O da ölüleri
diriltmek, kör, abraş gibi o gün için tedavisi kâbil olmayan hastaları
iyileştirmek nev'inden pek çok mucizeler gösterdi. Çamurdan yaptığı kuş şekline
üfleyerek hayattar kılmak gibi harikalar ortaya koydu.
Her şeye rağmen Yahudiler, ona
inanmamakta direndiler. Aslında Hz. İsa Tevrat'ı reddetmedi. Onun ahkâmını
aynen kabul etti, önceki peygamberleri te'yid etti.
Netice itibariyle, Hz. İsa'ya
inanan mü'minlerin sayısı oniki'de kalmıştır. Bunlara Havarî denir. Kur'ân-ı
Kerîm'e göre, onlar, Hz. İsa'nın: diye
cevap verdikleri için Havârilere Ensarullah da denmiştir.
Hz. İsa, insanları hak dine
davet ettikçe, Yahudiler ona karşı temerrüd ve düşmanlıkta ileri gittiler. Onun
çalışmalarını engellemeye gayret ettiler. Sonunda onu da Hz. Zekeriya, Hz.
Yahya ve daha nice peygamberler gibi öldürmeye karar verdiler. Bu maksadla
içlerinden bir şahsı inanmış gibi aralarına soktular. Bu 13. şahıs onlara
bunların faaliyetlerini, toplanma yer ve zamanlarını bildiriyordu. Öldürmeye
azmettikleri zaman Cenâb-ı Hak Hz. İsa'ya şöyle vahyetti: (Âl-i İmran
55)
Cenab-ı Hak, bu münafığı yani
13. kişiyi -ki ismi Taytanos'dur- Hz. İsa'ya benzeterek, Hz. İsa yerine
yahudilerin onu öldürmesini sağladı. Hz. İsa'yı da semaya yükseltti.
Hz. İsa'nın akıbeti hususunda
Yahudi ve Hıristiyanlar ihtilaf etmişlerdir. Her ne kadar Yahudiler, "Biz
öldürdük" deseler de şüphe içindeydiler. Hıristiyanlar da Hz. İsa'nın
çarmıha gerildiğine inanırlar. Hatta Hz. İsa'nın Yahudilerin elinden kurtulmak
için kaçıp gizlendiğini, çarmıha gerileceğinde çokça ağlayıp sızladığını da
söylerler.
Gerçeği Kur'ân dile getirir:
(Nisa 156-157)
İslâm itikadına göre, Hz. İsa, ruh ve cesediyle birlikte semaya
yükseltilmiştir ve halen sağdır. Kıyamete yakın yeryüzüne inerek, Deccal'ı
öldürecek, onun fikr-i küfrîsini, Mehdi ile işbirliği ederek ortadan
kaldıracakdır. Bu hususta geniş bilgiyi kıyametle ilgili bölümde 5008 numaralı
hadisten sonra vereceğiz.
ـ4580
ـ5ـ وعن أبى
هريرة رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قَالَ
رَسُولَ
اللّهِ #:
لَيُهِلَّنَّ
ابْنُ مَرْيَمَ
مِنْ فَجِّ
الرَّوْحَاءِ
حَاجّاً أوْ
مُعْتَمِراً
أوْ
لَيُثَنِّيَنَّهُمَا
مَعاً[. أخرجه
مسلم .
(4580)- Hz. Ebû Hureyre (radıyallahu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Vallahi Meryem oğlu (Hz. İsa
aleyhisselâm), Feccu'r-Ravhâ nam mevkide, hacc yapmak veya umre yapmak yahut da
her ikisini de yapmak için telbiye getirecektir." [Müslim, Hacc
216, (1252).]
AÇIKLAMA:
İslâmî nasslara göre, Hz. İsa aleyhisselâm hayattadır, cism-i dünyevîsi
semadadır. Ahir zamanda Deccal'i öldürmek üzere yeryüzüne inecek ve adaleti
tesis edecektir Onun getireceği adaletle bolluk artacak, insanlığa refah ve
sulhü umumî gelecektir. Öyle ki zekât alacak fakir kalmayacaktır.
Şu halde, Hz. İsa o zaman hacc yapacaktır. Onun telbiye getireceği
Feccu'r-Ravha Mekke-Medine yolu üzerinde, Mekke'ye altı mil kadar uzaklıkta bir
yerin adıdır. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), Bedir gazvesi, Fetih
gazvesi ve Veda haccına giderken buradan geçmiştir.
UMUMİ AÇIKLAMA
Mehdi ve Deccal'le ilgili hadislere ve bizzat hadislerin açıklamasına
geçmezden önce, birbiriyle alâkalı ve hatta birbirini tamamlayıcı mahiyette
olan bu iki tabiri öncelikle açıklamada
fayda umuyoruz. Deccal ve Mehdi tabirlerinin birbirinden ayrılmadığını ve hatta
birbirini tamamladığını söylerken mübalağa etmiş değiliz. Birçok hadislerde
bunlar beraber zikredilirler. Mehdi, Deccal sebebiyle vardır. Yani O, Deccal'in
tahribatını telafi etmek için gelecektir. Hadislerde 30 kadar yalancı deccalin
çıkacağı ifade edilir. Ancak Mehdi'nin
sayıca çokluğundan söz edilmez. Fakat her asırda müceddid geleceği belirtilir.
Diğer taraftan, bazı rivayetlerde Hz. İsa'nın müceddid ve Mehdi olduğu ifade
edilir. Şu halde sadece iki değil, bazı durumlarda dört tabirin iç içe sokularak, meselenin
muğlaklaştırıldığı görülür. İstikballe ilgili ihbarlarda Şari'in muttarid bir
usulü, bu mübhemliktir. Böylece bu tabirlerde müşahhas bir şahıstan ziyade,
mücerred bir mefhum, her asra, pek çok kimseye tatbik edilecek bir şahs-ı
mânevî mahiyeti kazandırılmış olmaktadır.
Bu tabirleri şöyle açıklayacağız:
Müceddid İnancı: Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm): buyurmaktadır. Bu hadisin
ihbarı mucibince, daha ilk asırdan itibaren müceddid beklenmiş, birinci asır
müceddidi olarak Ömer İbnu Abdilaziz kabul edilmiş; çeşitli şahıslar müteakip
asırların müceddidi bilinmiştir. Bunların isimlerini ve muhtelif münakaşaları
burada vermek konumuzun dışına çıkmak olur. Ancak, müceddid mevzuunda
Müslümanlarca beslenen telakkiyi, bir başka deyişle müceddide izafe edilen vasıfları az sonra ortaya koyarken
anlamada yardımcı olmak üzere, Buhârî şarihlerinden Bedrü'l-Aynî'nin bir
açıklamasını burada aynen vermekde fayda mühalaza ediyoruz:
"...Nevevî Tehzîbü'l-Esma'da der ki: "Alimler, birinci asır
müceddidi olarak Ömer (İbnu Abdilaziz)'i, ikinci asırda Şafii'yi, üçüncü asırda
Ali İbnu Şureyh'i -Hafız İbnu Asakir, üçüncü asır için Ebu'l-Hasanı'l-Eş'ari'yi
teklif etmiştir- dördüncü asır için Ali İbnu Ebî Sehl eş-Şu'luki'yi, -bu asır
için Bakillani'yi, Ebu Hamid el-İsferâyinî'yi de zikredenler olmuştur- beşinci
asır için Gazâli'yi zikretmişlerdir." Kirmânî de şunları söyler:
"Müceddid mevzuunda yakin sözkonusu değildir. Bu sebeple, müceddid olarak
Hanefîler için ikinci asırda Hasan İbnu Ziyad, üçüncü asırda Tahavi ve bunların emsalleri Malikîler için ikinci
asırda Eşhab vs.; Hanbelîler için, üçüncü asırda Hallal, beşinci asırda
er-Rağunî vs.; muhaddisler için ikinci asırda Yahya İbnu Main; üçüncü asırda
Nesâî vs.; iktidar sahipleri için
el-Me'mun, el-Muktedir, el-Kaadir; zahidler için, ikinci asırda
Ma'rufu'l-Kerhî, üçüncü asırda eş-Şiblî vs. mevcuttur. Hadis-i şerifde dinde
tashih (düzeltme, tecdid) yapacak kimseye delalet eden "men" (kimse, kimseler
manasına gelir), müteaddide (yani sayıca çokluğa) muhtemel olması sebebiyle bu
sayılan grupların hepsinden din hizmeti (tashihu'ddin) vakidir. Nitekim her
asrın sonlarında dinin emrini ikame edip tashihte bulunanlar olmuştur.
"Bu iktibasın da yardımıyla Müslümanlar arasında müceddid
hususunda şöyle bir telakkinin yerleştiği kesinlikle söylenebilir:
1- Müceddid, dine müteallik zahirî ve batınî ilimlerin alimidir,
sünneti bid'atten temizler, ilmi yayar ve ilim ehline yardımcı olur. Bid'at
ehline karşı kor, onları zelil kılar.
2- Her yüz senede gelecek mezkur müceddidin bir kişi olması gerekmez,
aynı zamanda farklı yerlerde, çok sayıda
müceddid gelebilir.
3- Her grup (kavm) kendi büyüğünü (imam) hadiste vaadedilen mezkur
müceddid bilmiştir. Halbuki bu mana her taifenin, müfessir, muhaddis, fakih,
nahivci, lügatçı vs. her sınıftan
büyüklere şamildir.
4- Mezkur müceddid, asrında kesin olarak "müceddid" diye
bilinemez, muasırları, onun izhar ettiği ahvalin karinesine dayanarak zann-ı
galible müceddid olduğuna hükmederler.
5- Tecdidden maksad, Kitap ve sünnetin amelde ihmale uğrayan
hükümlerinin ihyası, Kitap ve sünnetin muktezasının emredilmesi, bir de
ortalığı saran, sünnete aykırı
bid'aların yok edilmesidir.
Müslümanların vicdanında böyle
bir müceddid telakkisi olduğu müddetçe, -ki kıyamete kadar devam edecektir-
dine aykırı kötülüklerin arttığı
devirlerde ilmi, ameli ve din uğrundaki gayretiyle iştihar edecek olan kimseler
daima diğerlerince takip edilecekler, kendilerine tabi olanlar çıkacaktır. Uyanış ve dinî salabetini bu
şahıslardan bilen etbaı, onları müceddid bilecektir. Bu durumda, bazı
kimselerce birkısım ilim ve hamiyet sahiplerinin müceddid bilinmesi, din açısından normaldir; kınamak,
hatakârlıkla itham etmek mümkün değildir. Tarihte vaki olan bu durumun bundan
sonra da devam edeceği açıktır. Ancak hiç kimsenin de kesin bir dille: "Bu
asrın müceddidi falancadır" demeye, bir başka iddiayı batıllıkla itham
etmeye hakkı yoktur. Yukarıda yaptığımız iktibastan da anlaşılacağı üzere ciddi
alimlerce müceddid olduğu ileri sürülen isimler arasında bile daima
ihtilaflar olagelmiş, hatta bizzat sünnî
alimler tarafından bazı Şiîlere bile
müceddid denmiştir. Daha calib-i dikkat olanı, Celaleddinü's-Süyûtî gibi son
derece meşhur ve muteber bir alimin, her asrın müceddidini tadad ettiği bir
kasidede, kendisini dokuzuncu hicrî asrın müceddidi ilan etmiş olmasıdır. Müceddidleri sadece
Şafiî fakihlerine hasretmesi sebebiyle İbn-i Hacer'i tenkid eden Aliyü'l-Kârî,
dinî ilimlerin her birinde bir eser
vermiş olması sebebiyle Celaleddinü's-Süyûtî'yi müceddid lakabına müstehak
görür.
Gruplaşmalara psikolojik ortamı hazırlayan, dinden gelen diğer bir amil de Mehdi inancıdır. Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'den çok çeşitli vecihlerle gelen rivayetler,
müceddidden başka, kıyamete yakın, içtimâî bozuklukların artması sonucu dinsizliğin
siyasî hakimiyet kuracağı bir devirde Mehdi'nin çıkıp veya Hz. İsa'nın inip
ehl-i imanın başına geçerek şer kuvvetlere karşı mücadele verip zafer
kazanacağını haber veriyor. Bu Mehdi inancı da, birçok asırlarda, cemiyette şer
ve fesadı artıran şahıslara karşı çıkıp mücadele eden bazı fertlerin etrafında
halkın "Mehdi"dir diye
toplanmalarına sebep olmuştur.
İstikbalde geleceği haber verilen
bu şahıs da, çeşitli hadislerde farklı şekillerde tarif ve tavsif
edilmektedir. Bir rivayette Mehdi'nin Al-i Beyt'ten yani Hz. Peygambar
(aleyhissalâtu vesselâm)'in neslinden olacağı belirtilirken, bir başka
rivayette Mehdi'nin yapacağı hizmetlerin hemen hemen tamamı Hz. İsa tarafından
görüleceği belirtilmiş; bir diğerinde de "Mehdi'nin Hz. İsa'dan başkası
olmadığı" söylenmiştir. Müceddid,
mehdî, Hz. İsa'nın tekrar yeryüzüne inmesi gibi birbirinden ayrı olan
mefhumların böylece bazı rivayetlerde iç
içe girdiği müşahede edilmektedir. İbnu Hacer, bazıları tarafından, Hz. İsa'nın
tıpkı "müceddid" meselesinde
olduğu gibi, yeryüzünün belli bir bölgesinde belli bir tarihinde, Mehdi olarak
belli bir şahıs beklemek isabetli olmamalıdır. Her devirde, farklı bölgelerde
bu manayı taşıyan şahıslar bulunabilir. Bu söylediğimizi, Mehdi inancının
Deccal inancıyla beraber oluşu daha da te'yid eder. Zira bizzat hadiste, hakiki
Deccal'den önce yeryüzünde otuz kadar yalancı deccalin zuhur edeceği
bildirilmiştir. Hatta Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bazan Deccal'den
öyle bir tarzda söz ediyordu ki, kendi muasırları bile "devirlerinde
Deccal'in fitnesine uğramaktan korkuyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) şöyle diyordu: Bazı
rivayetlerde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in, İbnu Sayyad adında bir Yahudinin deccal olabileceği
ihtimali üzerinde durup, tahkik ettiği ve hatta ashabtan bir kısmının buna
dayanarak onun deccalliğine hükmettiği kaydedilir. Resulullah'ın namazlarından sonra duasında da mevzumuz yönünden burada kayda değer bir
husustur.
Şu halde Deccal'in fitnesini bertaraf etmek vazifesiyle gelecek olan
Mehdi, Deccal'in zuhurundaki mübhemiyete
tabidir ve çıkacağı yer ve zaman için kesin bir şey söylenemez. Durum böyle
olunca, her devirde ve İslam âleminin her köşesinde şerir insanlara "Deccal", dine şümullü bir şekilde
hizmet edenlere de bir nevi "Mehdi" nazarıyla bakılması, din
açısından mahzurlu olmamalıdır. Bu konudaki hadislerin mübhem ve teşbihli
olarak gelmiş olması da esasen meselenin böyle anlaşılmasına imkan vermek içindir. Mezkur ibham,
rivayetlerin zayıflığından değil, lisan-ı
nübüvvetin i'cazındandır. Öyle ise, birkısım büyüklere Mehdi nazarıyla bakanlar
"aldanmış olmakla", "batıl itikada saplanmış olmakla" itham
edilmemelidir. Yeter ki bunlar da, kanaatlarında, hadislerle tahdid edilen
telakki ve ölçülerin dışına taşarak ifrata sapmasınlar, kendi Mehdilerine
inanmayanları buna zorlamasınlar, bunu bir itham vesilesi yapmasınlar.
ـ5004 ـ1ـ عن
أبي هريرة
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #:
وَالّذِي
نَفْسِي بِيَدِهِ
لَيُوشِكَنَّ
أنْ يَنْزِلَ
فيكُمُ ابْنُ
مرْيَمَ
حَكَماً
مُقْسِطاً،
فَيَكْسِرُ
الصَّلِيبُ،
وَيَقْتُلُ
الْخِنْزِيرَ،
وَيَضَعُ الْجِزْيَةَ،
وَيَفِيضُ
الْمَالُ
حَتّى َ يَقْبَلَهُ
أحَدٌ حَتّى
تَكُونَ
السَّجْدَةُ
الْوَاحِدَةُ
خَيْراً مِنَ
الدُّنْيَا
وَمَا فيهَا.
ثُمَّ
يَقُولُ أبُو
هُريْرَةَ:
اِقْرَءُوا
إنْ شِئْتُمْ:
وَإنْ مِنْ
أهْلِ
الْكِتَابِ
إَّ
لَيُؤْمِنَنَّ
بِِهِ قَبْلَ
مَوْتِهِ اŒية[.
أخرجه الخمسة
إ
النسائي.»الْحَكَمُ«
الذي يقضي بين
الناس.و»المُقسِِطُ«
العادل: ضد القاسط
وهو
الجائر.و»وضَعَ
الْجِزْيَةِ«
إسقاطها عن
أهل الكتاب
وإلزامهم
ا“سم، و يقبل
منهم غيره،
فذلك معنى
(5004)-
Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki:
"Nefsim
kudret elinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin ederim! Meryem oğlu İsa'nın, aranıza
(bu şeriatle hükmedecek) adaletli bir hakim olarak ineceği, istavrozları kırıp,
hınzırları öldüreceği, cizyeyi (Ehl-i Kitap'tan) kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal
öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin
tamamından daha hayırlı olur."
Sonra Ebu Hureyre der ki:
"Dilerseniz şu âyeti okuyun. (Mealen): "Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce O'nun
(İsa'nın) hak peygamber olduğuna iman etmesin. Kıyamet gününde ise İsa onlar aleyhine şahitlik edecektir" (Nisa
159). [Buhârî, Büyû 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242, (155); Ebu
Davud, Melahim 14, (4324); Tirmizî, Fiten 54, (2234).]
AÇIKLAMA:
1-İnancımıza
göre Hz. İsa ölmemiş, semaya çekilmiştir. Cesed-i dünyevîsi ile semada
yaşamaktadır. Hadiste de görüldüğü üzere, kıyamete yakın, yeryüzüne inecek,
müsbet icraatları gerçekleştirecek: Deccal'in hasıl ettiği manevî tahribatı
telafi edecektir. Onun gelmesiyle birlikte bolluğun, refahın artacağının ifade edilmesi, onun ıslahatı
sadece manevî cihette olmayacak, maddî cihette de olacak, iktisadî
düzelmeler, düzeltmeler de
gerçekleştirecektir.
İstavrozların
kırılması, Hıristiyanlığın iptal edilmesi, yeryüzünden kaldırılması demektir.
Bugün insanlığın ızdırap kaynağı olan Batı'nın gerisinde kilisenin yer aldığı
düşünülürse, kilisenin iptali, Batı'nın dize getirilmesi, egoizmden
kurtarılması, gerçek insaniyete kavuşturulması demektir. Dünya siyaset ve
ekonomisine hakim olan Batı'nın hakka gelmesi insanlığın sulh-u umumiye kavuşması
demektir. Zira günümüzde, dünyanın neresinde olursa olsun, insanları huzursuz
eden bütün içtimâî fitnelerin, kargaşaların gerisinde Batı'nın eli mevcuttur.
Beşerî ızdırapların temelinde bu "Batılı el" yatmaktadır.
Haçın
kırılmasının zımnında hınzır etinin tahrim edilmesi mevcuttur. Zira
Hıristiyanlar hınzır yeme ruhsatını
dinlerinden almaktadırlar. Din iptal edilince, diğer pek çok batıl inançları
meyanında "domuz yeme"
âdetleri de iptal olacak
demektir. Dahası, bir rivayette وَلَتَذْهَبَنَّ
الشَّحْنَاءُ
وَالتَّبَاغُضُ
وَالتَّحَاسُدُ
"...adavetler, buğzlar, hasedler de
mutlaka gidecektir" denmiş olması
da dikkat çekicidir. Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında, asırlar değil, çağlar
boyu süregelmiş olan düşmanlıkların kalkacağı
da ifade edilmiş olmaktadır. Bütün bunlarda kördüğüm kilise idi. Onun
Hz. İsa tarafından iptali, çok şeyin
birden değişeceğine bir işarettir.
2-
Cizyenin terkedilmesi, Hıristiyanların Müslüman olması demektir. Çünkü
Müslümandan cizye alınmaz, zekat alınır.
Şu halde dünyada tek din kalır, cizye verecek kimse bulunmaz demektir. Bu ibareden şu yoruma ulaşan da olmuştur: "Mal öyle çoğalır
ki, cizye yoluyla alınan malın sarfı için bundan istifade edecek fakir kalmaz.
İstiğna sebebiyle, cizye sarfedilmeden
terkedilir." İyaz der ki: "Cizyenin vaz'ı meselesinden murad, cizyenin
kâfirlere takrir edilmesi de olabilir. Bütün kâfirlerden alınacak cizye ile de
mezkur bolluk hasıl olabilir."Nevevî, İyaz'ın yorumuna katılmaz ve:
"Hz. İsa, İslam'dan başka hiçbirdini kabul etmeyecektir" der. Nitekim
Ahmed İbnu Hanbel'in meseleyle ilgili bir tahricinde وَتَكُونُ
الدّعْوى
وَاحِدَةً "Dava bir olur" buyrulmuştur.
Yine
Nevevî, Hz. İsa'nın cizyeyi kaldırmasıyla ilgili olarak der ki: "Bu
şeriatte cizyenin meşruluğuna rağmen Hz. İsa'nın onu kaldırmasının manası, onun meşruiyeti Hz.
İsa'nın inmesiyle kayıtlıdır" demektir. Sadedinde olduğumuz hadis buna
delalet eder. Hz. İsa cizye hükmünü neshedici değildir. Peygamberimiz
(aleyhissalâtu vesselâm), bu sözüyle neshi beyan etmiş olmaktadır. İbnu Battal
da: "Biz cizyeyi, mala olan ihtiyacımız sebebiyle Hz. İsa'nın inmesinden
önce kabul ediyoruz, ama Hz. İsa'nın inmesinden sonra mala ihtiyacımız olmayacak.
Çünkü onun zamanında mal pek bol olacak.
O kadar ki, kimse mal kabul etmeyecek. Şu da muhtemeldir: Cizyenin Yahudi ve
Hıristiyanlardan kabul edilişinin meşru olması, onların elindeki kitabın vahiy olma şüphesini taşıması ve zanlarınca kadim şeriatla ilgisi
sebebiyledir. Hz. İsa aleyhisselam inince, kendisini şahsen görme hasıl olunca,
delillerinin inkıtaı ve durumlarının iyice ortaya çıkması sebebiyle mezkur
şüphe izale olur ve onlar puta tapan diğer müşrikler durumuna düşerler ve
böylece, onlarla muamele, cizyelerini kabul etmeme şeklinde olması münasib
olur."
Bu
yoruma bir kayd-ı ihtirazî koymak isteriz: Burada Hz. İsa indiği zaman onu
herkes İsa olarak bilecek, tanıyacak gibi bir mana mevcuttur. Halbuki ahirzaman
eşhasını herkesin kesin bir şekilde
bilmesi mevzubahis değildir. O
şahısların yakınları, manevî mertebesi yüksek olan hal sahipleri bilse de, başkaları bilemez.
Aksi durum imtihan sırrına aykırı olur.
Hz.
İsa'nın inmesiyle, arzın hazinelerinin ortaya çıkacağı, ancak "kıyametin
yakınlığı sebebiyle" kimsenin
iltifat etmeyeceği şeklindeki yorumlar da bu açıdan tatminkâr gelmiyor.
3-
"Tek secdenin dünya ve
içindekilerden hayırlı olması" o zaman, "sadakayı kimse kabul etmeyeceği için Allah'a en ziyade yaklaşma
yolunun sadece ibadet ve namaz olacağı" şeklinde açıklanmıştır. Bazı
alimler: "İnsanlar dünyadan öylesine nefret ederler ki, tek bir secde
onlara dünya ve içindekilerden daha mahbub olur" şeklinde yorum
getirmiştir.
İbnu'l-Cevzî
der ki: "Ebu Hureyre, rivayetin sonunda âyet okumakla, o ayetle "tek secde dünya ve
içindekilerden hayırlı olacak" sözü arasında münasebet kurduğuna işaret
etmek istemiştir. Zira Ebu Hureyre bu suretle insanların düzeleceklerine ve imanlarının
kuvvetine ve hayırlı amellere yönelmelerine işaret etmektedir. Öylesine bir
düzelme ve kuvvetli bir imana ulaşacaklar ki, onlar tek secdeyi dünya ve
içindekilere tercih edecektir. Secdeden maksat rek'attir."
4-
Âyet hususunda da değişik te'vil ve yorumlar yapılmıştır.
*
Bu hadisten anlaşılacağı üzere, Ebu Hureyre (radıyallahu anh)'ye göre,
"ona iman edecek" ibaresindeki
zamirle, ölümünden önce ibaresindeki zamir Hz. İsa'ya bakar. Yani mana
şöyle olur. "Hz. İsa ölmezden önce, Ehl-i Kitaptan herkes Hz. İsa'ya
inanacaktır." İbnu Abbas da bu te'vilde cezmetmiştir. Ondan gelen bir
rivayette: "Hiçbir Yahudi ve Nasranî, İsa'ya iman etmeden ölmez.. Lakin
ölüm anındaki imanın faydası yoktur" buyrulmuştur.
*
Müfessirler de bu meselede farklı yorumlara gitmişlerdir. Bazısına göre, ona
iman edeceklerdeki zamir Allah'a veya Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'e
racidir. Ölümünden öcneki zamir de kitabîye -ve hatta Hz. İsa'ya- racidir. Bu
durumda, Ehl-i Kitab'ın gerçek İslam inancına ererek ölecekleri anlaşılır.
Yapılan bir te'vile göre: "Ne Yahudi, ne Hıristiyan, Hz. İsa'ya (doğru
şekilde) iman etmeden ölmez." Nevevî bu görüşü şöyle açıklar: "Buna göre âyetin manası
şöyledir: "Ehl-i Kitaptan her ferd, ölüm gelip (âyet ve hadiste haber
verilen) ruhun çıkmasından önce, sekerât anında hakikatları gözle gördükten
sonra Hz. İsa'nın Allah'ın kulu, Allah'ın bir cariyesinin oğlu olduğuna
inanacak. Ancak o halde bu iman, şu
mealdeki âyette de ifade edildiği üzere ona fayda vermeyecektir: "Yoksa
Allah katında makbul olan tevbe, ömürleri boyunca günahları işleyip de, nihayet
herbiri ölüm gelip çattığında "Ben şimdi tevbe ettim" diyenlerin veya
kâfir olarak ölenlerin tevbesi değildir. Öyleleri için biz acı bir azab
hazırladık." (Nisa 18) buyrulmuştur."
Nevevî
bu te'vili daha mâkul bulur. "Çünkü der, önceki te'vilde "Ehl-i
Kitapla sadece Hz.İsa'nın inme zamanına
hazır olan ehl-i kitap kastedilmiş olmaktadır. Kur'an'ın zahiri ise
bütün Ehl-i Kitab'a şamildir: Hz İsa'nın inme zamanındakiler olsun, daha önce
yaşayanlar olsun farketmez."
*
Bazı İslam alimleri: "Diğer peygamberler değil de Hz. İsa'nın inmesi,
Yahudileri reddetme hikmetine dayanır. Çünkü onların iddiasına göre, Hz. İsa'yı
öldürdüler. Allah ise onların yalanlarını beyan etti" demiştir.
*
Şu da söylenmiştir: "Hz. İsa, Hz. Muhammed ve ümmetinin sıfatını görünce
Allah'a dua edip, kendisini de bu ümmetten kılması talebinde bulunmuş, Allah
da duasını kabul etmiştir. Böylece, onun
hayatını, ahirzamanda bir müceddid olarak inme vaktine kadar ibka etmiştir.
Günü gelince yeryüzüne inip, Deccal'ı öldürecektir. Onun inişi Deccal'ın zuhur
zamanına tesadüf edecektir."
İbnu
Hacer önceki görüşü daha mâkul bulur.
*
Hz. İsa inince, yeryüzünde ne kadar kalacağı, ihtilaflıdır:
**
Bazı rivayetlerde yedi yıl kalacaktır.** Bazı rivayetlerde, indikten sonra
evleneceği ve 19 yıl daha yaşayacağı ifade edilmiştir.
**
Bir başka rivayette ise 40 yıl kalacağı söylenmiştir.
*
Hz. İsa ile ilgili bir rivayet de şöyledir: "Hz. İsa, üzerinde kızıl
toprak renginde iki elbise olduğu halde iner; salibi kırar, hınzırı öldürür,
cizyeyi kaldırır, insanları İslam'a çağırır. Allah onun zamanında, İslam hariç
bütün dinleri ortadan kaldırır. Yeryüzüne emniyet gelir. Aslanlar develerle
otlar. Çocuklar yılanlarla oynar."
*
Hz. İsa'nın semaya çekilmesinden önce ölüp
ölmediği hususunda da ihtilaf edilmiş ise de bu meselede esas olan, şu mealdeki
ayettir: "O vakit Allah buyurdu ki: "Ey İsa! Seni, ecelin geldiğinde
öldürecek olan benim. Seni ben semaya yükselteceğim. Yahudilerin suikastinden
tertemiz kurtaracağım... (Al-i İmran 55).
*
Hz. İsa semaya çekildiği zaman kaç yaşında olduğu da ihtilaflıdır; 33
denmiştir, 120 denmiştir.
ـ5005
ـ2ـ وعن جابر
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #: َ
تَزَالُ
طَائِفَةٌ
مِنْ أمَّتِي
يُقَاتِلُونَ
عَلى الْحقِّ
ظَاهِرينَ
الى يَوْمِ
الْقِيَامَةِ.
فَيَنْزِلُ عِيسى
ابْنُ
مَرْيَمَ فَيَقُولُ
أمِيرُهُمْ:
تَعالَ صَلِّ
لَنَا. فَيَقُولُ:
َ. إنَّ
بَعْضَكُمْ
عَلى بَعْضٍ
أُمَراءُ،
تَكْرِمَةِ
اللّهُ
تَعالى
لِهذِهِ ا‘مَّةِ[.
أخرجه مسلم .
(5005)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye
kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner.
Bu Müslümanların reisi: "Gel bize namaz kıldır!" der. Fakat Hz. İsa
aleyhisselam: "Hayır! der, Allah'ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emîrsiniz!" [Müslim, İman 247.]
ـ5007
ـ4ـ وعن أم
سلمة رَضِيَ
اللّهُ
عَنْها قالت: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّه#:
الْمَهْدِيُّ
مِنْ عِتْرَتِي
مِنْ وَلَدِ
فَاطِمَةَ
رَضِيَ اللّهُ
عَنْه[. أخرجه
أبو داود .ِ
(5007)-
Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resululah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki:
"Mehdi
benim zürriyetimden, kızım Fatıma'nın evladlarındandır." [Ebu Davud,
Mehdi 1, (4284).]
ـ5008
ـ5ـ وعن أبِي
إسْحَاقَ
قَالَ: ]قَالَ
عليٌّ رَضِيَ
اللّهُ عَنْه،
وَنَظَرَ الى
ابْنِهِ
الحَسَنِ
رَضِيَ اللّهُ
عَنْه. فقَال:
إنَّ ابْنِى
هذَا سَيِّدٌ
كَمَا
سَمَّاهُ
رَسُولُ
اللّهِ #،
وَسَيَخْرُجُ
مِنْ
صُلْبِهِ
رَجُلٌ
يُسَمِّى
بِاسْمِ
نَبِيّكُمْ،
يُشْبِهُهُ
في الْخُلْقِ وََ
يُشْبِهُهُ
في الْخَلْقِ
ثُمَّ ذَكَرَ قِصَّةَ
يَمْ‘ ا‘رْضَ
عَدًْ[. أخرجه
أبو داود .
5. (5008)- Ebu İshak anlatıyor: "Hz. Ali (radıyallahu anh),
oğlu Hasan (radıyallahu anh)'a baktı ve: "Bu oğlum, Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın tesmiye buyurduğu üzere Seyyid'dir. Bunun sulbünden
peygamberinizin adını taşıyan biri çıkacak. Ahlakı yönüyle peygamberinize
benzeyecek; yaratılışı yönüyle ona benzemeyecek" dedi ve sonra da yeryüzünü adaletle dolduracağına
dair gelen kıssayı anlattı." [Ebu
Davud, Mehdî 1, (4290).]
AÇIKLAMA:
Mehdi, ahirzamanda gelip, Müslümanların
dinlerini tecdid edeceğine inanılan zata denir. Kelime olarak hidayet kökünden
gelir. Allah'ın hidayetine ermiş manasını taşır, ancak hidayete erdirecek
manasını da ifade eder.
Mehdi üzerinde çok sayıda hadis
gelmiştir. Alimler bunu mütevatir kabul
eder. Sadece İbnu Haldun bu hadislerin zayıf olduğu iddiasını ileri sürmüştür.
Onun bu görüşünü İslam uleması kabul etmemiş "batıl"lıkla
damgalamıştır. Ebu Davud şarihi Azimabadi'nin belirttiği üzere, Resulullah'tan
beri, "Müslümanların kâffesi" ahirzamanda, Ehl-i Beyt'e mensup bir
zatın çıkıp dini güçlendirebileceğine, adaleti
hakim kılacağına, Müslümanların ona tabi olup İslam beldelerinde
hakimiyet kuracağına, bu kimseye Mehdi deneceğine inanmıştır. Bu inanç meşhur
olmuştur.
Deccal'in, Mehdi'nin çıkması ve bunlardan sonra kıyamet alâmeti olarak
bazı hadisatın zuhuru sahih rivayetlerde gelmiştir. Bazı rivayetlere göre
Mehdi'den sonra Hz. İsa inecektir. Bazılarına göre de, ikisi aynı zamanda
çıkacak ve Hz. İsa Mehdi'ye yardımcı olacak, birlikte Deccal'i öldürecekler,
Hz. İsa, Mehdi'nin arkasında namaz kılacaktır.
Zikri geçen ve mütevatir derecesine ulaştığı kabul edilen hadisler Ebu
Davud, Tirmizî, İbnu Mace, Bezzar, Hakim, Taberânî, Ebu Ya'la el-Mevsılî gibi
meşhur imamlar tarafından tahric edilmiştir. Bu hadisleri Hz. Ali, İbnu Abbas,
İbnu Ömer, Talha, İbnu Mes'ud, Ebu Hureyre, Enes, Ebu Said el-Hudrî, Ümmü
Habibe, Ümmü Seleme, Sevban, Kurre İbnu İyâs, Ali el-Hilâlî, Abdullah
İbnu'l-Haris İbni'l-Cez' radıyallahu anhüm ecmain gibi Ashab'ın en tanınmış kişileri rivayet
etmiştir.
Bu rivayetlerin senetleri arasında zayıf olanları var ise de, hasen ve
sahih olanları da var. Esasen tevatür derecesine ulaşan rivayetlerde zayıflar
nazar-ı itibara alınmaz.
Günümüzde, daha ziyade batı menşeli telkinlerle olduğu anlaşılan bir
fikir, İslam'da Mehdi inancının yokluğu iddiasını yaygınlaştırmaya
çalışmaktadır. Dinî kaynaklara inemeyen veya kesif propagandanın tesiriyle sathî nazar eden bir
kısım insanlar tarafından benimsenen bu iddiaya göre, Mehdilik inancı İslam'da
yoktur, sonradan girmiştir. Bunların en
büyük dayanakları İbnu Haldun'dur. Fikirlerini isbatta kendilerince bir kısım
deliller de ileri sürmektedirler.
Şöyle ki:
1) Kur'an-ı Kerim Mehdi'den bahsetmiyor.
2) Buhârî, Müslim gibi en muteber kaynaklarda Mehdi ile ilgili hadisler
mevcut değildir.
3) Mehdi ile ilgili haberler haber-i vahiddir.
4) Bu inanç, her dinde görülen bir efsaneden ibarettir, bir kısım kötü
niyetlilerin istismarına açık kapıdır vs.
Şimdi bunları kısaca açıklayalım:
1) KUR'AN'DA MEHDİ MESELESİ: Kur'an-ı Kerim'de Mehdi'den bahsedilmiyor
iddiası hem doğrudur, hem yanlış. Eğer bunu, Deccal meselesinde olduğu gibi, kelime olarak
ararsak yoktur, bu bakımdan doğrudur. Ancak, Mehdi'yi mefhum olarak Kur'an'da
ararsak, demek, söz götürecek bir
husustur.
Mehdi'yi mefhum olarak ele aldık mı, dindeki bozuklukları ıslah edici,
cemiyete çöken zulmü, kötülükleri
giderici, adaleti hakim kılıcı bir kurtarıcı şeklinde anlamak zorundayız.
Yukarıda kaydedilen hadislerden anlaşılan budur.
Bu manada Kur'an-ı Kerim'de mîsak ayetleri var. Yani her peygamberin,
kendisinden sonra gelecek bir kurtarıcıyı ümmetine haber verdiği, o kurtarıcı geldiği takdirde,
ona uyacakları hususunda onlardan mîsak (kesin söz) aldığı bazı ayetlerde
belirtilmiştir.
Alimler bu âyetten başka diğer
bir kısım Kur'anî ve Nebevî nasslara
dayanarak Hz. Adem'den itibaren bütün peygamberlerden, hem kendilerinden sonra
gelecek peygamber ve hem de bizzat Hz. Muhammed hakkında mîsak alındığını
belirtirler. Her peygamberden alınan mîsak hususunda kaydettiğimiz âyet sarih değil ise de, İbnu Abbas ve Hz. Ali
(radıyallahu anhüm)'den kaydedilen şu beyan sarihtir:
مَا
بَعَثَ
اللّهُ
نَبِيّاً
اَِّ اَخَذَ
عَلَيْهِ
الْمِيثَاقَ
لَئِنْ
بَعَثَ
اللّهُ مُحَمّداً
وَهُوَ حَيّ
لَيُؤْمِنُنَّ
بهِ وَلَيَنْصُرَنَّهُ
Hadisin devamında Ümmetlerinden belirtilmektedir.
Nitekim İncil'de olsun Tevrat'ta olsun, onların maruz kaldığı bütün
tahrifata rağmen Resulullah'ı haber veren pek çok âyet halen mevcuttur.
Hüseyin-i Cisrî, Risale-i Hamidiye adlı te'lifinde bu ayetlerden 110 kadarını
göstermiştir. Bu kitap, dilimize çevrilmiş ve basılmıştır. İncil ve Tevrat'taki
ayetler umumiyetle bilinen, duyulan bir husustur, merak eden çabucak bulabilir.
Bizce daha ilgi çekici olanı, semavî kitaplar deyince; hatıra gelmeyen,
Zerdüştlerin, Brahmanların, Budistlerin mukaddes kitaplarında da Hz.
Peygamber'den bahsedilmiş olmasıdır. Bizim inancımız o kitapların asıllarının
semavî olduğunu kabule müsaittir. Hatta Fahr-ı Âlem'in onlarda zikri,
asıllarının semavî olduğu hususunda bize yakin verir. Bu cümleden olarak,
Osmanlıların son zamanlarında Asya devletlerini dolaşan meşhur seyyah
Abdürreşid İbrahim'in hatıralarında görüyoruz ki, bir Budist rahip mukaddes
kitaplarında Hz. Muhammed'in zikredildiğini ve Muhammed'in peygamberliğini
inkâr etmenin mümkün olmadığını söylediğini nakleder. Muhammed Hamidullah'ın
“Resulullah Muhammed” adlı kitabında bu
meselenin o kitaplardan detaylı şekilde tahkikini görmekteyiz. Hz. Adem'den
beri her peygamberin, ümmetini;
1- Kendinden sonra gelecek peygambere uyması.
2- Geldiği zaman Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'i tanıması
hususlarında uyardığı, mîsak aldığı, hatta Fahr-ı Âlem'in belli başlı mümeyyiz vasıflarını öğrettiği
hususunda ikna olabilmemiz için adı geçen kitaptan bazı pasajlar sunacağız.
Müellif, önce Hz. Adem ve onun oğlu Şit aleyhima' sselam'dan söz eder.
"Pek tabiidir ki biz Hz. Adem'in ve
keza onun oğlu Şis (Şit) peygamberin sahip oldukları kitapların içindekilerini
bilememekteyiz. Bize kadar gelen en eski
bilgi, öyle anlaşılıyor ki İdris Peygamber hakkındadır. İslamî kaynaklar bu
peygamberin yazıyı icad ettiğini söylemektedirler. Yahuda'nın bir mektubuna
nazaran, durum şöyledir (İncil, Yahuda'nın Mektubu, 14 ve 15. cümleler):
"Adem'den sonra gelen İdris de şunları önceden haber vermiştir:
"Bilin ki Rab on binlerce veli ile gelip herşey hakkında nihaî hükmünü
verecektir: Allah'a karşı gelerek işledikleri günahkâr fiil ve hareketlerden,
ona karşı sarfettikleri günahkâr, sert sözlerden dolayı günah işlemiş olanların
hesabı görülecektir.
"Hıristiyan müfessirler, bu sözlerden "gelecek olan bir kimse
varlığına dair bir ön haber
(beşaret)" neticesi çıkarırlar. Ancak İdris Peygamber'in bu ön haberinin
kalan kısmı maalesef tamamen kaybolmuştur; elimizde bulunmamaktadır. (Kütüb-i Sitte Tercemesi Cilt 14 Sayfa 279)
Âhirzamanda
Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal'ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle
din-i hakka girerler. Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: Yeryüzünde Allah Allah
diyenler bulundukça kıyamet kopmaz." Böyle umumiyetle imana geldikten
sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?
Hadîs-i
sahihte rivayet edilen: "Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın geleceğini ve
şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal'ı öldüreceğini" imanı zaîf
olanlar istib'ad ediyorlar. Onun hakikatı izah edilse, hiç istib'ad yeri
kalmaz. Şöyle ki:
O hadîsin ve
Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri mana budur ki:
Âhirzamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:
Nifak
perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan namında müdhiş
bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine
çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan,
ehl-i velayet ve ehl-i kemalin başına geçecek Âl-i Beytten Muhammed Mehdi
isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyan'ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı
münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.
İşte böyle
bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa
Aleyhisselâm'ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini
zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hazır
Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan
sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi
İslâmiyete inkılab edecektir. Ve Kur'ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı
manevîsi tâbi' ve İslâmiyet metbu' makamında kalacak; din-i hak bu iltihak
neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı
iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına
galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle
bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir
Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in va'dine istinad ederek haber
vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey' va'detmiş,
elbette yapacaktır. Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı
vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine
girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül
ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle
dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı, İsa dinine
ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan
ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi
ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed
giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil.. belki onun
hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette
gönderecek.
Hazret-i İsa
Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım
değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet
derecesinde herkes onu tanımayacaktır.(Bediuzzaman Mektubat Sayfa 50-51)
Konu – 2:
“Yani yeryüzündeki en adi bir maddeden “topraktan” yaratılan insana
Allah: daha sonra, nefesini veya kanını, damarını yada sinirini değil, kendi
ruhunu ona üflüyor, yani insanın dilinde (en yüce olarak) geçen bir nesneyi...”
(Ali Şeriati, İnsan Sayfa 15)
Cevap – 2:
Burada da bilerek veya bilmeyerek
Allah, sanki bizlere benzer etten, kemikten yaratılmış bir mahlukmuş gibi “nefesini veya kanını, damarını, yada sinirini
değil kendi ruhunu ona (Adem’e) üfledi” diyor. Bu sözleri, bu sıfatları
Allah’a nasıl yakıştırabiliyor? Allah’ın eti, siniri, kanı olur mu.?
Ayrıca insanın mayası olan toprak
onun iddia ettiği gibi en adi mahluk değildir. Hem temizdir. Üzerinde seccade
olmadan da namaz kılınır. Hem de temizleyicidir. Toprağı elimize, yüzümüze
sürer onunla teyemmüm ederiz. Abdestsizlikten hatta cünüplükten temizleniriz.
Ayrıca insanlar, cinler ve bütün canlıları, Allah’ın lutfuyla toprak beslediği
gibi, bütün giyeceklerimizi, en güzel bitkileri, çiçekleri, ağaçları, tüm
renkleri, güzellikleri ve pınarları da onda yani toprakta bulmaktayız. Aslında
iblisin iddiası da öyleydi. “Ben üstünüm”
diyordu. Toprağın bir hazineler, güzellikler, bereketler manzumesi ve ateşleri
söndürecek nehirlere ve denizlere, okyanuslara sahip olduğunu düşünemiyor ve “ben ateşim, üstünüm” diye övünüyordu.
Konu – 3:
“Sonra melekler, “biz” maricin minnar
(dumansız ateş) (55/15) ten yaratılmışız, oysa insan balçıktan yaratılmış,
nasıl oluyor da onu bizden daha üstün kılıyorsun?” diye feryat ediyorlar. Allah
onlara verdiği cevapta “ben sizin bilmediğinizi bilirim, bu iki boyutlu varlığa
secde edin.” diyor! (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 16)
Cevap – 3:
Yukarıda okuduğunuz sözler,
meleklerin ifadesiymiş gibi bir âyet numarası vermiş: 55/15. Bu âyetin meleklerle
hiçbir ilgisi yoktur. Gelin karşılaştıralım. Şeriati’ nin bilgisizliği ve
yanlışı meydana çıksın. İşte âyeti kerime! “biz
cini, dumansız ateşten yarattık.” (55/15) gördüğünüz gibi beş kelimeden
ibarettir, ne melek lafı var, ne de meleklerin (bizi ateşten yarattın) iddiası
ve feryadı. Bunları nasıl uydurabiliyor.?
Konu – 4:
Burada da Havva annemizin, Adem’in kaburga çubuğundan yaratılmasına
itiraz ediyor. “Farsça’ya yanlış tercüme edilmiş.” diyor ve yine ilave ediyor.
“NİETZSCHE, gibi büyük bir adam bile şöyle diyor. (Kadını bir varlıktan,
erkekse başka bir varlıktan yaratılmıştır. Daha sonra bunlar aralarında
benzeşim geçirmişlerdir. Tarih boyunca birbirlerine karışmışlardır.) Yani bu
ikisi, köken olarak iki ayrı kökten gelmiş olarak kabul edilmişlerdir.” (Ali Şeriati,
İnsan Sayfa 17-18)
Cevap – 4:
Bu mevzudaki âyeti kerime ve
hadisi şerifleri aşağıya alıyorum. Sayın Şeriati, âyet ve hadisleri bırakmış
NİETZSCHE gibi bir gayri müslimin fikirlerini savunuyor. Yazıklar olsun.!
Âyet – 1:
خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم مِّنْ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ
“Allah sizi bir tek nefisten
(Âdem'den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz
eş meydana getirdi. Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde
çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor. İşte bu yaratıcı, Rabbiniz Allah'tır.
Mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyken nasıl oluyor da (O'na kulluktan)
çevriliyorsunuz?” Zümer sûresi âyet :
6)
(Rahim, dıştan içe doğru üç doku ile
yapılmıştır: Parametrium, Miometrium, Endonetrium dokuları. Bu dokular, ışık,
ısı ve su geçirmez zarlarla sarılmıştır. Kur’an, ışık geçirmez bu perdelere
zulmet diyor ve insanın üç zulmet içinde yaratıldığını söylüyor. Ne yüce söz,
ne ebedi mucize!)
Âyet – 2:
وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَـذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ
وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ
فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ
وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ
قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
قَالَ اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ
يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
“(Allah buyurdu ki) : Ey Adem! Sen ve
eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın!
Sonra zalimlerden olursunuz. Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini
kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf
melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve
onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece onları
hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine
göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri
onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır,
demedim mi? diye nidâ etti. (Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz
kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden
oluruz. Allah: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye
kadar yerleşme ve faydalanma vardır, buyurdu. Orada yaşayacaksınız, orada
öleceksiniz ve orada (diriltilip) çıkarılacaksınız" dedi. Ey Adem
oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık.
Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir.
Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).”(Araf sûresi âyet : 19-26)
Âyet – 3:
لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ
فَلَمَّا آتَاهُمَا صَالِحاً جَعَلاَ لَهُ شُرَكَاء فِيمَا آتَاهُمَا فَتَعَالَى اللّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Sizi bir tek candan (Âdem'den)
yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva'yı) yaratan O'dur. Eşi
ile (birleşince), eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet
taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah'a: And olsun bize kusursuz bir
çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler. Fakat
(Allah) onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği bu çocuk
hakkında (sonradan insanlar) Allah'a ortak koştular. Allah ise onların ortak
koştuğu şeyden yücedir.” (Araf sûresi
âyet : 189-190)
İblis
(şeytan) Allah Teala’ya müracaat edip, Allah Teala kıyamete kadar ona ömür
verince, hemen İblis sa’yetti (çalıştı) ki Adem’i ve Adem’in oğullarını azdıra.
Evvela Adem’in yanına geldi. Ve onunla dostluk kurmak istedi. Dedi ki: “ Ya
Adem, Allah Teala senin yüzünden beni rahmetinden uzaklaştırdı. Ve bu mülkü
benden aldı sana verdi. Ben bundan sonra seninle dostluk edecek ve senin
hizmetinde olacağım.” Adem’le Hindistan mülkünde bir yerde idiler. Adem dedi
ki: “ nasıl olsa burada bununla yaşayacağım. Hiç olmazsa bununla müdaraa
(idare) edeyim.” Adem’i şunun için aldattı ki: Adem’in Havva’dan bir oğlu doğardı.
Bir yıl yaşayıp ölürdü. Dördüncü oğluna hamile olunca İblis (şeytan) Hz. Adem’e
“Ya Adem, senin oğlanların için pek melül (üzülürüm) olurum ki, doğan tez helak
(ölür) olur.” Adem (a.s.): Hüküm Allah’ındır. Öldürmek O’nun elindedir. Ve diri
kılan O’dur.” İblis “Benim hatırama şöyle geliyor ve ben fal tutarım ki, bu
Havva’nın karnındaki oğlan gökçek (güzel) suretli, azası tamam ve ömrü uzun
ola” dedi. Adem (a.s.), “ Allah’dan ümit ederim ki öyle ola” deyince, İblis “
Eğer bu benim dediğim gibi oğlan doğarsa, bana bağışlar mısın?” dedi. Hz. Adem
“ Bağışlayayım” cevabını verdi. İblis, “ Adını benim söylediğimi koymalısın”.
Adem: “ Öyle koyayım” dedi. İblis’in adı Haris idi. “ Onun adını Abdülharis
koy” dedi. Adem “Öyle olsun” dedi. Adem’in güzel suretli, dürüst endamlı bir
oğlu doğdu. İblis “ Ya Adem, gördün mü benim falım rast geldi dedi. İmdi
(şimdi) benimle kıldığın vaad’e (sözleşmeye) vefa kıl. Bu oğluna benim kulum
de. Ta benim dahi bu oğlandan nasibim ola, hem senin ve hem benim ola”. Adem
(a.s.), Abdülharis diye isim koydu. Onun üzerine Allah Teala Kur’an’da Araf
sûresinin 190 ıncı ayetini indirdi.
(İmam Taberi-Tarih-i Taberi Terc. C.1 S.86)
Konu – 5:
“Allah insana kendi ruhundan üfleyerek onu kendi emanetçisi yapmamış
mı? O halde insan yeryüzünde Allah’ın halifesi ve onun akrabasıdır. Allah’ın ve
insanın ruhu tek bir faziletle beslenmiştir ki buda irade sahibi olmaktır...
Allah ve insan arasındaki ortaklık yada akrabalık seçme serbestliğinden, iyi
yada kötü şeyi yapmada, tuğyan ve itaat etmedeki özgürlükten gelmektedir.” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 19)
Cevap – 5:
Gördüğünüz gibi “Allah korusun”
neredeyse insanı Allah’a eş edecek. Zaten bir akrabalık ve ortaklık çıkardı.
Yine Allah’ın “itaat etme veya tuğyan
etme” de insana ortak olduklarını yazdı. Haşa! Allah, kime itaat edecek,
kime isyan edecek?
İrade sahibi olmak ve tuğyan etmek
(isyan etmek) hüner ise, İblis şeytandan daha serbest, daha uzun ömürlü ve
istediğini yapabilen başka kimse yoktur. Şeriati’ nin dediği gibi olsaydı
İblis’ in Allah’a ortak ve akraba olması lazım gelirdi. Haşa, bu sözler
küfürdür.
Konu - 6:
“Diğer
dinlerin, Allah’la şeytanın evrende varlığına ve onların birbirleriyle
savaşmakta olduklarına olan inancının aksine, İslâm’a göre evrende tek bir güç
vardır. Ve bu da Allah’ın gücüdür. Ancak insanın derinliklerinde şeytan ve
Allah savaşmaktadırlar. İnsan, bu ikisinin arasında geçen savaşa sahnelik
etmektedir.” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 21-22)
Cevap - 6:
Bu sözler de küfürdür. Çünkü
şeytanın Allah’la savaşmaya ne gücü ne de kuvveti vardır. Hatta ölmemek için
Allah’a yalvarmış, Allah’ da (c.c.) bizim imtihanımıza vesile olsun diye ona
müsaade etmiş, herkesin öleceği en son güne kadar ona mühlet vermiş ve ebedi
cehenneme koyacağını da bildirmişti. O da bu azaba itiraz edememiş, beni
cehenneme koyamazsın, yakamazsın diyememiştir. Çünkü O, Allah’ı yakinen
bilmektedir. Secde etmedikten sonra da “beni
ateşten yarattın, Adem’i topraktan yarattın” diyerek, yaratıcısının Allah
olduğunu itiraf etmiştir. Haşa! Savaşan,
Allah’la şeytan ise, insanın şeytana uymasından dolayı mesul olmaması lazımdı.
Yahut her defasında şeytan mağlup olacağından insana günah işletememesi gerekirdi.
Gerçekte mücadele şeytanla insan arasında olmaktadır.
Konu – 7:
“Geçmişteki dinlerin hilafına İslâm’daki bu dualizm, iki mabud olma
durumu, iki ilaha tapınma ve bu ikili durum tabiatta değil, bizzat insanın
içindedir.” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 22)
Cevap - 7:
Gördüğünüz gibi, bu cümlelerin de
İslâm’da yeri yoktur.
İşte Ayetler:
قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ
اللَّهُ الصَّمَدُ
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ
“De ki: O, Allah birdir. Allah
sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır.
Onun hiçbir dengi yoktur.” (İhlas
Sûresi Âyet: 1-4)
اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى
“Allah, kendisinden başka ilâh
olmayandır. En güzel isimler O'na mahsustur.” (Taha Sûresi Âyet: 8)
Konu – 8:
“İnsan, yaratıcı bir varlıktır.
Onun işi, (çalışması) ile karışmış olan bu yaratıcılık onu bütünüyle tabiattan
kopararak, Tanrıyla (yaratmada) boy ölçüştürür..” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 62)
Cevap –
8:
Bu sözlerin de İslâmda yeri yoktur. Bu sözler de küfürdür.
Konu – 9:
“Kur’ân’ın ve Tevrat’ın ifadelerinde geçtiği gibi, Adem kıssasındaki
“yasak meyveye yaklaşmak” ya da onu “yemek” bu anlamdadır. Yasak meyveyi birkaç
anlamda yorumlamışlardır. Ben “dinler tarihi” ve “İslâmoloji” derslerinde
bundan kastın “BEN BİLİNCİ” olduğunu söylemiştim.” (Ali Şeriati, İnsan Sayfa 298)
Cevap – 9:
Görüldüğü gibi bu da âyeti
tahriftir. Âyetteki yiyecek meyve ile ağaç ile ben bilncinin hiçbir ilgisi
yoktur.
Konu – 10:
“Bir
gün geldi “dünya”, hayret veren harikulade bir varlığın zuhuruna şahid oldu...
Gözüyle görüyordu ama yinede inanamıyordu. Şekilleri, sesleri, seyir çizgileri,
gidip geldikleri, eğilip büküldükleri alanlar; iş sınırları, yapısı daha
önceden belirlenmiş sürekli bir kişiliği olmayan, öbür ucu başkalarının elinde
bulunan iplere bağlı olan kukla “insancık”lar arasında, dünya aniden
şaşkınlıkla baş kaldıran birine şahid oldu... Artık iş işten geçmişti... Bu
yaratık emir dinlemiyordu, sahnenin gerisinde bulunan ve “tüm ipler elinde
olana itaat etmiyordu”. Kendisi için çizilmiş olan sınırın dışına çıktı, yasağı
deldi. Her şey üzerinde hakim olan otoriteye baş kaldırarak “ÖZERKLİK” kazandı
“insancık”lar kendilerine ulaşan kaza gereğince ve önceden yapılarına konulmuş
olan “kadere” göre dönüp duruyorlar, zinciri kırarak kendi başına dolaşan
sadece oydu. Kendi iradesinin “kaza” sına göre hareket ediyordu. Kendisi için
önceden yazılmış alın yazısına el atarak onu değiştiriyordu. Her sınırı
geçiyor, her “hadd” i aşıyordu... Nizam, intizam demeyip her şeyi yan yana katıyordu...
Başkalarının işine de karışıyordu. İlginçtir ki diğer insancıkların boyunlarına
da “ferman” yularını geçirerek kendi peşinden sürüklüyordu. Her şeyi “oyun”
laştırıyor, yoldan çıkarıyor ve yol gösteriyor, başka bir yöne gönderiyor,
başka bir yöne yönelmekte ondan etkileniyordu...Kendisini yeniden yaratıyor,
sahnenin düzenine el atarak onu istediğine göre değiştirmek için, istihdam
etmek için alt üst etmek, diğer yolları kapayarak yeni bidat bir yol icat etmek
için elinden geleni yapıyordu...
(Ali Şeriati,
İnsan, Sayfa 303’304)
Cevap – 10:
Gördüğünüz gibi bu ifadelerde
ölçüsüz. Tekrar okuyalım! Bakın Hz. Adem’
i nasıl tanıtıyor:
“Artık iş işten geçmişti... Bu yaratık emir dinlemiyordu, sahnenin
gerisinde bulunan ve “tüm” ipler elinde olana itaat etmiyordu... Her şey
üzerine hakim olan otoriteye (yani Allah’a) baş kaldırarak “özerk” lik kazandı” cümleleriyle Hz. Adem’i, haşa Allah’a baş kaldırarak asi olan bu baş kaldırışı
neticesi galip gelerek “özerk” lik
kazanan bir isyancı, bir asi seviyesine düşürüyor. Halbuki ileride göreceğiniz
gibi Hz. Adem, İblisin hilesi,
yeminle aldatması, unutturması sonucu ve boş bulunarak yasak meyveyi yedikten
hemen sonra, pişman olmuş, “Ya Rabbi
nefsimize zulmettik bizi bağışla” diyerek tövbe etmişlerdi.
Yine şu satırlarında: “kendisi için önceden yazılmış alın yazısına
el atarak onu değiştiriyordu” diyor.
Halbuki kaderi ilahi katiyen değişmez, onu kimse değiştiremez.
Yine devam ediyor: “Her sınırı geçiyor, her haddi aşıyordu,
nizam ve intizam dinlemeyip her şeyi birbirine katıyordu.” Sözleriyle de Hz. Adem’i bir cahil anarşiste benzetmiyor mu?
Konu – 11:
“Tevrat’ta açık bir şekilde, Kur’an’da ise göndermelerle işaret
edildiği gibi Adem’in şeytan aracılığıyla yediği yasak meyve “GÖRÜRLÜK” tür,
açık bilinçtir. Bilinçsiz (bundan dolayı da günahsız) olan iradeden ve “görme”
den yoksun olan Adem baş kaldıramayan bir hayvan ve bir bitki konumundadır.” (Ali Şeriati,
İnsan Sayfa 352)
Cevap – 11:
Buradaki ifadeler de karmaşık
kelimelerden ibaret cümleciklerdir. Yasak meyve için geçen sayfalarda “ben bilinci” demişti. Burada ise “görürlüktür”
diyor. Haram ve yasak olan meyveyi ve onun yenilmesini övüyor ve “bilinçsiz bundan dolayı da günahsız olan” iradeden ve “görme” den yoksun olan Adem “baş
kaldıramayan bir hayvan ve bir bitki konumundadır” diyor. Halbuki Adem’e bilgi bizzat Allah tarafından vasıtasız
olarak verilmişti. Ve meleklerin secde etmelerinden önceydi. Henüz Havva yaratılmamıştı. Meyvenin
yenilmesi hadisesi ise bundan çok sonra olmaktadır. Hz. Adem tamamen bilinçlidir
ve görüş sahibidir. Aynı zamanda “Allamel esma” (isimleri öğreten) şöhretine
kavuşmuştur. Şeriati, yukarıdaki iddiasıyla da Allah’a daimi ibadet ve itaat
eden bütün melekleri ve günahlardan beri ve masum olan tüm peygamberleri baş
kaldırıp isyan etmedikleri için küçümsüyor. Onlara: “baş kaldıramayan bir hayvan ve bir bitki” yaftası basıyor olmaz
mı? Bu ise onlara büyük bir hakaret değil midir.?
Konu -12:
“İnsan önceleri “öz”e
sahip değildir, “öz”ü varlığından sonra oluşmaktadır. Tanrı insanı
yarattığında, “insan”lık özelliği, bir sûret(şekil)i, (başı vs) aklı, yaratıcılığı,
şerliliği, sevgisi, kindarlığı, olmayan bir varlık yaratmıştı. Bizim, insani
nitelikler olarak bildiğimiz şeylerin hiçbirine sahip değildi.
İnsanı, aşka, kine,
fedakarlığa, yüceliğe, akla, mantığa, bilgiye ve ilahi bir yaratım ve duyguya
sahip olan varlık olduğunu söylediğimiz de onun niteliklerinden bir kısmını
söylemiş oluruz. Bir yazarın ifadesiyle
“kendi kendinin geleceğidir.” Yani, daha önceleri İşte insanın –kural dışı olarak’ varlığının
özünden önce yaratılışı bu anlamdadır. Burada, bu durumda, ister teist ister
ateist olalım, insana en büyük ayrıcalığı vermiş oluruz. Bu da insanın
yaratıcılık niteliğidir.” (Ali Şeriati, İnsan S.387’389)
Yine Ali Şeriati aynı kitabında şöyle söylüyor:
“Ve sen ey
insan! Allah’ ın bu mesajına kulak ver! Kulak ver ki nirvanaya ulaşmak
için gök ve yer arasındaki uzun
aralıkları kat etmen için, bedene olan tutsaklığının devam etmesi, toprak
zincirinde yeryüzünde kalman gerekir. Teslim, riyazet (eksersiz)’iyle, ibadet
işkencesiyle, Allah’ ın hulul (!) yolunu senin ruhunu ondan bir dalga olduğu, o
kaynağa giden yolu düzlemen gerekir. Sen bu toprak tutsaklığında kendi
bağımsızlığını elde edebilirsin, Allah da mahvolabilirsin, böylece bunların hepsini de elde etmen mümkündür.”
(Ali Şeriati, İnsan S.430’431)
Cevap – 12:
Yukarıda okuduğumuz gibi burada da
kabul ettiği acayip fikirleri ve saçma görüşleri aşılamaya çalışıyor. Bazı
satırları tekrar okuyalım:
“İnsanın varlığı, ne Tanrının zihninde ve ne de başka bir yerde
onun nitelikleri olmadan (tamtakır bir halde) yaratılmıştır. Daha sonra bu
varlığın bizzat kendisi yaratıldıktan sonra bu nitelikleri yaratıyor. Bir aşçı düşünün ne pişirmek istediğini bilmiyor..” derken, haşa Allah’ı ne pişireceğini bilmeyen aciz bir aşçıya
benzetiyor. Ve Allah’ı bilgisizlik ve acizlikle suçluyor. Ve “insan kendi kendisinin yaratıcısıdır” diyerek
büyük bir yanlışlığa düşüyor. Halbuki Allah; olmuş, olacak, gizli, aşikar her
şeyi bilen, her türlü kabiliyetleri var eden, her zerreyi ve her şeyi ilim ve
hikmetle yaratandır.
Gördüğünüz gibi Ali Şeriati’ nin
bu görüşleri de tamamen İslâm’a ters düşmektedir ve küfürdür.
Fakat bizden önce İran’daki “İslâm Mektebi” dergisinin müdürü, “genç neslin kurtuluşu” adlı kuruluşun
sorumlusu, ünlü yazar ve dini tebliğci ve “El’mizan”
tefsirinin mütercimi Nasır Mekarim’i Şirazi beyin; Ali Şeriati’yi bu tip
fikirlerinden dolayı “küfür” le
suçladığını ve hücumlarda bulunduğunu, aynı kitabın 299 ncu sayfasında Şeriati itiraf etmektedir.
Zamanımızda
en çok sorulan sorulardan biri de KADER konusudur. Cibril hadisi dediğimiz:
Cebrâil’in (a.s.) uzaktan gelmesine rağmen üstü hiç toz olmamış bir insan
sûretinde huzuruna gelip, ashabıyla oturmakta iken Resûlullah (s.a.s.)
efendimizin önünde diz çökerek; “İman
nedir ya Resullallah”? diye sormuş. Resûlullah (s.a.s.) efendimiz de : Allah’a, Meleklerine, kitaplarına,
Resûllerine, Ahiret gününe, Kadere, Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna,
Öldükten sonra dirilmeye inanmaktır” buyurunca; “doğru söyledin ya Resûlallah!” dediği hadisi şerife dayanılarak, imanın esaslarından biri
olarak kabul edilen KADER inancı,
bin dört yüz küsür senedir devam ettiği halde, bu anlayışı inkar edenler o
asırlarda da tek, tük çıkmış, şimdi de çıkıyor. Tabii günümüzde bunların başında yine Prof. Sayın Öztürk ve hocası Prof. Sayın Hüseyin Atay, onların ardından da Prof.
Sayın Süleyman Ateş geliyor.
Önce Sayın Öztürk’ün “Kur’an’daki İslam” kitabından, bunların görüşlerini aşağıya
alıyorum:
Diyorlar ki:
Kader; ölçü,
düzen, takdir, ahenk demektir. Kur’an da kader kelimesini hep bu anlamda
kullanır.
Bu kelimenin
resmî akide içinde iman şartlarının
altıncısı olarak gösterilmesi Kur’an’daki (Allah’ın tavır ve tarzı) anlamında
kabul edilebilir. Bu anlamda kadere imanın Kur’an bünyesinde yer aldığını söyleyebiliriz.
Kur’ân-ın onay vermediği kader, kelam ve fıkıh kitaplarının bahsettikleri insan
fiillerinin Allah tarafından önceden belirlenmiş olması anlamındaki kaderdir.
Başka bir deyimle, Kur’an’daki kader kavramının insanın iradesi ile ilgili bir
yanı yoktur. Kavramı bu yönde açıklayan hadis patentli rivâyetlerin, sonraki
devirlerin mezhep çatışmaları sırasında uydurulmuş sözlerdir.
Kur’an’daki
kaderin, hayatın ve kâinatın kanunları anlamında olduğunda hiçbir tereddütümüz
yoktur. Bu çerçevede olmak üzere kader, insana da uzanır.
Kader meselesi
üzerinde Türkiye’de en önemli çalışmalardan birini yapmış olan sonuçta Kur’ân-ın Müfessir Süleyman Ateş’in kanaati de küçük
nüanslarla budur.” (Kur’an’daki İslam s.93-94 Y.N.Öztürk)
Sn. Öztürk’ün
hocası Prof. Hüseyin Atay’ın ve
ekibinin inancına göre Allah (c.c.) insanın ne olacağını bilemez: (11.12.1999
gecesi Hulki Cevizoğlu’ nun ceviz
kabuğu programında saat 03:00
sıralarıydı.) Hulki Cevizoğlu ona
sordu:
“Hocam kader
var mıdır, bu hususta ne dersiniz.?
“Onların
anladığı mânada kader diye bir şey yoktur. Kader demek her şeyin ölçüyle
yaratılması demektir.
“Hocam Allah insanın ne yapacağını bilemez mi?
“Hayır bilemez.
Bilir dersem kaderi kabul etmiş olurum.
“Hocam ne
diyorsun? Allah kendi yarattığı kulunun ne olacağını bilemez mi?
“Hayır bilemez.
“Bir deniz düşünün, denizin içinde çeşitli balıklar yaşamakta, istedikleri gibi
dolaşıp hareket etmektedirler. Bunlar denizin içinde olduğu halde, deniz
bunların ne yapacaklarını bilemez ve onlara müdahale edemez; işte bizde
Allah’ın ilminin içindeyiz, fakat Allah bizim ne yapacağımızı, ne olacağımızı bilemez.” demişti.
Bu sözler, insanı şüphesiz inkara götürür.
Çünkü, gaybları da, gayb olmayanları da yaratan bizzat Allah (c.c.)’dır, olmuş
ve olacak her şeyi O bilir.
Başka bir ceviz kabuğu programında yine Sayın Öztürk ve Mustafa İslamoğlu ile beraber iken, Sayın Atay “Akıl Kur’an’dan
üstündür” demişti de; hiç birinden ses çıkmamıştı, hatta Sayın İslamoğlu dahil.
“Akıl
Kur’an’dan üstündür” diyen Sn. Atay! Size soruyorum!
Yaratılmış olan denizi; yaratıcısı olan Allah’a nasıl denk
tutuyorsunuz,? her şeyi yoktan var eden yaratan Allah’la nasıl kıyas ediyor ve
yaratıcı Allah’ı, onun yarattığı aciz bir denize benzeterek, yarattığı insanın
ne olacağını bilemeyecek kadar aciz bir Allah tanımı yapıyorsunuz? Çok güvendiğiniz ve Kur’an’dan üstün
dediğiniz aklınız, yaratıcı Allah ile, yaratılan denizi nasıl eşit
tutabiliyor.? “Deniz balığın
ne yapacağını bilemediği gibi Allah’ da insanın ne olacağını bilemez” diyebiliyorsunuz.? Sayın Atay!
Yoksa sizin aklınıza göre: fuhşa batanların, ateist, satanist, sokaklarda yatan
uyuşturucu tutkunlarının ve puta tapanların akılları da mı haşa Kur’an’dan
üstün.? İlahiyatta okuyup halkı aydınlatacak yarının ilim adamlarını bu
mantıkla mı yetiştiriyorsunuz.? Yazıklar olsun! Halbuki Kur’an Allah kelamıdır,
ezelidir, hiç kimsenin aklı Kur’an’dan üstün olamaz. Allah hidâyet versin...
Amin.
Bu konudaki âyet ve hadislere gelmeden önce,
İslami Bilimler Ansiklopedi’sinden kaderle ilgili bölümü alıyorum.
KADER:
Yüce Allah’ın
sonsuz ilmi ile evrende olan ve olacak olan bütün varlık ve gelişmelerin,
öncesini ve sonrasını bilip, ona göre takdir ve tayin etmesi. Olmuş ve olacak
her şeyin Allah’ın bilgisi ve isteğiyle olduğunu kabul etmek imanın
şartlarındandır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
(Kamer: 49)
KAZA
VE KADER:
Yüce Allah’ın
ezelde takdir ettiği şeylerin (kaderin), zamanı gelince yürürlüğe geçmesi,
gerçekleşmesi kazadır. Kaza ve kader kavramları bir birini tamamlar. Bilindiği
gibi kader yüce Allah’ın olacak olan her şeyin ne zaman, nerede ve nasıl
gerçekleşeceğini bilmesi ve bildirmesi (tayin ve takdir etmesidir). Kaza ise bu
belirlenen şeyin vakti gelince Allah tarafından yaratılması uygulamaya
konulmasıdır. Kaza ve kader birisidir.
Yani bir kişinin iman etmiş olması için kaza ve kaderin gerçekliğine, hayır da
olsa, şer de olsa her şeyin Allah’dan geldiğine inanması gerekir.
Buna rağmen
kaza ve kader meselesi İslâm alimleri arasında en çok tartışılan konuların
başında gelir.
Çünkü bu konu
son derece hassas ve derin bir konudur. En iyisi kaza ve kader konusunda
Resulullah’ın yaptığı uyarıyı dikkate
alarak, onun aklın idrak ve seviyesini aştığını ve fazla derine dalınmaması
gerektiğini bilmektir. Yalnız her şeyin Allah’ın takdiriyle olduğunu ve ancak
O’nun izniyle gerçekleştiğini bilmek ve inanmak gerekir. Çünkü yüce Allah buyuruyor
ki: (Furkan: 2)-(İslâmi Bilgiler Ans. C.2 Hikmet N. S. 112,134-135)
Buraya ünlü İslâm
büyüklerinden ve Allah dostlarından Abdülkadir
Geylani Hazretlerinin İlahi Armağan Fethu’r-Rabbani isimli kitabından bir
bölüm alıyorum:
“Kader başa geldiği zaman gönderene kafa
tutmak, inancı öldürür; Tevhid (Allah’ı birleme) – nurunu söndürür; Tevekkül ve
ihlâsı yok eder.
İman sahibinin kalbi, niçin ve neden
olduğu, gibi sözleri bilmez. Belki “şundan veya bundan oldu”, gibi yersiz
lafları da dile getirmez. Bildiği tek şey vardır. O da:
-Baş üstüne, hoş geldi; Safalar getirdi...
diye karşılamaktır.”
(Bu konuşma Pazar sabahı Ribat’ta yapıldı.
Konuşma tarihi Hicri 3 Şevval 545 Miladi, 1150)-(İlahi Armağan Fethu’r-Rabbani
S.18 Bedir Yayınevi)
Bu bölüme kaderle ilgili âyetleri ve hadisleri
alıyorum.
Âyetler :
مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ
لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“Yeryüzünde
vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan
önce, bir kitapta yazılmış olmasın.
Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz
ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü
Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.”(Hadid Sûresi
Âyet: 22-23)
فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَّقَدْ جِئْتَ شَيْئًا نُّكْرًا
“Yine yürüdüler. Nihâyet bir erkek
çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Musa dedi ki: Tertemiz bir
canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha!
Gerçekten sen fena bir şey yaptın!”(Kehf
Sûresi Âyet : 74)
وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا
"Erkek çocuğa gelince, onun
ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve
nankörlüğe boğmasından korktuk."(Kehf
Sûresi Âyet:80)
فَأَرَدْنَا أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِّنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا
“(Devam etti:) "Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin."(Kehf Sûresi Âyet :81)
وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا
"Duvara gelince, şehirde iki
yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir
kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve
Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden
yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur."(Kehf Sûresi Âyet :82)
Allah insanın ne olacağını bilemez, diyen
Sayın Atay ve kader yoktur, diyen
Sayın Öztürk ve o görüşte olanlara
soruyoruz; kader yoksa Hızır (a.s), geminin akıbetini (sonrasını), duvarın
altında hazinenin gömülü olduğunu ve
rastladıkları çocuğun azgın ve kafir olacağını
nasıl bildi?
Âyetler:
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلاَّ بِإِذْنِ الله كِتَابًا مُّؤَجَّلاً وَمَن يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَن يُرِدْ ثَوَابَ الآخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ
“Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah'ın
iznine bağlı olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya
nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, ona
da bundan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.”(Âl-i İmran Sûresi Âyet:145)
مَّا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا
“Allah'ın, kendisine helâl kıldığı
şeyde Peygamber'e herhangi bir vebâl yoktur. Önce gelip geçenler arasında da
Allah'ın âdeti böyle idi. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir
kaderdir.”(Ahzap Sûresi Âyet: 38)
وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
“Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz
dileyemezsiniz.”(Tekvir Sûresi Âyet: 29)
وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا
“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi
(izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi
bilendir, hikmet sahibidir.”(İnsan
Sûresi Âyet: 30)
وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلكِن يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَلَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
“Allah dileseydi hepinizi bir tek
ümmet kılardı; fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.
Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.”(Nahl Sûresi Âyet: 93)
Bu okuduğumuz son iki âyette: “Biz dilemezsek siz dileyemezsiniz. Dilediğimizi saptırır,
dilediğimizi doğru yola iletiriz.” buyruğu kaderin
ispatı için kâfi değil midir.?
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ
“(Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek
sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri
alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin
elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de
geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine
de sayısız rızık verirsin.”(Âl-i İmran
Sûresi Âyet: 26-27)
وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصَيبُ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
“Eğer Allah sana bir zarar
dokundurursa, onu yine O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır
dilerse, O'nun keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından
dilediğine eriştirir. Ve O bağışlayandır, esirgeyendir.”(Yunus Sûresi Âyet: 107)
لِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاء يَهَبُ لِمَنْ يَشَاء إِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَن يَشَاء الذُّكُورَ
أَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَإِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَن يَشَاء عَقِيمًا إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ
“Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır.
Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları
bahşeder. Yahut onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir.
Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.”(Şura Sûresi Âyet: 49-50)
Bu
son okuduğumuz dört âyette de kader açıkça bildirilmiyor mu?
فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ أُوْلَـئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُم مِّنَ الْكِتَابِ حَتَّى إِذَا جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُواْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ
“Allah'a iftira eden ya da O'nun
âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Onların kitaptaki nasipleri kendilerine
erişecektir. Sonunda elçilerimiz (melekler) gelip canlarını alırken
"Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz ilahlar nerede?" derler.
(Onlar da) "Bizden sıvışıp gittiler" derler. Ve kâfir olduklarına
dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.”(A’râf
Sûresi Âyet: 37)
Onların
kitaptaki nasipleri ne demektir? Bu nasipleri kim takdir ve nasip etmiştir.?
الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا
“Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O bir çocuk
edinmemiştir,mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve
düzen vermiştir.”(Furkan Sûresi Âyet :
2)
وَإِن مَّن قَرْيَةٍ إِلاَّ نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ أَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَدِيدًا كَانَ ذَلِك فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا
“Ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya
helâk edecek veya en çetin bir şekilde azaplandıracağız. Bu, Kitap'ta (levh-i
mahfuz'da) yazılıdır.”(İsra Sûresi Âyet
: 58)
Bu âyet de;
ülkelerin ve orada yaşayanların kaderlerini, akıbetlerini bildirmekte değil
midir?
وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِن قُرْآنٍ وَلاَ تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلاَّ كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَن رَّبِّكَ مِن مِّثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء وَلاَ أَصْغَرَ مِن ذَلِكَ وَلا أَكْبَرَ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
“Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'an'dan bir
şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz
mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey
Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki
apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.”(Yunus Sûresi, Âyet : 61)
“Allah Teâlâ şöyle buyurdu:”
Bu bölümde kadere iman ile ilgili hadisler bir araya
toplanmıştır. Kader; Allah’ın ezelde ilmi ve iradesi gereğince, hangi şeyin
hangi zamanda, hangi yerde, hangi özel vasıflarla icâd edileceğini
belirtmesidir. Bu tahdit ve belirtme levh-i mahfuz’da tespit edilmek sureti ile yapılır. (Tac Terc. Cilt 1
S.45)
Hadis – 1:
“Cabir (r.a)’dan:
Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
Kadere, hayrına ve şerrine iman etmedikçe,
başına gelenin asla şaşmayacağını, başına gelmemesi mukadder olanında asla
gelmeyeceğini bilmedikçe, hiçbir kul iman etmiş sayılmayacaktır.”(Tirmizi Tac Terc. C.5
S.349)
“İbn-i Abbas (r.a.)’dan:
Günün birinde peygamber (s.a.s)’ in
arkasında bulunuyordum, bana:
-Ey Genç! Sana birkaç kelime
öğreteyim: Allah’ın emirlerini ve nehiylerini gözet ki, Allah da seni gözetsin.
Evet, Allah’ı gözet ki, O’nu karşında bulursun. Dileğin varsa Allah’ dan dile,
yardım isteyecek olursan Allah’tan iste ve bil ki, bütün ümmet toplanıp sana
bir menfaat dokundurmaya çalışsalar, ancak senin için Allah’ın yazdığı bir
şeyin menfaatini dokundurabilirler. Keza, eğer bütün ümmet, sana zarar
dokundurmaya kalkışırlarsa, ancak senin hakkında Allah’ın yazmış olduğu zararı
dokundurabilirler, artık kalemler kaldırıldı, yazılar kurudu.”(Hadisi, Tirmizi rivâyet etmiş ve: hadis hasendir, sahihtir,
demiştir.) (Riyazu’s-salihin C.1
S.95-96)
Hadis – 3:
“Suraka İbn-i Cu’şem (r.a.)’dan:
-Ey Allah’ın Resulü dedim, (yapılan)
amel (işler), önceden kalemin yazıp kuruduğu, kaderin kesinleştiği şeyler
cümlesinden mi, yoksa müstakbelde karşılaşacağı şeyler cümlesinden mi?”
Aleyhisselatu Vesselam şu cevabı
verdi: “Amel, kaderin tespit ettiği, kalemin de yazıp kuruduğu şeyler
cümlesindendir. Herkes yaratıldığı şeye müyesser kılınır.”(K.Sitte C.16 S.501)
Hadis – 4:
“Ebu Hureyre (r.a.)’den:
Resulullah (s.a.s) buyurdular ki:
“-Kuvvetli mü’min, Allah nazarında
zayıf müminden daha sevgili ve daha hayırlıdır. Aslında her ikisinde de bir
hayır vardır. Sana faydalı olan şeye karşı gayret göster. Allah’tan yardım
dile, acz izhar etme. Bir musibet başına gelirse: “Eğer şöyle yapsaydım bu
başıma gelmezdi!” deme. “Allah takdir etmiştir. O’nun dilediği olur!” de! Zira
“eğer” kelimesi şeytan işine kapı açar.”(Müslim,
K.Sitte C.14 S.23)
Hadis – 5:
“Ömer İbnu’l- Hattab (r.a.) anlatıyor:
Resulullah
(s.a.s) buyurdular ki: Musa (a.s.): “Ey Rabbim! Bizi ve kendisini cennetten
çıkaran Adem’i bize göster!” diye niyazda bulundu. Hak Teala ve Tekaddes
Hazretleri de, babası Adem (a.s.)’i ona gösterdi. Bunun üzerine Hz. Musa:
-“Sen
babamız Adem misin?” dedi. Adem: -“Evet!” deyince:
-“Yani
sen, Allah’ın kendi ruhundan üflediği kimsesin. Sana bütün isimleri öğretti,
meleklere emretti ve onlar da sana secde ettiler öyle değil mi?” diye sordu.
Adem yine: “Evet!” dedi. Hz. Musa sormaya devam etti: “Öyleyse sen niye bizi ve
kendini cennetten çıkardın?” bu soru üzerine Hz. Adem:
“Sen
kimsin?” dedi. O: “Ben Musa’yım!” deyince: “Yani sen, Allah’ın risalet
(peygamber yaparak) vererek mümtaz kıldığı kimsesin. Sen Beni İsrail’in
peygamberi, perde gerisinde Allah’ın konuştuğu kimsesin. Allah seninle kendi
arasına mahlukatından bir elçi de koymadı değil mi?” dedi. Hz. Musa “Evet!”
deyince; Hz. Adem:
“Öyleyse
sen, (bu söylediğin şeyin) ben yaratılmazdan önce Allah’ın (KADER) kitabında
yazılmış olduğunu görmedin mi?” dedi. Hz. Musa “Evet!” deyince:
“Öyleyse
Allah’ın kazası (hükmü) benden önce cereyan etmiş bir şey hakkında beni niye
levmediyorsun (suçluyorsun)?” dedi.
Resulullah
Efendimiz, devamla:
“Hz.
Adem, Musa’yı ilzam (mağlup) etti. Hz. Adem, Musa’yı ilzam etti. Hz. Adem, Musa
(a.s)’yı ilzam etti” buyurdular.”(Ebu
Davud K.Sitte C.14 S.32-33)
Hadis – 6:
“Ebu Hureyre (r.a.)’dan: Peygamber
(s.a.s) şöyle buyurdu:
“Allah, varlık dünyasını yaratmadan
önce onlarla ilgili olan işleri takdir ettiği vakit, yanında arş üzerinde olan
kitapta şöyle yazdı: Şüphesiz, rahmetim, gazabımdan üstündür”(Tac Terc.C.1S.46)
Hadis – 7:
“Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’ın şöyle
dediği rivâyet edildi: Bize sözünde sadık ve Allah ile müminlerin tasdikine
mazhar olmuş olan Allah’ın resulü şöyle konuştu: Şüphesiz sizden birinizin
yaratıldığı madde, anasının karnında nutfe olarak kırk gün kalır. Sonra yine
böylece (kırk gün) kan pıhtısı olarak, sonrada yine böylece kırk gün bir lokma
büyüklüğünde et parçası olarak kalır. Ve bundan sonrada (yani yüz yirmi gün
olduktan sonra) kendisine ruh üflenir. Ve dört şey ile emrolunur:
1- Rızkının,
2- Ecelinin,
3- Amelinin,
4- Şaki veya said olduğunun yazılması
ile (yani Allah, meleğe bu dört şeyi emreder.) (Buradan aşağı kısım İbn-i Mes’ûd’un sözüdür.)
Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a
yemin ederim ki, sizden bir kimse cennete bir arşın yanaşıncaya kadar cennetlik
olanların amelini işler de, kitap ona üstün gelince, (yani anasının karnında iken
yazılmış olan yazı tesirini gösterince) cehennemliklerin amelini işler ve oraya
girer. Ve yine sizden bir kimse cehenneme bir arşın yaklaşıncaya kadar
cehennemliklerin amelini işler de, kitap ona üstün gelince, (yani anasının
karnında iken yazılmış olan yazı tesirini gösterince) cennetliklerin yaptığı
işi yapar da, oraya cennet’e girer.” (Buhari, Müslim, Malik Tac Terc. C.1 Sayfa 49)
Hadis – 8:
“İbn-i Ömer (r.a.)’dan:
Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Her
şey Allah’ın takdiri ve hükmü iledir. Akıl ve ahmaklık bile”.(Tac Terc. Cilt 1 S.50)
Hadis – 9:
“Ebu Hureyre (r.a.) şöyle dedi:
Kureyş müşrikleri peygamber (s.a.s)
ile kader hakkında tartışmaya geldiler; Bunun üzerine: Ateşe yüz üstü
sürüldükleri gün, onlara: “cehennemin tadını,
tadın” denir. “Şüphesiz biz, her şeyi
kader ile, bir ölçüye göre yarattık.” Kamer suresi âyet 78, mealindeki âyet nazil oldu.”Tac Terc. C.1 Sayfa 50)
Hadis – 10:
“İbn-i Amr b. As (r.a.)’dan: Peygamber
(s.a.s) şöyle buyurdu:
Allah, yer ve gökleri yaratmadan elli
bin sene önce, mahlukatının mukadderatını yazdı. (Yani, levh-i mahfuz’a
yazılmasını emretti.) (Buhari, Tirmizi
Tac Terc. C.1 Sayfa 50)
Hadis – 11:
“İmran b.Husayn (r.a.) dedi ki: --Ya
Resulullah Cennetliklerle cehennemlikler belli midirler?
Peygamber (s.a.s): --Evet, buyurdu.
--Şu halde iyi amel işlemenin ne
manası var?
Peygamber (s.a.s): Herkese işlemesi
takdir edilen işi işlemek kolaylaştırılır, buyurdu. (Buhari, Müslim, E. Davud, Tirmizi Tac Terc. C.1 Sayfa
51)
Hadis – 12:
“Enes (r.a.)’dan:
Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: Üç
şey imanın esaslarındandır:
1- “Lâ İlâhe illallah” diyene
dokunmamak. Günah sebebiyle böyle bir kimseyi kâfir saymadığımız gibi, yaptığı
herhangi bir iş sebebiyle de onu Müslümanlığın dışına atmayız.
2- Cihad, Allah’ın beni peygamber
olarak gönderdiği zamandan, bu ümmetin sonuncusu Mehdi ve İsâ (a.s.)’ın Deccâl
ile dövüşeceği zamana kadar devam eder. O’nu ne zâlimin zûlmü bozar, ne de adâleti
durdurur.
3- Kadere iman etmektir.”(E. Davud, Tirmizi Tac Terc. Cilt 1 Sayfa 51-52)
Hadis – 13:
“Ubade b. Samit (r.a.) oğluna şöyle
dedi:
Yavrum; senin için takdir edilen şeyin
şaşmadan sana isabet edeceğine, başkası için takdir edilen şeyin de sana
ulaşmayacağına inanmadıkça gerçek imanın zevkini asla tadamazsın. Peygamber
(s.a.s) şöyle derken işittim: Şüphesiz, Allah’ın ilk yarattığı (şey) kalemdir.
Ve onu (yaratınca) ona: Yaz, dedi. Kalem:
Ya Rabbi ne yazayım, deyince Allah
Teâlâ: Kıyamet gününe kadar her şeyin kaderini yaz, buyurdu. Yavrum, muhakkak
peygamber (s.a.s)’i şöyle derken işittim:” “Bundan başka bir inanç üzerine ölen
kişi benden değildir.” (E. Davud,
Tirmizi Tac Terc. C.1 S.52)
Hadis – 14:
“Ali (r.a.)’dan: Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurdu:
Yani, Allah’tan başka İlâh olmadığına
ve benim, hak olarak gönderdiği peygamberi olduğuma şehadet etmedikçe, ölüme,
ölümden sonra dirilmeye, kadere iman etmedikçe, kimse mümin olamaz.”(Tirmizi, Tac Terc.C; 1 Sayfa 53)
Hadis – 15:
“Ebu Azze (r.a.)’dan: Peygamber
(s.a.s) şöyle buyurdu:
Allah bir kulun bir yerde ölmesini
hükmettiği vakit, kulu o yere muhtaç kılar (yani ihtiyacını temin etmek üzere
kulu o yere gönderir ve kul da o yere gidince ölür.)” (Tirmizi Tac Terc.C1 Sayfa 53)
Hadis – 16:
“İbn-i Ömer (r.a.)’dan: Peygamber
(s.a.s) şöyle buyurdu:
Kaderiyye bu ümmetin mecusileridir.
Hastalandıkları zaman ziyaretlerine gitmeyiniz; öldükleri zaman da onlara
şehadet etmeyiniz. (E.Davud; Tac Terc. C 1 S.53)
Kaderiyye,
kulun ihtiyari fiillerini kendisinin yarattığına inanan bir gruptur. Bundan
önceki açıklamamızda bu görüşü belirtmiştik. Böyle bir görüşün (mu’tezile)
adındaki mezhebin ortaya çıkmasından önce mevcut olduğu görülmektedir. Sonradan
(kul fiilin yaratıcısıdır.) diye mu’tezile’nin de bu görüşü benimsediği
görülmüştür. Mecusi; müşriklerden güneşe veya ateşe tapan bir taifeye
denilmektedir. Bunlar iki Tanrıya inanırlar. Nur ve Zulmet. İyiliklerin Nur tarafından,
kötülüklerin de Zulmet tarafından yaratıldığına inanırlar. Hadisi şerifte
Kaderiyye’nin bu ümmetin, yani Müslüman ümmetinin mecusileri olduğu ifade
ediliyor. Kaderiyye, ihtiyari fiillerini insanın kendisi yarattığını
söyleyerek, Allah’tan başka bir yaratıcı daha kabul etme durumuna düşmektedir.
Bu bakımdan iki Tanrıya inanan Mecusilere benzerler. Fakat, yukarıda da
belirttiğimiz gibi, insan, Allah’ın kendisine verdiği kudretle bu yaratma işini
yapar, dedikleri için, bu görüşleri yüzünden küfre sapmış sayılmamışlardır. (Tac Terc. C. 1 Sayfa
53-54)
Hadis – 17:
“İbn-i Ömer(r.a.)’dan: Peygamber
(s.a.s) şöyle buyurdu:
Kaderiyyecilerle oturmayınız ve
onlarla söze girişmeyiniz.” (E.Davud;Tac Terc. C.1 Sayfa 54)
Hadis – 18:
“İbn-i Ömer (r.a.)’dan: peygamber
(s.a.s) şöyle buyurdu:
Şu ümmette, yahut ümmetimde kaderciler
hakkında hasf (yer sakinlerinin yerin dibine batması) mesh (insanın maymun ve
domuz şekline sokulması) ve kazf (gökten taş yağması) gibi cezalar vardır.”(TirmiziTac Terc. C.1 Sayfa 55)
Hadis – 19:
“İbn-i Abbas (r.a.)’dan: Peygamber
(s.a.s) şöyle buyurdu:
Ümmetim arasında Müslümanlıktan nasibi
olmayan iki taife vardır. Mürcie ve Kaderiyye.” (Tirmizi; Tac Terc. C.1 Sayfa 55)
Hadis – 20:
“Huzeyfe (r.a.) anlatıyor:
-Resulullah (s.a.s) buyurdular ki;
-Her ümmetin mecusileri vardır. BU
ÜMMETİN MECUSİLERİ “KADER YOKTUR!” diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse
cenazelerinde hazır bulunmayın. Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette
bulunmayın. Onlar deccal bölüğüdür. Onları Deccal’a ilhak etmek Allah üzerine
bir haktır.”(Ebu Davud K.Sitte C.14
S.34)
Ebu
Davud’un bir rivâyetinde, İbn-i Ömer’e selam gönderen Şam’lı zatın, İbn-i
Ömer’le mektuplaşan tanış birisi olduğu belirtilir. İbn-i Ömer ona şöyle
yazmıştır: “Kulağıma geldiğine göre sen kader hakkında (rastgele)
konuşuyormuşsun. Bundan böyle sakın benimle mektuplaşmaya yeltenme. Zira ben
Resulullah (s.a.s)’ın: dediğini işittim.
(Ebu Davud, Tirmizi K.Sitte C.14 S.38)
AÇIKLAMA önceki
hadislerde geçti (Kütübü Sitte Tecr.C.14.S.32-33).
Soru: Hz.
Allah, takdir ettiği kaderimizi bizim duamızla, istediğimizle ve uğraşmamızla
değiştirirmi, yoksa ne kadar uğraşsak takdir-i ilahi değişmezmi?
Cevap: Cenab-ı
Hakk’ın takdiratı iki kısma ayrılmaktadır. “Kaza-i muallak”.Kaza-i mübrem;
“Levh-i Mahfuz”, da tespit edilmiş bulunduğundan burada tebdil (değişiklik)
olmaz. “Bizim katımızdaki bir hüküm değiştirilmez.”(Kaaf: 29) Mealindeki âyeti
kerime bunun delilidir. Kaza-i muallak,
“Levh-i mahfuzu ispat”da tespit edilmiş olduğu için bunda değişme olabileceği
İslam uleması tarafından açıklanmıştır.
“Allah dilediğini mahv, dilediği şeyi de ispat eder.” (Rad :39)
Mealindeki âyet ile, “Allah onların kötülüklerini iyiliklere tebdil ediverir”
(Furkan: 70) manasındaki âyet-i kerimeler bu görüşün delili olarak gösterilmektedir. (Fetvalar.Mehmet
Emre. c.1.s.470)
İşte
kaderin gerekliliğini, lüzum ve önemini bildiren âyeti kerime:
“Yeryüzünde
vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu
yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre
kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size
verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini
beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid
Sûresi Âyet: 22-23)
Netice:
Yazılı olan
kaderde: Yaratılmadan önce yaratılacak olan herşeyin ve insanların, sonları ve
akıbetleri, önceden Allah tarafından ana hatlarıyla takdir ve tespit edilerek
yazılarak; uygulanması için Levhi Mahfuz’da meleklere gösterilmeseydi, bu
takdir istikametinde, -mecazen söylüyorum- raylar döşenmiş olmasaydı ve
bazılarının dediği gibi “her kişi
kendi kaderini çizseydi”! Kim
annesinden; kör, sağır, topal, özürlü
doğmak, veya kim ateist, ateşe
tapan, mecusi, şeytana tapan satanist, öküze tapan, puta tapan kafir ve gayrimüslim bir aileden
doğmak isterdi? Kim dindar ve zengin bir aile çocuğu olmak istemezdi? Herkes
zengin olsa kim kimin işini görür? Çöpleri kim temizler, yolları kim süpürür?
Kim hamallık yapar, doktorluk dururken kim müstahdem olmak isterdi? Bunu
fakirleri kınamak için söylemiyorum.
İyilik yapan dindar fakirler, iyilik yapan dindar zenginlerden bir
hadisi şerife göre; beş yüz sene önce cennete gireceklerdir. Burası imtihan
yeridir. Gerçek adalet ahirette olacaktır.
Bu kısma
Bediüzzaman Said-i Nursi Hz. lerinin rüyayı sadıka ile ilgili olarak “kader” konusunu izah
eden mektubatından bir pasajını alıyorum:
“Rü’ya-yı sadıka, benim
için hakkel yakin derecesine gelmiş ve pek çok tecrübatımla, Kader-i İlahinin
her şeye müsait olduğuna bir hüccet-i katı hükmüne geçmiştir.Evet bu rüyalar,
benim için hususan bu birkaç sene zarfımda o derceye gelmiştir ki; mesela :
Yarın başıma gelecek en küçük hadisat ve en ehemmiyetsiz muamelat ne hatta en
adi muhaverat yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu ve gecede
onları görmekle, dilim ile değil, gözüm ile okuduğum bana kat’i olmuştur.Bir
değil, yüz değil, belki bin defa ; gecede, hiç düşünmediğim halde gördüğüm bazı
adamlar veyahut söylediğim meseleler, o gecenin gündüzünde, az bir tabir ile
aynen çıkıyor.Demek en cüz’i hadisat vukua gelmeden evvel hem mukayyettir, hem
yazılmıştır.Demek tesdüf yok, hadisat başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir!..”(Bediüzzaman
Said-i Nursi,Mektubat,s:322,Ankara-1958)
Netice olarak diyoruz ki;
Yukarıdaki âyet ve hadislerin bildirdiği gibi: Kader vardır. Ve ona inanmak imanın
gereklerindendir.
İlâhiyatçı
olmadığı gibi, basılı hiçbir kitabı da bulunmayan, buna rağmen sık sık
TV. kanallarına çıkartılıp konuşturulan ve de tasavvufa karşı olmasıyla bilinen
Sayın yazar ile; Hulki
Cevizoğlu’nun Show TV.’de yayınladığı Ceviz
Kabuğu programında tartışırken, Sayın Öztürk hadisleri kabul etmeyip; “Kur’ân’dan
başka kaynak tanıyan, müşrik yani Allah’a eş tutmuş olur” dediği halde Peygamberimiz Efendimiz’in “Allah (c.c.) Her yüz yılın başında bu dini yenilemek
için bir müceddid (yenileyici)
gönderir.” şeklindeki hadisi şerifini, işi
düştüğü için kaynak göstererek; kendisinin çıplak uyarıcı(!) olduğunu, kırk
kitabı boşuna yazmadığını anlatırken, sayın yazar; şiddetle müdahale ederek; “Şuna bak! Peygamberimiz hadisinde her yüz yıl başında
bir müceddid gönderilir diyormuş! Yahu peygamber gaybı ne biliyormuş da haber
vermiş. O gaybı ne bilsin?” diyebilmişti.
Biz
diyoruz ki: Peygamberimiz de (s.a.s), diğer peygamber ve veliler yani Allah
dostları da, kendilerinden müstakil bir güçle elbette gaybı bilemezler. Fakat
Allah, hem peygamberlere hem de dostlarına dilediği zaman dilediği kadarını
bildirir ve de bildirmiştir. Resûlullah
Efendimiz (s.a.s) kıyamete kadar olacak bir çok olayları haber vermiş ve bu
güne kadar bunların günümüze kadar olan kısmı çıkmıştır. Öbürleri de zamanı
geldiğinde şüphesiz çıkacaktır, çünkü O yanlış söylemez. İşte âyetler:
اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
“O, kullarının yaptıklarını ve
yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin
dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler (O’nun
bildirdikleri bilirler). O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup
gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.” (Bakara sûresi âyet : 255)
å¤î 2 ¤å¡ß
¢Ù¢Ü¤ í ¢é £ã¡b Ï §4ì¢ ¤å¡ß
ó¨ m¤a ¡å ß ü¡a a=¦ y a ¬©é¡j¤î Ë
ó¨Ü Ç ¢¡è¤Ä¢í 5 Ï ¡k¤î ̤Ûa ¢á¡Ûb Ç
a=¦
©é¡1¤Ü ¤å¡ß ë ¡é¤í í
“Gaybı bilen O’dur. Gizli bilgisini
kimseye açmaz. Ancak, razı olduğu peygambere açar. Çünkü O, elçinin
(peygamberin) önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar.” (Cin sûresi âyet : 26-27)
Sayın
yazar, bu âyetleri hiç görmediniz mi? Yoksa okudunuz da anlayamadınız mı?
Yukarıdaki birinci âyette; “O'nun
bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak
bilemezler (O’nun bildirdiklerini bilirler).”
buyururken Cin sûresindeki âyetlerde ise: gaybi razı olduğu resûle (peygambere) açacağını
âşikar bildirmektedir. Bu açıklıktaki bir âyeti nasıl görmezlikten gelerek,
peygamber gaybı bilemez diyorsunuz?
En
başta Kur’an’ı Kerim’de bildirilen bütün gaybi bilgiler; Resulullah efendimizin
vahiy katiplerine söyleyerek yazdırdığı vahye dayalı gayp bilgilerdir..
Ayrıca
kıyamete kadar olacak olayları Allah’ın izniyle bizlere bildirmiştir; işte bu
konuyu aşağıya alıyorum. Resûlullah sevgisi böyle mi ifade edilir?
Allah’ın (c.c.) verdiğini kim geri alabilir? O’nun yücelttiğini kim
indirebilir.?
“Sözlükte, gizli olan, belirsiz, görünmeyen, duyu organlarıyla
bilinemeyen şey gibi anlamlara gelir.
İslami anlamda ise, “duyu organlarıyla anlaşılamayan ve aklın
bedahetiyle bilinemeyen şey”dir. İki kısma ayrılır:
1- Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmesi mümkün olmayan gayb. Enam
sûresinin 59 ncu âyeti bu kısmı bildirmektedir. 2- Akli ve nakli delillerle bilinebilen gaybdır.
Allah’ın varlığı, sıfatları, ebedi alem ve ahvali gibi.
Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
(Âl-i İmran sûresi,âyet: 179)
(Cin sûresi,âyet: 26-27)
GAYB İLMİ: diye tarif edilen
gayb ilmi, insanın şahsi bilgileri ölçüsünde derecelidir.
Bir peygamberin gayb bilgisiyle sıradan bir insanın gayb bilgisi
elbette bir değildir.
En yüksek bilgi ve idrak seviyesinden en aşağı avami bilgilere kadar
olan gayblara: “ hükmi ve nafi gayb” adı verilir. Bir de: “Hakiki ve
mutlak gayb” vardır ki; bu, Allah’a ait ve El-Batın sıfatının sınırı
olmayan tecelliler alemidir. Bu gayba hiç kimse muttali olamaz.
Ancak meleklerden, peygamberlerden dilediği kullarına ve lüzumu kadar
gaybi kıymetlerini açar. Evliyaullahın (Allah’ın veli kullarının) bilgileri de
bu gayb ilmine dayanır. Şu fark ile:
Peygamberlerin gaybi bilgileri vehbi
ve şaşmaz. Evliyaullahın gaybi hakikatleri ise yakınlaşma ve nefsi
temizlik dereceleriyle mütenasip-kesbidir.
Fenni keşifler, ilmi buluşlar, şairane bedialar da zeka, tahsil, mesai,
kabiliyet ve duyuş derecelerine göre maddi kesb kazanma kanununa dayanır.
Demek ki: İlahi ilimler, peygamberlere özel bir terbiye ve imtiyazlı
bir gelişme neticesi zaruri bir ihsan şeklinde açıldığı gibi velilere de manevi
kazançlardan olan nefsini ilahi ahlak ile terbiye, ibadet, Kur’an ve hadis
ilimlerinden istifade, rüya inkişafları gibi vasıtalarla hakka yakınlık derecelerine
göre lütf olunur.
Velilerin gaybe dair varidat-ı kalbiyelerine “keşif” de denir. Fakat manevi esaslar dahilinde olan keşif ile
maddi kazanmalar ve çalışmalar neticesi olan keşfi birbirinden ayırdetmek
gerekir.”
Birtakım cahillerde gaybi hakikatleri; kâhinlerden, bilici ve
buluculardan, yıldızname bakıcılarından, falcılardan, kuş niyetlerinden,
cincilerden, ruh çağırıcılardan, medyumlardan, tılsımcılardan, sihirbazlardan
öğrenmeye çalışmakta ve çeşitli yolsuzluklara sapıklıklara düşmektedir.
Kur’an-ı Kerim bu konuda bize uyarıcı ve veciz bilgiler vermektedir.
Meleklerin sahası olan semalar; cihan idaresine ait ilahi sırlarla
doludur.
İlahi emirlerin alınıp meleki vazifelerin konuşmaları ihtiva eden bir
mele-i âlâ (yüce ve kutsi meclis) den bahseden kitabımız Kur’an; dünyaya ait
haberleri ve vazifeleri konuşan meleklerden cinlerin havadis topladıklarını cin
sûresinde şöyle beyan buyurmaktadır.
(Cin sûresi, âyet 8-9) (İslami Bilgiler Ans. C.1 S.274-276)
ـ1ـ عن ابن
عمر رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهما. أنَّ
رسولَ اللّه #
قالَ:
]مَفَاتِيحُ
الْغَيْب
خَمْسٌ. ثُمَّ
قَرَأ: إنَّ
اللّهَ
عِنْدَهُ
عِلْمُ
السَّاعَةِ
وَيُنَزِّلُ
الْغَيْثَ
إلى آخرهَا[.
أخرجه
البخارى.
1.(735)- İbnu Ömer (radıyallahu
anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Gayb'ın anahtarı
beştir" dedi ve şu mealdeki âyeti okudu: "O saatin (kıyametin) ilmi
şüphesiz ki Allah'ın nezdindedir. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı O bilir.
Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini
bilmez. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) bilendir. Her şeyden haberdardır" (Lokman 34). [Buhârî, Tefsir, Lokman 2,
En'âm 1,İstiska 29.]
AÇIKLAMA:
Bu
hadis, Kurtubî'nin açıkladığı üzere, mü'minleri, söylenen bu beş meseleyi bilme
hevesine kapılmaktan men ediyor. İbnu Mesud (radıyallahu anh)'un bir
rivayetinde, bu meseleleri Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in de
bilemediği daha açık olarak ifade edilmiştir: اوتى
نبِيُّكُمْ
صلّى اللّه
عليه وسلّم
كلّ شيء سوى
هذه الخمس "Bu beş şey hariç, herşeyin ilmi
peygamberimize verilmiştir." İbnu Hacer: "Müneccim olsun olmasın
herkesin âdi şeylerde gaybla ilgili "zan" da bulunmaları caizdir, ama
"ilim" iddiası caiz değildir" der.İbnu Abdilber, gaybtan haber
vermek iddiasıyla ücret vermek ve ücret almanın haram addedilmesinde ulemânın
icmaından haber verir.Bu beş şey dışında kalan meselelerde mutlak gaybtan
bahsedilemiyeceği, bazıları için gayb olurken, diğer bazılarınca bilinebileceği
de belirtilmiştir. Bir başka âyette: "O bütün gaybı bilendir. Öyle ki
gaybına kimseyi muttali etmez, meğer ki beğenip seçtiği bir peygamber ola.
Çünkü O, bunun önünden ardından gözetleyiciler dizer" (Cin, 26-27). Bu
âyette gayba peygamberlerin muttali kılınabileceği belirtilmiştir. Nitekim
Kur'ân-ı Kerim'de Hz. İsâ'nın: "...yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı
da size haber vereceğim.." (Âl-i İmran 49) diyerek; keza Hz. Yusuf'un da: "...daha yiyeceğiniz yemek
gelmeden size onu haber veririm..." (Yusuf 37) diyerek gayba ıttılâ peyda
edebileceklerine dair ifadelerde bulunmuşlardır. Âlimler bu âyetlerde ifade edilen
gaybe nüfuz keyfiyetinin, Cin suresinden yukarıda kaydettiğimiz âyette yer
verilen "beğenip seçtiği peygamber" istisnasına dahil olduğunu
belirtir.Bazan velilerin de bazı gaybî umura aşina oldukları da görülmektedir.
Peygamber olmadıkları halde bunların gayba nasıl âşina olabilecekleri itiraz
konusudur,
Soru: Kâhinler
falcılar gaibden haber verebilir mi? Bazı kâhinler ve falcılar, olmuş veya
olacağa dair bilgiler veriyorlar doğru çıkıyor. Bunları nasıl biliyorlar?
Cevap:
Elbette gerçek manada gaybı Allah’tan (c.c.)
başka kimse bilemez. Siz diyorsunuz ki: Bazıları biliyorlar. Biz gördüğümüze,
gözümüze mi inanalım, yoksa; duyduğumuz ve inanıp kabul ettiğimiz kurallara mı
güvenelim? Zor durumda kalıyoruz !
Camilerde vaizler, hatipler:“Kâhinler,
cinciler, falcılar gayb-ı bilemezler. “Onlara inanır güvenirseniz kafir
olursunuz, yahut kırk gün namazınız kabul olmaz.” derken;
mesela onlardan falcı birine “Yarın size iki bayan bir çocuk, bir kova yoğurtla
gelecekler.” diyor. Yarın olunca; iki kadın, bir çocuk, bir kova yoğurtla
geliyorlar. Buna benzer olayları çoğaltabiliriz. Bunları nasıl biliyorlar?
Bunları nasıl bildiğini, imani bilgimizle
pratikteki olayların nasıl örtüşmesi
gerektiğini inşaallah izaha çalışacağız!
Şöyle ki :
Cin sûresinde bildirildiği gibi “Allah gaybı bilir. Gaybı kimseye açmaz.
Ancak razı olduğu elçiye açar.” Bu âyeti kerimede gördüğümüz ancak,
Allah’ın ve razı olduğu elçisinin bildiği “gayb” ile; cinlerin gizli haber
olarak “Melei âlâ’da veya dünyamızın semasında iken olacakları konuşan
meleklerden kulak hırsızlığıyla işitip, kâhinlere, cincilere, falcılara
ulaştırıp haber verdikleri, onların da insanlara bildirdiği “gayb” haberi
farklı şeylerdir.
“Gayb”ı şu kısımlara ayırabiliriz:
1- Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği,
bilemeyeceği gayb.
Bu çeşit “Gayb”; Allah Azimüşşan’ın “Batın” isminin
gereği olarak, kendisinden başka hiç kimseye açmadığı sonsuz ilmi ilahisinde
mevcut olan ilimlerdir. Onları ancak kendisi bilir.
وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
“Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez.
O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez.
O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa
hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Enam Sûresi Âyet :
59)
2-Allah’ın (c.c.) bildiği ve razı olduğu elçiye vasıtasız bildirdiği,
Resûlün mucizelerinden sayılan; geleceğe ait gaybi bilgiler. Bunlardan dolayı
Peygamberimiz efendimiz; kıyamete kadar meydana gelecek mühim olayları haber
vermiş ve bu güne kadar geçen zaman içindekilerin hepsi doğru çıkmıştır.
¡
å¤î 2 ¤å¡ß
¢Ù¢Ü¤ í ¢é £ã¡b Ï §4ì¢ ¤å¡ß
ó¨ m¤a ¡å ß ü¡a a=¦ y a ¬©é¡j¤î Ë
ó¨Ü Ç ¢¡è¤Ä¢í 5 Ï ¡k¤î ̤Ûa ¢á¡Ûb Ç
a=¦
©é¡1¤Ü ¤å¡ß ë ¡é¤í í
“Gaybı bilen O’dur. Gizli bilgisini kimseye açmaz. Ancak razı olduğu
elçiye (Resule) açar. Çünkü O, elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular)
koyar. (Onlara verilen bilgileri şeytanların kapmasına yahut onlara yanıltıcı
şeyler karıştırmasına engel olur.” (Cin Sûresi Âyet: 26-27)
3-Allah’ın (c.c.), resûllerine vahiyle bildirdiği,
başka türlü bilinmesi hiç mümkün olmayan, milyarlarca sene evvel Allah’ın
(c.c.) takdir, kudret, ilim, hikmet ve iradesiyle hiç yoktan var etmek
sûretiyle yaratıp meydana getirdiği,
mesela:
a-Kâinât’ın (evren’in) nasıl
yaratıldığının; arz’ın, gökler’in, gördüğümüz ve görmediğimiz güneşlerin, (Çünkü ayetlerde doğular ve
batılar ifadesi kullanılmaktadır) ; melek, cin, insan, hayvan ve nebatların: nasıl,
neden ve niçin yaratıldığı gibi hiç bilinmeyecek olan gaybi ilimlerin, razı
olduğu elçilere bildirilmesi ve onlar aracılığıyla insanlığa açıklanması.
“O, yeryüzüne
sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde
isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.” (Fussilet Sûresi Âyet: 10)
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ
“ Sonra duman halinde olan göğe
yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de
"İsteyerek geldik dediler." (Fussilet:
Sûresi Âyet:11)
isa
وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
“ Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir
takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına
ulaşsınlar.”(Enbiya Sûresi Âyet :31)
وَجَعَلْنَا السَّمَاء سَقْفًا مَّحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ
“ Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan
yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler.” (Enbiya Sûresi Âyet : 32)
وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
“O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı
yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.” (Enbiya Sûresi Âyet:33)
خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ
“Allah, gökleri ve yeri hak ile
yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor.
Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider.
Dikkat et! O, azîzdir ve çok bağışlayandır”(Zümer
Sûresi Âyet : 5)
وَفِي الأَرْضِ قِطَعٌ مُّتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِّنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقَى بِمَاء وَاحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الأُكُلِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
“Yeryüzünde
birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten ve çeşitli köklerden
dallanmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır. (Böyle
iken) yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda
akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.”(Rad Sûresi Âyet : 4)
أَوَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّا نَأْتِي الأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا وَاللّهُ يَحْكُمُ لاَ مُعَقِّبَ لِحُكْمِهِ وَهُوَ سَرِيعُ الْحِسَابِ
“
Bizim, yeryüzüne gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmediler mi? Allah
(dilediği gibi) hükmeder, O'nun hükmünü bozacak kimse yoktur. Ve hesabı çabuk görendir.” (Rad Sûresi Âyet : 41)
وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“
Allah, her dabbeyi (canlıyı) sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde
sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah
dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Nur Sûresi Âyet : 45)
b- Yine;
yaratıldıktan sonra, kainatta (evrende) binlerce sene önce oluşan fiziki değişimler
ve hareketlerin bildirilmesi.
أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
“ İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim,
onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp
düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı? ”(Enbiya Sûresi
Âyet: 30)
c-Meleklerin
görevleri, cennet ve cehennemin tasvirleri, nitelik ve nicelikleri:
يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا لَّا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا
“Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün,
Rahmân'ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu
söyler.”(Nebe Sûresi Âyet : 38)
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلاَ مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَالٍ
“Onun önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu koruyan
takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendilerindeki özellikleri
değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma
kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların
Allah'tan başka yardımcıları da yoktur.” (Rad
Sûresi Âyet : 11)
مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ
“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında
gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf Sûresi Âyet : 18)
مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا
“Orada (cennette) koltuklara kurulmuş
olarak bulunurlar; ne yakıcı sıcak görülür orada, ne de dondurucu soğuk.” (İnsan Sûresi Âyet :13)
وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا
“(Cennet ağaçlarının) gölgeleri,
üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur.” (İnsan Sûresi Âyet : 14)
وَيُطَافُ عَلَيْهِم بِآنِيَةٍ مِّن فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا
“Yanlarında gümüşten kaplar ve billûr
kupalar dolaştırılır.” (İnsan Sûresi
Âyet: 15)
قَوَارِيرَ مِن فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا
“Gümüşten öyle kadehler ki onları
istedikleri ölçüde tayin ve takdir etmişlerdir.”(İnsan Sûresi Âyet :16)
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَّنثُورًا
“O insanların etrafında öyle ölümsüz
genç nedîmler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış nciler sanırsın.”
(İnsan Sûresi Âyet:19)
وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا
“Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet
ve ulu bir saltanat görürsün.”(İnsan
Sûresi Âyet : 20)
ç-Önceki peygamberlerin insanlarla ve
cinlerle olan münasebeti ve mücadeleleri. Ve insanların akıbetleri, harab olan
şehirleri:
وَيَا قَوْمِ لاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَن يُصِيبَكُم مِّثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِّنكُم بِبَعِيدٍ
“Ey kavmim! Sakın bana karşı
düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hûd kavminin, yahut Sâlih kavminin başlarına
gelenler gibi size de bir musibet getirmesin! Lût kavmi de sizden uzak
değildir.” (Hud Sûresi Âyet : 89)
قَالُواْ يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِّمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلاَ رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ
“Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinin
çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf (âciz) görüyoruz! Eğer kabilen
olmasa, seni mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin.” (Hud Sûresi Âyet : 91)
قَالَ يَا قَوْمِ أَرَهْطِي أَعَزُّ عَلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَاءكُمْ ظِهْرِيًّا إِنَّ رَبِّي بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
“(Şuayb:) "Ey kavmim dedi, size
göre benim kabilem Allah'tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu (Allah'ın
emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı
çepeçevre kuşatıcıdır.” (Hud Sûresi Âyet
: 92)
وَيَا قَوْمِ اعْمَلُواْ عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌ وَارْتَقِبُواْ إِنِّي مَعَكُمْ رَقِيبٌ
“Ey kavmim! Elinizden geleni yapın!
Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının
kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim.”(Hud Sûresi Âyet :93)
وَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مَّنَّا وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُواْ فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ
“Emrimiz gelince, Şuayb'ı ve onunla
beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise
korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.” (Hud Sûresi Âyet : 94)
كَأَن لَّمْ يَغْنَوْاْ فِيهَا أَلاَ بُعْدًا لِّمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ
“Sanki orada hiç barınmamışlardı.
Biliniz ki, Semûd kavmi (Allah'ın rahmetinden) uzak olduğu gibi Medyen kavmi de
uzak oldu. (Hud Sûresi Âyet : 95)
لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـهٍ غَيْرُهُ إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
“And
olsun ki Nuh'u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a
kulluk edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek
büyük bir günün azabından korkuyorum.” (A’râf
Sûresi Âyet: 59)
قَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ
“Kavminden
ileri gelenler dediler ki: Biz seni gerçekten apaçık bir sapıklık içinde
görüyoruz!” (A’râf Sûresi Âyet :60)
قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي ضَلاَلَةٌ وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ
“Dedi
ki: "Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur; fakat ben, âlemlerin
Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.” (A’râf
Sûresi Âyet: 61)
أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّي وَأَنصَحُ لَكُمْ وَأَعْلَمُ مِنَ اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
“Size
Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve ben sizin
bilmediklerinizi Allah'tan (gelen vahiy ile) biliyorum.” (A’râf Sûresi Âyet: 62)
أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُواْ وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
“(Allah'ın azabından) sakınıp da
rahmete nâil olmanız ümidiyle, içinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla
size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı?”(A’râf Sûresi Âyet :63)
فَكَذَّبُوهُ فَأَنجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا إِنَّهُمْ كَانُواْ قَوْماً عَمِينَ
“Onu yalanladılar, biz de onu ve
onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları da
suda boğduk! Çünkü onlar kör bir kavim idiler.” (A’râf sûresi âyet: 64)
4-Zahirde, görünür olduğu halde başkaları tarafından
anlaşılamayan ve bunun için Allah’ın (c.c.), gayb olarak bildirdiği Hz. Süleyman’ın vefat
olayı:
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ
“Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü,
ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca
anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, (mescid-i aksa inşaatında) o küçük
düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe
sûresi âyet: 14)
5-Allah
(c.c.); ilmi ilahisinden levh-i mahfuz’a yazdırdığı ve levh-i mahfuz da yazılı
olup; meydana gelecek her türlü oluşumlar. Fiziki olaylar, her zerrenin doğumu,
ölümü, her zerrenin maddi ve manevi hareketi, alçalması, yükselmesi
olgunlaşması, kemale ermesi, manen terakki ve tedenni etmesi (alçalması), Allah’a dönmesi için; her
zerrenin hareketiyle görevli meleklerin, “mele-i ala” denilen semadaki
mevkilerinde görevleri gereği yaptıkları, insanlardan ve cinlerden gizli konuştukları
geleceğe ait gaybi bilgiler.
وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاء بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ
“And olsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyr
edenler için onu süsledik.” (Hicr sûresi
âyet : 16)
وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ
“Onları, taşlanmış (kovulmuş) her şeytandan koruduk.” (Hicr sûresi âyet : 17)
إِلاَّ مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ
“Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine
açık bir alev sütunu düşmüştür.” (Hicr
sûresi âyet : 18)
Allah’ın
(c.c.) hiç kimseye açmayıp yalnız razı olduğu Resûle (Elçiye) açtığı gayb ile
hiç başlangıcı olmayan, ezelden beri bildiği ve yalnız kıyamete kadar değil,
belki hiç sonu olmayan sonsuzluğa kadar vukua gelmesini, var olmasını takdir ve
murat ettiği tüm bilgiler, ilimler, irfanlar, hikmetler ve sırlardır. Mesela: kıyametin
ne zaman kopacağı bunlardan biridir.
Cin sûresinde, yalnız razı olduğu resûle tahsis ettiği;
âyet’el kürsi’de ise “ (Allah) onların önlerinde ve arkalarında
olanı bilir. Onun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey
kavrayamazlar.” (Bakara sûresi âyet:
255) buyururken kendisinin dilediğinden fazlasını hiç kimsenin
kavrayamayacağını, idrak edemeyeceğini bildirmektedir. Öyleyse
kavranabilen, idrak edilebilen olsa olsa bu sonsuz sır deryasından birkaç damla
olabilir.
Bu
âyette elçilere tahsis, ayrıcalık olmadığından veliler ve Allah’ın izniyle
fenni keşiflerde bulunan insanlar da yararlanabilirler. Burada elçi, kaydı
yoktur dilediği kimselere dilediği kadarını açar. Ama razı olduğu elçiye ne
kadar açtı bilemiyoruz. Ancak bir ışık tutsun diye Sahih-i Buhari ve Tercrid-i
Sarih Tercümesinden den üç hadisi alıyorum:
“Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den:
Şöyle demiştir: Halk: "Ebû
Hüreyre çok (hadîs rivâyet) ediyor." deyip duruyorlar. Halbuki
Kitâbu'llâh'da (şu) iki âyet olmasaydı hiçbir hadîs nakletmezdim.-(Ebû Hüreyre
bu sözden) sonra:
Âyet-i Kerîme'lerini okuyup derdi ki:
Muhâcirîn kardeşlerimiz çarşılarda alış-verişle, Ensâr kardeşlerimiz de malları
(ve toprakları) için çalışmakla meşgûl olurken Ebû Hüreyre boğazı tokluğuna
Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'e mülâzemet eder ve onların hazır
bulunamadıkları meclislerde hazır bulunur, onların belleyemedikleri sözleri bellerdi.” (Buhari Tecrid. S.
Terc. C. 1 Hadis no.98)
¡
“Yine Ebû Hüreyre radiya'llâhu
anh'den:
Şöyle demiştir: (Resûlu'llâh
salla'llâhu aleyhi ve sellem'e): "Yâ Resûlallah, Sen'den bir çok hadîs işitiyorum
da unutuyorum." dedim. "Ridânı (futanı) yay." buyurdu. Yaydım.
Elleriyle (bir şey) avuçlayıp (ridânın) içine at(ıyor gibi yap)tı. Sonra:
"Topla." diye emretti. Ridâmı topladım. İşte ondan sonra (artık)
hiçbir şey unutmadım.” (Buhari Tecrid.
S. Terc. C. 1 Hadis no.99)
Yukarıdaki
iki hadis-i şerifi Ebu Hureyre (r.a.) güvenilmesi için ve bazılarına cevap
olsun diye aldık.
“Yine Ebû Hüreyre radiya'llâhu
anh'den:
Şöyle demiştir: Nebiyy-i Ekrem
salla'llâhu aleyhi ve sellem'den iki kap (dolusu) ilim belledim. Bunlardan
birini (size) izhar ettim. Diğerine gelince onu meydana çıkaracak olsam benim
şu boğazım kesilir.” (Buhari Tecrid. S. Terc. C. 1 Hadis
no.100)
Ebu Hureyre’nin
(r.a.) neşr ve ifşa ettiği, açıkladığı ilmin hangi nevi’ den olduğu
merviyatından malumdur. Ketmettiği (gizlediği) ilim acaba ne idi? Bazıları
ilerde ümmetin başına gelecek fitne ve musibetler, kıyametten evvel ümmetin
giriftar olacağı ahvale ait ulum idi, bilgiler idi derler ki, bunlardan bazılarının
vukuunu, (çıktığını) rü’yel ayn (gözlerimiz) müşahade bile etmiştir. Politika
galeyanlarının tozu dumanı içinde ferman dinleyecek ve Hakka samim-i
vicdanından kulak verecek halde olmayanlara karşı bildiğini açıkça söylemek
kendileri gibi bi-taraf ve fitneden mütebaid (uzak) bir zat için hakikaten
tehlikeli idi. Ebu Hureyre’nin maksudunu böylece tefsir edenler “ 60 ncı
senenin başına ve çocukların devr-i emaretine yetişmekten Allah’a sığınırım.”
demiş olmasını davalarına delil ittihaz ederler. Bazıları da Ehl-i şuhud ve irfana
muhtaz (ayrıcalı) olup ilm-i şeriatın neticesi ve resul (s.a.s)’a muhabbet ve
hüsn-i mütebaatın semere-i celilesi olan ve ağyarın tetavül-i çeşm-i idrakinden
masun kalan ilm-i esrardır derler. Vallahü A’lem bi-muradihi. (Buhari
Tecrid. S. Terc. C. 1 Hadis no.100)
Yüzüncü hadis-i
şerifte görüldüğü gibi Peygamberimiz Efendimiz’in kendi sırlarından kimlere ne
kadarını açtığını da bilemiyoruz. Ama Ebu Hureyre’ye
açtığını, Ebu Hureyre sır olarak tutmuş, “boğazım giderdi” diye de bizlere
aktarmamıştır.
Diğer güzide
sahabelere ne sırlar verildiğini bilemiyoruz. Müminler bilmedikleri bazı
konular için “ o Ali sırrı” derler. Resûlullah efendimizin bir hadis-i
şerifinde “ben
ilmin şehriyim, Ali kapısıdır” buyurduğuna
göre Hz. Ali efendimize ne sırlar verdiğini bilemiyoruz.
Tabi bunların hepsi Rabbimizin Peygamberimiz Efendimize açtığı sırlardan
sızıntılardır.
Kâhinlerin, cncilerin ve falcıların haber
verdikleri bilgilerin ise gerçek manadaki
gayb ile hiçbir ilgisi yoktur.
Ancak âyeti
kerimelerde okuduğumuz gibi “
kulak hırsızlığı yapan şeytanları (cinleri) delici bir ateş takip eder” buyurmaktadır. Yukarıdaki Saffat Sûresinin aşağıda
görüleceği gibi 6 ncı: âyetinde: “ Hakikat biz, (size) en yakın göğü bir
ziynetle, yıldızlarla süsledik.” 7 nci
âyetinde: “
ve onu itaat dışına çıkan her türlü şeytandan koruduk” 8 nci âyetinde: “ Onlar mele-i alayı (melekler
topluluğunu) dinleyemezler. 9 ncu
ayetinde: “Her
yandan kovularak atılırlar. Onlar için (ahirette) ardı arası kesilmez bir azap
vardır.” 10 ncu âyetinde: “ Yalnız (meleklerin konuşmalarından) bir
söz kapan olursa onu da delici bir alev takip eder.” buyurulmaktadır.
Bu âyetlerde görüldüğü gibi hiç haber çalamazlar
denmiyor. Yasaklanmış, korunmuş olmasına rağmen bazı haberleri çaldıkları
bildirilirken 10 ncu âyette görüldüğü gibi “bir
haber çalan olursa onu da delici bir alev takip eder.” deniliyor. Haber çalanı deler öldürür haberi ulaştıramazlar,
denmiyor. Demek ki; bizim imtihanımız için yasak olmasına rağmen bazı
haberlerin çalınması mümkün oluyor. İstisnalar kaideyi bozmaz. Böylece elçilere
verilen gaybi haberlerin bazı velilere de istisna olarak verilmiş olacağı
anlaşılabilir.
“Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'in
zevcesi Âişe radiya'llâhu anhâ'dan rivâyet olunduğuna göre Âişe, Resûlullâh
salla'llâhu aleyhi ve sellem'i şöyle derken işitmiştir: Melekler "An’âne -ki, buluttur- inerler
de gökte kazâ ve hükmolunan (istikbâle âit) bâzı şeyleri (kendi aralarında)
görüşürler. Bu sırada şeytanlar (bu havâdisi) kulak hırsızlığı yaparlar. (İşittiklerini
de) kâhinlere gizlice ulaştırırlar. Bu haberlerle berâber yüz (lerce) yalan da
kendiliklerinden uydururlar.” (Riyaz-üs Salihin c.3 h.no.1700)
Ebu Ubeyd’in kızı Safiyye’nin, Nebi-i
Muhterem’in ailelerinin bazılarından rivayetine göre, peygamber (s.a.s):
“ Her kim arrâf-e (çalınan bir şeyin
veya yitiğin mahalline haber veren kimseye) gelip ondan bir şey sorar da onu
tasdik ederse, o kimsenin kırk gün namazı kabul olunmaz.” buyurdu (Uhdesinden
farz sakıt olsa bile sevabına nail olamaz) (Müslim, Riyaz-us Salihin c.3
h.no.1701)
İbn-i
Sayyad hadisinde olduğu gibi: Biz kâhin ve cinci falcılar için onlar bilemezler
diyemeyiz. Çünkü bildikleri çıkınca olaylarla âyetler çakışır. İnananlar
bildiklerine mi, gördüklerine mi inanacaklarına şaşırır, âyetlerden şüphe
etmeye başlarlar.
Halbuki âyetlerde: kulak hırsızlarının bulunduğu
bildirilirken; hadislerde de, kulak hırsızlığı yapan cinler tarafından bu
çalıntı haberleri, kâhin ve cincilere ulaştırılır, denilmektedir. Hatta
Resûlullah efendimizin, kalbinden tuttuğu niyeti yalancı peygamber İbn-i Sayyad bildiği
halde, Peygamberimiz ona itibar etmemiş, doğru bildiği halde “sus yalancı,
haddini aşma” diyerek onu azarlamıştır. Çünkü bilgisi şeytani ve gayri meşru
idi.
وَلاَ تَأْكُلُواْ مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ وَإِنَّهُ لَفِسْقٌ وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَآئِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ
“Üzerine Allah'ın adı anılmadan
kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar
dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için vahiy ederler (telkinde bulunurlar).
Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.” (En’am sûresi
âyet: 121)
İstidraç olarak şeytanın vahyettiklerinden veyahut kulak
hırsızlarından gelen gayb haberlerinden bazısı doğru çıksa da: insanlar onlara
bağlandıktan sonra ardından yalan haberler vererek insanları aldatmak, fesat
çıkararak yoldan saptırmak ve insanları birbirine düşürmek ihtimali olacağından
arada bir söyleyecekleri doğru haberlere de itimat etmek yasaklanmıştır. Çünkü
şeytanlar, kafir cinler; insanları Allah’ın (c.c.) emrinden soğutup bu
haberciler, kâhinler, cinciler vasıtasıyla kendi yollarına çekerek, insanların
dünya ve ahiret hayatlarını perişan ederler. Günümüzde, “ruh çağırıyoruz, ruhlardan haber alıyoruz diyerek” cinlerin pençesine düşenlerin sayısı az değildir. Onlara
inanmak, doğru söyleseler dahi tasdik etmek, onlarda manevi bir değer var zannetmek,
insanları imandan uzaklaştırır. Şeytanlara bağımlı hale getirir. Allah korusun.
En güzeli Peygamberimizin (s.a.s) İbn-i Sayyad doğru bildiği halde bilgisi
meşru yoldan olmadığı için “ sus yalancı,
haddini aşma” dediği gibi bizim de doğru da olsa bu
şeytani haberlere iltifat etmememiz, bunlar şeytani haberlerdir diyerek,
reddetmemiz lazımdır.
İşte Âyeti Kerimeler:
Âyet – 1:
إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء
“Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’ a (c.c.) gizli kalmaz.”
(Âl-i İmran sûresi âyet: 5)
Âyet - 2:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
“Ey inananlar, sizi yaşatacak şeylere çağırdıkları zaman Allah ‘ ın
(c.c.) ve elçisinin çağrısına koşun ve bilin ki, Allah, (c.c.)kişi ile onun
kalbi arasına girer ve siz, O’ nun huzuruna toplanacaksınız.” (Enfal
sûresi âyet: 24)
Âyet – 3:
أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُمْ وَأَنَّ اللّهَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ
“Bilmediler mi ki Allah, (c.c.) onların sırlarını ve gizli
konuşmalarını bilir ve Allah, (c.c.) gizlileri bilendir.”
(Tevbe sûresi âyet: 78)
Âyet – 4:
قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلاَمٍ مِّنَّا وَبَركَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِّمَّن مَّعَكَ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ
“Ey Nuh, denildi, sana ve seninle beraber olanlardan (türeyecek)
ümmetlere bizden esenlik ve bereketlerle (gemiden) in. Ama (seninle beraber olanlardan
gelecek) öyle ümmetler de var ki, onları bir süre yaşatacağız sonra onlara
bizden acı bir azab dokunacaktır!” (Hud sûresi âyet:
48)
Bu âyette de görüldüğü gibi; daha yaratmadan evvel,
yaratacağı insanların ne olacaklarını biliyor ve Hz.Nuh’a da (a.s.) bilgi
veriyor. Bunlar bir peygamber’e (a.s) bildirilen gaybi haberler değil mi?
“Allah (c.c) insanı tamtakır yarattı, ne olacağını bilemiyordu ;
sonra insan kendi kendini var etti” diyen, Sayın Ali Şeriati ve
O’nun etkisinde kaldığı anlaşılan, Show Tv.de Ceviz Kabuğu programında, Hulki Cevizoğlu’nun sorusuna cevab
olarak, “Allah insanın ne olacağını
bilemez. Bilir dersem kaderi kabul etmiş olurum” diyen Sayın Hüseyin
Atay, acaba bu âyet ve
diğer onlarca âyet karşısında kendilerini nasıl savunacaklar?
Âyet – 5:
تِلْكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنتَ تَعْلَمُهَا أَنتَ وَلاَ قَوْمُكَ مِن قَبْلِ هَـذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ
“(Ey Muhammed), bunlar sana vahy ettiğimiz gayb haberlerindendir.
Ne sen, ne de kavmin, daha önce bunları bilmiyordunuz. O halde sabret, sonuç
korunanlarındır.” (Hud sûresi âyet: 49)
Âyet – 6:
وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ
“Rabb’in, onların göğüslerinin neyi gizleyip neyi açığa vurduğunu
bilir.” (Kasas sûresi âyet: 69)
Âyet – 7:
إِنَّ اللَّهَ عِندَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْأَرْحَامِ وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَّاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَيِّ أَرْضٍ تَمُوتُ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
“Allah, (c.c) (işte kıyamet) saatin (in ne zaman
geleceği) hakkındaki bilgi, O’ nun yanındadır (başkası bilemez). Yağmuru O
yağdırır, rahimlerde olanı bilir. (Başkası bilemez değil ancak) hiç kimse
yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez
(her şeyi) bilen, (her şeyden) haberi olan yalnız Allah’ tır.” (Lokman sûresi âyet:
34)
Âyet – 8:
وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى
“Sözü açık söylesen de (gizli söylesen de) muhakkak O,
gizliyi de ondan daha gizlisinide bilir.” (Ta
ha sûresi âyet: 7)
Âyet – 9:
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ
“Onların önlerinde ve arkalarında olan (bütün olayları,
yaptıkları, yapacakları bütün işleri) bilir. Bütün işler Allah’ a (c.c.)
döndürülür.” (Hac sûresi âyet: 76)
Âyet – 10:
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَأْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَلَا أَصْغَرُ مِن ذَلِكَ وَلَا أَكْبَرُ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
“İnkar edenler; ‘kıyamet saat (ı) bize gelmez’, dediler. Deki: ‘ hayır
gaybı bilen Rabb’im hakkı için o, mutlaka size gelecektir. Göklerde ve yerde
zerre ağırlığınca bir şey O’ ndan gizli kalmaz ne bundan küçük, nede bundan
büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.”(Sebe
sûresi âyet: 3)
Âyet – 11:
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“O, ilktir. (kendisinden önce hiçbir varlık yoktur) Sondur (Her şey yok olurken O ebedi kalacaktır),
Zahirdir (delilleri ile varlığı gün gibi açıktır), Batındır (zatının hakikati
gizlidir, akıllar O’ nun özünü idrak edemez), O, her şeyi bilendir.” (Hadid
sûresi âyet: 3)
Âyet – 12:
هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
“O dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş’ a kuruldu.
Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız, O
sizinle beraberdir, Allah (c.c.) yaptıklarınızı görmektedir.” (Hadid sûresi âyet: 4)
Âyet – 13:
لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ
يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“Göklerin ve yerin mülkü O’ nundur. Bütün işler Allah’ a (c.c.)
döndürülecektir. Geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü gecenin içine sokar. O,
göğüslerin özünü bilir.” (Hadid
sûresi âyet 5-6)
Âyet – 14:
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ
“O, öyle Allah’ tır (c.c.) ki O’ ndan başka İlah yoktur. Görülmeyeni ve
görüleni bilendir. O çok esirgeyen, çok acıyandır.” (Haşr
sûresi âyet: 22)
Âyet – 15:
وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِن قُرْآنٍ وَلاَ تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلاَّ كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَن رَّبِّكَ مِن مِّثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء وَلاَ أَصْغَرَ مِن ذَلِكَ وَلا أَكْبَرَ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
“Ne işte bulunsan, Kur’an’dan ne okusan ve siz ne iş
yapsanız mutlaka biz içine daldığınız an üzerinizde şahidiz. (Her yaptığınızı
görürüz.) Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey, Rabb’in (in
bilgisin)den kaçmaz. Ne bundan küçük, ne de büyük hiçbir şey yoktur ki,
hepsi apaçık bir kitapta olmasın: (Allah’ ın bilgisi her şeyi içine
almıştır. O’nun bilgisi dışında kalan hiç bir şey yoktur. Her olay, ancak O’
nun bilgisi ve izniyle olur.)” (Yunus
sûresi âyet: 61)
Âyet – 16:
اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
“Allah, ki O’ ndan başka İlah yoktur, daima diri ve
yarattıklarını koruyup yöneticidir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku
tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’ nundur. O’ nun izni olmadan
kendisinin katında kim şefaat edebilir.? (Ancak O’nun izniyle olur) Onların
önlerinde ve arkalarında olanı (yaptıklarını, yapacaklarını) bilir. O’ nun
ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar.
O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koru (yup gözet) mek
kendisine ağır gelmez. O yücedir. Büyüktür." (Bakara sûresi âyet: 255)
Âyet – 17:
وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“ Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa
vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir.” (Mülk sûresi âyet:13)
ـ5572 ـ1ـ عن
جابر بن
سَمُرَة
رَضِيَ
اللّهُ عَنه قال:
]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #: إذَا
هَلَكَ كِسْرَى
فََ كِسْرَى
بَعْدَهُ،
وَإذا هَلَكَ
قَيْصَرَ فََ
قَيْصَرَ
بَعْدَهُ.
فَوَالّذِي
نَفْسِي
بِيَدِهِ
لَتُنْفَقَنَّ
كُنُوزُهُمَا
في سَبِيلِ
اللّهِ
تَعالى[.
أخرجه الشيخان
.
(5572)-
Cabir İbnu Semüre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki:
"Kisra
ölünce, ondan sonra başka kisra yoktur. Kayser de öldü mü ondan sonra
kayser yoktur. Nefsimi kudret elinde
tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, siz her ikisinin de hazinelerini Allah
yolunda harcayacaksınız." [Buharî, Menâkıb 25, Humus 8, Eyman 3;
Müslim, Fiten 77, (2919).]
AÇIKLAMA:
Kisra kelimesi,
eski İran'da devlet başkanının lakabıdır. Osmanlılarda padişah, cumhuriyet
Türkiyesinde reisicumhur dendiği gibi, İran'da da hep kisra denmiştir.
Aynı şekilde kayser de Rumlarda başa
geçen liderin lakabıdır.
Hadis, Kisra ve Kayser'in
ölümleriyle saltanatlarının sona
ereceğini ifade etmektedir. Halbuki fiiliyatta, Kisra'nın memleketi devam etmiş, sonuncu kisra, Hz.
Osman zamanında öldürülmüştür. Keza Rum hakimiyeti daha fazla baki kalmıştır.
Dolayısıyla hadisin hükmü fiilî durumu
aksettirmediği için, hadiste müşkil olduğu söylenmiştir. Ancak İslam
alimleri bu muşkili: "Bundan murad
Kisra'nın Irak'da, Kayser'in de Şam'da
hakimiyetinin kalmayacağıdır" diyerek halletmişlerdir. Bu yorum İmam Şafii'den nakledilmiştir. İlaveten
der ki: "Hadisin vürud sebebi şudur: Kureyşliler Şam ve Irak'a tüccar
olarak giderlerdi.
ـ5573
ـ2ـ وعن
عَدِىِّ بْنِ
حَاتِمٍ
رَضِيَ اللّهُ
عَنه قاَلَ:
]بَيْنَا أنَا
عِنْدَ
رَسُولِ اللّهِ
# إذْ أتَاهُ
رَجُلٌ،
فَشَكَا
إلَيْهِ
الْفَاقَةَ،
ثُمَّ أتَاهُ
آخَرُ
فَشَكَا
إلَيْهِ
قَطْعَ
السَّبِيلِ.
فَقَالَ: يَا
عَدِيُّ! هَلْ
رَأيْتَ
الْحِيَرَةَ؟
قُلْتُ: لَمْ
أرَهَا،
وَقَدْ
أُنْبِئْتُ
عَنْهَا.
فقَالَ: فَإنْ
طَالَتْ بِكَ
حَيَاةٌلَتَرَيَنَّ
الظَّعِينَةَ
تَرتَحِلُ
مِنَ الْحِيَرَةِ
حَتّى
تَطُوفَ
بِالْكَعْبَةِ،
َ تَخَافُ
أحَداً إَّ
اللّه.
قُلْتُ:
فِيمَا
بَيْنِي وَبَيْنَ
نَفْسِي:
فَأيْنَ
دُعَّارُ
طَىِّءٍ الّذِينَ
صَعَّرُوا
الْبَِدَ.
وَلَئِنْ طَالَتْ
بِكَ حَيَاةٌ
لَتُفْتَحَنَّ
كُنُوزُ
كِسْرَى.
قُلْتُ:
كِسْرَى
ابْنِ
هُرْمُزَ؟ قَالَ:
كِسْرَى بْنُ
هُرْمُزَ.
وَلَئِنْ طَالَتْ
بِكَ حَيَاةٌ
لَتَرَيَنْ
الرَّجُلَ
يَخْرُجُ
مِلْءَ
كَفِّهِ مِنْ
ذَهَبٍ أوْ
فِضَّةٍ يَطْلُبُ
مَنْ
يَقْبَلُهُ
فََ يَجِدُ
أحَداً
يَقْبَلُهُ
مِنْهُ،
وَلْيَلْقَيَنَّ
اللّهَ
أحَدُكُمْ
يَوْمَ
يَلْقَاهُ
لَيْسَ بَيْنَهُ
وَبَيْنَهُ
حِجَابٌ وََ
تَرْجُمَانٌ
يُتَرْجِمُ
لَهُ.
فَلْيَقُولَنَّ:
ألَمْ
أبْعَثَ
إلَيْكَ رَسُوً
فَيُبَلِّغَكَ!
فَيَقُولُ:
بَلَى. فَيَقُولُ:
ألَمْ
أُعْطِكَ
مَاً
وَأُفْضِلْ عَلَيْكَ؟
فَيَقُولُ:
بَلَى يَا
رَبِّ. فَيَنْظُرُ
عَنْ
يَمِينِهِ
فََ يَرى إَّ
جَهَنَّمَ،
وَيَنْظُرُ
عَنْ
يَسَارِهِ
فََ يَرَى إَّ
جَهَنَّمَ.
قَالَ
عَدِيٌّ:
سَمِعْتُ
رَسُولَ اللّهِ
# يَقُولُ:
فَاتَّقُوا
النَّارَ
وَلَوْ بِشِقِّ
تَمْرَةٍ،
فَمَنْ لَمْ
يَجِدْ شِقَّ
تَمْرَةٍ
فَبِكَلِمَةٍ
طَيِّبَةٍ.
قَالَ عَدِيّ
رَضِيَ
اللّهُ عَنه:
فَرَأيْتُ
الظَّعِينَةَ
تَرْتَحِلُ
مِنَ
الْحِيَرَةِ
حَتّى تَطُوفَ
بِالْبَيْتِ
َ تَخَافُ إَّ
اللّهَ،
وَكُنْتُ
فِيمَنِ
افَتَتَحَ
كُنُوزَ
كِسْرَى ابْنِ
هُرْمُزَ،
وَلَئِنْ
طَالَتْ
بِكُمْ حَيَاةٌ
لَتَرَوُنَّ
مَا قَالَ
أبُو الْقَاسِمِ
# يُخْرِجُ
الرَّجُلُ
مِلْءَ
كَفِّهِ ذَهَباً
أوْ فِضَّةً
فََ يَجِدُ
مَنْ يَقْبَلُهُ
مِنْهُ[.
أخرجه
البخاري .
(5573)- Adiyy İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Ben Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın yanında iken bir adam geldi ve fakirlikten şikayet etti. Derken
biri daha gelip, o da yol kesilmesinden
şikayet etti. Aleyhissalâtu vesselâm:
"Ey Adiyy dedi, sen Hire şehrini gördün mü?"
"Hayır görmedim, ancak
işittim!" dedim. Bunun üzerine:
"Eğer ömrün biraz uzarsa,
devesine binen bir kadının Hire'den (tek başına) kalkıp Ka'be'yi tavaf
edeceğini mutlaka göreceksin. O bu seyahatini yaparken Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak!"
Adiyy der ki: "İçimden, kendi
kendime, "memlekete dehşet saçan Tayy eşkiyaları nereye gidecek?"
dedim. Resulullah sözlerine devam etti:
"Eğer ömrün olursa Kisra'nın
hazinelerinin de fethedildiğini göreceksin!
"Kisra İbnu Hürmüz mü?" diye
araya girdim.
"Evet İbnu Hürmüz olan
Kisra!" buyurdu ve devam etti:
"Eğer hayatın uzarsa mutlaka
göreceksin: Kişi eli altın veya gümüş parayla dolu olduğu halde bunu tasadduk
etmek üzere fakir arayacak fakat kendinden
onu kabul edecek bir tek adam
bulamayacak. Her biriniz, mutlaka bir gün gelecek aranızda herhangi bir
perde, bir tercüman olmaksızın Allah'la karşılaşacaksınız. O zaman Allah Teala
hazretleri:
"Sana tebliğ getiren bir
peygamber göndermedim mi?" diye soracak. Muhatabı: "Evet gönderdin!"
diyecek. Rabb Teala:
"Ben sana mal vermedim mi, ikram
etmedim mi?" diye soracak, kul:
"Evet! Ey Rabbim verdin"
deyip sağına bakacak, cehennemden başka
bir şey görmeyecek, soluna bakacak cehennemden başka bir şey görmeyecek."
Adiyy der ki: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim:
"Bir hurmanın yarısı da olsa onu sadaka olarak
vererek ateşten korunun! Kim yarım hurma bulamazsa güzel bir sözle korunsun!
"Yine Adiyy (radıyallahu anh)
dedi ki:
"Ben Hire'den kalkıp, Beytullah'ı
tavaf eden ve Allah'tan başka
kimseden korkmayan yaşlı kadını gördüm.
Kisra İbnu Hürmüz'ün hazinelerini fethedenler
arasında ben bizzat bulundum. Eğer sizlerin ömrü uzun olursa mutlaka,
Ebu'l-Kasım (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu söylediğini de göreceksiniz:
"Kişi, eli altın veya gümüşle dolu olarak çıkacak, onu kendinden (sadaka
olarak) kabul edecek adam
bulamayacak." [Buharî, Menakıb 25.]
AÇIKLAMA:
1-
Hadisin ravisi Adiyy, Tayy kabilesinden sehavetiyle meşhur Hatim-i Tai'nin
oğludur. Kabilesinin reisidir. Tay
kabilesi Irak'la Hicaz arasında yeralmaktadır. Kendilerinden
önceden izin almadan, bölgelerinden geçenlerin yollarını kesmektedirler.
Böylece eşkiyalıklarıyla şöhret kazandıkları için, Adiyy, Hire'den kalkan bir
kadın kendi yurtlarından korkusuz nasıl Hicaz'a, Mekke'ye ulaşabilecek
diye hayrete düşer. Adiyy'i hayrete
düşüren diğer bir ifade "Kisra'nın hazinelerinin fethi." O zaman için
iki büyük devletten biri olan Kisra'nın hazinelerini fethetmek ne demek?"
Bir yanlış anlama olmasın? Sorar: "(Yani şu İran Devleti'nin kisrası olan)
İbnu Hürmüz'ün hazineleri mi?" Resulullah "Evet! O kisra, İbnu Hürmüz
olan kisra!" der.
2-
Hadiste temas edilen diğer bir husus yol emniyetini getirecek adalet-i
İslamiye'nin hasıl edeceği maddî refah
seviyesiyle ilgili. Aleyhissalâtu vesselâm: "Zekat veya sadaka vermek
kasdıyla evden çıkan kimsenin, bunu kabul edecek bir adam bulamadan evine
döneceği" derecede refahın
artacağından bahsediyor ki, bu adaletli idarenin tabii sonucudur.
Bazı
alimler, başka bazı hadisleri esas alarak, bu halin, Hz. İsa'nın hakimiyeti
sırasında hasıl olacak bolluk devrine ait olacağını söylemiş ise de, başta
Beyhakî, bir kısım alimler hadiste Ömer İbnu Abdilaziz devrinde yaşanan duruma
işaret edildiğini belirtirler. Beyhakî'nin Delail'de kaydettiğine göre,
"Kişi Ömer İbnu Abdilaziz'in otuz aylık hilafeti sırasında, halife
ölmezden önce, büyük miktarda para getirip "Bunu fakirlerden dilediğinize
verin" derdi. Ancak "halkı Ömer zenginleştirdiği için" bunu verecek bir kimse bulamadan parasıyla
geri dönerdi." Beyhakî, rivayeti kaydettikten
sonra ilave eder: "Bunda Adiyy'in rivayet ettiği hadiste ihbar edilen durumun teyidi vardır." İbnu Hacer der
ki, "Bu ihtimal öncekinden daha
kuvvetlidir, çünkü hadiste Adiyy'e: "Eğer ömrün uzun olursa
göreceksin" denmiştir.
3-
Hadiste, bir kadının tek başına hacca gidebileceği de ifade edilmektedir. Bu,
ihtilaflı bir mevzu olmakla birlikte, alimlerimizden bir kısmı vacib olan hacc
için bunun caiz olduğunu söylemiştir. Bu husus daha önce yeterince açıklandı.
ـ5574 ـ3ـ
وعن أبي ذَرٍّ
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #:
سَتَفْتَحُونَ
مِصْرَ،
وَهِيَ أرْضٌ
يُسَمَّى
فِيهَا
الْقِيِراطُ.
فَاسْتَوْصُوا
بِأهْلِهَا
خَيْراً. فإنَّ
لَهُمْ
ذِمَّةً
وَرَحِماً[.
أخرجه مسلم .
(5574)- Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh)
anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Sizler Mısır'ı fethedeceksiniz.
Orası (paraya) "kirat" denilen yerdir. Oranın halkına hayır tavsiye
edin. Onların bir zimmet, bir de rahim (hakkı) vardır." [Müslim, Fezailu's-Sahabe
226, (2543).]
ـ5575 ـ4ـ وعن
ثَوْبَانٍ
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #: إنَّ
اللّهَ زَوَى
لِىَ ا‘رْضَ
فَرَأيْتُ
مَشَارِقَهَا
وَمَغَارِبَهَا،
وَإنَّ
أُمَّتِي
سَيَبْلُغُ
مُلْكُهَا
مَازُوِيَ
لِيَ مِنهَا،
وَأُعْطِيتُ
الْكَنْزَيْنِ
ا‘حْمَرَ
وَا‘بْيَضَ،
وَإنِّي
سَألْتُ رَبّي
أنْ َ
يُهْلِكَ
أمَّتِي
بِسَنَةٍ
عَامَّةٍ،
وََ
يُسَلِّطُ
عَلَيْهِمْ
عَدُوّاً مَنْ
سِوَى
أنْفُسِهِمْ
فَيَسْتِبِيحَ
بَيْضَتَهُمْ،
وَإنَّ
رَبِّي
تَعالى قَالَ:
يَا مُحَمّدُ
إذاً
قَضَيْتُ
قَضَاءً
فإنَّهُ َ يُرَدُّ،
وإنِّى
أعْطَيْتُكَ
‘ُمَّتِكَ
أنِّي َ
أُهْلِكُهُمْ
بِسَنَةٍ
عَامَّةٍ،
وََ
أُسَلِّطُ عَلَيْهِمْ
عَدُوّاً
مِنْ سِوَى
أنْفُسِهِمْ
يَسْتَبِيحُ
بَيْضَتَهُمْ،
وَلَوِ اجْتَمَعَ
عَلَيْهِمْ
مَنْ
بِأقْطَارِهَا
حَتّى
يَكُونَ
بَعْضُهُمْ
يُهْلِكُ
بَعْضاً[.أخرجه
مسلم وأبو داود
والترمذي.»زَوى
لِىَ ا‘رْضَ«
أى جمعها لى وضمها
اليّ.و»السَّنةُ«
الجدب والش و»الْعَامّةُ«
التي تعم
الكل.و»بيضةُ
الناس« معظمهم.و»استباحتهم«
جعلهم مباحاً
بأخذهم أسراً
وقتً يتصرف
فيهم كيف شاء .
(5575)-
Hz. Sevban (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki:
"Allah Teala hazretleri yeryüzünü
benim için dürüp topladı, ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin
mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Bana iki hazine verildi:
Kırmızı ve beyaz hazineler. Ben Rabbimden, ümmetimi umumi bir kıtlıkla helak
etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman musallat edip çoğunluğu
helak etmelerine meydan vermemesini talep ettim.
Rabbim Teala hazretleri bu isteklerime
şöyle cevap verdi:
"Ey Muhammed! Bir hüküm verdim mi
artık o geri alınmaz. Ben senin ümmetine "Onları umumi bir kıtlıkla helak
etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helak edecek bir düşman da musallat etmeyeceğim,
hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar aleyhinde toplansalar da. Ama kendi aralarında
birbirlerini helak edecekler." [Müslim, Fiten 19, (2889); Tirmizî, Fiten 14,
(2177); Ebu Davud, Fiten 1, (4252).]
AÇIKLAMA:
1-
Hadiste Aleyhissalâtu vesselâm İslam'ın doğu-batı istikametinde yayılacağına işaret buyurmaktadır. Gerçekten
de öyle olmuş, bu istikametlerdeki gelişme güney-kuzey istikametlerindeki
gelişmeye nisbetle çok fazla olmuştur.
2-
Aleyhissalâtu vesselâm'ın ümmeti adına Cenab-ı Hak'tan birkaç isteği olmuş ve
bunlardan ikisi kabul edilmiştir.
*
İslam ümmeti umumi bir kıtlık afetiyle helak olmayacaktır. Tarih boyunca,
bu ifadeye aykırı bir durum görülmüş değildir. Mevziî olan bazı küçük kıtlıklar
umumi hükmü cerhetmez. Keza eski milletlerin maruz kaldıkları nevden, bütün
ümmete şamil helak edici sel, zelzele, salgın, afetler de görülmemiştir ve
inşaallah görülmeyecektir de.
*
İkinci bir garanti, ümmetin toptan gayr-ı müslim istilasına uğramasına
karşıdır. Şimdiye kadar böyle bir durum olmamıştır. Yer yer esarete düşen İslam
beldeleri olmuş ise de, tamamına şamil bir esaret vaki olmamıştır.
Ancak
hadis, ümmet arasında fitneler hususunda garanti vermiyor. Ümmetin bu
fitnelerden zarar göreceğine dikkat çekiliyor. Şu halde Resulullah, dahilî
fitnelerden kaçınmamız, her an çıkabilecek fitneye karşı müteyakkız olmamız
gerektiğine bizleri uyarıyor. Nitekim bu hadislerinde: "Fitne uyumaktadır.
Onu uyandırana lanet olsun!"
buyurmuştur. Âyet-i kerimede de: irşad
buyrulmuştur (Al-i imran 103).
ـ5576 ـ5ـ
وعن جابرٍ
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #: هَلْ
لَكُمْ مِنْ أنْمَاطٍ؟
قُلْتُ:
وَأنَّى
تَكُونُ
لَنَا ا‘نْمَاطُ؟
قَالَ:
إنَّهَا
سَتَكُونُ.
فَكَانَتْ
كَمَا قَالَ،
فأنَا أقُولُ
لَهَا، يَعْنِى
امْرَأتَهُ:
أخِّرِى
عَنَّا
أنْمَاطَكِ.
فَتَقُولُ:
ألَمْ يَقُلْ
رَسُولُ
اللّهِ #: سَتَكُونُ
لَكُمْ
أنْمَاط؟
فأدَعُهَا[.
أخرجه الخمسة.»ا‘نْمَاط«
جمع نمط، وهو
نوع من البسط
المعروف .
(5576)-
Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) bir gün: "Halınız var mı?" diye sordular.
"Biz
de, halı nasıl olsun?" dedim.
"Şurası
muhakkak ki o da olacak!" buyurdular. Nitekim dediği gibi oldu. Gün geldi
ben hanımıma (İsraf ve mekruh addettiğim için):
"Şu
halını benden bari uzak tut!" diye çıkıştığım vakit:
"Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm): "Sizlerin de halıları olacak!" dememiş miydi? diye karşılık verdi." [Buharî,
Menakıb 25, Nikah 62, Mülim, Libas 39, Ebu Davud, Libas 45, (4145); Tirmizî,
Edeb 26, (2775); Nesâî, Nikah 83, (6, 136).]
ـ5577 ـ6ـ وعن
أبي هريرة
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #: إنَّ
اللّهَ
يَبْعَثُ لهذِهِ
ا‘ُمَّةِ عَلى
رَأسِ كُلِّ
مِائَةِ
سَنَةٍ مَنْ
يُجَدِّدُ
لَهَا
دِينَهَا[.
أخرجه أبو
داود .
(5577)-
Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki:
"Muhakkak
ki, Allah bu ümmet için, her yüz senenin başında, kendisine dini tecdid edecek
kimse(ler) gönderecektir." [Ebu Davud, Melahim 1,
(4391).]
AÇIKLAMA:
1- Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) bu hadis-i şeriflerinde kendinden sonra her asırda çıkacak ve hayat-ı içtimaiye-i
medeniyete soktukları bid'atlarla dinden uzaklaşmış olan insanları tekrar
İslam'ın hakiki mecrasına sokacak olan kimseleri haber vermektedir. Bu zatlara
müceddid denmektedir. Bu mübarek
zatların mümeyyiz vasfı bid'ayı temizleyip sünneti ihyadır. Ölümü hicrî
101 olan Ömer İbnu Abdilaziz'den bu yana ümmet böylesi insanlarla daima
şerefyab olmuştur. Daha önce, bir başka hadis vesilesiyle genişçe
açıkladığımız üzere, Resulullah'tan
sonra geleceği belirtilen bu şahıslar her asırda bir tane değildir. Aynı
anda her memlekette, farklı mezhep ve
meşreplere göre her bir çevrede birçok
insanlar, müceddid manasında tecdid
hizmeti yapabilecektir. Alimlerin belirttiği üzere, kimlerin müceddid
olduğu kesinlikle bilinemez, sünneti ihya, bid'atı imha, ilmi artırma, insanları amel, ahval ve
düşüncede İslam'a irca gibi karinelerle müceddid olduğuna zann-ı galible
hükmedilir. Müceddidin, dini alimlerin zahir ve batın her çeşidinde alim
olacağı belirtilmiştir. Fakih, muhaddis, müfessir, lügavi her tabaka kendi
imamlarını "müceddid" görmüşlerdir.
2-
"Yüzyıl başı" nedir? Asrın ilk yılları mı, son yılları mı ihtilaf
edilmiştir. Bu hadiste, yüzyıl başı ile yüzyılın sonunun kastedildiği
söylenmiştir.
ـ5578
ـ7ـ وعن
حُذَيْفَة
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قال: ]قَامَ
فِينَا
رَسُولُ
اللّهِ #
مَقاماً فَمَا
تَرَكَ
شَيْئاً
يَكُونُ مِنْ
مََقَامِهِ ذلِكَ
الَى قِيَامِ
الْسَّاعَةِ
إَّ
حَدَّثَهُ،
حَفِظَهُ
مَنْ
حَفِظَهُ،
وَنَسِيَهُ
مَنْ نَسِيَهُ.
قَدْ
عَلِمَهُ
أصْحَابِي
هؤَُءِ وَإنَّهُ
لَيَكُونُ
مِنْهُ
الشَّىْءُ
قَدْ نَسِيتُهُ
فَأرَاهُ
فَأذْكُرَهُ
كَمَا يَذْكُرُ
الرَّجُلُ
وَجْهَ
الرَّجُلِ
إذَا غَابَ
عَنْهُ. ثُمَّ
إذَا رَآهُ
عَرَفَهُ[.
أخرجه
الشيخان وأبو
داود .
(5578)- Huzeyfe (radıyallahu anh)
anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) aramızda doğrulup, o
günden kıyamete kadar olacak her şeyden bahsetti. Onu belleyen belledi ve
unutan da unuttu. Şu arkadaşlarım da bunu bilirler. (Resulullah'ın haber
verdiği ve fakat) unutmuş olduğum o şeylerden biri vukua gelip görünce,
öylesine canlı hatırlıyorum ki, tıpkı, kişinin gördüğü bir şahsın yüzünü, o
şahıs kaybolunca hatırlamadığı halde bilahare karşılaşınca hemen tanıyıvermesi
gibi." [Buharî, Kader 4; Müslim, Fiten 23, (2891); Ebu Davud, Fiten 1,
(4240).]
AÇIKLAMA:
Hadisin ravisi Huzeyfe (radıyallahu anh) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın
-başkaları tarafından bilinmeyen- sırlarına vakıf olan bir zattır. Bu sebeple
ona sahib-i sır da denmiştir. Hadisin bir veçhinde "Allah'a yemin olsun
benimle kıyamet arasında vukua gelecek bütün fitneleri biliyorum.." der.
Hadisin Ebu Davud'daki veçhinde, Resulullah'ın kıyamete kadar gelip üç yüz ve
daha fazla etbaı bulunacak her bir fitne başını ismiyle, babasının ve
kabilesinin ismiyle zikrettiğini belirtir.
ـ5579
ـ8ـ وعنه
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قال:
]أخْبَرَنِى
رَسُولُ
اللّهِ #
بِمَا هُوَ
كَائِنٌ الى
يَوْمِ
الْقِيَامَةِ،
فَمَا مِنْهُ
شَىْءٌ إَّ
وَقَدْ
سَألْتُهُ
عَنْهُ، إَّ
أنِّي لَمْ
أسْألْهُ مَا
يُخْرِجُ
أهْلَ الْمَدِينَةِ
مِنَ
الْمَدِينَةِ[.
أخرجه مسلم .
(5579)-
Yine Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm), kıyamete kadar gelecek her şeyi bana haber verdi. Onlardan her ne
varsa Aleyhissalâtu vesselâm'a sordum. Sadece "Medine halkını Medine'den
kim çıkaracak?" bunu sormadım." [Müslim, Fiten 24, (2891).]
ـ5580
ـ9ـ وعن
عَمْرِو بنِ
أخْطَبِ
ا‘نْصَارِىّ رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قال: ]صَلّى
بِنَا
رَسُولُ اللّهِ
# يَوْماً
الْفَجْرَ
وَصَعِدَ
الْمِنْبَرَ
فَخَطَبَنَا
حَتّى
حَضَرَتِ
الظُّهْرُ.
فَنَزَلَ،
فَصَلّى،
ثُمَّ صَعِدَ
الْمِنْبَرَ،
فَخَطَبَنَا
حَتَّى
حَضَرَتِ
الْعَصْرُ. فَنَزَلَ
فَصَلّى
ثُمَّ صَعِدَ
الْمِنْبَرَ
فَخَطَبَنَا
حَتّى
غَرَبَتِ
الشَّمْسُ فَأخْبَرَنَا
بِمَا هُوَ
كَائِنٌ الى
يَوْمِ
الْقِيَامَةِ
فَأعْلَمُنَا
أحْفَظُنَا[.
أخرجه مسلم .
(5580)- Amr
İbnu Ahtab el Ensarî (radıyallahu anh)
anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün bize sabah
namazını kıldırıp minbere çıktı. Öğle vakti girinceye kadar hitap etti. Sonra
minberden inip namaz kıldı. Tekrar minbere çıkıp ikindi vakti girinceye kadar
bize hitap etti. İnip ikindiyi kıldı, sonra tekrar minbere çıktı, güneş
batıncaya kadar bize konuştu. Bu konuşmalarda kıyamet gününe kadar olacak
(hadisatı) bize haber verdi. Bunları en iyi bilenimiz, en belleyişli
olanımızdır." [Müslim, Fiten 25, (2892).]
AÇIKLAMA:
Bu hadis, 5578 numaralı hadiste belirtilen fitnecilerle ilgili
bilgilerin bir gün içinde toptan verildiğini ifade etmektedir. Zaten o hadisten
bazı alimler "Resulullah makamından hiç ayrılmadan, aynı mecliste kıyamete
kadar gelecek ve etbaı üç yüz ve daha fazla olacak fitneci başlarını isimleri,
babalarının isimleri ve kabilelerinin isimleri ile birlikte haber verdi"
manasını çıkarmışlardır.
Bunları en iyi bilenin kendisi olduğunu söylerken Hz. Huzeyfe, bu hutbeyi dinleyen diğerlerinin artık hayatta
kalmadığını ima etmektedir. Bu hadis, daha sarih bir şekilde fitnecilere müteallik bilginin bir
sır olarak sadece Huzeyfe'ye tevsi edilen bir bilgi olmayıp, herkese alenen
öğretilen bir bilgi olduğunu ifade etmektedir.
Her halükârda, bu mezkur hutbe dışında, Hz. Huzeyfe'ye hususi bir
talimde bulunmuş olma ihtimalinin de varid olduğunu alimler belirtir.
ـ5581 ـ10ـ وعن
أبي هريرة
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
قال: ]لَمَّا
فُتِحَتْ
خَيْبَرُ
أُهْدِيَتْ
لِرَسُولِ
اللّهِ #
شَاةٌ فِيهَا
سُمٌّ. فقَالَ
#: اِجْمَعُوا
لِي مَنْ
ههُنَا مِنَ
الْيَهُودِ،
فَجُمِعُوا
لَهُ. فقَالَ
لَهُمْ: هَلْ
أنْتُمْ
صَادِقِىَّ
عَنْشَيْءٍ
إنْ
سَألْتُكُمْ عَنْهُ؟
قَالُوا:
نَعَمْ.
فَقَالَ
لَهُمْ: مَنْ
أبُوكُمْ؟
قَالُوا:
فَُنٌ. قَالَ:
كَذَبْتُمْ،
بَلْ
أبُوكُمْ
فَُنٌ.
قَالُوا:
صَدَقْتَ. قَالَ:
هَلْ أنْتُمْ
صَادِقِيٍّ
كَمَا قَالَ
أوًَّ.
قَالُوا:
نَعَمْ. وَإنْ
كَذَبْنَاكَ عَرَفْتَهُ
كَمَا
عَرَفْتَهُ
في أبِينَا. قَالَ:
مَنْ أهْلُ
النَّارِ؟
قَالُوا:
نَكُونُ
فيهَا
يَسِيراً.
ثُمَّ
تَخْلُفُونَا
فيهَا. قَالَ:
اخْسَئُوا،
واللّهِ
نَخْلُفُكُمْ
فيهَا
أبَداً،
ثُمَّ قَالَ:
هَلْ أنْتُمْ
صَادِقيٍّ
عَنْ شَيْءٍ
إنْ
سَألْتُكُمْ عَنْهُ؟
قَالوُا:
نَعَمْ.
قَالَ: هَلْ
جَعَلْتُمْ
في هذِهِ
الشَّاةِ
سُمّاً؟
قَالُوا: نَعَمْ.
قَالَ: فَمَا
حَمَلَكُمْ
عَلى ذلِكَ؟ قَالوُا:
أرَدْنَا إنْ
كُنْتَ
كَاذِباً أنْ
نَسْتِريحَ
مِنْكَ،
وَإنْ كُنْتَ
صَادِقاً
لَمْ يَضُرَّكَ[.
أخرجه
البخاري .
(5581)-
Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hayber fethedildiği zaman,
Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a zehir katılmış bir koyun (kızartması)
hediye edildi. Aleyhissalâtu vesselâm:
"Yahudilerden burada olanları
bana toplayın!” diye emrettiler ve derhal toplanıp getirildiler.
"Size bir şey sorsam doğru
söyleyecek misiniz?" buyurdu. Onlar: "Evet!" deyince:
"Babanız kimdir?" buyurdu.
"Falancadır!" dediler.
"Yalan söylediniz, bilakis
babanız falandır!" buyurdu.
"Doğru söyledin!" dediler.
"Önceki gibi bana doğru
söyleyecek misiniz?" diye tekrar
sordu.
"Evet! Zaten biz sana yalan
söylesek sen onu anlayacaksın, tıpkı babamız hakkındakini anladığın gibi"
dediler.
"Cehennem ehli kimdir?"
dedi.
"Biz orada az kalacağız. Orada
bize siz halef olacaksınız!" dediler.
"Defolun! Vallahi biz ebediyen
size cehennemde halef olmayacağız!"
buyurdu. Sonra da:
"Size bir şey sorsam bana doğru
söyleyecek misiniz?" buyurdu.
"Evet!" dediler.
"Bu koyuna zehir koydunuz mu,
koymadınız mı?" dedi.
"Evet, koyduk!" dediler.
"Pekiyi bunu niye yaptınız?"
buyurdu.
"Yalancı (bir peygamber) isen,
senden kurtulmayı arzu ettik. Hakiki bir peygamber isen, bu zehir sana asla
zarar vermez!" dediler." [Buharî, Cizye 7.)
AÇIKLAMA:
1- Hadis,
Hayber'in fethinden sonra Zeyneb Bintu'l-Haris adında bir Yahudi kadınının
ihanetini anlatmaktadır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vefatıyla
ilgili bahiste, Aleyhissalâtu
vesselâm'ın bu zehirin tesiriyle öldüğüne dair rivayeti kaydetmiş idik.
İbnu İshak'ın
rivayetine göre, savaştan sonra kadın, Aleyhissalâtu vesselâm'ın koyunun neresini daha çok sevdiğini sorar. Kolunu
sevdiği söylenir. Bu kısma daha çok zehir koyarak, kızartılmış halde ikram
eder. Aleyhissalâtu vesselâm kol kısmından bir parça alarak ağzında çiğner,
fakat yutmaz. Ancak beraberinde bulunan Bişr İbnu Bera lokmasını yutmuş bulunur ve zehirin tesiriyle vefat
eder, (radıyallahu anh). Aleyhissalâtu
vesselâm, yutmadan ashabına: "Sakın yemeyin, koyun zehirli!" diye durumu haber verir.
2- Bu ihaneti
yapan Zeyneb'in akibeti hususunda rivayetler ihtilaflıdır:
* Bazı rivayetler
kadının cezalandırılmadığını, kadın Müslüman olduğu için serbest bırakıldığını
belirtir. Müslüman olduğunu söyleyen bir rivayete göre, Aleyhissalâtu vesselâm
koyunun zehirli olduğunu haber verince, kadın: "Şimdi anladım ki, sen
doğru sözlüsün. Seni ve burada bulunanları şahid kılıyorum ki ben senin
dinindeyim. Allah'tan başka ilah yok. Muhammed de onun kulu ve elçisidir"
der. Rivayet "Kadın Müslüman olunca Aleyhissalâtu vesselâm kadından yüz
çevirdi" diye not düşer.
* Bazı rivayetler
öldürüldüğünü belirtir.
* Bazıları da
Aleyhissalâtu vesselâm'ın kadını Bişr İbnu Bera'nın velilerine teslim ettiğini, onların kısasen öldürdüğünü kaydeder.
* Beyhakî,
ihtilafları şöyle te'lif eder: "Muhtemelen kadın önce serbest bırakıldı
ama Bişr (radıyallahu anh) zehirin
tesiriyle ölünce, kısasen kadın öldürüldü. Meseleyi bu şekilde açıklayan
Süheylî merhum ilave eder: "Aleyhissalâtu vesselâm kadını önce terketti.
Çünkü kendi şahsî meselesi için intikam almazdı, sonra kısas olarak Bişr'e bedel öldürdü." İbnu Hacer önce terkedilişini "Müslüman
olması" ile izah eder. "Öldürülmesini Bişr'in vefatına kadar te'hir
etti. Ama o ölünce, şartı ortaya çıktığı için kısas vacib oldu" diye
açıklar.
ـ5582
ـ11ـ وعن عائشة
رَضِيَ
اللّهُ عَنها:
]أن بَعْضَ
أزْوَاجِ
النَّبِيِّ #
قُلْنَ: يَا
رَسُولَ
اللّهِ ،
أيُّنَا
أسْرَعُ بِكَ
لُحُوقاً؟ قَالَ:
أطْوَلُكُنَّ
يَداً،
فَأخَذْنَ
قَصَبَةً
يَذْرَعْنَهَا.
فَكَانَتْ
سَوْدَةُ
أطْوَلَهُنَّ
يَداً. فَعَلِمْنَا
بَعْدُ
أنَّمَا كَان
َطُولُ يَدِهَا
الصَّدَقَةَ،
وَكَانَتْ
تُحِبُّ الصَّدَقَةَ،
وَكَانَتْ
أسْرَعُنَا
لُحُوقاً
بِهِ[. أخرجه
الشيخان
والنسائي .
(5582)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)
anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hanımlarından bazıları:
"Ey Allah'ın Resulü! Hangimiz sana daha çabuk kavuşacak?" diye
sordular. O da:
"Kolu en
uzun olanınız!" diye cevap verdi. Onlar da bir karış alıp kollarını
ölçtüler. En uzun kollusu Sevde idi. Bilahare anladık ki, kolunun uzunluğu(ndan
murad) sadaka imiş. Zaten o sadaka vermeyi severdi. İlk önce o, Aleyhissalâtu
vesselâm'a kavuşmuştu." [Buharî, Zekat 11; Nesaî, Zekat 59, (5, 66, 67).]
ـ5583
ـ12ـ ولمسلم في
أخرى:
]أسْرَعُكُنَّ
لُحُوقاً بِى
أطْوَلُكُنَّ
يَداً. قَالَتْ:
فَكُنَّ
يَتَطَاوَلْنَ
أيَّتُهُنَّ
أطْولُ يَداً.
فَكَانَتْ
أطْوَلُنَا
زَيْنَبَ،
‘َنَّهَا
كَانَتْ
تَعْمَلُ
بِيَدِهَا
وَتَتَصَدَّقُ[
.
(5583)- Müslim'in diğer bir rivayeti
şöyledir: "Bana kavuşmada en çabuğunuz kolu en uzun olanınızdır!
"Hz. Aişe
devamla der ki: "Kol yönüyle kim daha uzun diye uzunluk ölçüşmesi
yaptılar. En uzunumuz Zeyneb [Bintu Cahş] idi. Çünkü o, eliyle çalışır ve
kazandığını sadaka olarak fukaraya verirdi."
AÇIKLAMA:
1- Bu iki hadiste, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerinin,
kendisine ahirete kavuşmada hangisinin erken davranacağını sorduklarını
görmekteyiz. Aleyhissalâtu vesselâm
mucize olarak "kolu en uzun olanınız" der. Muhatapları, zahire göre
anlayarak kollarını ölçerler. Halbuki Aleyhissalâtu vesselâm mecaz kasdetmiştir.
Buradaki kol uzunluğundan maksad
cömertliktir, sehavettir. Allah yolunda yapılan tasaddukun çokluğudur. Bu durum,
Allah Resulü'nün vefatından sonra ilk vefat edenin Zeyneb Bintu Cahş olmasıyla
anlaşılır. Çünkü Zeyneb, deri ustasıdır, hem işliyor, hem de dikiyordu.
Mamulatını satıp kazandığı parayı Allah yolunda tasadduk ediyordu.
Önceki rivayette, kolu en uzun olanın Sevde (radıyallahu anhâ) olduğu
zikredilmiştir. Ancak alimler, bunda bir hata olduğunu, doğrusunun Zeyneb
olması lazım geldiğini, hem erken ölme ve hem de cömertlik yönüyle vak'aya da
bunun mutabık olduğunu belirtirler.
2- Hadisin aslında "eli uzun" tabiri geçer. Biz, tercümeyi
"kolu uzun" diye yaptık. Aslında tam karşılığı "eli
açık" tabiridir. Ancak bu takdirde ifadeyi tamamen bozmak gerekecekti.
Dilimizde eli uzun, hırsız demektir. Şu halde hükmü, lafza göre değil, maksada
göre vermek gerekir.
İSTİDRAD:
Hz. Zeyneb'in burada mevzubahis edilen mesleğiyle ilgili bir
tahkikimizi, günümüzün ortaya çıkardığı bir probleme ışık tutma yönüyle
arzettiği ehemmiyete binaen aynen kaydetmeyi uygun görüyoruz. Problem,
kadınların çalışması meselesidir.
Dinimize göre kadının çalışma yasağı diye bir problem yok, ama normal
şartlarda kendisinin veya ailesinin nafakası için çalışma mecburiyeti de yok.
Onun nafakası kocası üzerindedir. İlla
da para getiren bir çalışma yapacaksa, bunun İslamî şartlar çerçevesinde olması
gerekir. Hz. Zeyneb (radıyallahu anhâ)'in verdiği örnek, kadının evi dahilinde
yapacağı çalışma ile ilgilidir. İslam cemiyeti, iş hayatını, çalışmak isteyen
kadınlara, evlerinde çalışabilme imkanı sağlayacak bir teşkilata kavuşturmaktadır. Zikri geçen
tahkikimiz Hane-i Sadette İş Atölyesi adını taşır.
HANE-İ SAADETTE İŞ ATÖLYESİ:
Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı Kur'an-ı Kerim: "Kendisinde
her hususta en güzel örneği bulacağımız rehber" (Ahzab-21) olarak tarif
eder.
Evet Aleyhissalâtu vesselâm mü'minlere her hususta örneklerin en
güzelini sunmuştur. Namaz, oruç, tevbe, istiğfar, tazarru gibi, ibadetin her
çeşidinde, cihad, ticaret, komşuluk münasebetleri, devlet reisliği, aile
reisliği, arkadaşlık gibi her çeşit beşerî ahvalde en güzel örnek O'ndadır.
İşte bu örneklerden biri aile içi çalışma düzeni ve ailevî iş atölyesiyle
ilgili. Tanıtacağımız iş atölyesinin ustası veya işçisi kendisi değil, ama
hanımı, hanımlarından biri ve hatta
ikisidir. Şöyle ki:
Mü'minlerin annelerinden olan Zeyneb Bintu Cahş (radıyallahu anhâ)'ın
hayatına baktığımız zaman onun menkibeleri arasında dindarlık, cömertlik ve
"san'atkârlık" vasıflarına da rastlarız.
Mesela Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) onu; "Zeyneb Bintu Cahş'ı
Resulullah takdir eder, ondan sıkça
bahsederdi, kendisi gerçekten saliha bir kadındı. Çok oruç tutar, geceleri namaza kalkar, san'at sahibi, sanatından
kazandığının tamamını fakirlere tasadduk ederdi" diye tanıtır.
Zeyneb Valide'nin sanatı bir başka rivayette açıklanır: "Zeyneb
(radıyallahu anhâ) el sanatkârı idi, deri işler, diker ve Allah yolunda tasadduk ederdi.
"Şu halde, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın aynı zamanda
halasının kızı olan ve hicretin üçüncü yılında Hz. Peygamber'le 35 yaşında iken evlenen Zeyneb Bintu Cahş deri işleme
ustasıdır. Ham deriyi, o devrin usulünce debbağlayarak işlemekte, sonra da
ondan kullanılacak eşyalar dikip satmaktadır.
Başka rivayetlerde rastladığımız bazı açıklamalardan, bu iş için,
Hane-i Saadet'te bir de müstakil oda, bugünün
tabiriyle bir iş atölyesi bulunduğunu anlamaktayız. Şöyle ki:
Bilindiği üzere Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), İslam'ın tebliğ
ve ahkâmın teşrî yeri olan Medine hayatında, siyasî ve dinin neşrine dönük
maksadlarla birçok kadınla evlenmiş ve
her izdivacında yeni hanımı için müstakil bir hücre inşa ettirmişti. Böylece
Mescid'in avlusunda, hanımları adedince
hücreleri olmuştu. Bunlar tek katlı, yan yana birbirleriyle bitişik, önü
mescidin avlusuna açılan yapılardı.
Resulullah'ın sırf kendine mahsus başka bir hücresi yoktu. Her gün sırayla
hanımlarından birinin yanında kalıyor idi.
Bir ara hanımlar arasında çıkan bir huzursuzluk sebebiyle, onları
te'diben bir ay ayrı yaşamaya karar verdi. Îla da denen bu hâdiseyi anlatan
rivayetler bu hücrelerden birinin üst kısmına inşa edilmiş ziyade bir odadan
bahsetmektedir. Bu oda bir ikinci kattır; hurma kütüğünden yapılmış merdivenle çıkılmaktadır. Buraya
meşrübe denmektedir.
Sabah namazından sonra, her gün, mescidde kalıp kuşluk vaktine kadar
ashabıyla sohbet eden Resulullah, o gün namazı kılar kılmaz, hiç bir kelam
etmeden doğru meşrübeye çıkar. Ashab, haklı olarak, mühim bir hâdise var
zannıyla telaşlanır. Hz. Ömer, peşinden gitme cesaretini gösterir, fakat kapıda
bekleyen hizmetçi Resulullah'ın girme izni vermediğini belirtir.
Hz. Ömer, birkaç kere gider gelir, izin ister, her seferinde
reddedilir. Dördüncü müracaatta huzur-u risalet penahiye kabul edilir.Hz.
Ömer'in bu oda ile ilgili tasviri, Resulullah'la geçen konuşmaları birçok
teferruata şamildir. Bir kısmı konumuzu ilgilendirmez. Ancak oradaki
müşahedelerinden bazıları mevzumuz açısından
son derece ehemmiyet taşır. Zira onların
tahlilinden burasının mûtad olarak deri işleme atölyesi olduğunu anlıyoruz.
Zira, Hz. Ömer bize, gördüğü eşyalar meyanında duvara asılmış üç adet
deriden (ühüb) ve deri işlemede kullanılan maddeden (karaz) bahsetmektedir.
Şarihler ühüb kelimesinin ihhab'ın cem'i
(çoğulu) olduğunu söyler ve işlenmemiş
deri manasına geldiğini belirtir. Hatta
bazan mutlak deri manasına kullanıldığı da olmuştur. Buhârî Şarihi İbnu
Hacer - bir başka rivayette ühüb yerine efik kelimesinin kullanılmış olmasından
hareketle- şöyle der: "Görünen o ki, ihab'dan burada kastedilen şey
debbağlanmağa başlamış fakat henüz işlenmesi tamamlanmamış deridir. Nitekim
Semmak İbnu'l-Velid'in rivayetinde efik kelimesi kullanılmıştır, efik debbağlanması tamamlanmamış deri
demektir." Bu açıklamayı te'yid eden bir başka karine, bazı rivayetlerde
bu derilerin pis koku neşrettiklerine
dair gelen teferruattır.
Hele yerde bir sa' miktarında
arpa ve bir o kadar da, deri debbağlamada kullanılan karaz maddesinin bulunması, bu odanın deri
debbağlamada kullanılan bir atölye olduğunu ifadede tamamlayıcı bir delil
olmaktadır. Lügatler karazın selem ağacının yaprağı olduğunu, bu meyvenin deri
debbağlamada kullanıldığını belirtir.
Hz. Ömer'in tasvirlerinde Resulullah'ın başucunda asılı olduğu
belirtilen bu derilerin sathî bir nazarla "namaz postu" olduğunu
söylemek veya bir miktar arpanın da varlığını nazar-ı dikkate alarak o odayı
"kiler" olarak tavsif etmek
başka rivayetlerde gelen tasrihata ters düşmekten başka, burada belirtmeye
çalıştığımız mühim bir ibreti gölgelemektedir.
Bu odanın Zeyneb (radıyallahu anhâ)'in deri işlediği yer olduğu
açıktır. Bugünün tabiriyle iş atölyesi, yani deri işleme işinde usta olan ve
pek çok rivayette, Resulullah'la evlendikten sonra da mesleğini icra ettiği
teyid edilen Zevcat-ı Tahirat'tan Zeyneb Bintu Cahş'ın deri işleme atölyesi.
Şunu da kaydetmede fayda var: Resulullah'ın zevcelerinden Ümmü Seleme
(radıyallahu anhâ) de deri işlemektedir. Ahmed İbnu Hanbel'in bir rivayetinde,
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine evlenme teklifini yapmak üzere
uğradığı sırada deri debbağlamakta
olduğunu, elindeki karaz bulaşığını
yıkayarak Resulullah'ı içeri aldığını belirtir. Evlendikten sonra bu mesleğin
icra edip etmediğini bilmiyoruz. Ancak Zeyneb validemizin bu işi devam
ettirdiği rivayetlerde pek sarih.
Burada şu soru hatıra gelebilir: İslam fıkhına göre, kadının nafakası
kocasına aittir, gelir getirecek bir işle meşgul olmak mecburiyetinde değildir.
Aleyhissalâtu vesselâm da zevcelerinin nafakasını temin etmekte idi.
Bunun cevabı şudur: İslam, kadını çalışmaya mecbur etmez; bu doğru, ama
illa da çalışmayacaksın da demez. Kocasının izni tahtında, kadının çalışmasıyla
ilgili, İslam'ın derpiş ettiği şartlar çerçevesinde kadının çalışmasına hiç bir
dinî engel yoktur, çalışabilir. Nitekim Hz. Zeyneb validemiz, nafakasını temin
için değil, Allah yolunda harcamak için çalışmış ve kazancının tamamını fakir fukaraya, dul
ve yetimlere harcamıştır. Hz. Aişe'nin
onunla ilgili bir tasviri şöyle: "Ben Zeyneb kadar çok hayır yapan, onun
derecesinde sadaka veren, öylesine sıla-i rahimde bulunan, Allah'a yaklaştıran amellere onun kadar nefsini
bezleden bir başka kadın bilmiyorum." Yine Hz. Aişe'nin anlattığına göre
bir gün Hz. Peygamber: "İçinizde bana en çabuk kavuşacak olan, kolu en
ziyade uzun olanınızdır" buyurur.
Resulullah'ın vefatından sonra hanımları kim erken ölecek, bunu
belirlemek üzere duvar üzerinde zaman zaman kollarının uzunluğunu ölçerler. Hz.
Zeyneb, cüsse itibariyle hepsinden küçük olduğu için bu ölçüşmede daima kaybeder.
Ancak Hz. Aişe der ki: "Zeyneb ölünceye kadar bu ölçüşmeyi yaptık. Ne
zaman ki aramızdan ayrılıp Aleyhissalâtu vesselâm'a ilk kavuşanımız oldu, o zaman anladık ki,
Resulullah "uzun ellilik"le sadakayı
kastediyormuş. Çünkü, Zeyneb el sanatı icra eden bir kadındı, deri
debbağlar, deriden eşya diker, (satar, parasını) Allah yolunda sadaka
yapardı." İbnu Sa'd bir rivayetinde, Hz. Zeyneb'in vefat ettiği zaman tek dirhem ve tek dinar
bırakmadığını, bütün kazandıklarını
sağlığında tasadduk etmiş bulunduğunu bildirir ve Zeyneb'in fakirlerin (ve dulların)
sığınağı olduğunu belirtir. Buradaki "bütün kazandıkları" içerisinde
Hz. Ömer'in tahsisatı da var: Hz. Ömer (radıyallahu anh), Resulullah'ın diğer
zevceleri gibi ona da yıllık 12 bin dirhem bağlamış idi. Bunu almak zorunda
kalan Zeyneb validemiz, alır almaz
tamamını yakınları ve yetimleri arasında taksim eder ve "Allahım Ömer'in
bir başka ihsanını nasip etme, bu
fitnedir" diye duada bulunur ve
makbul olan duanın bereketine o yıl içerisinde Rahmet-i Rahman'a
kavuşur. Kefenini kendi kazancından hazırlamış olan Zeyneb (radıyallahu
anhâ), Halife Ömer (radıyallahu anh)'in de kendisi için göndereceği kefenin
tasadduk edilmesini vasiyet eder ve yerine getirilir.
Mü'minlerin
muhterem annelerinden olan Hz. Zeyneb Bintu Cahş'la ilgili olarak kaydedilen bu
rivayetlerden çıkarılacak birkaç mühim prensip var:
1- İslam kadını,
hiç bir maddî ihtiyacı olmasa bile boş durmamalıdır. Kazanmalı,
Allah yolunda harcamalıdır.
2- Kadının evinde
yapacağı işe, kocası mani olmamalı, kolaylık göstermeli, imkan hazırlamalıdır:
Çünkü rehberimiz Fahr-i Âlem
(aleyhissalâtu vesselâm) öyle yapmıştır. Zeyneb validemiz, Resulullah'ın
gıyabında, O'nun haberi olmadan bunu yapması mümkün değildir. Hz. Zeyneb öylesine sünnete bağlı, ölümünden sonra bile olsa
Resulullah'ın emir ve irşadlarına
öylesine sadıktır ki, aksini düşünmek
mümkün değil. Ebu Hureyre der ki: "Veda Haccı esnasında Aleyhissalâtu
vesselâm, hanımları için bu haccın sonuncu hacc olması gerektiğini irşad
buyurmuştu. Resulullah'ın vefatından sonra Sevde ile Zeyneb hariç hepsi hacc
yaptılar, ama onlar yapmadı. Bu ikisi:
"Resulullah'ın o sözünü işittikten sonra bizi vallahi hiçbir hayvan hareket ettiremez" dediler
ve Medine'den dışarı çıkmadılar."
3- Bu hadislerden
çıkaracağımız diğer bir prensip, İslam kadını öncelikle evinde icra edebileceği
iş ve mesleklerde maharet kazanmalı,
İslam cemiyet kadınlarına o istikamette
formasyon vermelidir.
4- Çalışmak ar
değildir. Kişinin mevkii, makamı, maddî
durumu ne kadar yüce olursa olsun, çalışmak evladır: Peygamber hanımı bile,
ihtiyacı olmadığı halde çalışmayı ihmal etmemiştir, hem de deri işlemek gibi
nahoş kokulu bir meslekte.
İçinde
bulunduğumuz devrin gündemini işgal eden kadının çalışması meselesinde Zeyneb
Bintu Cahş (radıyallahu anhâ) hadisesinden alacağımız ibretler olmalıdır.
ـ5584
ـ13ـ وعن هَِلِ
بْنُ عَمْرو
قال:
]سَمِعْتُ عَلِيّاً
رَضِيَ
اللّهُ عَنه
يَقُولُ:
قَالَ رَسُولُ
اللّهِ #
يَخْرُجُ
مِنْ وَرَاءِ
النَّهْرِ
رَجُلٌ
يُقَالُ لَهُ
الْحَارِثُ،
حَرَّاثٌ،
عَلى
مُقَدِّمَتِهِ،
رَجُلٌ يُقَالُ
لَهُ
مَنْصُورٌ
يُوطَئُ أوْ
يُمَكِّنُ Œلِ
مُحَمّدٍ
كَمَا
مَكّنَتْ قُرَيْشٌ
لِرَسُولِ
اللّهِ #،
وَاجِبٌ عَلى
كُلِّ
مُؤْمِنٍ
نَصْرُهُ،
أوْ قَال:
إجَابَتُهُ[.
أخرجه أبو
داود .
(5584)- Hilal İbnu Amr anlatıyor:
"Hz. Ali (radıyallahu anh)'yi
dinledim. Demişti ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Maveraunnehir'den
bir adam çıkacak, ona el-Haris Harras (çiftçi) [el-Haris İbnu Harras] denecek.
(Ordusunun) önünde Mansur denen bir adam olacak. Bu zat Al-i Muhammed için
(malıyla, hazineleriyle, silahıyla zemin) hazırlayacak, hilafeti mümkün
kılacaktır. Tıpkı Kureyş'in Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a mümkün
kıldığı gibi. Ona yardımcı olmak her Müslümana vacib olmuştur -veya ona icabet
etmesi vacip olmuştur dedi.-" [Ebu Davud, Mehdi 1, (2452). ]
AÇIKLAMA:
1- Burada, Aleyhissalâtu vesselâm, istikbalde Maveraunnehir bölgesinden
çıkacak salih bir kimseden ve onun îfa edeceği güzel hizmetlerden bahsetmekte,
haber vermektedir. Çıkacak olan bu salih zat, imkanlarıyla Al-i Beyt'in
hilafete geçmesi için zemin hazırlayacak, yardımcı olacaktır. Al-i Muhammed'den
maksad, ammeten Resulullah'ın nesl-i mübareklerinin hepsidir. Şarihler, bundan
maksadın hassaten Muhammed Mehdi olduğunu söylerler. Öyleyse bu zatın, Al-i
Beyt'e yardımcı olup, düşmanlarına karşı
destek vereceği, maddî ve manevî imkanlarıyla muavenet edeceği
belirtilmektedir.
Kureyş’in Resulullah'a desteği malum. Ancak "Kureyş'ten inananların"
diye kayıtlamak gerekir. İnananlar dışında sadece Ebu Talib, Resulullah'a
destek vermiştir.
2- Hadisin sonunda Al-i Beyt'e destek verecek olan el-Haris'e yardım
etmenin Müslümanlara vacib olduğu bildirilmektedir. İfadenin zahiri yardımın
el-Haris'e yönelik olduğunu ifade ederse de, onun komutanı durumundaki Mansur'a
yönelik olması daha uygun gözükmektedir. Alimlerin çıkardıkları mana nokta-i
nazarından Mehdiye yardım vacib olmaktadır.
3- Ravi, sonda bir şekk ifade etmektedir. Vacib olan yardım mı, yoksa
davetine icabet mi? Gerçek her iki durumda da aynı neticeye ulaşılmaktadır: Bu
salih kişiye yardım edilmelidir.
Son olarak
belirtelim ki, rivayet zayıftır. (Kütübü Sitte Terc. C.15,S:438)
ـ5585 ـ14ـ وعن ابن أبي كثِيرٍ قال: ]قَالَ أبُو سَهْمٍ رَضِيَ
اللّهُ عَنه: مَرَّتْ بِي امْرَأةٌ فَأخَذْتُ بِكَشْحِهَا ثُمَّ أطْلَقْتُهَا.
فَأصْبَحَ رَسُولُ اللّهِ #
في
الْمَدِينَةِ
يُبَايِعُ
النّاسَ فَأتَيْتُهُ.
فَقَالَ:
ألَسْتَ
بِصَاحِبِ
الْجَذْبَةِ
بِا‘مْسِ؟
فَقُلْتُ:
بَلَى.
وَإنِّي َ
أعُودُ يَا
رَسُولَ
اللّهِ
فَبَايَعَنِي[.
أخرجه رزين .
(5585)- İbnu Ebi Kesir anlatıyor: Ebu
Sehm (radıyallahu anh) dedi ki: "Bana [Medine'de] bir kadın uğramıştı. Böğründen tuttum, sonra saldım. Sabahleyin
Aleyhissalâtu vesselâm halktan biat almaya başladı. Yanına ben de gittim.
"Dün kadını tutan değil misin
sen?" diye sordular.
"Evet! Ama bir daha yapmayacağım
ey Allah'ın Resulü!" dedim. Benim biatımı da aldı." [Rezin tahric
etmiştir. Hadis, Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'inde mevcuttur (5, 293).] (Kütübü
Sitte Terc. C.15,S:438-39)
Değerli okurlarım, birinci
derecede muhatabımız olan Sayın Öztürk’ün
büyük yanlışlarını cevaplamaya başlamadan önce son çıkan “DEPREMİN GÖSTER DİKLERİ” isimli kitabı dolayısıyla 16 Kasım 1999
tarihli Akit Gazetesi’nin 14 üncü sayfasında Sayın Ali Mevlüt Kaya Bey’in
kaleme aldığı adı geçen kitapla ilgili eleştiri yazısını aynen alıyorum. Bizim
eleştirilerimiz ise bunu takiben devam edecektir.
Yaşar Nuri
Öztürk’ün (yeni yüzyıl için uyarılar)
isimli yeni kitabı yayımlandı. Kitap, “depremin gösterdikleri”, “deprem ve
meselelerimiz”, “ deprem diyor ki” olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Yaşar Nuri
Öztürk depremin, Mâûn sûresi, İsra sûresi 16 ncı âyet ve Mü’minun sûresi 53 ncü
âyetine uyulmadığından başımıza geldiğini söylüyor. Kitapta depremin bir uyarı
olduğu belirtilirken, yeniden yapılanmak için neler yapılması gerektiği yedi
ana başlık altında açıklanmış.
Yaşadığımız
depremin bir ceza niteliği taşımadığı; aksine uyarı olduğu 14 ncü sayfada şu
satırlarla açıklanıyor:
“Bazı hurafe
manyaklarının söylediği gibi, Allah bizi cezalandırdığı için değil, üzerinde
yaşadığımız toprağın deprem kuşağında yer alışının gereğini yapmamış olmak
yüzünden...”
Aynı kitabın 193
ncü sayfasında ise, kendisiyle Zaman Gazetesinin yaptığı röportajda şunları
söylüyor: “ Allah, varlığa, tabiata kanunlar koymuş. Kanunlar hükmünü icra
eder. Bunların nimet getirenine eyvallah deyip, sıkıntı getirenine küfretmek
insana yakışmaz. Deprem de Allah’ın tabiata koyduğu kanunlardan biridir. Kahır
da olsa, lütuf da olsa hepsine hamd etmeliyiz. Eğer kahır getireninden zarar
görüyorsak, bu zarardan ibret almamız gerekir. Tabii afetlerin uyarıcı tarafı
vardır; ama burada uyarının kat kat üstünde zarar gördük. O da bizim
ihmallerimiz ve hatalarımızın sonucudur.”
18 nci
sayfada derken, sıkça çıktığı kartel
televizyonlarının vermek istediği mesaj doğrultusunda vasat bir okuyucunun
muhtemelen namazında, niyazında müslümanların kastedildiğini anlayacağı bir izahta bulunuyor. Dış ülkelerden gelen
yardımlar ve ekipler için ların gelenlere dediklerini belirtip; “Gavur,kinini
din yapmış yobazın kara yüreğidir” diyor.
18 ve 19 ncu
sayfalarda burada kimin ne görmek istediğini şöyle açıklıyor: “bu depremin
vücut verdiği kayıptan çok daha büyük bir lütuf gelecektir arkadan, inanın!
Çünkü, ” (...) Çünkü Allah, dinlerin, politikaların, hırs ve kavgaların
üstündeki ve ötesindeki o “insan yüreği gerçeği” nin yaşamakta ve olduğunu ”
Her lafı en ince
noktasına kadar irdeleyen, küçücük ayrıntıları yorumlayarak şirk icad eden
Öztürk’e şimdi sormazlar mı; acaba Allah (haşa) depremden önce görmek
istediğini ve insan yüreğini görmüyor muydu da depremden sonra mı gördü?!.
Allah her şeyi yoktan var eden ve gören, bilen değil midir?!.
15 nci sayfada
Marmara depreminin hasarının büyük olduğunu, bunun önlenmesinin yaşadığımız
coğrafyanın şartlarına göre yapılaşma olmadığından meydana geldiğini belirtiyor
ve örnekler veriyor: “ aynı şiddette bir deprem, örneğin Japonya’da veya ABD’
de bizdekinin onda biri kadar bile yıkıcı ve öldürücü olmuyor. Meksika’da Eylül
sonunda meydana gelen 7.5 büyüklüğündeki depremde ölenler 14 kişi. Binaların
sadece camları kırılmış. Bu neden böyle oluyor? Allah onlara iltimas edip bize
azap gönderdiğinden değil.”
Sayfa - 31: “En
büyük depremlerin “ gavur” ülkelerinde meydana geldiği biliniyor. Örneğin
Çin’deki bir deprem yaklaşık yedi yüz bin kişinin, Amerika’daki bazı deprem ise
yüz bin den fazla kişinin ölümüne sebep olmuştur. Japonya’da da buna benzer
depremler görmekteyiz.”
Her ne kadar 31
nci sayfada geçen bu satırlar, (Said Nursî ’yi tenkit ettiği sayfa) Bediüzzaman
Said Nursî ’nin depremle ilgili de geçenlerine eleştirel cevap niteliğini
taşıyor olsa da; acaba Yaşar Nuri’nin 15 nci sayfa ile 31 nci sayfalarından
alınan bu satırlar, kendi kendisiyle çelişki içinde olduğuna bir delil kabul
edilmez mi?
33 ncü sayfada depremle ilgili ebced hesabı yapan
bir doktorla ilgili, “bir de Kur’an-la cifiri birleştiren din ve fal karışımı
kerametsel açıklamalar var. Bunlardan birini, aynı zamanda olduğu anlaşılan bir doktor” (...) diyerek
Hürriyet gazetesinden bir köşe yazısında dile getirilen eleştiriyi almış ve
kendisi şu eklemeyi yapıyor. Bu ayıptır. Entellektüeller tarafından yapılınca,
iki kat ayıptır. “Bu eleştiri ile ilgili sayfanın sonunda ise, Zilzal sûresinin
ne yaşadığımız depremle, ne de başka depremle doğrudan ilgisi olmadığını
belirterek; bunda depremi anımsatan tasfirler var diye her karşılaştığımız
depremi Zilzal sûresi ile irtibatlandırıp bir “keramet” sergilemek, en azından
hafiflik veya ciddiyetsizliktir.” diyor.
“Sarılacak ve
deşilecek yaralar” isimli ara bölümde, siyasetçiler ve diyanet suçlanırken,
çareyi gösteriyor hoca: “deprem kadar sert ve sarsıcı biçimde söyleyelim: çare,
bizim, “Kur’an-daki İslam” adı ve kitabıyla kitlenin önüne çıkardığımız iman,
fikir, strateji üçlüsüdür.”
Sayfa - 207: Yine
başka bir soruya aynı cevap: “şunun altını çizelim: Bizim “Kur’an-daki İslam”
adını taşıyan iman hareketimiz olmasa idi, bu günleri de mum yakarak arıyor
olacaktık. Bunu da bu halk bilsin.”
Ne hazindir hocam;
sizin kitabınızı göremeyen ve sizden önce yaşayanlar “çaresiz” gitmiş. Biz bilirdik
ki, çare sadece Kur’an ve sünnettedir.!
58 nci sayfada
Genel Kurmay Başkanının açıklamalarına yer verdiği bölümlerde kendiside bir
açıklamada bulunuyor: “(...)
Biliyor ki den bir
şey beklemek fazla ümit verici olmayacaktır.” Bu satırlarda gammazlanan “öteki
kesim” kimlerdir ve hoca acaba hangi kesimdendir?..
59 ncu sayfada,
Türk ordusu ve Genel Kurmay Başkanı ile ilgili düşünceleri yer alırken; kartel
medyasının yaptığı gibi; sanki bu ülkeyi seven insanlar, ordusuna düşmanmış
gibi gösteriliyor. Sayfanın sonunda yine çareyi gösteriyor: “Türk ordusunun
ülkeyi ve Cumhuriyeti korumaya yönelik dirayet ve basiretiyle, Türk halkının
aydınlık ve müreffeh yarınlara yönelik özlem ve gayretini kucaklaştırmanın
yaratacağı bir “yeniden yapılanma”dışında her hangi bir şansımız, ne yazık ki,
kalmamıştır.”
Sayfa - 63:
“Milletin Kâbesi”nin bakanlık kürsüsündeki “millet temsilcisi”, önüne konan üç
satırlık yazıyı okuyamıyor.”
Cami duvarlarına
dört halifenin isimlerinin asılı olmasını şirk olarak yorumlayan hocamıza
soruyoruz; TBMM, Kâbe midir, kutsallığı var mıdır?
Sivil toplum
örgütlerini, bu günün kuvay-ı milliyesi olarak adlandıran hoca, sivil toplum
örgütlerinin oluşturulması ve yapması gerekenleri sıralayıp, şunları söylüyor:
(sayfa 68) “Ve Kur’an-ın verdiği ilhamla biliyorum ki, bunu yapan kahramanlar, Kur’an-ı
gönderen kudret tarafından alınlarından öpülecektir.”
“Bu donanıma sahip
olmak öyle zor değildir. Cami abonesi olmak gibi bir şartı bile yoktur.
Temiz bir Türkçe ile yapılmış bir Kur’an çevirisini dikkatle ve birkaç kez
okumak, işin temeli bakımından yeterlidir.”
69 ncu sayfada
“halkın günahı yok mu?” Bölümünde deprem konusunda halkı şu satırlarla suçluyor
Yaşar Nuri: “Ürettiği bir değere karşılık beş tane yiyici üreten, durmadan
dölleyip durmadan doğuran halkın hiç mi sorumluluğu yok? En küçük bir sınırlamaya
gitmeden sürekli üreyip artan ve hiç sıkılmadan “Allah’ın verdiğine itiraz mı
edeceğim?” diye bir de Allah’ı suçlamaya kalkan, sonuçta köye, kasabaya sığmadığı
için büyük kente göç eden halkın hiç mi sorumluluğu yok?”
110 ncu sayfada,
hükümete desteğini de açıklıyor sayın yazar. 56 ve 57 nci hükümetler aşağı
yukarı aynı kadrolardır. Sekiz yıllık kesintisizi çıkaran, Kur’an Kurslarını ve
İmam Hatiplerin orta kısımlarını kapatan, baş örtülü üniversite öğrencilerini
okullarına sokmayan ve coplattıran aynı hükümetlerdir. Diyor ki sayın Yaşar
Nuri; “özetleyeyim: 57 nci hükümete ilk günden itibaren destek verenlerden
biriyim. Ve ona güvenmeye devam etmekteyim.”
Öyle anlaşılıyor
ki; kendileri dolaylı yoldan tüm dayatmalara destek veriyorlar.
111 nci sayfada
Yargıtay Başkanı Sayın Sami Selçuk’a kıyasıya bir eleştiri var. Yazara göre
Yargıtay’ın sayın Başkanı, yaptığı konuşmadan sonra istifa etmeliymiş. İstifa
etmedikleri için “kamu nezdinde ucuz ve sahte kahraman” olmak yolunu tercih
etmişler.
Oysa ki bu konuşma
toplumun genelinden takdir toplamıştı. Biz beklerdik ki, Sami Selçuk’un
istifasını değil, Vural Savaş’ın istifasını sayın hocamız dillendirsin. Yoksa
hocamız da Vural Savaş gibi mütedeyyin insanları “kandan başka bir şeyle
beslenemeyen vampir” gibi mi görüyorlar?
Bu kitapta önemli
olan ve 111- 187-234 ve 239 ncu sayfalarda vurgulanan dır. Anlaşılan odur ki
“çıplak uyarıcı” da Sayın Yaşar Nuri Öztürk’tür.
Sayfa – 111: (...) “Başkan, diye bir cümle kullandı.” “Hemen
söylemek benim hakkımdır: Bu deyimini sadece Türk ilahiyat literatürüne değil,
Türk diline sokan benim. Yıllardır, yaptığım işi bir olarak adlandırmaktayım.
Bazı dergiler, bendenize ayırdıkları özel sayılarının kapağına diye yazmıştır.
Benim en önemli kitaplarımdan birinin adı da “çıplak uyarı”...
Sayfa - 187: diye
bir yazım var.Kitaplarımdan birinin adı da dır.”
Sayfa - 233: “her
topluma uyarıcı gönderilmesi, fıtrat düzenin ve uluhiyetinin (Tanrılığın) bir
rahmet aktivitesidir.
Uyarıcılar sürekli
gönderilmiştir, ama insanlık bunları dinlememiştir...
Kur’an,
kullandığına göre, 15 nci yüz yılın çıplak uyarıcısı yaklaşık çeyrek asırdan
beri beklenmektedir. Ben derim ki, Burada bir özellik daha dikkat çekmektedir:
Miladi takvime esas olarak baktığımızda, kameri takvimin 15 yüz yıl çıplak uyarıcısı,
miladi takvime göre iki yüzyıla da hitap edecektir demektir: 20 ve 21 inci yüz
yıllar. Bu olgu, Allah’ın bu yüz yılın çıplak uyarıcısına lütfunun bir
göstergesidir. (Kur'ân: Cuma)Bu olgunun bir anlamı daha vardır: Doğrusu o bir
dır. Tekrar söze dönelim: Sayfa 235: siz Toplumsal kıyametlerinizin kopmuş
olanları da, kopacak olanları da onun uyarılarıyla berteraf edilebilirdi, ama
siz ona kulak vermediniz. Yaratıcı planları en çok öfkelendiren şeylerden
birinin de uyarıcıları bu ölçülerle değerlendirip bu şekilde yargılamak
olduğunu hiç düşünmediniz. ama bunu bilmediniz. Onu hırpaladınız, ezdiniz, küstürdünüz, etkisiz kıldınız.
Yeni toplumsal
kıyametlere maruz kalmamak için kulak vereceğiniz ses yine nın sesidir.
Sayfa-239: Bu
“çıplak uyarıcı” dan anlıyoruz ki yüz yılda bir geliyor ve onun konuşmaları
daima sert ve sarsıcı! oluyormuş. Onun uyarılarını dinlemeyenlerin başına
deprem gibi felaketler gelebiliyormuş. Nedense bu bizim çıplak uyarıcı sadece
müslümanlara sert, diğerlerine yumuşak oluyor. Eğer hazmedemediği bir müslüman
karşısına çıkarsa, “sen bana hafif gelirsin. Senin şeyhlerin, abilerin gelsin”
diyebiliyor. Çıplak uyarıcıyı ayetle,
kameri ve miladi takvimlerle tasdikletiyor. Öztürk hoca, acemi bir cifirci diye
suçladığı kişiye, ahmet hulusi dini yanlış algılamata yönelttiği”
eleştirisini kendisine de yöneltse ne
kadar iyi olur.
Sayfa - 239: Bunun
bizim için ifade ettiği anlam, hayat iksiri kadar önemlidir.
Demek oluyor ki:
Bu son uyarımda, bu noktaya dikkat çekmek için epey sayıda cami yıktım. Bu tip
mabedlerde, İslamın istediği ibadetlerin yapılmasının dinen caiz olmadığını,
lar, eserlerinde göstermiştir. Okuyanınız var mı?”
Hz. Peygamberin
yıktığı idi ve onu münafıklar yapmıştı. Üstelik onu yapanlar müslümanların
arasına fitne sokmak için ve Peygamberimizin “fasık” diye ad verdiği Ebu
Abir’in geleceğini haber vermesi ve Peygamberimize savaş açacağını söyleyerek,
“Muhammed’i (s.a.s) ve ashabını sürüp çıkaracağım.” diyen o adam için
yapılmıştı.
Nasıl oluyor da
siz bu günkü mabed yapan müslümanları Hz.Peygambere savaş açacak olanlarla aynı
kefeye koyup ta, onların yaptıklarını yıkmak gibi bir fikri ortaya atabiliyor
sunuz?!.
Sayfa - 250: (...)
Kur’an-ın Türkçe’sinin halk tarafından okunmasına şiddetle karşı çıkmaktadır.“Şeytanın
evliyasının tuzağına düşmeyin uyarısı.”
Sayfa - 253:
“Kur’an-ın okunup anlaşılmasına engel olacak din ve insanlık dışı şu iddiaları
ileri sürmek: ibadet yalnız Arapça yapılır, Kur’an-ın çevirisiyle namaz
kılınmaz.”
Yaşar Nuri, namaz
kılanın, duaların Türkçe’sini okuyarak ibadetlerini yapabileceklerini de
belirtiyor.
Sayfa - 148:
“(...) bunun içindir ki, ne dediğini anlamadan namaz kılmak yasaklanmış (Nisâ
43), ne dediğini anlamadan namaz kılanlar ağır biçimde kınanmıştır. (Mâûn 45) O
halde, namazlarında Kur’an-dan bazı bölümler veya ayetler okuyacak kişilerin
bunları anladıkları dilde okumaları Kur’an-ın açık emridir.”
Sayfa - 150:
“Arapça bilmeyenler, eğer ihtiyaç duyuyorlarsa, Kur’an-ın çevirilerini
ibadetlerinde de kullanabilirler. Bunda, hiçbir dinsel, bilimsel engel yoktur.”
Yaşar Nuri,
kitapta bir de “şu darul harp meselesi” başlığı ile kendi fikirlerini
serdetmiş.
Bu konuda geniş
açıklamalar fıkıh kitaplarında mevcuttur. Depremle ilgili yazılan bir kitapta
bu konunun bağlantısı nedir? diye sormak geliyor insanın aklına.
Kitabın 258 nci
sayfasında yine müslüman kesime verip veriştiriyor: Sonuç: Yaşar Nuri’nin bu
kitabı yazma sebebi, deprem eksenli olmasına rağmen, son dönemde sıkça gündeme
getirilen “Türk müslümanlığı” taleplerini seslendirmesi ve “dinci yobazlar” diye
yaftaladığı müslümanları karalama; bulanık suda balık avlama metodundan
anlaşılan ve okuyan kişide bırakacağı
intiba; kitabın için yazılmadığı yönünde
olacaktır.
Kitabın tamamını
okuyunca, yazarının bazı konulardaki düşüncelerine katılmamak mümkün değil. Kendisinin
dillendirdikleri doğruları bundan on, on beş yıl önce başkaları İslama uygun
şekilde gündeme getiriyordu. Bu gün onların söylediklerini, müslümanları küçük
görüp, kendini büyük tutarak seslendiren Yaşar Nuri, o söylenenleri
sahiplenerek, müslümanları dışlamakta ve kendisini olarak göstermek gayretinde.
Bunun en açık delili de, “çıplak uyarıcı” kimliğine bürünmesidir.
Depremin
yaşanmasının suçlusunun müslümanlar olduğu (!) nu Sayın Yaşar Nuri’den öğrenmiş
oluyoruz.!... Yaşar Nuri öncelikle kimin
sesi olduğunu belirtmelidir. Müslümanları karalama tahtası olarak görmesini
kabullenmek hiç mümkün değildir.Onun yapması gereken yegane davranış,
müslümanların yaşam biçimine toleranslı olması, insanları ayrılığa sevk
etmemesi ve birilerine insanları kötülememesidir. Anlatılır ki; kaplumbağanın
biri hacca gitmeye niyetlenmiş. Bunu gören bir kişi de, kaplumbağaya demiş ki;
“sen bu yavaş halinle hacca nasıl gideceksin?”
Kaplumbağa içini
çekmiş ve “ben hacca gitmeye gideceğim de demiş: “bizim mahallenin çocukları
beni ters çevirmese... O çevirme biraz zorluyor ama yinede
gideceğim.”(A.M.KAYA.Akit Gz.16/11/1999 sh.14)
Sayın Ali Mevlüt Kaya’nın Y.N.Öztürk’ü
eleştiren yazısı burada bitti. Bu yazısıyla on binlerce kişinin aydınlanmasını
sağlayan Sayın A.M.Kaya’yı tebrik ederiz.
Bundan sonra biz
eleştirilerimize devam ediyoruz. Şimdi çıplak uyarıcı (!) Öztürk’ün kitabından bir bölümü
okuyalım:
İnsanlık hiçbir devirde uyarıcıları gereğince dinlemedi. Allah,
her devirde her topluma “nezirler” uyarıcılar gönderdi. (Kur’an; Fatır,24)
Uyarıcılar sürekli gönderilmiştir, ama insanlık bunları
dinlememiştir...
Peygamberlerde (uyarıcı) sıfatının yanında, hatta ondan
önce (müjdeleyici) sıfatı vardır.
Uyarıcıların, çok önemli zaman dilimlerine hitap edenlerine,
“diyoruz.
Kur’an, kullandığına göre, 15 nci yüzyılın çıplak uyarıcısı
yaklaşık çeyrek asırdan beri beklenmektedir.
Ben derim ki burada bir özellik daha dikkat çekmektedir: Miladi
takvimi esas alarak baktığımız da, kameri takvimin 15 nci yüzyıl çıplak uyarıcısı,
miladi takvime göre iki yüzyıla da hitap edecek demektir: 20 nci ve 21 nci
yüzyıllar. Bu olgu, Allah’ın bu yüzyılın çıplak uyarıcısına lütfunun bir
göstergesidir.”(Kur’an; Cum’a,4)
(Y.N. Öztürk Depremin Gösterdikleri S.233-235)
Sayın Öztürk yukarıda okuduğunuz gibi, Peygamberimizin görevlerinin bir
kısmını kendi yüklenmiş zannıyla:
Peygamberimiz alemlere rahmet olduğu için kendini de Allah’ın (c.c) bir
rahmeti olarak; Peygamberimiz’e (s.a.s) hitab eden, ve daha önceki uyarıcı peygamberlerden
bahseden, yukarıdaki yazdığı Cum’a sûresinin 4 ncü ayetine sığınarak, kendisini
de uyarıcı elçiler sınıfına katmaktadır. Bu ise Kur’an’ı tahriftir. Çünkü; âyet
gelecekten değil, geçmiş uyarıcı elçilerden bahsetmektedir. Yine Cum’a
sûresinin 2 nci ve 3 ncü âyetlerini atlayarak, Bektaşi’nin yaptığı gibi, burada
da, Allah’ın (c.c.); Peygamberimizi tarif ettiği âyetlerin son cümlesi olan 4
ncü âyetini yalnız alarak, kendi lehine yorumlarla, yine Kur’ân-ın mânasını
tahrif etmektedir. Âyetleri hep beraber okuyalım:
İşte Âyetler:
Âyet – 1:
إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ
“Biz seni gerçek ile birlikte müjdeleyici ve uyarıcı olarak
gönderdik. Her ümmet içinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiştir.”(Fatır sûresi âyet :
24)
Âyet – 2:
هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
“Çünkü
ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara
Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O' dur. Kuşkusuz onlar
önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.”(Cum’a sûresi âyet: 2)
Ayet – 3:
وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“(Peygamberi)
müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da göndermiştir.
O, azîzdir, hakîmdir.”(Cum’a sûresi âyet: 3)
Âyet – 4:
ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
“Bu, Allah'ın
lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.”(Cum’a sûresi
âyet : 4)
Sayın Öztürk bu âyetlerin sizinle ne ilgisi var?
Yoksa bir zaman sonra: siz de, Resûl olduğunu ilan eden,
yeni şeriat getiren, takdir ettiğiniz ve Kur’an’daki İslâm kitabınızda rahmetle
yad ettiğiniz (Kur’an’daki İslâm S. 91; Satır 20) yalancı resul Reşat Halife gibi: En son resûl olarak geldiği zaman, inanılması ve yardım
edilmesi için, tüm peygamberlerden söz alınan, son Resûlüm mü diyeceksiniz.?
Yahut eski
üstadın olan, Kur’ân-ı yüzünden okuyamadığı halde mehdi resul olduğunu ve Arş’ı Ala’ da peygamberlerin ruhlarına namaz
kıldırmakta olduğunu, 1998 yılında Hulki
Cevizoğlu’ nun yönettiği Ceviz Kabuğu programına beraber çıktığınızda bizzat size söyleyen ve yine size “daha düne kadar eteğime sarılıyordun
diyen;” sizin de ona: “Ben ne bileyim
sizi bir adam zannetmiştim” dediğiniz Sayın İskender Evrenesoğlu gibi: Ben Mehdi ve son Resûlüm mü
diyeceksiniz.?
Tabi bunu
söyleyemezsiniz! Çünkü o takdirde yalnız kalırsınız. Sizin en yakın
arkadaşlarınız dahil, bunu hiç kimse kabul etmez. Siz Evrenesoğlu ile kıyas edilemezsiniz. Çünkü onun; senelerdir
etrafına topladığı ve de, “Allah içime girdi” dese O’na inanacak, halen Mehdi -
Resûl olduğuna inanan binlerce müridi var. Halbuki sizin yakın çevrenizin hepsi
de, sizin gibi İlahiyat mensuplarıdır; onların da ilimleri ve kendilerine göre
sizin gibi hedefleri vardır.
Zaten siz de
bunu Show Tv’de Hulki Cevizoğlu’nun
Ceviz Kabuğu programına son çıktığınızda yalnız kaldığınızı anladınız: İsmail Nacar, Prof. Zekeriya Beyaz ve telefonla iştirak
edenlere karşı, önce “ ben kırk kitabı
boşuna mı yazdım?” diye kendinizi savundunuz, sonra, “ ben mehdilik iddiasında bulunmadım. Çıplak uyarıcı başka şey. Yine
de; kitaplarım ve yazılarım yanlış anlamalara sebep oluyorsa onları tekrar
gözden geçirir düzeltirim.” diyerek zorlamalar karşısında mecburen geri
adım attınız; hatta İsmail Nacar
sizi bir hayli sıkıştırdıktan sonra “...sayın
Öztürk ile beraber tarikatçılarla ne
güzel mücadele ediyorduk, mehdilik iddiasıyla kendine yazık etti, kendini
harcadı tüketti...” demişti. Ve sizi gerçekten üzmüş; o da kolayca kahraman
kesilmişti. Ancak ona, kaç kitap yazdığı sorulunca “yazdığım hiç kitabım yoktur” derken,
biraz kendine gelmişti.
Netice olarak:
O gece, sizin çıplak uyarıcılık iddianızı hiç kimse tasvip etmemiş, size kimse
destek çıkmamıştı. Söylediğim gibi; önce tüm hadisi şerifleri dışlamak için “Dinin içeriğini, çerçevesini Kur’an çizer.
Bunun dışında hüküm kaynağı aramak aldanış, kabullenmekse şirktir”(Kur’an-daki İslam S.8 Y.Nuri Öztürk) dedikten sonra; bir hadis-i şerife sığınarak “
ben müceddid, yani her yüz yıl
manen görevlendirilen dini yenileyici çıplak uyarıcıyım.” derseniz size
kimse inanmaz ve de geri adım atarak: “ kitaplarımı
ve yazılarımı tekrar gözden geçirir düzeltirim.” demek zorunda kalırsınız.
Sayın Öztürk! Kur’an’da olmadığı
halde, “Her yüz senenin başında Allah
(c.c.) bu ümmete bir müceddid (yenileyici) gönderir” hadisine inanmak,
kabul edip ona dayanarak; çıplak uyarıcılığınızı ilan etmekle, kendi inancınıza göre müşrik
oldunuz, yani Allah’a ortak koştunuz mu?
Keşke tüm yanlışlarınızı düzeltseniz. Hatayı kabul edip dönmek,
bildiğiniz gibi en büyük fazilettir.
Allah’ın (c.c.)
size verdiği konuşma ve yazma kabiliyetini takva yolunda harcamanız gerekmez
miydi.!?
Sayın Öztürk, şimdi diğer konulara sırayla
girelim:
Yine “Deprem sonrası” kitabınızın 30 ncu
sayfasında şöyle diyorsunuz:
Diye
başladığınız yazıda: “Depremin ardından korkunç bir keramet furyası başladı. Önüne gelen,
depremi biliyormuş da her nasılsa söylememiş veya söylemiş de kimse dinlememiş
havasına giriyor...
Kimileri de
biliyormuş depremi... Tevhid dininin lugatına göre birer yedek ilah
yani, put olan bu biri, Amerika’da katıldığı bir radyo yayınında şunu söyleyebiliyor:
(Depremin Gösterdikleri S.30)
diyerek, isim vermeden Evrenesoğlu’nu tenkid ederken aynı hatayı siz de yapıyor
ve diyorsunuz ki:
Bu olgunun bir anlamı daha
vardır:
Doğrusu o, bir dır.
Tekrar söze dönelim:
Siz,, ama siz ona kulak vermediniz.
Yaratıcı planları en çok öfkelendiren
şeylerden birinin de uyarıcıları bu ölçülerle değerlendirip bu şekilde
yargılamak olduğunu hiç düşünmediniz.ama bunu bilmediniz. Onu hırpaladınız,
ezdiniz, küstürdünüz, etkisiz kıldınız.
Sayın Öztürk,
bu iddialarınızla siz Evrenesoğlu’nu
kat, kat aşacak kadar hata yapmıyor musunuz? Haşa siz Allah’mısınız ki; Çıplak
uyarıcı(!) olarak sizin sözünüzden sonra
“ya felah, yahut da azap hak” olsun?
Bu iddialar, Evrenesoğlu gibi sizin de boyunuzu aşmıyor mu?
Yine boyunuzu aşan başka bir işe girişerek:
zamanında onu tanıyan tüm alimlerce bediüzzaman olduğu kabul edilmiş bulunan
Said-i Nursî hazretlerine dil uzatmak cesaretini göstererek, tüm ömrünü İslam
ve Allah yoluna hasretmiş, zindanlarda kalmış, evlenmemiş, bir metre mülk
sahibi olmamış, iman ve İslam’ın ihyası için binlerce sayfa kitaplar yazmış,
halen Türkiye’mizde ve dünyanın her tarafında milyonlarca imana hizmet eden ve
islamı kamil yaşayan hayranları bulunan ve de ahirete, Rahmeti Rahman’a göç
etmiş bulunan mümin bir zatı haksız yere eleştirerek, aynı kitabınızda şöyle
söylüyorsunuz:
“Zilzal sûresi, bilim ve kerameti birlikte kullanan ve Kur’an’la
gerçekten hemhal olan kişiler tarafından da depremlerle irtibatlandırılmıştır.
Örneğin “ nur risaleleri” yazarı Said
Nursî, İzmir’de vuku bulmuş bir depremi kısmen Zilzal sûresine, kısmen de
“kalbe gelen manevi ihtar” kaynaklı ilhamlara dayanarak anlatıyor. Bu ilim,
keramet karması çözüm şekline göre, depremi ramazan günü şarkılar çalıp söylemeye,
özellikle kadın sesiyle şarkı söyletmeye Allah tarafından verilmiş bir dır.
Aynı açıklamanın devamında şu bilgi de var:
Bu açıklama Kur’ansal verilere de tarihsel gerçeklere de uymuyor. Çünkü
nin, yaşadığımız depremin ardından bol miktarda basılıp dağıtılan depremininki
yanında depreminin sebebini de
gösteriyor:
Yaklaşık yirmi bin cana kıyan bu son depremin bu sebeplerden hangisine
dayandığını çıkarabilmiş değilim.
Ayrıca, (Depremin
Gösterdikleri S.31-32)
Sayın Öztürk bu
bölümde de, Said Nursî Hazretlerinin sözler isimli kitabından bazı cümleleri
seçip, istediğin yönde yorumlarla, okuyanlara yanlış bilgiler veriyorsunuz.
Sizin aldığınız cümlelerin aslını, o zatın kitabından aynen alarak
karşılaştıracağız; o vakit göreceksiniz ki, o mübarek zatın ifadeleri
sizinkinin yanında çok yumuşak ve makul kalıyor.
Said Nursî hazretleri diyor ki:
إِذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزَالَهَا
وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا
وَقَالَ الْإِنسَانُ مَا لَهَا
يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا
بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا
يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتَاتًا لِّيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ
فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ
وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Vaktaki: Yer, kendisine ait şiddetli bir zelzele ile
sarsılır. Ve yer ağırlıklarını dışarıya çıkarır. Ve insan, buna ne oluyor demiş
olur. O gün -yeryüzü,- kendi haberlerini anlatıverir. Çünkü, şüphe yok, Rab'bin
ona vahyetmiştir. O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilmek için darmadağınık
halde dönerler. Artık her kim bir zerre ağırlığında bir hayır işlemiş ise onu
görecektir. Ve her kim bir zerre miktarı bir şer işler ise onu görecektir.” (Zilzal sûresi
âyet: 1-8)
Şu sûre, katiyyen ifade ediyor ki: küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve
ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen de titriyor.
Manevi ve ehemmiyetli bir canibden, şimdiki
zelzele münasebetiyle altı yedi cüz’i suale karşı, yine manevi ihtar yardımıyla
cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin
verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.
Bu zelzelenin maddi
musibetinden daha elim, manevi bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından
gelen korku ve me’yusiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatını
selbederek, dehşetli bir azab vermesi nedendir.?
Şöyle denildi ki: Ramazan-ı
şerifin teravih vaktinde kemal-i neş’e ve sürur ile sarhoşçasına gayet
heveskârane şarkıları ve bazan kızların sesleriyle, radyo ağzıyle bu mübarek
merkez-i islamiyetin her köşesinde cazibedarane işittirilmesi, bu korku azabını
netice verdi.
Niçin gavurların
memleketlerinde bu semavi tokat başlarına gelmiyor? Bu biçare müslümanlara
iniyor.?
Büyük hatalar ve
cinayetler, tehir ile büyük merkezlerde; ve küçücük cinayetler, tacil ile küçük
merkezlerde verildiği gibi;
Bazı eşhasın hatasından
gelen bu musibet bir derece memlekette umumi şekle girmesinin sebebi nedir.?
Umumi musibet, ekseriyetin
hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhasın harekatına
fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyle manen iştirak eder.
Musibet-i ammeye sebebiyet verir.
Madem bu zelzele musibeti,
hataların neticesi ve kefaret-üz-zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet
içinde yanması nedendir.? Adaletullah nasıl müsaade eder?
Bu mesele sırr-ı kader
taalluk ettiği için, risale-i kadere havale edip yalnız burada bu kadar
denildi:
Yani: Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir
meydan-ı tecrübe ve imtihandır. Ve dar-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve
teklif, iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, ta müsabaka ve mücahede
ile Ebu Bekirler, Ala-yı illiyyine çıksınlar; ve Ebu Cehiller, esfel-i safiline
girsinler. Eğer masumlar, böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebu Cehiller,
aynen Ebu Bekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevi terakki kapısı
kapanacaktı. Ve sırr-ı teklif bozulacaktı.
Madem, “mazlum, zalim ile
beraber musibete düşmek hikmet-i ilahice lazım geliyor. Acaba o biçare
mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir.?”
Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibette
ki gazab ve hiddet için de onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki: O masumların
fani malları, onların hakkında sadaka olup, baki bir mal hükmüne geçtiği gibi,
fani hayatları dahi bir baki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet
hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve daimi
bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında aynı gazab içinde bir
rahmettir.
Bu hadise-i arziyye, bu memleketin ahali-i
islamiyesine bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor? Ve neden
Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?
Bu hadise, hem şiddetli kışda, hem karanlıklı
gecede, hem dehşetli soğukta, hem ramazan hürmetini tutmayan bu memlekete
mahsus olması, hem tahayyüratından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri
uyandırmak için, o zelzelenin(depremin) devam etmesi gibi çok emarelerin
delaletiyle bu hadise ehl-i imanı hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza
uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Biçare Erzincan gibi yerlerde
daha ziyade sarsmasının iki veçhi var biri: hataları az olmak cihetiyle,
temizlemek için tacil (acele) edildi. İkincisi: o gibi yerlerde kuvvetli ve
hakikatlı iman muhafızları ve islamiye hamileri az veya tam mağlup olmak
fırsatiyle ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri
cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimali var. Gaybı Allah (c.c.) bilir.”(Said Nursî
Sözler S.164-165,168)
Görüldüğü gibi Bediüzzaman hazretleri çok kibar bir
şekilde, ramazan ayında teravih saatlarında hoparlörlerini bağırtarak teravih
namazında bulunanları rahatsız eden ve o mübarek günde belki içkili alemler
yapan bazı kimselere gayet kibar bir şekilde sitem ederken ; “ O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatlı iman muhafızları ve
islamiyet hamileri az veya tam mağlup olmak fırsatiyle ehl-i
zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyyet tesisleri cihetiyle en
evvel onları tokatladı, ihtimali var.” demektedir. Zuhura gelen deprem felaketinin genel
olmasındaki hikmetleri anlatarak; hemen ekser için depremin bir felaket değil
ahiret yönünden bir mükafat ve rahmet olduğunu, masum olarak ölenlerin şehid ve
mallarının sadaka yerine geçeceğini ifade ederek, deprem zedeleri töhmetten
kurtarırken, yakınları için de, büyük bir teselli vermektedir.
Sayın Öztürk şimdi sizin görüşlerinizi içeren yazınızı alıyorum: Aşağıdaki
yazınız yine aynı bocalamalarla dolu, lafı dolaştırıp dolaştırıp, sonunda sağa
sola laf atarak tokatı masum dindar kesimlere ve camilere vuruyorsunuz!
Anlaşılan sizin derdiniz camiler ve cami
aboneleri dediğiniz dindar kesimler. Şimdi yazınızı okuyalım:
Sayın
Öztürk diyor ki:
Mâûn sûresi tokatlıyor:
“Mâûn
sûresi, genelde tüm insanlığı, özelde islam dünyasını, daha özel bir
çerçevede de Türkiye’yi tokatlıyor.
Mâûn sûresi, Türkiye’yi bilhassa “Özalizm dönemi”
diye anabileceğimiz hırsızlık ve ahlaksızlığın legalleşme devrinde tokatladı.
İbret alınmadı, bozuk düzen gidiş sürdürüldü. Ve bu günlere gelindi. Vurulan
tokatlar yetmediği için kozmik-Tanrısal bir tokat hak oldu. Ve 7.4 lük okkalı
bir tokatla uyanmamız sağlandı... Şimdi soru şudur: Bu acı ve ağır uyarıyla
kendimize gelecek miyiz, yoksa sersemleme devresini geride bırakır bırakmaz
eski tas-eski hamam devam mı edeceğiz?...
Ne var şu Mâûn sûresinde?
Dinci ve dinsiz soytarıların el birliğiyle etkisiz
kıldıkları o muhteşem sûrede ne var?
Ve aldatılmışlığının esas sebeplerinden biri de
kendi vurdum duymazlığı olan bu halkın mezarlığa, vıdı vıdıya teslim edip
hayatın dışına ittiği kendi dilindeki çevirisini okuyup anlamaya yanaşmadığı o
Tanrısal reçete de ne var?
Şunlar var:
1- Sözün inkarı, bir söz meselesi değildir, bir
fiil ve davranış meselesidir. Dini sözle ikrar edenler, hatta övenler, hatta
onun savunuculuğunu yapanlar bile bazı fiilleri yüzünden o dini inkar edenler
arasına girebilirler.
2- En büyük ve en yıkıcı din
inkarı olan bu “yalanlama” şeklinin belirtileri temel kategori olarak ikidir:
Birincisi, kamu hak ve imkanlarının, ait oldukları yere ulaşmasına engel olmak;
ikinciside, ibadetleri şov aracı yaparak dine riyakarlığı sokmak...
En büyük göstergelerinden biri de, ticari
mabedlerin (altlarında ve yanlarında düzinelerle iş yeri ve dükkanın
sıralandığı sözde camilerin) her yıl binlerle ifade edilecek artışıdır.
Bu kitle şunu bilsin: (Bkz. Kur’an-ın temel buyrukları, son
buyruk)
Mâûn sûresini bir kez daha hatırlar, dinden
Kur’an-ın anladığını anlar ve olaylara vahyin gözüyle bakarsak, (Depremin
Gösterdikleri S.115-117)
Sayın
Öztürk! Artık iftirayı
Peygamberimize kadar uzattınız. Hem hadis hüküm kaynağı olamaz, Kur’an’dan
başka hüküm kaynağı kabul etmek şirk olur, diyorsunuz; hem de bizzat siz,
kaynağı olmayan kendi arzunuza uyan sözleri hadis gibi kullanıyorsunuz: Bunu yaparken sizin mantığınıza göre müşrik
olmuyor musunuz.? Aynı kitabınızın 239 ncu sayfasında:
Sayın
Öztürk diyor ki:
“bundan daha büyük ibret ise şudur: Hz.peygamber,
peygamberlik süresi içinde bir mabed de yıktı. O mabed, başka bir dinin ve
inancın mabedi değildi. O mabed, Allah rızası üzerine kurulmamış bir “müslüman
mabedi” idi. Bunun bizim için ifade ettiği anlam, hayat iksiri kadar önemlidir.
“
Demek oluyor ki:
Bu tip mabedlerde islamın
istediği ibadetlerin yapılmasının dinen caiz olmadığını, çıplak uyarıcılar,
eserlerinde göstermiştir. Okuyanınız var mı?”
Sayın
Öztürk yine gerçekleri aslından saptırıyorsunuz, o mescid-i dırar denilen ve
münafıklar tarafından müslümanlar arasında fitne çıkarmak amacıyla inşa edilen
mescid’in; Allah’ın (c.c.) emriyle yıkıldığı, okuyacağımız âyetlerde
görülecektir. Bunun inananlar tarafından Allah rızası için yaptırılan
mescidlerle ne ilgisi var? El İnsaf!!!
İşte
âyetler :
وَالَّذِينَ اتَّخَذُواْ مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْرِيقًا بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصَادًا لِّمَنْ حَارَبَ اللّهَ وَرَسُولَهُ مِن قَبْلُ وَلَيَحْلِفَنَّ إِنْ أَرَدْنَا إِلاَّ الْحُسْنَى وَاللّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
“ (Münafıklar
arasında) bir de (müminlere) zarar vermek, (hakkı) inkâr etmek, müminlerin arasına
ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resûlüne karşı savaşmış olan adamı
beklemek için bir mescid kuranlar ve: (Bununla) iyilikten başka bir şey istemedik,
diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Halbuki Allah onların kesinlikle
yalancı olduklarına şahitlik eder.”(Tevbe sûresi âyet : 107)
لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ
“ Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan
mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi
seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.”(Tevbe sûresi âyet : 108)
مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُواْ مَسَاجِدَ الله شَاهِدِينَ عَلَى أَنفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ
“ Allah'a ortak koşanlar, kendilerinin
kâfirliğine bizzat kendileri şahitlik ederlerken, Allah'ın mescitlerini imar
etme selâhiyetleri yoktur. Onların bütün işleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte
ebedî kalacaklardır” (Tevbe sûresi âyet : 17)
إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَـئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ
“ Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a
ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından
korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar
bunlardır.”(Tevbe sûresi âyet: 18)
a=¦ y a
¡é¨£ÜÛa É ß aì¢Ç¤ m 5 Ï ¡é¨£Ü¡Û
¡ub à¤Ûa £æ a ë
“ Mescidler şüphesiz Allah'ındır. O
halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).”(Cin sûresi
âyet : 18)
يَا بَنِي آدَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ
“Ey Adem
oğulları! Her mescidde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin;
çünkü Allah israf edenleri sevmez. (Araf sûresi
âyet: 31)
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَـئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ
“ Allah'ın mescidlerinde O'nun adının
anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim
vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü
girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap
vardır.” (Bakara sûresi
âyet: 114)
İşte Hadisler:
“(Sened-i muttasıl ile) rivâyet
olunuyor ki, (Emîrü'l-Mü'minîn) Osmân b. Affân radiya'llâhu anh, Resûlu'llâh
salla'llâhu aleyhi ve sellem'in Mescid(-i Şerîf)ini (yeniden) binâ ettiği zaman
halkın (i'tirâz ve inkâr kabîlinden) dedikoduları üzerine: "Siz çok
söylemeğe başladınız. Her kim Rızâullâhı kasdederek (büyük, küçük) bir mescid
binâ ederse, Allâhu Teâlâ da ona Cennet'te onun gibi bir ev binâ eder,
buyurduğunu, ben Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'den işittim."
demiştir.”(Sahihi Buh. C. 2 S.393)
“Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den:
Şöyle demiştir: Nebiyy-i Ekrem
salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “(İnsanın) cemâatle namazı, evinde ve
(ahz u i'tâ ettiği) pazarda (yalnızca kıldığı) namazdan yirmi beş derece ziyâde
olur. (Çünkü) sizlerden biri, abdeste niyet edip abdestini tamam aldığı ve
namazdan başka bir kasdi olmaksızın mescide gittiği zaman tâ mescide girinceye
kadar hiçbir adım atmaz ki, Allâhu Teâlâ o adımından dolayı onu bir derece
(daha) yükseltmesin ve bir günâhını eksiltmesin. Mescide girince de mescit onu
alıkoydukça (yâni orada kaldıkça) hep namazda (imiş gibi sevâba nâil) olur. Ve
namaz kıldığı yerden ayrılmadığı ve kendisinden (kimseye ezâ sâdır ya) hades
vâkı' olmadığı müddetce (yanındaki) melekler: "İlâhî, buna mağfiret et.
İlâhî, buna rahmetini râygân eyle." diyerek ona duâ ve istiğfâr ederler.” (Sahihi Buh. C. 2 S. 424-425)
Sayın Öztürk, okuduğumuz âyetler ve hadisler karşısında kendinizi gözden
geçiriniz ve hangi cesaretle birçok cami yıkabildiğinizi ve Türkiye’de
yıkılacak bir çok mabed vardır diyebildiğinizi tekrar düşünün ve bu âyetler ışığında kendi yerinizi ve
durumunuzu tespit edin.
Sayın Öztürk! Birnci kitabımızda bu kitabınızın
birkaç bölümünü eleştirmiş;
kalanyanlışları da iknci kitabımızda ele alacağımızı yazmıştık.
Ancak bu arada: Depremin getirdikleri isimli
kıtabınız çıktı ve daha güncel olduğu için onu da cevaplamak ve oradaki
yanlışları da bildirmek durumu öne çıktı.
KUR’AN’DAKİ
İSLAM isimli kitabınızda: Önce S. harfiyle soruyor. Sonra C. harfiyle de cevap
veriyorsunuz.
Burada bazı
konuları o kitabınızdan aynen alıyorum:
Sayın Öztürk diyor ki:
Koyar derseniz Hz. Peygamber Allah’ın kulu ve
elçisidir. Elçi, temsilcisi olduğu kuvvetin tebliğcisidir. Ortağı değil. O
halde. (Kur’an’daki İslam s.656)
Kitabınızın bir başka bölümü:
“...Kısacası dinde, Allah dışında tartışılmaz ve
bağlayıcı hüküm dayanağı, senet kabul edilen tüm kişi, kurum ve kavramlar
Allah’a ortak yapılmış şirk aracıdırlar. Kur’an bunlara (ortaklar, yardımcılar,
şirk araçları) veya endad
demektedir.“
(Y.Nuri Öztürk Kur'ân’daki İslâm S.303)
Bir başka
bölüm:
“C. Bu âyet
bir ganimet taksiminde hoşnutsuzluk gösterenleri uyarmıştır. Âyet anılan sebeple inmiş olsa da
manasının esas olması esastır. Buna göre Hz. Peygamber’in getirdiği, her şey alınacaktır. Onun getirdiği
Kur’an’dır.
Peygamberimizin yasakladığı her şeyden uzak durma
emri, Kur’an dışında bazı yasakların söz konusu olabileceğini akla getirirse
de,durum hiç de öyle değildir. Çünkü yasaklamak : Haram ilan etmek yani yetkisi kullanmaktır. Kur’an Hz. Peygambere
bile tahrim yetkisi vermediğine göre (bk.Tahrim,â) Hz. Peygamberin yasakladığı
şeylerin çerçevesini de Kur’an belirleyecektir.” (Y.N.Öztürk Kur'ân’daki İslâm s..513)
Bir başka
bölüm:
C. Şöyle deniyor:
İhtar açıktır. Hz. Peygambere bile (birşeyi haram ilan etme) yetkisi
verilmemiştir. Bu eser boyunca birçok
yerde söylediğimiz gibi, bu yetki uluhiyetin kendi tekelinde tuttuğu
yetkilerdendir. Bu yetkide söz sahibi olmaya yeltenmek Allah’ın kudretine
iştirake kalkmaktır ki, Kur’an dilinde bunun adı şirktir. Allah elçileri şirk
kokusu taşıyan davranışlara girmekten uzaktır. Son Peygamber’e yöneltilen bu
hitab insanlığa tevhit dersi vermek için ilâhi
planda tertiplenmiş bir olaya dayandırılmıştır. Yoksa Hz. Peygamber yetkisi kullanmak gibi bir yola asla gitmez.”(Y.N.Öztürk.
Kur'ân’daki İslâm s.642)
Buna benzer iddialar
kitabınızın: 8,10,ve 328 nci sayfalarında da var. Fakat bu kadarla
yetindik.
Sayın Öztürk! Yukarıdaki
ifadelerinizden şu anlaşılıyor. Sanki
karşınızda suç işlemiş bir çocuk var; suçun büyüklüğünü, ehemmiyetini ve
kötülüğünü onun yanındakilerine anlatıp, “kızım
sana söylüyorum gelinim sen anla,” der gibi.
Sonradan da, “yok canım o
bunu yapmamıştır”
tavrıyla önce Kainatın efendisi, Rahmeten lil-âlemin olan Peygamberimizi
(s.a.s.) suçlayacaksınız. Sonradan da;
çocuk teselli ve terbiye eder gibi ; “O
bunu tahrim maksadıyla yapmamıştı” diyeceksiniz.
Sizin maksadınıza alet etmek
istediğiniz Tahrim Sûresindeki ayetlerin
önce sebebi nüzulünü yani iniş sebebini
görelim; ve bu olayın peygamberimizin yalnız zatıyla ilgili olduğunu, başkalarını
kapsamadığını görelim.
“Hz. Peygamber zevcelerinden birinin (Zeyneb’in) evinde bal şerbeti içmiş
ve bu yüzden onun yanında biraz fazla kalmıştı. Bu durumu kıskanan iki zevcesi
(Hafsa ile Ayşe) aralarında kararlaştırıp Peygamber yanlarına vardığında
kendisinden meğafir kokusu geldiğini söylediler. Meğafir kötü kokan bir ağacın
reçinesiydi. Kötü kokudan hoşlanmayan Hz.Peygamber Meğafir yemediğini söyledi.
“Demek ki bal yapan arı meğafir yalamış” dedi. Ve bir daha bal şerbeti içmemeğe
and içti, bu surenin bu sebeble indiği rivayet olunur. (S.Ateş M.Kerim s.559)
İşte ayetler:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ تَبْتَغِي مَرْضَاتَ أَزْوَاجِكَ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını
gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah
çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Tahrim sûresi âyet: 1)
قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ وَاللَّهُ مَوْلَاكُمْ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
“Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi
bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcınız Allah'tır. O, bilendir,
hikmet sahibidir.”(Tahrim sûresi
âyet :2)
وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلَى بَعْضِ أَزْوَاجِهِ حَدِيثًا فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَأَعْرَضَ عَن بَعْضٍ فَلَمَّا نَبَّأَهَا بِهِ قَالَتْ مَنْ أَنبَأَكَ هَذَا قَالَ نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ
“Peygamber, eşlerinden birine gizlice
bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu
Peygamber'e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da
vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi?
dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.”(Tahrim sûresi
âyet:3)
إِن تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا وَإِن تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلَائِكَةُ بَعْدَ ذَلِكَ ظَهِيرٌ
“Eğer ikiniz de Allah'a tevbe
ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber'e
karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah,
Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de (ona)
yardımcıdır.” (Tahrim sûresi âyet: 4)
عَسَى رَبُّهُ إِن طَلَّقَكُنَّ أَن يُبْدِلَهُ أَزْوَاجًا خَيْرًا مِّنكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُّؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَأَبْكَارًا
“Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona;
sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tevbe eden,
ibadet eden, oruç tutan, dul ve bâkire eşler verebilir.” (Tahrim sûresi âyet : 5)
Sayın Öztürk ! Okuduğumuz âyeti kerimelerde görüldüğü gibi: Bir olay üzerine Allah (c.c.)
: Hanımlarının gönlünü almak için, bir daha bal şerbeti içmeyeceğine yemin
etmiş bulunan Resûlünü yani Peygamberimiz efendimizi (s.a.s.) hanımlarına karşı
koruyarak ; şefkat ve sevgi dolu hitabıyla şöyle buyurmaktadır.
Ey
Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin
kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”
Buyurduktan sonra, iknci âyette
Resûlünü o sıkıntıdan kurtarmak için :
“Allah,
(gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcınız
Allah'tır.” buyurarak, Peygamberinin, teselli ve
yardımcısı, destekçisi olduğunu bildirmiş, üçüncü âyette: Peygamberimizin hanımlarıyla
arasında geçen ve yemin etmesine sebep olan olay anlatılmıştır.
Dördüncü âyette: Resûlünün
gönlü hoş olsun diye, ona o kadar arka çıkmış ve O’nu üzmesinler diye, hanımlarını o kadar uyarmış o kadar tehdit
etmiş ki; sanki çok büyük düşman ordularını tehdit eder gibi :
“Eğer
ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı.
Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki onun dostu ve
yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler
de (ona) yardımcıdır.”
Beşinci âyette ise:
“Eğer
o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi kendini Allah’a veren, inanan, sebatla
itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bâkire eşler
verebilir.” buyururken; Peygamberi’ne ne kadar değer verdiğini ve ne kadar sahip çıktığını gösterdiği halde:
Size ne oluyor da, bu olaydan ötürü inen ayetlerden yalnız birnci âyeti alarak,
hiç ilgisi olmayan bir konuya çekip, sonra da neredeyse Allah’ın Resûlüne hiç
de layık olmayan, size de yakışmayan isnatlarda bulunuyorsunuz. “Hayır, Hz. Peygamber de Kur’an dışında hüküm koyamaz.
Koyar derseniz şirk olur.”diyecek kadar
sözü ileri götürüyorsunuz. Sizin
dediğiniz gibi ihtar yani hafif ceza bu
ayetlerin neresinde var? Bu iftirayı
Allah’ın Resûlüne nasıl yakıştırıyorsunuz?
Tahrim
sûresinin birnci ayetindeki konu açığa çıktıktan sonra Peygamberimiz efendimizin; helâl, haram edeceğini bildiren
A’râf Sûresinin 157 nci ayetini okuyalım:
İşte âyet:
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“ Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı
buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar, işte o Peygamber onlara
iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri HELÂL, pis
şeyleri HARÂM KILAR. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zncirleri indirir.
O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte
gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’râf sûresi âyet: 157)
Âyet-i Kerimede görüldüğü gibi Cenab-ı Allah (c.c.): Sevgili
peygamberine, mutlak manada ; HELÂL ve
HARAM etme yetkisini, yani “tahrim” yetkisini kâmil mânâda
vermiş bulunmakla beraber, buna ilaveten
“sırtlarındaki ağırlıkları ve
üzerlerindeki zncirleri
indirir.”buyurarak, O’nun görevinin
ehemmiyetini, yetkisini,ona mutlak itaatın farziyyetini, önemini ve ne kadar faidemize olduğunu bildirmekte değil
midir?
Diğer
ayetlere gelelim:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا
وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا
“ Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir
şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik”
“ Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûr
saçan bir kandil olarak (gönderdik).” (Ahzab sûresi âyet: 45-46)
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ
“ (Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı
seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. “
“Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”
“ De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat
edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez”(Âl-i İmran
sûresi âyet : 31-32)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً
“ Ey iman edenler! Allah'a itaat edin.
Peygamber'e ve sizden olan Ulü’l-Emr’e (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir
hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu
Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı,
hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisâ sûresi âyet : 59)
فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا
“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında
çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman
etmiş olmazlar.” (Nisâ sûresi âyet : 65)
مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ وَمَن تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا
“ Kim Resûl'e itaat ederse; kesinlikle
o Allah'a itaat etmiş olur...” (Nisâ sûresi âyet : 80)
Sayın Öztürk ! kitabınızın her tarafında ve tüm sözlerinizde Kur’an’ın
dışında hüküm tanımak, Hadis de olsa şirktir diyorsunuz. Bu def’a sizin gibi düşünenlerin hepsine soruyorum !
Aşağıdaki âyeti dikkatli okuyun ve soracağıma
cevap verin !
İşte
Âyet:
قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
“ De ki: Biz, Allah’a, bize
indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere,
Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik.
Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.” (Âl-i İmran sûresi âyet: 84)
Sayın Öztürk! Bugüne kadar gelen dini
kaynaklarda: Yukarıda isimleri geçen
Peygamberlerden yalnız; Hz.İbrahim’e 10
suhuf indirildiği bilinmekte olup ayrıca Hz. Musa’ya Tevrat ve Hz.İsa’ya ncil
indirilmiştir. Halbuki gördüğümüz gibi âyeti kerimede hem Peygamberimiz
efendimizden hem de biz ümmeti Muhammed’den: Allah’a, Bize inen Kur’an’a, İbrahim’e
inene, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakub oğullarına, yani torunlarına
indirilenlere; Musa ve İsa’ya bütün peygamberlere verilenlere inandığımızı itiraf etmemiz emredilmektedir.
Şimdi cevap veriniz! Hz.İbrahim’e inen 10 suhuf,
Hz.Musa’ya inen Tevrat ve Hz. İsa’ya inen İncil’den başka, bu âyette isimleri
geçen peygamberlere hangi kitab indi ve neler verildi?
Bunlara kitab verilmediğine göre hiçbir şey verilmemiş
vahiy de gelmemiştir diyebilir misiniz?
Yani sizce halen iddia ettiğiniz gibi, kitabın dışında inanılacak bir
şey olamaz, biz böyle şeyi kabul etmeyiz, hani kitabınız mı diyeceksiniz? Merak
ediyorum bu ayete ne cevap veriyorsunuz?
Hayır!
İşler sizin dediğiniz ve bildiğiniz gibi değil! Kitabın dışında da Allah
(c.c.) Peygamberlerine çok şeyler vahyetmiş, onları her türlü bilgilerle
donatmış, onları aydınlatmış; onlar da, Allah’dan (c.c.) aldıklarını kendi
nefislerinde tatbik ederek örnek olmuş ve gerekenleri de kendi lisanlarıyla
ümmetlerine aktarmışlar. İşte bunlara “Sünnet” ve “Hadis” diyoruz. Bunu teyid
eden ve sizleri mucizevi bir şekilde
ikaz eden hadisi şerifi önceki kitabımıza aldığım halde; konu aynı olduğu için
tekrar buraya da alıyorum:
İşte Hadis - 1:
“Haberiniz olsun : Bana Kitap (Kur’an), bir de onunla
beraber, O’nun kadarı verildi. Uyanık olun çok sürmez, tok mağrurun biri
tahtına kurularak der ki: “ Size lazım olan yalnız bu Kur’an’dır. O’nda
helalden neyi buldunuzsa onu helal bilin; Haram’dan neyi görürseniz onu da
haram olarak tanıyın.! “(Hayır) Şüphesiz ki Resulullah’ın HARAM kıldığı şeyler
(Hükümde) Allahın haram kıldığı şeyler gibidir. Haberiniz olsun EHLİ EŞEK eti... size helal değildir.” (Ebu Davut,
Tirmizi)
Hadis:
2
“
Ebu Sa’lebe el – Huşeni (r.a.) anlatıyor.”
Resûlullah (a.s.) vahşi
hayvanlardan kesici diş (köpek dişi) taşıyanların hepsini yasakladı.”
Müslüm, Ebu Davut ve Nesai, İbnu
Abbas’tan gelen bir rivayette şu ziyadeyi kaydederler ”Her bir pençe sahibi kuş da...” (Buhari,
Müslüm, Tirmizi, Ebu Davut, İbnu Mace,
Nesai...)
1. “ Bu hadiste, (s.a.s.) vahşi hayvanlar ve vahşi
kuşlardan eti yenmeyecekler hakkında bir ölçü vermektedir.
Hayvanlarda, insanlardaki köpek dişi
dediğimiz, parçalamaya mahsus kesici dişi olanlar, ki bu dişe nab denir. Aslan, kurt, kaplan, fil, maymun gibi hayvanlar bu guruba girer. Bu dişle kuvvet kazanırlar ve
avlanırlar.
Kuşlarda pençeli olanlar. Mihleb,
diğer hayvanlardaki tırnağa tekabül eder, dilimizde pençe deriz. Bu tırnağa
nazaran çok daha güçlü, çok daha sert ve keskindir. Mihleb (Pençe), vahşi
hayvanlardaki nab denen köpek dişine tekabül eder. Kartal, Akbaba, Şahin, Doğan gibi kuşlar bu gruba girerler. Tirmizi’de kaydedilen bir
Cabir(r.a.) hadisi şöyle der: “Resulullah
(s.a.s.) Ehli eşek’lerin, katırların, vahşi hayvanlardan
parçalayıcı dişi olanların etlerini haram
kıldı.”
Fukaha, hadisle amel hususunda ihtilaf etmiştir, yenmesi
haram olan, parçalayıcı dişi olan vahşiler hangileridir?
Ebu Hanife’ye göre, etle beslenen bütün hayvanlar
vahşidir. Fil, keler, Arap tavşanı (tarla faresi), kedi de buna dahildir.
Şafi’i
Hazretlerine göre, İnsana saldıran hayvan vahşidir: aslan, kaplan, kurt gibi... Sırtlan ve tilki ise insana
saldırmadıkları için etleri helaldır” (Kütübü sitte c.11 s.175 – 176)
Hadis
–3:
“Ebu Davud’un bir diğer rivayetinde şöyle gelmiştir: “
“Vahşilerden kesici dişi olan her bir hayvanın ve pençesi olan her bir kuşun
yenmesi yasaklandı.” (Ebu Davud.Buhari.
Müslim Muvatta, Nesai) (Kütübü Sitte:c.11.s.179)
Hadis
– 4:
İbn-i
Ömer (r.a.)dan rivayet edilmiştir: Dedi ki : “ Resulüllah (s.a.s.) pislik yiyen
hayvanın etini yemek ve sütünü içmekten bizi men etti.” Tirmizi c.3.s.305)
Sayın Öztürk, dini
hükümler konusunda, O’nun vahiysiz konuşmayacağı hususundaki âyeti kerimeyi yok
sayarak: Resûlüllah efendimizin yasaklayışını kaale almadan; isimleri Kur’an’da
yoktur diye: pislik yiyen
hayvanların, lağım faresi ve diğer farelerin, köpeklerin, kedilerin ve sair
bunlara benzer pis hayvanların etlerinin
yenmesini nasıl öneriyorsunuz? Yoksa siz ve sizin gibi düşünenler bunların
etlerini yiyor musunuz?
Tekrar edelim: A’râf Sûresi’nin
157 nci ayetinde görüldüğü gibi hiçbir yoruma gerek bırakmadan açık
olarak Cenab-ı Allah (c.c.) Peygamberimiz efendimize (s.a.s.) HELÂL, HARÂM etme
yetkisi vermiştir.
Sayın Öztürk!
Kur’an’a ve Peygamberimize (s.a.s.) yakıştırmalara fütursuz devam ediyorsunuz !
Önce Peygamberimiz efendimize (s.a.s.) “Okur
yazardı.Önce okuma bilmez ise de sonraları öğrenmiştir.Ümmi demek okuma yazma
bilmemek değil. Ehli kitabın elindeki Tevrat ve İncil’i okumamış onların bilgileriyle
beslenmemiş kişi karşılığında kullanılır.”
“Doğrusu
şu ki, Peygamberimiz nübüvvetin (Peygamberliğin) ilk yıllarında okuma yazma
bilmiyor olsa bile, sonraki zamanlarda mutlak öğrenmiştir. Ve böyle bir şey
Allah Resulü için herhalde çok kısa bir zaman almıştır.”(Y.N.Öztürk.Kur'ân’daki.İslâm
s.111)
Diyorsunuz. Bu iddianızı bundan
önceki “Kur’an-daki Asıl İslam Bu”
isimli kitabımızda cevaplandırmış. Kaç
ayda öğrendi, bari bir de hoca bul, demiştik: Ve Peygamberimizin gerçekten ümmi
olduğunu, okuma yazma bilmediğini, bunun Peygamberimiz için büyük bir mucize
olduğunu izah etmiştik.
Sizin
Kur’an-daki İslam isimli kitabınızı tekrar gözden geçirdiğimde: “Oku” emrine
ilaveten bir de “Yaz” denildiğini şöyle iddia ediyorsunuz:
Kalem
suresinde, sureye yeminle başlamasının esprisi nedir?
-Böyle
bir başlangıcın iki esprisi vardır.
3.Kalemin ve yazdıklarının hayat ve oluş bünyesinde çok
önemli bir yer tuttuğuna işaret etmek,
Surede
tanıtılan değerlerin elde edilmesinde ve olumsuzluklardan kaçınmada kalem ve yazdıklarının yani kalem ürünü tüm
verilerin doğrudan payı olduğuna dikkat çekmek. Vahyin ilk emri ve ilk suresi
diyordu. Bu ikinci surede ise denmektedir. Okumadan yazılmaz ve okuyup yazmadan
tebliğde bulunulmaz.” (Y.N.Öztürk.Kur'ân’daki
İslam.s.13)
Diyerek,
kendinizi saflığa vururcasına, gerçekten Peygamberimizin; okur yazar olmadığını
bildiğiniz halde, perde arkasından, Peygamberimiz efendimize Allah tarafından
Peygamberlik ve tebliğ görevi verilmesini kınıyor, Allah’ı (c.c.) tenkid
ediyorsunuz. Çünkü görüldüğü gibi, Allah
(c.c.) Ankebut Sûresi’nin 48 nci ayetinde: “Sen
bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar
kuşku duyarlardı.” buyurarak Peygamberimiz efendimizin
okuma yazma bilmediğini açıkça bildirerek, bu haliyle O’nu seçtiğini,
görevlendirdiğini bildirmekte ve O’nu
bu haliyle övmektedir. Elbette Allah’ın
izniyle, Ümmi olan, Allah’ın (c.c.) Resûlü tebliğ görevini en üstün şekilde
yapmıştır.
Burada Kalem Sûresinin birnci
ayetini okuyalım:
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
مَا أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“ Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki,”
“Sen -Rabbinin nimeti sayesinde-
mecnun değilsin.”
“Hiç şüphesiz senin için bitip
tükenmeyen bir mükâfat vardır.”
“Ve sen elbette yüce bir ahlâk
üzeresin.” (Kalem sûresi
âyet :1-4)
Sayın Öztürk! Bu ayetlerin neresinde “Yaz” emri var? Bu
sözünüz Kur’an’a ve Peygamberimize iftira olmuyor mu? Maksadınız Peygamberimize
bir hoca bularak birilerine talebe etmekse, bunu açık söyleyiniz, bari birkaç
isim de bulunuz !
Hayır
onu kimse okutmadı! Okuma yazma da bilmiyordu. Ancak kalbine inen Kur’an’ı
okuyordu. Hatta onu da Allah (c.c.)
okutuyordu:
İşte Ayetler :
فَجَعَلَهُ غُثَاء أَحْوَى
سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَى
“ Sana (Kur an'ı) okutacağız; sen hiç
unutmayacaksın.”
“ Artık Allah'ın dilediği hariç,
Şüphesiz Allah, açığı ve gizleneni bilir.” (A’la sûresi
âyet: 5-6)
وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ مِن كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَّارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
“ Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne
de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı.(Yani Kur’an’ı, başka kitaplardan, Tevrat’tan, İncil’den derlemiş, kendi yazmış derlerdi) ” (Ankebut sûresi âyet: 48)
Görüldüğü gibi bu iki âyet hiç şüphe ve endişeye mahal
bırakmadan, nedenleriyle beraber gerçeği
açıkça bildirmektedir. Bunun dışındaki tüm iddialar Allah’a (c.c.) ve
Resûlullah’a (s.a.s.) iftiradır.
Sizin iddia ettiğiniz gibi Kur’an’da “Yaz”emri katiyyen
yoktur.
Kitabınızın
bir bölümünde: A’la Sûresi’nin 14 ve 15 nci âyetlerinin mahiyetini açıklarken:
Yine S. Harfiyle soruyor, C. Harfiyle
cevap veriyorsunuz, ama yine gerçekleri tahrif ediyorsunuz.Yazınızı önce
okuyalım :
Sayın
Öztürk diyor ki:
Burada kurtuluşun bir numaralı
şartı olarak tezekki gösterilmiştir. Bu kelime aynı anda hem iç arınma hem de
zekat vermeyi ifade etmektedir. Böylece Kur’an bir kelam harikası ile bireysel
ve sosyal, ruhsal ve ekonomik arınmayı aynı anda tek kelimeyle ifade etmiş ve
bir kurtuluş şartı olarak göstermiştir.
İkinci şart, Allah’ın ismini anarak namaz kılmaktır. Namaz içinde
Allah’ın ismi mutlaka anıldığı halde:”neden denmiştir? Cevap açıktır: Namaz,
Kur’an’ın indiği toplumda Hz. İbrahim’den beri bilinmekteydi. Bu yüzdendir ki
Kur’an namazın detaylarına girmez, onun tevhide bağlı esprisi üzerinde durur.
(Enfal suresi âyet:
35)
Âyet bize gösteriyor ki, müşrik Araplar da Kâbe’de namaz kılıyorlardı. şirke alet
edilmiş ve ruhundan uzaklaştırılmıştı. onun şirke bulaştırılmış özünü temizleyen
beyanlara ağırlık vermiştir.”(Y.N.Öztürk.K.İs.S.30-31)
diyorsunuz.
Önce
bu iki âyetin aslını görelim:
قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى
وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى
“Doğrusu feraha ermiştir temizlenen,”
“Rabbinin adını anıp namaz kılan(O'na
kulluk eden.)”(A’la sûresi âyet :14-15)
Bir
de: Müşriklerin namaz kılmalarına delil olarak bildirdiğin, Enfal
Sûresindeki 35 nci âyeti okuyalım:
وَمَا كَانَ صَلاَتُهُمْ عِندَ الْبَيْتِ إِلاَّ مُكَاء وَتَصْدِيَةً فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ
“Onların Beytullah yanındaki duaları
(Namazları) ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. (Ey
kâfirler!) İnkâr etmekte olduğunuz şeylerden ötürü şimdi azabı tadın ” (Enfal sûresi
âyet :35)
1- Burada maksat salat’ın lügat manasınadır.
2-Rivayete göre müşriklerin erkeği ve kadını
Beyt’i şerifi ziyaret ederler,bu ziyareti
yaparlarken parmaklarını birbirine kenetleyip ve ağızlarına götürüp ıslık
çalarlar, bir taraftan da ellerini çırparlardı. Zuumlarına göre bu onların
duası idi!” (Beyzavi-Şeyhzade.Meali Kerim.
H.B.Çantay.c.1.s.260)
Büyük
müfessir Elmalılı Hamdi Yazır ise olayı şöyle bildirmektedir:
“Ve halbuki Beytullah’ın yanında dua veya namaz namına yaptıkları ıslık
çalmaktan ve el çarpmaktan başka değildi:
Rivayet olunuyor ki, bunlar erkek ve kadın, açık saçık el ele
tutuşur, Beytin etrafında dolaşırlar ve ıslık çalıp el vururlardı. Ve böyle
ibadet ediyoruz diye çalar, oynar hora
teperler ve yaptıklarını alkışlarlardı. Bir de Resûlüllah Beyti Şerife
gelip ibadet etmek, namaz kılmak ve Kur’an okumak istediği zaman, ekseriya
böyle ayin yapmakta ileri giderlerdi veya kendilerini de bir namaz kılıyor ve
dua ediyorlarmış gibi göstererek nümayiş ve gürültü yaparlar, huzura mani’
olurlar. Ve bunu da kendilerince bir ibadet sayarlardı.” (Elmalılı. c.4.
s.2400)
Sayın Öztürk!
Kitabınızın 30 - 31 nci sayfalarından sözlerinizi aynen yukarıya aldım. Siyah
olarak görünen satırlarda “Ancak onların namazı şekil unsurlarının tamamına yakınını içerdiği
halde..” diyorsunuz. Üstelik bu iddianızı tamamen çürütecek olan “Enfal”
Sûresinin 35 nci ayetini de delil olarak bildiriyorsunuz. Yoksa o âyeti kimse
arayıp okumaz mı zannettiniz? 35 nci âyeti en muteber meal ve Elmalılı’nın
tefsiriyle beraber yukarıya aldım. Bu âyette:” onların dua ve namazları el çırpmak ve ıslık çalmaktan başka
değildi.” buyurulmakta iken; el çırpıp ıslık çalarak dönmenin, hora
tepmenin neresini namaza benzetiyorsunuz? “ Onların namazı şekil
unsurlarının tamamına yakınını içerdiği halde...” diyebiliyor; “Namaz Hz.İbrahim’den (a.s.) beri bilinmekteydi”
diyerek de; bu el çırpıp ıslık çalarak hora tepmeyi Hz.İbrahim’e (a.s.) nisbet edebiliyorsunuz?
Değerli
okurlarım! Tarih boyunca, bilhassa islam düşmanları tarafından peygamberimiz
efendimizin çok evliliği kınanarak O
kainatın efendisi şehvetine düşkün bir kişi olarak gündemde tutulmaya
çalışılmıştır. Peygamber efendimizin ; niçin, nasıl ve hangi şartlar altında ve de hangi hikmetlere binaen yaptığı çok evliliği
değerlendirebilmek için; o devirlerde dünyanın çeşitli bölgelerinde ve
Arabistan’da adet ve ananeleri gözden geçirmemiz, bilmemiz lazımdır. Bu kötü
niyetli insanların yersiz iddialarını çürüten; Peygamberimiz efendimizin çok
evliliğinin hikmetleriyle ilgili ciddi ve güzel bir çalışmayı buraya almayı
uygun buldum. Hem peygamberimiz efendimizin niçin ve nasıl bu evlilikleri yaptıklarını
görecek; hem de bir nebze de olsa, o asrı saadet günlerini yaşamış olacaksınız.
Çok
kadınlı Evlilik müessesesi, Eski Yunanlılarca makbul tutulmuştur.
Romalılar
önce buna tabi olmamışlarsa da yasakta etmemişlerdir. Mark Antuvan, ilk defa
olarak iki eş almıştır. Bu adet şayi olunca halk arasında bir huzursuzluk
başlamış ve yasak edilmiş ise de imparator Valentiyen, tebasına arzu ettikleri
takdirde bir çok eşler alabileceklerini ilan etmeşilerdir.
Konstantin
ve oğlu ile torununun, Fransa Kralı Kluter ile oğullarının, Pepyen ile
Şarlman’ın Lüter ile oğlunun, Alman İmparatoru 7. Arnolfüs’ün Fredrik
Barbarosa’nın, yine Fransız Krallarından Filip Teodas’ın, Frank Krallarından
Sicbert, Jilbert, Gontran, Karibert, 1. Dagobert’in ve daha pek çok tarihi
şahsiyetlerin ikişer, üçer, dörder ve daha çok eş aldıkları tesbit edilmiştir.
İngiltere’de
de çok kocalı evlililik müessesesine rastlanmaktadır. 10, 12 erkek bir tek
kadınla ömür sürmüşlerdir.
Bu
türlü hayat bilhassa müslümanlarda hiç görülmemiştir.
Çok
kadınlı evlilik müessesesinin başlangıcı hakkında peygamberler tarihinde Nuh
peygamberden ve onun zuhur edecek tufana karşı yaptığı gemiye aldığı
kimselerden bahsedilirken: (zevceleri) Denilmiş olmasına nazaran, bu zevceler,
Sam, Ham, Yafes’in zevceleri değilde Nuh’un zevceleri iseler; başlangıcın daha
gerilere gidebileceği düşünülebilir.
Hazreti
İbrahim zamanında ise, çok kadınlı evlilik müessesesi pek açık surette görülür.
Hazreti İbrahim’in eşi Sare; kendisinin evladı olmamasını ileri sürerek,
kendisine hediye edilmiş bulunan Kıpt kavmine mensup cariyesi Hacer’i hibe
ederek evlendirmiş, Hacer’de İsmail’i doğurunca, kıskanarak, onu Kenan ilinden
(arz-ı Kenan) sürülüp çıkarılmasına sebep olmuştur.
Hazreti
Yakub, Musa, Davud ve Süleyman peygamberler de eşleri, odalıkları, cariyeleri
hakkında tefsir ve rivayetler ne kadar mübalağalı olursa olsun, yine; eşlerinin
onardan fazla ve cariyelerinin ise yüzlerce olduğu tarihen sabittir.
İslam’dan
evvel, bu adet, Arabistan’da da hüküm sürüyordu. Evlenmek, fıtrat iktizası ve
çok ve çeşide meyil de tabiat iktizası addolunuyordu. Çok kadınla evlenme ve
boşanma hiçbir surette tahdit edilmediğinden, cinsi latif taifesi, burada tam
bir zevk ve şehvet unsuru telakki edilerek, istenildiği vakit alınır, istenildiği
vakit atılır, satılır bir mal halinde idi.
Köşe
ve bucakta alenen çiftleşiliyor ve ayıp sayılmıyordu. Bir çocuğun, beş onkişi
tarafından nesebi iddia olunabiliyordu.
İslam’dan
evvel, Araplarda yedi türlü nikah vardı:
1-
Zamanımıza kadar gelen ve kabul edilen nikah usulü,
2-
Muvakkat nikah,
3-
Döl nikahı, bu nikah: Asil ve necip olan büyük bir adamın
sulbünden döl kazanmak fikri ile kocanın, karısına çiftleşme müsadesi tanır. Bu
türlü nikahta koca, başkasıyla çiftleşmeye müsaade ettiği karısına döl tahakkuk
etmişse doğuruncaya kadar yaklaşmakta, etmemişse onu bir daha nikahı altına
alıp almamakta muayyer idi.
4-
Mübadele nikahı, iki koca, birbirlerinin karılarıyla
çiftleşmek için aralarında uyuşurlar,
5-
Metres nikahı, bir kadını dost tutup, gizlice çiftleşme
usulü,
6-
Kadının, (dokuz) erkeği tecavüz etmemek şartıyla adam
kabulü usulü,
7-
Evinin kapısına erkek tenasül aleti işaretli bir bayrak
asan kadının 500 erkeğe kadar evine kabul etmesi usulü idi ki; kadın, gebelik
tahakkuk edip çocuk doğurunca; kendisiyle temasta bulunan bütün erkeklerin
huzurunda çocuğun nesebini bizzat tayin ederdi.
Birinci usul hariç, o zaman ki Arabistan’ın ne
halde bulunduğu diğer nikah usulleri pek açık göstermektedir.
Arap yarımadasında
böyle yedi türlü nikah usulünün hüküm sürdüğü bir devirde zuhur eden islamiyet,
kadına layık olduğu mevkii vermek, onları zevk ve ticaret malı olmaktan
kurtarmak üzere çok kadınla evlenmeyi 4 kadına inhişar ettirmek ve boşanmada da
üçü kabul etmek suretiyle tahdid yolunu tuttu. Bunda da çok ağır şartlar kabul
etti.
Kur’an’ı kerim, dörde
kadar evlenmeye izin verirken, birden ziyade eşleri olanları, erkek tarafından
kadınlara yapılması lazım gelen bütün maddi hussuların mükellefiyet esaslarını
ve mümkün olamayacak derecede ağır olan nöbet adaletini tahakkuk ettirmedikçe
tek kadın ile evliliğin lazım ve vacip olduğunu buyurur.
İslamda erkekler, çok
kadınla evliliğe memur olmadıkları gibi, kadınlarda kocalarının kendileri üzerlerine
başka kadınlarla evlenmelerini asla hoş görmezler.
Erkekler, evli
bulundukları kadınlarla iyi geçim ve geçinmeye memur ve ihtiyaç halinde
yukarıda şekil ve mahiyetini izah ettiğimiz adalet ve müsavata itina ile riayet
etmek şartıyla dörde kadar evlenmeye mezundur.
Burada emir ile izini
çok iyi ayırmak lazımdır. Zira, bu fark pek büyüktür:
Eşler arasında adalet
ve müsavat cümlesinden olarak erkeklere ve kadınlara birtakım şartlar koşulmuştur:
1-
Koca, eşleri ev
hayatında her bakımdan müsavi tutar,
2-
Eşler arasında
müsavat üzere birer veya ikişer gün veya gece tayin ederek herbiriyle aynı
samimiyet ve sevgi ile evliliği devam ettirmek, bunlardan hiçbirisinin hiçbir
suretle nöbetini bir diğerine geçirmemek,
3-
Eşlerden biri,
nöbetini ortağına terkedebildiği gibi, sonra tekrar nöbetini isteyebilir,
4-
Koca, eşlerden
birinin nöbetinde, eşin izini olmadıkça diğer eşine gidemez, eşin hastalığı
münasebetiyle gitmiş, hastalık şiddetlenmiş ise iyi oluncaya kadar kalmak,
5-
Eşlerden birisinin
nöbetinde, koca hastalanıp orada kalırsa iyi olduktan sonra diğerlerinin
nöbetinde o kadar gün kalmak,
6-
Koca, eşlerinin
evleri haricinde hastalanırsa, her eşini kendi nöbetinde yanına çağırmak,
7-
Eşlerin, bakiresini,
dulunu, eskisini, yenisini, yaşlısını, tazesini, kadınlıktan kesilmişini,
sıhhatlisini, hastalıklısını, dini bir ve gayri dinden olanını müsavi tutmak,
8-
Bu şartlara uymakta,
kocanın hiçbir mazereti kabul edilmemek, gibi ağır şartlardı.
İşte, İslam’dan evvel,
hadsiz, gayesiz evlenme adeti hüküm süren bir kavim’e birdenbire, bir’den ziyade
evlenmemeleri emir olunsa, bu emre itaat değil, itaati kafa ve kalbinden
geçirebilecek tek kişinin çıkmayacağı ihtimali karşısında, islam; bu yolu tutmayı
tercih etmiş, çok kadınlı evliliği herkesin yapamayacağı şartlara bağlayarak: “
aile sadeti, tek kadınla evliliktedir.” Esasını kabul etmiştir.
İslam’da, boşanmak,
(talak) için de emir yoktur ancak, pek zaruri halde izin vardır. Boşanma, islam
kanunlarına göre ne helaldir, ne mübahtır. Hazreti Muhammed bir hadisi
şerifinde: “ Cenab-ı Hak’ca sevimsiz helal, talaktır.” buyurur.
Evvelce de işaret
olunduğu üzere, islam’dan önce Arabistan’da boşanmada da hudud ve gaye
olmadığından bu da evlenme gibi suistimale uğramıştı.
İslam, buna karşı da
üçü gaye kılmış ve üç talaktan sonra karı kocalığın hak iddiasını da
şartlandırmıştır. Bu da, insanın nefsi için çok ağır bir şarttır.
Kocasından üç talak ile
ayrılan bir eş, kendisini boşayan kocası ile tekrar evlenmeye razı olursa, evvela
bir başkasıyla evlenecek, onunla karılık kocalık ederek, bundan boşandıktan
sonra evvelki kocasının nikahı altına girecektir.
Görülüyor ki, bütün
şartlarla İslam, “ birden ziyade evlenmeyiniz” diyor. Ancak, şartına riayete
gücünüz yeterse, dörde kadar evleniniz diyor. Ve bunun bilcümle fayda ve
mahzurlarını da ortaya koyuyor.
Bu emir ve şartlar,
yalnız islam efradına şamil olup, Hazreti Muhammed bunun şumulünden azade değil
idi. Fakat, Hazreti Muhammed, Allah’ın bu emrine niçin muhalefet etti de ondan
fazla eşi nikahı altında topladı?
Doğumundan
vefatlarına kadar, (63)
sene teşkil eden mübarek hayatlarının bütün safahati en küçük vakasına kadar
zapt ve tespit edilmiş bulunan, cihanın biricik muhterem şahsiyeti, Hazreti
Muhammed’in bu çok evlenişlerini gözden geçirebilmek için; 20. asrın ortasında
bulunduğumuzu unutarak, 1400 sene evvelki Arabistan’a gitmek lazımdır.
O
zaman, dünyanın hertarafında olduğu gibi, Arabistan’da da insanlar, hayvanlar
gibi alınıp, satılıyordu. Mekke’liler kadınlara, hatta bunların eşraf ve reis
zadelerine bile hiçbir hak ve mevki tanımıyorlardı.
Evlenmenin
ve boşanmanın bir haddi ve hududu yoktu. Herkes, keyfine göre hareket ediyordu.
Tek kadınla evlilik miskinlik telakki ediliyordu. Odalık, çok aşağılık bir
cereyana tabi idi. Üveyn analar, bir ev eşyası gibi, miras olarak, evlada
kalıyordu. Aile nüfusu az ve fakir olanlar, elden ele geçer; bu gün zengin
olanlar, yarın fakir düşerler, bu gün hür olanlar, yarın esarete maruz kalarak,
kadın olsun, erkek olsun birer hayvan gibi satılırlardı.
“
Sayıları çok, bakmaya kudretimiz yok” Diyerek, kız çocukları, toprağa diri diri
gömülerek babaları tarafından öldürülüyorlardı.
Asrımızın,
insanlık seviyesinden iğrenerek seyredebileceğimiz, daha böyle nice adetler
içinde yüzen Arabistan’da Allah’a karşı da isyan ederek, kendi elleriyle
yaptıkları ve türlü isimler taktıkları çeşitli putlara tapılıyordu. Bunlar,
taştan, ağaçtan, hayvan postlarından yapılmış putlardı..
Mekke ve civarındaki
kabilelerin, yalnız iki meziyetleri vardı. Mükemmel bir lisan ve tam bir
kahramanlık. Ancak, bu kahramanlık, mertçe olduğu kadar, lüzumsuz cinayetler de
işleten nevidendi. Kabileler arasındaki düşmanlık o kadar köklü idi ki, bazan
senelerce silahlı çatışma devam ederdi. Bu çatışma ekseriya insanlığa aykırı,
arkadan vurma halinde yapılan baskınlarla başlardı.
Fuhuş, bir meslek
halini almıştı. İçki içmeyen erkek parmakla gösterilecek kadar azdı.
Çöle dağılmış yüzlerce
Arap kabilesi, birleştirilmek, ahlaklı ve faziletli bir cemiyet haline
getirilmek, bilhassa bir Allah’a kavuşturulmak için bir mucize bekliyordu.
Arab’ı ancak, böyle bir
mucize kurtarabilirdi. (Cavidname Hazreti Muhammed
Niçin Çok Evlendi Sebep ve Hikmetleri S.8-13)
“Şam’a
gitmek üzere ilk defa emrinde bir kervanla yola çıkan Hazreti Muhammed,
Suriye topraklarında, Rahip Bahira’nın manastırı civarındaki bir vahada mola
verdi.
Rahip
Bahira, çoktan ölmüş bulunduğundan yerine
Nastura geçmişti. Nastura, bu tarafa sık sık gelen Meysere’yi iyi
tanırdı. Kervanın geldiğini işitince yanına gitti. Kervanın başında kimin
bulunduğunu sordu. Kureyş kabilesinden bir Mekkeli olduğunu öğrenince bu
yabancıyı tanımak istedi. Hazreti Muhammed’in yanına gittiler. Nastura
ilk defa gördüğü bu yabancı karşısında, sanki onu yıllardan beri
tanıyormuş gibi çehresi tarif edilmez bir hisle aydınlandı, gözleri sevinçten
parladı.
Filhakika,
Rahip, Hazreti Muhammed’in şemailini, mukaddes kitaplarından okuyup öğrenmiş
bulunuyordu. Etraftakilerin hayretleri içinde Hazreti Muhammed’in birkaç defa
alnından öptü. Sonra, Tevrat’ta geleceğinden bahsedilen son peygamberin kendisi
olduğuna inandığını söyledi. Hürmetle geri çekilerek, Hazreti Muhammed’in sırtındaki
peygamberlik nişanını (*) da öptü, öptü ve heycanlı bir sesle Meysere’ye
dönerek; Şam’a kat’iyen gitmemelerini tavsiye etti.
Bunun
üzerine Hazreti Muhammed ile Meysere Şam’a gitmekten vaz geçtiler ve mallarını
o civarda bulunan Busra pazarlarında o güne kadar görülmedik iyi bir fiyatla
sattılar.
Kervan,
Mekke’ye döndüğü zaman, Rahibin sözleri ve malın iyi fiyatla satılışı haberi
herkesi sevindirdi. Hatice, herkesten çok sevinmişti. Çünkü, yıllardan beri ticaretini tamamen teslim etmeyi
tasarladığı Hazreti Muhammed muvaffak olarak sonsuz itimadını kazanmıştır...
Hatice,
gençliğinde iki defa evlenmişti. Birinci kocası Atik bin Aiz-el Mahzuni idi.
Bunun vefatından sonra, Ebu Hale Hind-i el Timmi ile evlendi. Fakat bu da bir
zaman sonra vefat etti.
Hatice’ye
babasından başka bu iki kocasından da büyük bir servet kalmıştı. Her iki
kocasından da çocukları vardı.
Pek
genç yaşta dul kalan güzel ve zengin Hatice’ye, Kureyş ulularından bir çok
talip çıkmış, fakat Hatice bunların hepsinin de servetinde gözleri olduğunu
anlayarak izdivaç tekliflerini reddetmişti.
Hatice,
bir iffet ve fazilet timsali olarak, gurursuz, kibirsiz ve gayet sakin bir
hayat sürdü. Kırk yaşına gelmişti.
Harikulade
bir ahlak, terbiye ve güzelliğe malik bulunan Hazreti Muhammed’in fevkal beşer
şahsiyeti, Hatice’yi büyülemişti.
Kalbinin
kendisini aldatmadığına tamamen emin olan Hatice, Hazreti Muhammed ile evlenmek
istediğini çocukluk arkadaşı, sırdaşı Nefise’ye açtı.
Hazreti
Muhammed’in bu teklifi kabul edip etmeyeceğinin heyecanını çeken Hatice’yi,
arkadaşı Nefise temin ederek, doğruca Hazreti Muhammed’in yanına gitti.
¾Ya
Muhammed! Niçin evlenmiyorsun?
¾Evlenmeye
sarf edecek param yok,
¾Peki,
mal’a, cemal’e, şan ve şeref’e çağrılırsan muvafakat edermisin?
¾Kimden
bahsediyorsun?
¾Hatice
bint-i Huveylid’den,
¾Bu
benim için nasıl olur?
¾Ben
tavassut ederim.
Hazreti
Muhammed, amcasına danıştı, muvafakatını aldı. İki tarafın büyükleri derhal toplanıp,
hemen nikah kıyıldı. Hazreti Muhammed 25, Hatice de 40 yaşında idiler.
Hazreti
Muhammed 27 yaşında baba oldu. Hatice’den 6 evladı dünyaya geldi.
Ebül
Kasım, küçükken öldü.
Hazreti
Muhammed 30 yaşında iken Zeyneb, 33 yaşında iken Rukiyye, sonra Ümmü
Gülsüm, bunu takiben 40 yaşında nübüvvet eriştiği sırada Abdullah’a
baba oldu. Abdullah’da küçükken öldü.
Hazreti
Muhammed’e peygamberlik nazil olduğu 43 yaşında iken Fatime-Tüz Zehra
dünyaya geldi.
Bu
evlilik müddetince, Hazreti Muhammed, kavminin
adetine ve fıtratın sevkine rağmen hiçbir kadınla evlenmediği gibi, bir meyilde
de bulunmamıştır. Sair dünya nimetlerinde de gözü yoktu.
Hazreti
Hatice, bütün servetini son kuruşuna kadar muhterem eşinin emrine vermiş, o da
bizzat çalışarak çoğalttığı bu serveti son kuruşuna kadar fakr-ü hal içinde
bulunanlara ve islamiyetin yayılması uğrunda sarf etmiştir.
Hazreti
Muhammed, nebilik nazil oluncaya kadar geçen 15 senelik evlilik müddeti içinde
yine Hatice ile ticarete devam etmiş ve
kervanların başında bizzat bulunmuştur.
Hatice
daha Muhammed-ül Emin’lik zamanından beri inandığı Hazreti Muhammed’in Nebilik
ve Risaletine de ilk defa inananlardan olup, bunun için bütün kadınlığın
iftiharı, ümmeha-tül müminin, zevcat-ı tahirat’ın birincisi ve bizzat Hazreti
Muhammed’in ifadesiyle büyük, Hatice-tül Kübra sayılmıştır.
Hiçbir
noktasına, hiçbir gölge düşmeden geçen 25 senelik mesud bir evlilik sonunda
Cenab-ı Hatice 65 yaşında vefat ettiği zaman, Hazreti Muhammed 50 yaşında
bulunuyordu.
Çok sevdiği ve saydığı
eşi Cenab-ı Hatice’nin vefatıyla pek müteessir olan Hazreti Muhammed’i, bu teessüründen kurtarır ümidi ile, en aziz
ve en büyük dostu, Ebu Bekir Sıddık, küçük kızı Ayşe’yi:
İzdivacınız ile
şerefyab buyurunuz, Ya Resulallah! Diyerek, Hazreti Peygambere takdim etti.
Ayşe, yedi yaşında idi. Sıcak iklimlerde kızların
sekiz, dokuz yaşlarında gelinlik çağına erdikleri malumdur. Fakat, Ayşe,
Hazreti Muhammed’in nişanlısı olarak uzun bir müddet babasının evinde
bırakıldı. Nikah sonra, zifaf ise daha sonra, yani: Medine’ye hicretten sekiz
ay sonra icra olundu. Ayşe, ile nişanlanmayı diğer bir nikahlanma takip etti.
Sevde ve eşi (Sekran bin Ömerül’Amri) ilk İslam
olanlardan, Habeşistan’a hicret zorunda kalanlardan idi. Bir rivayete göre
Habeşistan’da, diğer bir kavl’e göre Mekke’ye avdete imkan bulduğu sırada,
Sekra’nın vefatıyla dul kalan Sevde her bakımdan geçim darlığına düşmüştü.
Sevde, umumi geçim darlığı çekilen böyle bir zamanda kendisine
yardım elini uzatacak kimsenin kalmadığını görerek, Hazreti Peygambere iltica
ile evlenme teklif etti.
Hazreti
Muhammed, teklifi kabul ederek, Sevde ile nikahlandı.
Tek
eş ile bu evlilik de üç sene devam etti.
Mekke’den
Medine’ye hicretten, mescid ile birkaç odadan ibaret hane’i Muhammed’i inşaatı
bittikten, yani: Sekiz ay sonra Ayşe, Hazreti Peygamberin
zifafına dahil olmuştur.
İşte,
bu tarihten itibarendir ki; yani: Hazreti Muhammed’in elli üç yaşını bitirip,
elli dörde bastığı sene, çok eş ile evlilik hayata başlamıştır.
Sevde, Ayşe ile Hazreti Peygamberin zifafını takip eden
günlerden birinde, Hazreti Muhammed’e:
“¾Nikahınız altında kalmak benim için en büyük şereftir.”
Diyerek, nöbetini tamamen ve şüphesiz bir samimiyetle Ayşe’ye devrettiğini
bildirmiştir.
Medine’ye hicretin ilk
senesi sonunda, Ayşe ve Sevde ile evli bulunan Hazreti Muhammed, dördüncü defa
şu sebeple evleniyordu:
Hicretin üçüncü
senesinde, Bedir muharebesinde şehid düşen Hınıs’ın eşi Hafsa’nın dul
kalarak bakıma muhtaç kalması ve dikkate değer bir zaruretin hasıl olmasıdır.
Hafsa, Hazreti
Ömer’in kızıdır. Ömerül’ Faruk, damadının
şehid düşmesi üzerine dul kalan kızını evvela, Ebu Bekir’e teklif etmiş, o
itizar edince, eşi vefat etmiş bulunan Hazreti Peygamberin damadı Osman’a teklif
eylemiş ve muvafakatini aldığı halde
sonradan dönmesi üzerine pek ziyade teessüre kapılan Ömer’ül Faruk, bu vaziyeti
Hazreti Muhammed’e şikayet yollu açmıştı. Bu vaziyet karşısında Hazreti
Muhammed, Ömer’e:
“Hafsa’yı
Osman’dan iyisi alacak ve Osman, Hafsa’dan iyisi ile evlenecektir.”
Diyerek Hafsa ile evlenmiş ve böylece Cenab-ı Ömer’i teessürden kurtarmıştır.
Kızı Ümmü Gülsüm’ü de Osman’a vererek kendisini ikinci defa damat eylemiştir.
Bütün bu evlenmelerin
sebeplerinin tamamını kurtarıcılık ulvi hissinin teşkil ettiği açıkça görülmektedir.
Nitekim, bu ulvi his daha da devam edecektir.
Hazreti Muhammed’in
beşinci evlenmesi de aynı seneye tesadüf eder.
Hazreti Peygamberin
halazadesi Abdullah bin Cahş, Uhud gazvesinde şehid olmuş, daha Müslüman
olmazdan önce de fukarapervezliği ile meşhur olan ve (Ümmülmesakin) lakabıyla
maruf bulunan, eşi (Zeyneb bint’i Hazim-tül’Hilaliye) dul kalmıştı. Şehid
kocasının, Hazreti Muhammed’in halazadesi bulunması münasebetinin ve bir şehid
eşi Hafsa’nın da Hazreti Peygamber tarafından eşliğe kabul edilmesinden aldığı
cesaretle Hazreti Muhammed’e evlenme teklif etmiş ve kabul olunmuştu.
Ne çare ki, bu
mübarek kadının ömrü vefa etmemiş, birkaç ay sonra ölmüştür.
Ümmü Seleme, Hazreti Muhammed’in halazadesi Ebu Selme Abdullah’ın
Uhud vak’asında şehid olmasıyla dul kalan eşidir. Ebu Selme, Uhud muharebesinde sol kol kumandanı
bulunuyordu. Bu harpte yaralandı. Yarası iyileştikten sonra tekrar nüksetti.
Hicretin üçüncü senesi kışında vefat etmişti. Bu sırada eşi, Ümmü Seleme
kırk dört yaşında bulunuyordu.
Hazreti Muhammed’in
yedinci eşi Zeyneb bint Cahş’tır.
Zeyneb, Hazreti Peygamberin evlatlığı
olan Zeyd’in boşadığı bir kadındır.
Evlatlığının boşadığı
bir kadınla evlenme ve bu evlenmenin sebep ve hikmetlerini gerek dahilde, gerek
hariçte tamamen yanlış izah ve telkin dolayısıyla bir kenara bırakıp geçemeyiz.
Denilebilir ki Hazreti
Muhammed’in her evlenişi başlı başına bir hikmet ve yalnız kavmi için değil, hatta
sadece Müslümanlar için de değil İslam’ın ruhu itibarıyla bütün insanlık için
pek büyük ibret dersidir.
Bu itibar ile
asırlardan beri zihinleri şöyle veya böyle işgal ederek türlü tefsire yol açan
ve bu yüzden bir takım isnadlara maruz bırakılan bu yedinci evlenmeden
etraflıca bahsetmeyi uygun buluyoruz.
Hazreti Peygamberin
Zeyneb ile evlenmesi, Hazreti Muhammed’in hayat safahatında başlı başına bir kısım
teşkil eder.
Hazreti Peygamberin
sekizinci eşi Cüveyriye’ dir. Cüveyriye, cariyenin masgarasıdır,
(kızcağız-cariyecik) demektir. Cüveyriye, (bin Haris ebi
bindarar’ülhızaiye-tül Mustalakiye)’nin kızıdır. Beni Mustalak’tan (Mesafiğ bin
Safvan)’ın eşi olup, babası da kavminin reisi
ve seyid’i idi. Beni Mustalak, (Hıza’e)
aşiretinden bir kabile bu kabileye
mahsus bir su ismi olan (Meryesiğ) mevkiinde hicretin beşinci senesinde
cereyan eden Gazve’de, kabile halkı
büyük bir hezimete uğramış,(5000) koyun ile (1000) develeri iğtinam ve
(700) den ziyade kadın- erkek nüfusu esir edilmişti.
Cüveyriye’de
bu esirler meyanında olup, kocası muharebede ölmüştü. Cüveyriye’nin babası ile
iki kardeşi canlarını zor kurtarmışlardı.
Ganimet ve esirlerin taksiminde Cüveyriye, Hazreti Peygamberin
çok sevdiği şairi Hessan’ın hissesine düşmüş, Hessan, Cüveyriye’yi genç ve
güzel, bahusus bir kabile reisinin kızı olmak münasebetiyle diğer esirlerinden
çok yüksek bir bedel ile almıştı. Cüveyriye, esir olduğu müddetçe bu bedeli
ödemekten acizdi. Halkın Hazreti Peygambere karşı sonsuz bağlılığını dikkate alan
Cüveyriye bir fırsatını bulup Hazreti Muhammed’in karşısına çıktı:
“ Ya Muhammed! Ben, Beni Mustalak reisinin kızıyım. Kavmim
mağlup ve esir, kocam maktul oldu. Babam ve kardeşlerimde ne oldular
bilmiyorum.. Şairiniz benden çok ağır bir kurtuluş fidyesi istiyor. Bu esir
halimle ben onu tediyeye muktedir değilim. Sana iltica ediyorum; bana yardım
et!” dedi.
Bu iltica ve rica üzerine Hazreti Peygamber, Hessan’a: Bedeli
tenzil veya esiri azad et” diyebilirdi. Böyle söylemeyi muvafık bulmadı. Şanına
yaraşan bir lütufta bulunmak istedi. Hessan’ın kestiği bedeli ödeyerek,
Cüveyriye’yi Hessan’ın esaretinden kurtardı. Cüveyriye, artık, mülkü
Muhammediye geçmişti.
Hazreti Peygamber, bu güzel mülteciyi kendi mülkünde cariye
halinde bırakmayı da münasip bulmadı. Derhal azad etti.
Cariye, hürriyete kavuşmanın sevinci içinde Hazreti Muhammed’in
maiyetinde olarak Medine’ye geldi. İstikbalini tayinde serbesti.
Bu sırada babası Haris, ile iki kardeşinin Medine’ye
geldiklerini, Hazreti Muhammed’e müracaat ettiklerini haber aldı. Haris,
kızının fidyesini getirmiş, kızını kurtarmaya gelmişti.
Kızının iltica ve ricası üzerine, bedelin Hazreti Muhammed
tarafından ödenerek satın alındığı ve akabinde azad edildiğini öğrenince bu
peygamberane mürüvvetin karşısında eğildi ve “ Muhammed hakikaten Allah’ın
elçisidir” dedi. İki oğlu ile beraber hemen müslüman olarak:
“¾Ya Resulallah! Kızımı izdivacınızla da şerefyab
buyurunuz” ricasında bulundu. Hazreti Peygamber
tarafından da kabul buyuruldu.
Cüveyriye’nin peygamber
eşleri arasına katıldığı haberi ortalığa yayılınca “ Zevce-i resulallah’ın kavmi esir olamaz”
denildi. Esirler, tamamen azad olundular. Bu sebepledir ki Hazreti Peygamber:
Akrabasına bundan bereketli bir hatun görmedim” buyurmuştur.
Hazreti Muhammed,
Cüveyriye ile hicretin beşinci senesinde şaban ayı içinde evlenmiştir.
Hazreti Muhammed’in dokuzuncu eşi Ümmü
Habibe’dir. İsmi Remle’dir. Mekke’nin son reisi Ebu Süfyan Emevi’nin kızıdır.
İlk islam olanlardan bulunduğu için eşi Abdullah ile beraber
Habeşistan’a hicrete mecbur kalandır. Eşi orada tanassur ettiğinden, Ümmü
Habibe islamiyetinde sabit kalarak kocasından ayrılmış, esasen kocası da
biraz sonra vefat etmiş, Remle gurbet diyarında kimsesiz kalmıştı.
Ümmü Habibe bu vaziyette ne yapabilirdi? Kendisine
Mekke yolu da kapalıydı. Zira, babası Hazreti Muhammed’in bir numaralı düşmanı
idi. Hatta annesi Hint, peygamber hazretlerinin amcası Hamza’yı (Uhud) cenginde
şehid ettirmekle kinini yenememiş, muhterem şehidin karnını yardırarak,
ciğerini çıkarttırmış ve hırsından dişlemişti. Remle, böyle ana ile babadan ne
bekleyebilirdi?
Remle, Hazreti Muhammed’in Medine’ye hicret
ettiğini, muharebelerin başladığını işitmiş, ümitli nazarlarını Medine’ye
çevirerek gece gündüz duaya başlamıştı.
Allah’ına hamd ederek uyuduğu bir gece “ Ya
Ümmel Mü’minin!” nidasıyla uyandı. Rüyasını hayra yorarak uyandı..
Hazreti Muhammed Mekke’ lilerle Hudeybiye
muahedesini akdettikten sonra hem hudud hükümetlerin reislerini islâma davet
eden mektuplar yazmaya ve mebuslar göndermeye başlamıştı.
Bu arada Habeşistan Necaşi’sine de bir
mektupla bir mebusunu gönderdi.
İşte o rüyanın ertesi sabahı Habeş sarayına
mensup bir adam Remle’nin kapısını çalarak Hazreti Muhammed’in müjdesini getirdi.
Hazreti Peygamber, evlenmek üzere Remle’yi Medine’ye çağırıyordu.
Ertesi günü, Habeşistan’ın payi tahtında
bizzat Necaşi tarafından mevcut müslümanlar muvacehesinde, Hazreti Peygamber
ile Remle’nin nikahı kıyılmıştı.
Hazreti Muhammed’in
onuncu eşi, Safiyye’dir.
Safiyye, Yahut beni
Nazir Eşrafından Hay’ ibn Ahtab’ın kızıdır. Beni İsrail’den Harun peygamberin
neslinden olmakla maruftur.
Safiyye, islam
kuvvetlerinin Hayber zaferi sırasında alınan Yahudi esirler arasında idi.
Birinci kocasından ayrıldıktan sonra vardığı ikinci kocası Kenane bu harpte
ölmüş ve kendisi de genç ve güzel yaşta dul kalmış bulunuyordu.
Esirlerin taksiminde
Safiyye kime isabet etse bir diğer gazanfer’in gönlü kalıp, kırılacağından bu
hususu dikkate alan Hazreti Peygamber onu kendisine alıkoydu. Safiyye henüz on
yedi yaşında bulunuyordu. Hazreti Muhammed kendisine:
“¾İstersen
hür olarak kavminin nezdine gidebilirsin, istersen müslüman olarak bana zevce
olursun. Şu iki şıktan birini seçmekte serbestsin!.”
Hicretin yedinci
senesinde bu evlenmede Hazreti Peygamber altmış yaşında bulunuyordu.
Hazreti Muhammed’in on
birinci eşi Meymune’dir. Meymune, Harisül’ Helaliye’nin kızıdır.
Hazreti Muhammed’in amcası Abbas’ın eşi’nin (Ümmül Fazl) kardeşi olup iki
kocadan dul kalmış bulunuyordu.
Hazreti peygamber,
Medine’ye hicretinden sonra dul kalan eşraf ve reis eşlerini nikahları altına
alarak hane’i saadette topladığı şayiası karşısında dul ve bakire her kadında
peygamber eşi olmak samimi ihtiras ve arzusu belirmişti.
Meymune’de bu arzuya
kapılmıştı. Fakat, yabancı bir kabileye mensuptu. Ona kim yardım edebilirdi. İmdadına
ablasını çağırdı. O da eşi Abbas’a vaziyeti açtı:
“¾Kardeşimi, Muhammed’e tezvic edeceksin!” dedi. Teklifinin
aziz yeğeni tarafından reddedilmeyeceğini ümid eden Abbas, “ pek iyi” dedi ve
Mekke de bulunan yeğeni Hazreti Peygambere:
“¾Size, baldızım Meymune’yi tezvic ettim, kabul buyurunuz.”
teklifini, kabul ettirdi.
Meymune bu suretle
muradına ermişti.
Reyhane, Beni Kureyza
Gazvesinde alınan esirler arasında bulunuyordu.
Reyhane, Beni
Kureyza’dan Zeyd bin Amru’nun kızıdır.
Gazve islam
kuvvetlerinin galebesiyle neticelenip de alınan esirler Medine’ye götürüldükten
sonra, bunlar arasında bulunan Reyhane, Hazreti peygamber ile evlenerek eşleri
arasına alınmıştır.
Hazreti Muhammed, bu
evlenişi sırasında altmış yaşında bulunuyordu.
Reyhane Hazreti
Peygamberin (Haccetül Veda) esnasında Mekke’de vefat ederek orada defin olunmuştur.
Hazreti Muhammed,
İslâm’ı yaymak için civar memleketlere mektuplar ve mebuslar gönderir, Hükümdar
ve reisleri İslâm’a davet ederdi.
Mısır’da o seneler,
Roma imparatoru adına, Kıbt kavmine mensup Mukavkıs, adında bir vali hüküm sürüyordu.
O vakit şimdiki Kahire mevcut olmadığından İskenderiye’de oturan bu valiye,
Hatıb İbn Belt’a adındaki Mebus, bir mektup ve bazı hediyeler götürmüştü.
Mebusu ve mektubu
büyük bir hürmetle karşılayan vali yine pek hürmetkâr bir cevap hazırlamış ve
bu meyanda iki kardeş câriye ile bin miskal altın, yirmi top kumaş, Düldül adı
ile anılan beyaz bir katır, Yağfur veya Afir adlı bir eşek ve bir köleden
ibaret hediyeleri mebusa emaneten Hazreti Peygambere göndermiştir.
İki câriyeden biri
Mariye diğeri Sîrin idi. Hazreti Muhammed bu iki kardeş câriyeden Sîrin’i,
şairi Hessân’a ihsan ile o da evlenmiş, Mariye de kendisine kalmıştır.
Hazreti Muhammed’in
bu evlenişi de Hicret’in yedinci senesinde vâki olmuştur.
Hazreti Muhammed’in
evlenişleri, tarih sırası, eşlerin durumları ve (Ümmeha’tül Müminîn-Müminlerin
anneleri) olmak şerefine nâil olan eşler’e dair burada tarih sırası ile
sıhhatinden aslâ şüphe edilemez mâlûmatı kısa ve toplu halde vermiş bulunuyoruz.
Hazreti Peygamberin, onbir
hatûn ile nikahlı bulundukları noktasında din ve tarih alimleri hemen hemen
müttefiktirler.
Bu meyanda bazı
tarihlerde sıhhatine inanmak lâzım gelen malumât da mevcuttur. Nisbeten
eksiksiz bir tetkik eseri meydana getirmek üzere bu malûmatın not halinde
buraya alınmasında fayda görülmüştür:
Bazı siyer ve din
tarihlerinde: Hazreti Peygamber ile münasebetar on beş kadından daha
bahsediyorlar. Fakat bunlara (Ümmüha’tül Müminin) sırasında şöhret izafe
etmiyorlar.
O kadınlardan kimisiyle
nişanlanmak, nikâhlanmak vâki olmuş ise de, kimisinin zifaftan evvel veya zifaf
sırasında ayrıldıkları, bir kısmı ile evlenme hakkında yalnız bir talep ve
teklif vukuundan veya nefislerini Resulü Ekrem’e hibe etmekten ibaret münasebetler
olup zifaf vaki olmadığını yazıyorlar.
HAZRETİ
MUHAMMED (s.a.s.)
Ve
HATİCE-TÜL
KÜBRA
Harikulade bir ahlak, terbiye ve güzelliğe malik olan Hazreti
Muhammed, kendisinden on beş yaş büyük ve iki kocadan dul kalmış Hatice ile
acaba niçin evlenmiştir.?
Yirmi beş yaşında, daha çocuk iken Hacer-ül Esved hadisesini
halletmekle bütün Mekke’lilerin kalbini fethederek şöhret yapmış, hasebi,
nesebi belli bir delikanlının hiç olmazsa kendi yaşında bir bakire alması dururken
bu evlenmenin sebep ve hikmeti nedir?
Bu hususta bilhassa garp kaynakları çeşitli isnatlarla doludur.
40 yaşına kadar bir Nübüvvet ve Risalet yokken Hazreti
Muhammed’in dinini yaymak için paraya muhtaç bulunduğu yolundaki baştan aşağı
gaflet mahsulü nice isnatlar vardır ki biz burada bütün bunları sıralamakla
bühtanları yaymak gafletine düşmeyecek ve zihinleri teşvişe yol açmayacağız.
Hazreti Muhammed, 25 yaşına kadar tam bir bekaret hayatı
yaşamıştır. Vakıa Hazreti Muhammed’e bütün Mekke kızları gönül vermiş, fakat
hiçbiri iltifat görmemişti.
Hazreti Muhammed dünyaya öylesine bir akıl erdirme, anlama
yolunda idi ki, gözlerini cemiyete her indirişinde bir içtimai faciayı ve
bunlar arasında bilhassa evlilik hayatındaki herc-ü merc’i herkesten iyi fark
ve temyiz ediyordu.
Eserimizin baş tarafında geniş izahatını verdiğimiz o zamanki
Arabistan evlilik müessesinin içinde bulunduğu kör kuyundan kurtarılması ki bu
da dünya çapında bir mesele idi. İşte Hazreti Muhammed bu meseleyi de
halledecek idi.
Hazreti Muhammed de nihayet bir insandı. Çalışacak, yaşayacak ve
evlenecekti. Nitekim çocukluk çağını takip eden ve o zaman her çocuk gibi koyun
ve sığır güttükten sonra, hayatını kazanmak için ticaret yolunu seçmişti.
Sermayesi yoktu. Kimseden miras kalmamıştı. Himaye görmesi lazımdı. Akıllı idi.
Mekke’nin bircik doğru delikanlısı idi. Ona kim emniyet etmez, kim elinden
tutmaz, kim servet vermezdi.
Hatice, Kureyş kabilesinin en güzel ve en zengin bir kadını idi.
Ticaret işleri çok genişti. Bir ticaret kervanları vardı. Hatice’nin fazileti
de serveti kadar zengindi. Etrafın ikazı ile öteden beri adını duyup, hürmet
ettiği bir genç olan Hazreti Muhammed’e de yardım elini uzattı. Sermaye verdi.
Ticaret kervanlarından birini emanet etti.
Hazreti Muhammed, çok kısa zamanda Hatice’nin de tam itimadını
kazanmıştı. Hatice, serveti gibi kalbini de Hazreti Muhammed’e teslime
hazırlanıyordu.
Bu arada belirtmek yerinde olur ki, aşk ilan eden Hazreti
Muhammed değil, Hazreti Hatice’dir. Bu mevzuda da yukarıda tafsilat
verilmiştir.
Hazreti Muhammed, Hatice’nin evlenme teklifini kabul etti.
Bu kabul ile evvel emirde, dulluk müessesesinin de şerefi kurtulmuş
oluyordu.
Bekaretin aile temeli için vazgeçilmez bir şey olamayacağı
ortaya konuluyordu.
Yaş farkının da aile saadeti için bir mani teşkil edemeyeceği
anlatılmak isteniliyordu.
Mes’ut evlenme meydana geldi. Bunun neticesinde de bir takım
sebep ve hikmetler meydana çıktı:
İnsanlık, evlenme ve üreme bakımından diğer mahlukat
insiyakından kurtarılıyordu. O zamana kadar dünyada görülmedik ve ebediyete
kadar değişmeyecek olan tek eşle evlilik müessesesi meydana çıktı.
Her türlü şan ve şerefe ve zamanına göre erişilmez bir servete
sahip bulunan Hazreti Muhammed tabiat şartlarına göre geçkin sayılacak bir eşle
40 yaşından sonra 25 sene tek eşli hayat ve saadetinin emsalsiz örneğini
vermiştir ki, isnat olunduğu üzere Hazreti Muhammed bu müddet zarfında yabancı
bir kadının gölgesine bile yan gözle bakmamıştır.
Hazreti Muhammed bununla da eşe sadakat misali vermiştir.
Kaldı ki, Hazreti Hatice de yalnız kabilesinin, Arap kavminin
değil, zamanının eşi bulunmaz bir iffet ve namus timsali kadını idi ki kocayı tamamlama,
kocaya sadakat ve itimadın da timsali olduğunu Nübüvvetine ilk inanan ilk
Müslüman olmak şerefini ihraz etmiştir.
Bu evlenme bir takım tabiat kanunlarının da ortaya çıkmasına
sebep olmuştur. Bilindiği üzere sıcak iklimlerde kızlar 8-9 yaşlarında adet
görmeye ve o yaşlarda da evlenmeye başlarlar. O zamana kadar hakim olan fikre
göre sıcak olan iklim kadınları 25 nihayet 30 yaşından sonra da doğurma
hassalarını kaybederler.
Halbuki Hazreti Hatice 40 yaşından sonra Hazreti Muhammed’e 6
evlat doğurmuştur. Bu da nefse, şehvaniyete hakimiyetin misalini vermiştir.
Bir çok şark kaynaklarında Hazreti Hatice’nin şu harikulade his
ifadesi nakledilir:
“ Ya Muhammed! Ben ihtiyarladım, cinsi hacetini tatmin
kabiliyetim kalmadı, sabır ve tahammül ile nefsine eza edip durma.” diyen bir
kalbe karşı Hazreti Muhammed, muhterem eşinin bu arzusunu yerine getirerek
değil, bilakis o kalbi ihtiyar halinde yalnız bırakmamak suretiyle tatmin
ederek, her türlü isnadı red ve cerh ederek bütün aleme ibret dersini
vermiştir.
Bütün bu itibar ile Hazreti Muhammed’in 25 sene devam eden
mes’ud evlilik hayatından sonra 50 yaşında başlayan çok eşli evlilik hayatına
en azından bile olsa bir şehvet şaibesi kondurulamaz.
Burada sırasıyla izah edilecek sebep ve hikmetler de bu değişmez
hakikati ispata çalışacaktır.
25 sene çok sevdiği, saydığı eşi ve kendisinin Nübüvvetine ve
peygamberliğine inanan ilk muhterem insan olan Hatice’nin vefatıyla Hazreti
Peygamber elbette ki ömrü boyunca unutamayacağı bir kedere kapılmıştı.
Hazreti Muhammed, ayrıca kadınlara karşı gelmiş ve geçmiş bütün
peygamberlerden ziyade hürmet besleyen ve bu hasletiyle de eşsiz bir baba, koca
ve ailesine düşkün bir şahsiyet idi.
Böyle bir şahsiyete, bahusus Allah’ın son resulüne Kaim peder
olmak şerefine ermek için devrinin bütün kız babalarının can atacağı
şüphesizdir.
Hazreti Muhammed’in biricik dostu, Nübüvvet ve peygamberliğine
inanan birici erkek Müslüman büyük insan Ebu Bekir Sıddık, bir taraftan Cenab-ı
Hatice’nin verdiği sonsuz acıyı tahfif eder, bir taraftan yıkılan yuvasını ihya
eder ve bir taraftan da kaim pederlik şerefine ererim samimi hissiyatıyla 7
yaşındaki küçük kızı Ayşe’yi Hazreti Peygambere takdime karar verdi. Kabul
olundu, fakat; büyüyüp, yetişmesi, gelinlik çağına ermesi için, nişan ile
iktifa olunarak, babası evinde bırakıldı.
İlk Müslümanlardan Sevde ve eşi Hak Dini düşmanların tazyiki
karşısında o zaman için emin bir melce olan Habeşistan’a hicrete mecbur
kalmışlardı.
Sevde’nin eşi bir rivayete göre Habeşistan’da, diğer bir kavle
göre Mekke’ye avdete imkan bulduğu sırada vefatı üzerine dul kalarak çok
buhranlı bir müzayakaya düşmüştü.
Zamanın gittikçe ağırlaşan şartları karşısında kendisine yardım
elini uzatacak kimseyi bulamayacağını anlayan Sevde, eşi vefat eden Hazreti
Peygambere evlenme teklif ederek, kabul olundu.
Hazreti Muhammed, Sevde ile 3 sene, tek kadınla evlilik saadeti
içinde hayat sürdü.
Medine’ye hicret ve Hazreti Peygamberin evinin inşaatı bittikten
8 ay sonra, Ayşe’nin nikahından sonra:
“ Hazreti Muhammed’in nikahı altında kalmak bana kafidir.”
diyerek, nöbeti Ayşe’ye terk etmek büyüklüğünü gösterdi.
Hazreti Muhammed’in Sevde ile evlenmesinde peygamberane ve
alicenabane olmaktan başka bir sebep ve hikmetin bulunamayacağı şüphesizdir.
Hafsa, Ömer’ül Faruk’un kızıdır. Eşi Huneyz, Bedir muharebesinde şehit düşmüştü.
O zaman, Müslümanların hal ve miktarları böyle dul kalanlara
evlenme teklif edecek bir sayıya varmak şöyle dursun, Bedir gazasının zaiyatı
dolayısıyla pek azalmış bulunduğundan ve herkesin geçim sıkıntısı içinde
bulunmasından;Ömer,kızını evvela Ebu Bekir Sıddık’a teklif etmiş, fakat
o,itizar edince,eşi vefat etmiş bulunan Hazreti Peygamber’in damadı Osman Bin Affan’a
teklif eylemiş, muvafakatini de almış
iken sonradan dönmesi üzerine, Ömer pek
ziyade müteessir olmuş, her derde çare bulan ve olan Hazreti Peygamber’e bu
durumu şikayet yollu açmıştı.
Bu vaziyete Hazreti Muhammed’den başka kim çare bulabilirdi?
Ömer’i karşısına aldı, teskin etti ve:
“¾Hafsa’yı Osman’dan iyisi alacak ve Osman Hafsa’dan iyisi ile
evlenecektir.” Buyurmuştur.
Hazreti Peygamber, böylece,Ömer’in redler dolayısıyla yanan
içini ferahlandırmıştır ki bu evlenmede de başka bir gayenin mevcudiyeti
görülemez.
Filvaki,Hazreti Muhammed, Hafsa’yı kendisi almış
ve kızı(Ümmü Gülsüm’ü)dedamadı Osman’a vererek O’nu ikinci defa damad
eylemiştir.
Hafsa’nın reddedilişine sebep olarak, kendisinin biraz geçimsiz
olduğu,hırçın tabiatlı bulunduğu rivayet olunursa da Hazreti Peygamber ile
evlilikleri müddetince hiç bir geçimsizlik görülmemiştir.
Zeyneb, Hazreti
Muhammed’in halazadesi, Abdullah bin Cahş’ın eşi idi.
Cahş, Uhud gazvesinde
şehid olmuştu. Zeyneb dul ve bakıma muhtaç kaldı. Eşinin şehid olması dolayısıyla
babası sağ olduğu halde Ömer’in kızı Hafsa’nın Hazreti peygambere takdim ile
evlenmesinden ümit ve arzu duyan Zeyneb, Hazreti Muhammed’e evlenme teklif
etti, kabul olundu.
Zeyneb, ömrü vefa
etmeyerek evlendikten birkaç ay sonra vefat etmiştir.
Bu arada söylemek
yerindedir ki Hazreti Muhammed, şimdiye kadar ki evlenmelerinde olduğu gibi, bundan
sonraki evlenmelerinde de teklifi daima karşı taraftan almıştır.
Bu evlenmede de
görüldüğü üzere alicenab’lık ve akraba korurluktan başka bir gaye yoktur.
Ümmü Seleme (Hind)
Hazreti Peygamberin halazadesi Abdullah’ın eşidir. Abdullah, da Uhud gazasında
ağır yaralanmış ve biraz sonra vefat etmiştir.
Seleme, 44 yaşında 4
yetim ile dul kalmıştı. Bakıma muhtaçtı. Buna rağmen Ebu Bekir ve Ömer’in kendisine
evlenme tekliflerine rağbet etmemişti.
Vaziyetten haberdar
olan Hazreti Muhammed, kimsesiz kalan halazadesine:
“¾Ebu Bekir ile de, Ömer ile de evlenmek istemedin. Benim
ile de evlenmezmisin?” manasında şefkat gösterince, Seleme, bu teklife karşı da
itiraz etmiş ve fakat akabinde vazgeçerek, bu defa da kendisi muvafık teklifte
bulunmuş Hicretin 4 ncü yılında mü’minler annesinin altıncısı olmuştur.
Bu evlenişte de Hazreti
peygamberin, yine akraba ve bu arada bikesleri korurluktan başka bir his taşıması
akıla gelebilir mi?
Hicretin 5 nci
senesinde Hıza’a aşiretinden bir kabile, İslâm kuvvetleri arasında cereyan eden
muharebede hezimete uğramış, kabile reisi, kızı ve 700 kadar esir alınmıştı.
Hazreti peygamber’in
şairi Hessan tarafından çok ağır bir bedelle alınan Cüveyriye bu bedeli hiçbir
zaman ödeyemez, esarette devam ederdi. Hazreti peygamber’e vaziyeti anlatmak
üzere fırsat kollayan Cüveyriye, bir gün Hazreti peygamber’in huzuruna çıkıp
vaziyeti anlattı.
Cüveyriye, Hazreti
Muhammed tarafından azad edildi. Bu sırada babası da gelmiş, fidye getirmiş ve
kızını Hazreti peygamber’den istemişti.
Hazreti peygamber’in
kızını kurtardığını öğrenince hemen Müslüman olup, kızını da Hazreti peygamber’in
alarak şereflendirmesini istemişti.
Kabul olundu. Cüveyriye
bu suretle mü’minler annesi arasına katıldı.
Bu evlenişte hiç
şüphesiz, İslamlığın yayılışına sürat kazandıran siyasi bir gaye tedbiri
vardır.
Filhakika,
Cüveyriye’nin Ümmeha’tül Mü’minine iltihakı haberi şayi olunca: “Zevce’i
resulallah’ın kavmi esir olamaz.” denilerek, esirler kamilen azad ve tahliye
olundular.
Esir kabilelerin
hürriyetlerinin iadesi, kabile reislerinin İslamlığı kabulleri diğer düşmanları
sindiriyordu.
Ümmü Habibe (Remle),
Hazreti Muhammed ve İslâm düşmanlarından en başta gelen, Mekke’nin son reisi
Ebu Süfyan’ı Emevi’nin kızıdır.
Babasının İslâm
düşmanlığına ve Hazreti peygamber’in hasmı olan etrafına rağmen bu mübarek
kadın, eşiyle birlikte İslâm olmuş ve gördüğü müthiş tazyik dolayısıyla yine
eşi ile birlikte o zaman İslâm mültecilerine en sıcak bir melce olan
Habeşistan’a firara mecbur kalmıştı.
Ne acı bir talihtir ki,
kocası, bir müddet sonra Habeşistan’da dinini değiştirmiş ve bir müddet sonrada
vefat ettiğinden gurbet diyarda tek başına kalmıştır.
Memleketine dönemezdi.
Zira, baba ocağının yolu kapalı idi. İslâm kuvvetleri henüz müşriklerin
mukavemetini kıramadığı için Mekke’de sükunet yoktu.
Memleketine dönerse
Hazreti Muhammed’den başka sığınacak kimsesi kalmamıştı.
Habeşistan’da kalıp
sefil ve perişan da olamazdı. Remle’yi ancak bir mucize kurtarabilirdi. Bu
mucize bir gün gördüğü rüyanın sabahı, Hazreti peygamber tarafından erişen, “
Medine’ye dönmek ve kendi isterse evlenmek teklifi” müjdesiyle vukua gelmişti.
Remle, Hazreti Muhammed
tarafından Habeşistan’a gönderilen mebusun refakatinde Medine’ye dönerek
müminler annesi olmak şerefine nail kılınmıştır.
Bu evlenme bilhassa Müslümanlığın
doğduğu topraklarda tam hakimiyeti tesis etmek bakımından pek mühim olmuştur.
Zira, Ebu Süfyan gibi inatçı bir düşmanla akrabalık peydah edilmiş ve böylece
Mekke’nin içinde fethi kolaylaşmıştır.
Safiye, Harun
peygamberin neslinden olmakla maruf bir Yahudi kızıdır.
Medine civarında birçok
Yahudi kabileleri oturmakta ve İslamlığın yayılmasına engel olmakta idiler.
Yehud Beni Nadır
kabilesi bunların en ileri geleni olup Medine’ye iki mil mesafedeki birkaç nahiyede
oturuyorlardı.
Safiye, işte bu
kabilenin eşrafından Huy bin Ahdab’ın kızıydı. Bu kabilenin gayet muhkem hisarları
ve çeşitli ve zamanına göre ileri silahları vardı. Bu kabile halkı İslamlık
aleyhinde bulunmamak üzere Hazreti peygamber ile muahede yapmışlar ve Hazreti
Muhammed’in Bedir muzafferiyetini işitince, “ semavi kitaplarda mev’ud olan
ahir zaman peygamberi budur” demeye başlamışlardı.
Bir aralık, Mekke
müşrikleriyle, Medine münafıkları Uhud muharebesinin İslâm kuvvetlerinin tam
muzafferiyetleriyle neticelenmesi karşısında etraftaki kabileleri İslamlık
aleyhine kışkırtmaya başlamışlardı. Bu münasebetle bu kabile halkı ahde
vefasızlık etmeye başlamışlardı. Bu vaziyet karşısında bir gün Hazreti Muhammed
on beş kadar eshabını yanına alarak, onların nahiyesine gitmiş ve onların
kendisini idam kararlarıyla karşılaşmıştı.
Hazreti
Muhammed, bu suikasttan haberdar olunca, “ on gün içinde bu diyardan çıkıp
gitsinler..” diye haber göndermişti.
Kabile,
bu haber üzerine yurtlarını terke hazırlanırken, Medine münafıklarının reisi
(Selül) “ yerinizde oturunuz, biz size yardım ederiz, diğer Yahudi kabileleri
de yardım ederler..” diye gizlice haber gönderince şımardılar ve “ biz
vatanımızdan çıkmayız” diye haber saldılar.
Bunun
üzerine Hazreti Muhammed (s.a.s) kuvvetlerini alıp, Beni Nadır’ı muhasara etti.
Yardım vadedenler imdatlarına gelemediler. Bunun üzerine kabile aman! Diledi.
600 kadar deveye yükleyebildikleri, kadar mal alıp, kimi Hayber’e, kimi Şam
civarına gittiler.
Bu
Yahudi muhacirlerinden mühim bir kısmını Medine’ye oldukça yakın bulunan ve
zamanının mühim bir kasabası olan Hayber’de toplanarak İslamlık aleyhine
Kureyş’ten daha ileri bir düşmanlığa girişmeleri mümkündü.
Hazreti
Muhammed, Kureyş’ten gelecek tehlikeyi Hudeybiye muahedesiyle bertaraf ederek
Hayber üzerine yürüyüp muzaffer oldu.
Safiyye,
işte bu muharebede esir düşenler arasında idi. İkinci kocası Kenane, bu
muharebede şehid olmuştu. Çok güzel bir kadın idi. Esirlerin taksiminde kime
isabet etse diğerlerinin gönlü kalacak ve belki de nahoş bir hadise çıkacaktı.
Hazreti peygamber, kimsenin hatırı kalmamak üzere Safiyye’yi kendisine seçip
ayırdı.
Hazreti
Muhammed, böyle yapmakta iki gayeye birden vasıl oldu:
1-
Harun peygamber
neslinden olan bu kadını esarette bırakmamak, onu, büyük ceddinden, daha yüksek
bir peygamber eşliğine, ümmehatül müminin mertebesine yükseltmek,
2-
Muhammed (s.a.s) ve
İslamlık aleyhinde çok inatçı olan Yahudilere karşı “ bakınız, ben sizin
reislerinizden birisinin kızı ile evlendim. Aramızda akrabalık peydah oldu.
Artık, kininizden vazgeçerek hidayet yoluna geliniz.” demekti.
Diğer
taraftan, Hazreti peygamber, Safiyye’yi hissesine ayırmakla hemen evlenmiş ve:
“¾İstersen hür olarak kavminin nezdine gidebilirsin,
istersen Müslüman olarak bana eş olursun, şu iki şıktan birisini tercihte
muhayyersin.” buyurmuştu.
Safiyye, hem
Müslümanlığı kabul ve hem de Hazreti peygambere eşlik mertebesine erdi.
Bu evlenmedeki siyasi
tedbirlilikten gayri bir başka düşüncenin de mevcut olamayacağı aşikardır.
Meymune, Hazreti
Muhammed’in amcası Abbas’ın baldızı idi. İki kocadan dul kalmıştı. Hazreti
peygamberin(a.s), Medine’ye hicretinden sonra; dul kalan eşraf ve reislerin
eşlerini almaya ve eşlerinin ümmül müminin ittihaz olunması kadınlarda büyük
bir ihtiras ve arzu uyandırmıştı.
Kendilerini güzel ve
layık gören dullar, hatta bir çok kızlar, peygambere eş olmak istiyorlardı.
Meymune de kendisini bu
arzuya kaptırmıştı. Fakat yabancı bir kabileye mensup olması dolayısıyla tekliften
çekiniyordu. Ablasını araya koydu. O da eşi, Hazreti peygamberin amcası
vasıtasıyla bunu kabul ettirdi.
Bu evlenmede de akraba
korurluktan başka bir gaye görülmemektedir.
Yukarıda tarihi
tafsilatından kısmen bahsettiğimiz Mariye ile evlenmenin burada da sebep ve
hikmetini izah edelim:
Hazreti Muhammed(s.a.s)
, İslamlığı hiçbir zaman kılınç zoruyla yaymayı düşünmüyordu. Gönüllere hitab
ederek, hidayete erdirmek suretiyle fethetmek istiyordu. Bu münasebetle uzak,
yakın, zamanın bütün hükümdar, melik ve reislerine mektuplar yazıyor, mebuslar
gönderiyordu.
Mısır’da, Roma
İmparatorluğu hakim ve (Kıbt) kavmine mensup hidayet yolunu bulmaya çalışan ve
İslamlığı nefsinde talime başlayan (mukavkis) vali bulunuyordu.
Hazreti peygamber
Mısır’a bir mebus göndermişti. Hazreti Muhammed’in mektubunu pek büyük bir hürmetle
karşılayan vali, yine pek hürmetkar bir mektup yazdı ve bunlara ilaveten Kıbt
kavmine mensup iki kızı cariye olarak hediye gönderdi.
Hazreti peygamber bu
kızlardan Mariye ile evlendi.
Bu evlenmenin de çok
büyük gayeleri vardı:
Kıbt kavminden bir
cariye almak, Kıbt kavmine karşı büyük bir cemile idi. Zira, peygamberlerin
ceddi İbrahim’ın (a.s.) üçüncü eşi de Hazreti İsmail’in annesi Hacer, Kıbt
kavmine mensuptu.
Bir bu gaye bile İslâm
kuvvetleri için Mısır kapılarının açılmasını temin etmişti ki, böylece
Arabistan yarımadasından ilk büyük Hıristiyan devletinin ayağı çekiliyordu.
Vali Mukavkis’in İslâm
kuvvetleriyle çatışmaktan beri durması ve Mısır’ın fethine dair vekayii umumi tarihlerde
takip edebiliriz.
Bu itibar ile bu gaye,
tam bir siyasi tedbir ve İslâmlığın süratle yayılması yolunda bir
muvaffakiyettir.
Reyhane, Beni Kureyza
kabilesine mensuptu. Bu kabile ile yapılan gazvede Reyhane esir alınmıştı. Bu
kabile eşraflarından Amru’nun kızı ile evlenmekten maksat; aradaki münafereti
kaldırmak ve İslamlığı yaymaktı.
Bütün bu tarihi
hakikatler üç mühim netice meydana getirmiştir:
1-
Cenab-ı
Ayşe’nin istisnası ile Hazreti Muhammed’in diğer eşleri ya dul, ya boşanmış
kadınlardır.
2-
Hazreti
peygamber, 53 yaşına kadar tek eş ile yaşamıştır.
3-
Bu eşlerden beşi
himayeye muhtaç, kimsesiz dullar, üçü de siyasi dostluk ve iyi komşuluk temini
için, düşman kabilelerine mensup kadınlardır.
Çok kadınlı evlilik
müessesesi her büyük dini şahsiyetin, hayatında görülen bir haldir.
Beşeriyet aleminin
yarısından çoğunun inandığı Hazreti İbrahim,(Hacer ile İsmail’i Mekkeye bırakınca)
tek kadınlı bir hayat sürmüştü.
Hazreti Yakup, Musa ve
Davud da öyle idiler.
Hazreti Süleyman’ın
ise, eşlerinin yüzlere vardığı rivayet olunmaktadır. Hazreti İsa’nın selefleri bunlardır.
Hazreti İsa ise
İncil’de görüldüğü üzere tek eş sahibi bile değildi. Binaenaleyh, Hazreti
İsa’nın bir numune teşkil etmesi bahis mevzuu olamaz. Ruhbanlık, hayatın esas ve cihana şamil bir gayesi
olması, çok geçmeden beşer hayatı sona ererdi.
Hazreti Muhammed’in
çok eşi bulunması itiraza değer bir hal değildir. Zira kendisinden
evvelkilerinde adetleri bu idi. Fakat Hazreti peygamber, gençlik ihtirasının
çoktan sona erdiği 53 yaşına kadar tek eş ile yaşayarak, tabii şartlar
dahilinde tek kadın ile evlilik müessesesinin esas olduğunu göstermiştir.
Esasen Kur’ân’ı Kerim’de de bu husus açıkça beyan ve talim olunmaktadır.
İslam’ın, cihana şamil
bir din olması dolayısıyla tabii şartların hepsine tekabül edecek cevazları
ihtiva etmesi zaruri idi. Filhakika, çok kadınla evlilik müessesesi ancak
bir takım gayrı tabi şartların meydana gelmesi dolayısıyla müracaat edilecek
cevazlardan biri olmuştur. Bu gayrı tabii şartların devamı müddetince çok kadınla
evliliğin de devam edeceği şüphesizdir. Bu şartlar altında, çok kadınla
evliliğe müsaade edilmezse; bunun sonu ahlak ve cinsi münasebetler bakımından
yalnız aileleri değil, cemiyetleri de yıkabilirdi.
O zaman ki şartlar,
çok evlenmeyi; eli eren, gücü yeten herkes için mecburi kılıyordu. Harp’in,
kadın unsuru çoğalttığı bir vakıadır. Bu takdirde muharebeler sonunda, gerek
yetim yavruların bakımı için bahusus iptidai devirlerde, çalışma
müesseselerinin yokluğu, yardım müesseselerinin bulunmayışı; müteaddit eşler almayı
zaruri kılıyordu. Ahlak ve edepsizliğe bundan başka bir çare de bulunamazdı.
Hazreti Muhammed, daima
sulha aşık ve selamet dostu idi. Fakat cihana şamil bir dinin doğuşu ve yayılışında
ne kadar müdafaada kalınsa, mütearrız olunmasa da bir takım harplerden
kaçınılamazdı. Bu itibar ile şartlar, Hazreti Muhammed’i harp sahnesine
sevketmişti. Hazreti Muhammed için her yer irşad sahnesi oluyordu. Bir
neferin,(Askerin) bir kumandanın ne suretle hareket etmesi, esirlere muamelesi,
istilalarda dikkat etmesi lüzumlu hususlar ve ganimet taksiminde riayeti
mecburi muameleler ancak harp sahnelerinde gösterilip, öğretilebilirdi.
Hazreti Muhammed, 25
yaşına kadar, Arabistan gibi sıcak bir memlekette her bakımdan bakir bir hayat
sürmüştü. (Hiçbir kadına dokunmamıştı) Hazreti peygamberin üstün karakterinin
ilk vasfını bu temizlik teşkil ediyordu.
25 yaşına geldiği
zaman, kendisinden 15 yaş büyük ve dul bir hatun ile evlenerek bu hayatı 50 yaşına
kadar 25 sene devamlı bir saadet içinde geçirmesi karşısında, sonraki çok eşli
hayatına bakıp ta; şehvetperestlik isnat etmek en büyük bühtandır. Bilakis bu
hayat, sonsuz bir nefse hakimiyetin eşsiz bir örneğidir.
Hazreti Muhammed’in
şehvet ve ihtirastan daima azade olduğunun bir başka delili de sürdüğü çok sade
hayatıdır.
Hazreti peygamber,
dünya nimetlerinden hiçbirine, hiçbir zaman meyil ve rağbet etmemiştir. Doğumundan
vefatına kadar hiçbir kimsenin hayatı Hazreti Muhammed’in hayatı kadar çeşitli
şartlarla geçmemiştir.
Öksüzlük,
çaresizlik, hükümdarlık, şefkat ve kudret.. hepsini görmüştür. Öksüzlükten,
iktidarın zirvesine geldiği halde, hayat tarzında zerre değişiklik görülmeyen
tek peygamberdir. Daima aynı tevazu içinde yaşamış, her hususta öksüzlük devrindeki
halini muhafaza etmiştir. Tac ve tahtı terk ederek mütevazi bir hayat yolu
tutmak kolay değildir. Bundan da zor olan şey, hem idare başında kalmak, hem de
tevazu içinde yaşayabilmektir, nüfuz ve
iktidarı umumun refah ve selametine kullanmak, gözler önünde en canlı şeyler
dururken onlardan hiçbirine esir olmamaktır.
Hazreti Muhammed,
Medine ve havalisinin tek hakimi bulunduğu zaman evinin bütün eşyası, alelade
bir yataktan, hurma yapraklarından örülmüş bir hasır, toprak bir su ibriğinden
ibaretti. Birçok geceleri yemeksiz geçirirdi. Günlerce bacası tütmez, ev halkı
sadece hurma ile geçinirdi.
Halbuki,
Hazreti peygamber isteseydi, rahat ve refah içinde, yaşaması için neler
bulunmazdı? Umumi hazine emrinde idi. Fakat, dünya zevkleri için bir an bile
göz ucu ile bakmamıştı. Kıtlık zamanlarında olduğu gibi, bolluk zamanlarda da
hiçbir hırsın zebunu, hiçbir hırsın bir an bile esiri olmamıştı.
Yoksulluğun
en aşağı derecesinde iken, Kureyş’in kendisine teklif ettiği her türlü varlığı
nasıl reddetti ise, Cenab-ı Hakk’ın sonradan kendisine bol bol ihsan ettiği her
türlü varlığa da rağbet etmemişti.
Hazreti
Muhammed’in karakterinin tertemizliği hakkında en kuvvetli delil: (sure-i
ahzab’ın 17 nci âyeti ile) ifade
edilen hadisedir. Bu âyeti kerimede: “ Ey peygamber! Zevcelerine
de ki: siz, bu dünya hayatı ile onun nimetlerini arzu ediyorsanız, o halde geliniz
size istediğiniz metai vereyim ve sizi hüsnü suretle terhis edeyim.” buyurulmaktadır.
Filvaki, Medine’ye hicretten sonra Müslümanların vaziyeti düzelmiş, refah
yolları açılmıştı. Ele geçen ganimet ve esirlere karşılık alınan fidyelerden
zerrece faydalanmayan tek yer, son peygamber Hazreti Muhammed’in evi idi.
Hazreti
peygamberin eşlerinin gönüllerinden tabii ve insani sayılabilecek bir fikir
geçmiş, fakat bu değişiklikten hiçbir şekil ve surette faydalandırılmadıklarını
görerek Hazreti Muhammed’e müracaat etmişler ve bunun cevabını nazil olan bir
vahiy ile almışlardı. “ Hazreti Muhammed’in eşleri, bu gibi aşağılık
arzulara kapılacak olurlarsa peygamber eşi olarak kalamayacaklardır.”
Bu
suretle peygamber eşleri, iki şıktan birini: ya peygamber eşliğini, veya dünya
nimetlerini seçmek durumunda idiler.
Hazreti
peygamber, eşlerinin suallerine böyle cevap vermekle şehvet kurbanı olmadığını
en kati bir lisanla beyan ediyordu.
Muarızlarının
dediği gibi şayet Hazreti Muhammed şehvetine düşkün olsaydı, zevkini tatmin
edecek hiçbir şeyden kaçmaması icab ederdi.
Yine,
Hazreti peygamber:
“¾En hayırlınız, eşine iyi muamele edendir” buyurarak, kadınlığa karşı da durumunu ifade etmiştir.
Hazreti
Muhammed, eşlerine yarar bulmadığı bir şeyi, dünya nimetlerine meyillerini
kabul etmektense, hepsini terk etmeye hazır bulunduğunu ifade buyurmakla da,
çok kadınlı evlilik müessesesi hedefinin, nefsini tatmin etmekten çok ayrı bir
gaye takip ettiğini ortaya koymuştur.
Yukarıda
yüksek mealini verdiğimiz âyeti kerime, bu itibarla peygamber hanesinin bir
şehvet yuvası olmadığını ve peygamber eşlerinin çok yüksek vazifeleri bulunduğunu
da açıklamaktadır.
Hazreti
Muhammed’le bir arada bulunmak dolayısıyla bütün beşeriyet ve bilhassa
kadınlığa dair, Hazreti peygamberden duyup öğrendikleri her şeyi hatırlarında
tutmak ve nefislerinde tatbik etmek ve bin netice dünya ziynetleri yerine
yüksek ahlakın tahakkukuna candan bağlanmaları bu eşlerden isteniyordu.
Bu
ne yüksek bir hedef ve ne yüksek bir vazifedir.?
İşte
beşeriyetin nısfı olan kadınlara örnek olmaları bunun için isteniyordu. İnsanın
yüzlerce ahlak ve tavrı vardır ki ancak kadınlarla ihtilat neticesinde meydana
çıkar.
Kadınlara
ait esaslar bakımından da İslâm’ın bütün
beşeri kapsaması icab ederdi. Bu esaslar ise ancak, kadınlar vasıtası ile ilan
edilebilir.
Peygamber
hanesinde, peygamber eşlerinin aile içinde görüp öğrendikleri, bilip
işledikleri tarz ve tavırların yüksek ahlak örneklerinden cihan kadınlığının mahrum
kalmaması ve gelecek nesillere devredilmesi için; bu eşler tebliğe memur
edilmişlerdir.
Görülüyor
ki, Hazreti peygamberin evlenmeleri çok yüksek bir din hedefinin tahakkukuna
hizmet için meydana geliyordu. İslâm’da öyle noktalar vardı ki; Hazreti
peygamber bunları kadınlara doğrudan doğruya izah edemezdi. Bunların izahına
ise peygamber eşleri vasıta olabilirlerdi. Filhakika, Hazreti Muhammed’in ahlak
telakkileri işte o mübarek eşlerle intikal etmiştir. (Fuat
Süreyya Oral, Hazreti Muhammed Niçin Çok Evlendi Sebep ve Hikmetleri, Karınca
Matbaacılık, Ankara, 1957, ss.16-54)
Değerli okurlarım! Yıllardan beri
ortaya çıkan; Kur’an ve islam dışı fikirler ve tutarsız, ciddiyetten uzak kitaplar
ve tv. Konuşmalarını hep beraber izliyoruz. Bunlardan bir bölümüne; bu son
çıkmakta olan üç kitapta cevap vermeye çalıştım. Fakat bunların sonu geleceğe
benzemiyor. Cenabı Allah ömür ve sıhhat verirse; hiç yorulmadan ve usanmadan
onlarla mücadele etmeye, en yüksek direncimle kararlıyım:
“Kur’an’daki
Asıl İslam Bu” serisinden, bu ikinci kitabı yazabilmemi ikram eden, Yüce
Rabbime sonsuz hamdü senalar olsun. O’nun en son Resulü olan, yüce
peygamberimiz efendimize ve yüce ehli beytine, ev halkı ile güzide ashabına
nihayetsiz salatü selamlar; tüm inananlara en yüce kurtuluşlar ve saadetler;
tüm insanlara da hidayetler dilerim.
18.09.2002 İSTANBUL M.Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
Araştırmacı- Düşünür-Yazar
SÖZLÜK
–A–
Adalet:Zulüm etmemek.Herkese hakkını vermek ve layık olduğu
muameleyi yapmak.
Adavet:Husumet,düşmanlık.
Ağyar:Yabancılar,başkaları,rakipler.
Ahid:Vadetme,söz verme.
Ahkam:Hükümler,kanunlar,nizamlar.
Ahval:Vaziyetler,haller,oluşlar.
Akıbet:Bir şeyin sonu,nihayet.
Akide:İnanılan ve itikad edilen esas.
Akika:Yeni doğan bir çocuk için Cenab-ı Hakka şükür niyetine
kesilen kurbanın adı.
Alim:Bilen,bilgili,ilim ile uğraşan,hoca.
Amel:Bir emri veya vazifeyi yerine getirme,dini bir emri yerine
getirme,tatbik etme,ibadet,itaat.
Amil:Yapan,işleyen.
Arafat:Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki
ova.
Arş:Yüce makam,Allah'ın kudret ve saltanatının tecelli yeri.
Ashab:Hz.Muhammed'i görmüş ve mü'min olarak ona bağlı kalmış
zatlar.
Âyet:Kur’an-ı Kerimdeki her bir cümle.
–B–
Balçık:Çok kil'li koyu yapışkan çamur.
Basiret:Hakikatı kalbiyle hissedip anlama.
Batıl:Hak ve doğru olmayan,yalan.
Bedahet:Delil ve isbata ihtiyacı olmayan.
Beşir:Müjdeleyici,haberci.
Beyt:Kabe.
Bidat:Sonradan çıkarılan adetler.
Bidayet:Başlangıç,ilkönce.
Bilinç:İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği,şuur.
Budist:Buda'nın dünya görüşü ve dinine mensup olan kişi.
Buğz:Birisi hakkında gizli ve kalbi düşmanlık hissetme.
Burç:Muayyen bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.
–C-Ç–
Cariye:Kadın köle.
Cin:Bir cins ateşten yaratılmış olup dünyanın insandan sonra
en mühim sekenesidir.
Cizye:Gayri müslimlerden alınan vergi.
–D–
Dabbe:Sudan yaratılmış her canlı.
Davet:Çağrı,çağırma.
Deccal:Ahir zamanda gelecek ve risaleti Ahmediyeyi inkar edip
İslamiyeti tahribe çalışacak ve
dünyayı fesada verecek çok şerli,küfrü
mutlak yolunda olan dehşetli bir şahıs.
–E-F–
Ebedi:Sonu olmayan,sonsuz.
Ecel:Her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm
vakti.
Edip:Edebiyatçı,terbiyeli.
Egoizm:Bencillik.
Ehli Beyt:Resulullah (a.s)'ın aile efradı.
Elem:Acı,üzüntü.
Elim:Acı veren,acıtan.
Emsal:Benzerlik,yaşıt.
Evliya:Veliler,Allah dostları.
Fakih:Fıkıh alimi.
Farz:Kuranı Kerim veya hadisi şerif ile sabit olan Allah'ın emirleri.
Fasık:Dinin emirlerini yerine getirmeyen,haramları alanen
işleyen.
Ferman:Buyruk,emir.
Fitne:İnsanın akıl ve kalbini hak ve hakikatten saptıran şey.
–G–
Garaz:Kötü niyet,kasıt,kin.
Gayb:Gizli olan,görülmeyen,belirsiz.
Gen:Kalıtım,soya çekim.
–H–
Haç:İstavroz,hristiyanlığın sembolü.
Hacet:İhtiyaç,lüzum,muhtaçlık.
Hadım:Kısırlaştırılmış erkek.
Hadis:Peygamberimizin(a.s) sözü,emri ve hareketleri.
Hakikat:Bir şeyin aslı ve esası.
Hakkal Yakiin:İlim mertebelerinden biri,en üst
mertebeyi ifade eder.
Halife:Öncekinin yerine geçen.
Haram:Dince nehyedilen şeyler.
Hased:Kıskanma, çekememe.
Hasf:Ay tutulması.
Havari:Hz.İsa'ya(a.s) inananların ismi.
Helal:Allah'ın müsaade ettiği şeyler.
Hidayet:Doğrulık.
Hikmet:Eşyanın ahvalinden,harici ve batini keyfiyetlerinden bahseden
ilim.
Hile:Sahtecilik,oyun.
Hilkat:Doğuştan gelen vasıf.
Hınzır:Domuz.
Hücre:Canlıların en küçük yapı taşı.
–I-İ–
İbka:Devamlı kılmak,ebediyet vermek.
İctimai:Toplumsal.
İdrak:Anlama.
İffet:Namus.
İhbar:Haber verme.
İhlas:Allah'a mahsus kılma.
İhtar:Uyarma.
İhtilaf:Anlaşmazlık.
İksir:Bir şeyin olmasına veya hastanın iyileşmesine sebeb olan
madde.
İlham:Allah tarafından kalbe gelen mana.
İrade:İstek.
İrfan:Bilmek,anlayış,tecrübe ve zekadan ileri gelen zihni kemal.
İrşad:Doğru yola götürme.
İsra:Resulullah'ın (a.s) miraç gecesi Mescidi Haram'dan Mescidi
Aksa'ya yaptığı gece yolculuğu.
İstavroz:Haç çıkarmak.
İstidrac:Veli olmayan insanlarda sadır olan
kerametvari harika haller.
İstikbal:Gelecek.
İtaat:Alınan emre uymak.
İtibar:Ehemmiyet vermek.
İtikad:İnanmak,inanç.
İzhar:Göstermek ortaya koymak.
–K–
Kaffe:Bütün,cümle.
Kahin:Gelecekte olacak şeyleri bildiğini iddia eden kimse.
Karine:İpucu,işaret.
Kazf:İncelik,zayıflık.
Kehanet:Gaibden haber verme.
Keşif:Ortaya çıkarma.
Ketmetme:Saklamak,gizlemek.
Kibir:Büyüklenme,kendini beğenme.
Kudret:Güç,takat.
Kul:Allah'a göre insan.
Kürsü:Arşın altındaki bir sema tabakası.
–M–
Mabed:İbadet edilen yer.
Mahbub:Muhabbet edilen.
Mahiyet:Bir şeyin iç yüzü,aslı.
Mahlukat:Yaratılmışlar.
Mahşer:Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanacakları
yer.
Makul:Akla yakın,aklın kabul edeceği.
Mefhum:Anlaşılan,mana,ifade.
Meğafir:Pis kokulu bir ot.
Mehdi:İnsanların hideyetine vesile olan.
Meşiet:Dilemek,arzu.
Mezkur:Evvelce bahsi geçmiş olan.
Mina:Hac görevlerinden bir kısmının icra edildiği bir mahal.
Misak:Anlaşma,sözleşme.
Muasır:Aynı devirde yaşayan.
Mucize:Peygamberlere nasib olan harika haller.
Muğlak:Kapalı,kilitli.
Muhteva:İçerik.
Munazara:İlmi ve kaideye uygun olarak karşılıklı
yapılan münakaşa.
Muteber:İtibarı olan.
Mübarek:Hayırlı,bereketli.
Mübhem:Karanlık,kapalı.
Müceddid:Yenileyen,yenileyici.
Mücerred:Soyulmuş,tek,karışık olmayan.
Müfessir:Tefsir eden.
Münafık:İkiyüzlü,samimiyetsiz.
Müreffeh:Rahata kavuşturulmuş.
Mürselat:Gönderilen şeyler.
Müşahede:Gözle görmek,seyretmek.
Mütevatir:Çok kimselerin naklettikleri haber.
Müteyakkız:Uyanık,uyanmış.
–N–
Nasih: Bir önceki hükmü ortadan kaldıran hüküm.
Nasrani: Hristiyanlık dinine mensub olan kişi.
Nebat: Bitki.
Nezir: Adak,uyarıcı.
Nida: Sesleniş.
–P-R–
Put:Allah'tan başka tapılan her şey.
Resul:Yeni kitap ve şeriat ile bir ümmete veya bütün beşeriyete
Allah tarafından gönderilen elçi.
Rivayet:Peygamberimizden işittiklerini veya
sahabeden duyduklarını başkasına
anlatması.
–S-Ş–
Sahih:Halis,kusursuz.
Said:Allah'ın rızasına ermiş olan.
Sarih:Açık,belirli.
Sema:Gökyüzü.
Semavat:Gökler.
Seyyid:Peygamberimizin (a.s) soyundan olan.
Sure:Kuranı Kerimin 114 bölümünden her biri.
Suvari:Atlı asker.
Sünnet:Resulullah'dan (a.s) bize intikal eden herşey,söz,fiil.
Şaki:Her çeşit günahı işleyen.
Şedid:Sert,sıkı,şiddetli.
Şefaat:Afv için vesile olmak.
Şer:Kötü iş,kötülük.
Şihab:Parlak yıldız.
Şirk:Allah'a (c.c) ortak koşma.
Şümul:Kaplamak,ihtiva etmek,hükmü altına almak.
–T–
Tahrifat:Bozmalar.
Tahmin:İhtimallere dayanan düşünce.
Tahrir:Kaydetmek,hürriyete kavuşmak.
Takdim:Arz etmek, sunmak
Takdis:Kutsal sayma, ululama
Tarif:Bozmak,kendi menfaat veya
başkasının zararı için bir ibarenin manasını değiştirmek
Tasavvur:Bir seyi zihinde şekillendirmek,tasarlamak
Tebliğ:Ulaştırmak,götürmek,
bildirmek
Tecdid:Yenileme, yenilenme,tazelenme
Teferruat:Ayrıntılar
Tefrika:Ayrılma,bozuşma,nifak
Telakki:Anlamak,kabul etmek,şahsi
anlayış ve görüş
Telbiye:Hac esnasında Lebbeyk
diye yüksek sesle bağırmak
Telkin:
Fikir
aşılamak
Tenasüh:İslamda olmayan batıl bir
görüşe göre ruhun bir bedenden başka bir bedene geçmesi
Tertib:Dizme sıralama düzene
koyma
Tesettür:Kapanıp gizlenmek
Tevekkül:İşi başkasına ısmarlamak,sebeplere
tevessül ettikten sonra işi Allah'a(c.c) bırakma
Tevil:Yorumlama (Âyet ve hadisler
ışığında)
Tezekki:Manevi temizlenme
Tuhaf:Garip iş veya şey
–U-Ü–
Ulema:Alimler
Uluhiyyet:İtaat ve itaat edilmeye
layık olmak, Ceneb-Hakkın bir vasfı
Ulvi:
Yüce,
Yüksek
Ümmet:Cemaat,Bir Peygambere
inanıp onun yolunda gidenlerin hepsi
Ümmi:
Okuma
yazması olmayan
Üryan:Açık
–V-Y–
Va'd:Söz verme,söz verilen şey
Vahiy:Bir fikrin,bir hakikatın
veya emrin Allah(C.C) tarafından Peygambere bildirilmesi
Vecih:Güzel,hoş,latif,uygun,münasip
Vesile:Sebep
Vukuat:Bir hadisenin çıkış şekilleri
Z
Zahir:Görünen, aşikar olan
Zaniye:Zina eden kadın
Zevce:Nikahlı kadın,eş
Zimmet:Borç, mesuliyet
Zinet:Süs
1-Kur’an-ı
Kerim
2-Kütüb-i Sitte Muhtasarı
Tercüme Ve Şerhi(18 Cilt) İbrahim Canan, Ankara: Akçağ Basım-Yayım Pazarlama
A:Ş: No:38, 1998
3-M.Asım
Köksal, İslam Tarihi (18 Cilt) İstanbul: Şamil yayınevi, 1987
4-İbrahim
Halebi, İzahlı Mülteka-El Ebhur (4cilt) Tercemesi,Mustafa Uysal,İstanbul:1968
5-Ebu
Cafer Muhammed B.Cerir Et-Taberi, Tarihi Taberi Tercemesi, Terc. Mustafa Can,
Konya Can Kitabevi, 2b, (3cilt)
6-Elmalılı
Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul:Eser Neşriyat 1979 (9 Cilt)
7-İbni
Hacer El Heytemi, Ez’zevacir An İktirafil-Kebair (İslamde Heleller Ve Haramlar)
Terc. Ahmet Serdaroğlu, Lutfi Şentürk, İstanbul : Kayıhan Yayınları, No: 15,
1970 (2cilt)
8-Ömer
Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi, İstanbul: Tuğra Neşriyat,
1985
9-Ömer
Nasuhi Bilmen, Hukuki İslamiyye Ve İstilahatı Fıkhiyye Kamusu Bilmen Yayınevi
1968 (8cilt) İstanbul
10-Ömer
Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi Ve Tefsiri, Akçağ Yayınları
(8cilt) Ankara: 1991
11-Seyyid
Kutub, Fizilal-İl-Kur’an, Hikmet Yayınevi, Mütercim: M.Emin Saraç, Bekir
Karlığa, İ.Hakkı Şengüler İstanbul: (16 Cilt)
12-
İmam’ı Rabbani Ahmet Faruki Serhendi, Mektubat Tercemesi, H.H. Işık, Sönmez
Neşriyat İstanbul: 1968
13-İmam-ı
Buhari.Tecrid-i Sarih Muhtasarı, Mütercim Konyalı Mehmet Vehbi.Babialide Sabah
Neşriyat: İstanbul (4cilt) 1996
14-Konyalı
Mehmet Vehbi, Ahkam-ı Kur’an’iyye, Bahar Yayınları İstanbul: 1966
15-Sülemi
Ve Tasavvufi Tefsiri Dr.Süleyman Ateş, Sönmez Neşriyat İstanbul: 1969
16-Hasan
Karakaya: Vd. Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Meali, 5.Baskı Hikmet Neşriyat A.Ş.
İstanbul: 1990
17-Süleyman
Ateş, Kur’an-ı Kerim Ve Yüce Meali,Ankara: Kılıç Kitabevi, 1985
18-Ömer
Özsoy Ve İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an Açıklamalı Fecr Yayınevi, No:44
1997
19-Ali
Özek Ve Diğerleri, Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Açıklamalı Meali, Kral Faht
Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu.L992
20-İmam
Taberi Tefsiri,Ümit Yayıncılık,No:1 Terc.Mehmet Keskin (6 Cilt)
21-Türkçe
Sözlük,Şamil Yayınevi “A.Salih Erüz,Kahraman Aksakal” İstanbul, L984
22-M.Fuat
Abdülbaki,Mevzularına Göre Âyet-İ Kerimeler Ve Mealleri. Terc. Bekir Karliğa,
Şamil Yayınevi, İstanbul (2 Cilt)
23-
H.Basri Çantay, Kur’an-I Hakim Meali Kerim, 4. B. Ahmet Said Matbaası,
İstanbul, 1962 (3 Cilt)
24-Konyalı
Mehmet Vehbi,Hülasatü’l-Beyan Fi Tefsirü’l Kur’an Üçdal Neşriyat, İstanbul,
1966 (15 Cilt)
25-Yaşar
Nuri Öztürk,Kur’andaki İslam,Yeni Boyut, 7. Baskı, İstanbul, 1994
26-Muhammed
Fuad Abdülbaki, El Lü’lüü Ve’l-Mercan, Terc.İsmail Kaya, İsmail Hakkı Uca, Seriyye
Kitabevi, Konya, 1979 (3 Cilt)
27-Sahih-İ
Buhari Muhtasarı Tecrid-İ Sarih Terc. Ve Şerhi, Babanzade Ahmet Naim –Kamil
Miras, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 12 Cilt
28-İmam
Gazali,İhyai Ulumu’d-Din Terc.Ali Arslan...B.Arslan Yayınları, İstanbul, 1978,
10 Cilt
29-M.Avni
(Avnullah) Özmansur, Gerçek Yönleriyle Hazreti Adem Ve Havva, Altınkalem
Yayınları, Nurdan Damlalar Serisi-1, Ankara, 1991
30-M.Avni
(Avnullah) Özmansur, Kur’anın Ve Peygamberimizin Çağımızı Aşan Mesajları,
Nurdan Damlalar Serisi-2, Altınkalem Yayınları, Ankara, 1991
3l-M.Avni
(Avnullah) Özmansur,Başsız Şehid,Altınkalem Yayınları, Nurdan Damlalar
Serisi-3, Ankara, 1995
32-Seyyid
Mansur Ali Nasıf El-Hüseyni Eş-Şafi,Et-Tacü’l Camiu Li’l Usul Fi
Ehadisi’r-Resul, Terc.Bekir Sadak, İstanbul, Fecir Neşriyat, 1980
33-Sünen-İ
Tirmizi Terc. Müterc. Osman Zeki Mollamehmetoğlu (Soyyiğit), Yunus Emre
Yayınevi, İstanbul, 6 Cilt
34-Kur’an
Kelimelerinin Anahtarı, Terc.Mahmut Çanga, Timaş Yayınevi, İstanbul, 1986
35-Hasan
Karakaya Ve Diğerleri,Kur’an-I Kerim Ve Türkçe Meali, Hikmet Neşriyat,
İstanbul, 1981
36-Ali
Arslan, Kur’an-I Kerim Ve Meali,Arslan Yayınevi, 1991, İstanbul
37-A.Fuad
Abdülbaki, Mevzularına Göre Âyet-İ Kerimeler Ve Mealleri, Şamil Yayınevi,
İstanbul
38-Şeyhü’l-İslam
Burhaneddin Ebu’l Hasan Ali B. Ebubekir Mergınani, Terc.Ahmet Meylani, El
Hidaye Tercümesi, 4 Cilt, Kahraman Yayınları, İstanbul, 1986
39-Hüseyin
Cisri Efendi, Terc.Manastırlı İsmail Hakkı, Risalei Hamidiye Terc. Bahar
Yayınevi, İstanbul, 1980
40-Yrd.Doç.Dr.
Ahmet Önkal, Resulullah’ın İslama Davet Metodu, Esra Yayıncılık, Konya, 1989
41-Sir
Muhammed İkbal, Cavidname, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1958
42-Yusuf
El Kardavi, Terc. Mustafa Varlı, İslamda Helal Ve Haram, Hilal Yayınları,
Ankara
43-Prof.
Muhammed Ebu Zehra, Terc. Osman Keskioğlu, Ebu Hanife, Üçdal Neşriyat,
İstanbul, 1976
44-Prof.Muhammed
Hamidullah, İslama Giriş, Terc.Kemal Kuşçu, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1961
45-Prof.Dr.
Ahmet Eş-Şerebasi, Terc. Naim Erdoğan, 75 Kudsi Hadisin Terc. Ve Şerhi, Çile
Yayınları, İstanbul, 1981
46-Abdülkerim
Ceyli, Terc. Abdülkadir Akçiçek, İnsan-I Kamil, 2 Cilt, Üçdal Neşriyat,
İstanbul, 1971
47-Muhyiddin-İ
Arabi, Terc.Selahaddin Alpay, Futuhat-I Mekkiye, Sada Yayınevi, İstanbul, 1971
48-Mehmet
Emre, Zamanımızın Meselelerine Açıklamalı Fetvalar, 2 Cilt, Çile Yayınları,
İstanbul, 1987
49-Usul-İ
Hadis Ve Mezuat-I Aliyyü’l Kari Tercümesi, Terc. Ahmet Serdaroğlu, Ayyıldız
Matbaası, Ankara, 1964
50-Muhyiddin-İ
Nevevi, Riyazu’s-Salihin Min Kelami Seyyidi ‘L Mürselin, 3 Cilt, Terc.Kıvamü’d-Din
Burslan-H.Hüsnü Erdem, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara,1964
51-Abdülkadir
Geylani, İlahi Armağan, Terc.Abdülkadir Akçiçek, Rahmet Yayınları, İstanbul,
1968
52-
İslami Bölgeler Ansiklopedisi, Komisyon,3 Cilt, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1993
53-Abdullah
Yeğin Ve Diğerleri,Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lugat, Türdav
Yayıncılık, İstanbul, 1967
54-Prof.Dr.
Hasan Erel Ve Diğerleri, Türkçe Sözlük, (2cilt) Türk Dil Kurumu Yayınları,
Ankara, 1988
55-Kitab-I
Mukaddes-Eski Ve Yeni Ahid (Tevrat Ve İncil), Kitab-I Mukaddes Şirketi,
İstanbul, 1958
56-Barnabas
İncili, Terc. Mehmet Yıldız, Kültür Basın Yayın Birliği, İstanbul
57-İmam
Şarani,Terc.Halil Günaydın,Muhtasaru Tezkireti’l Kurtubi, Ölüm-Kıyamet-Ahiret
Ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1980
58-İmam
Gazali, Kimyayı Saadet, Terc. A.Faruk Meyan, Bedir Yayınevi, İstanbul,1971