www.avnullahozmansur.com
NURDAN DAMLALAR SERİSİ
- 6
KUR’AN’DAKİ
ASIL İSLÂM BU!
ÜÇÜNCÜ KİTAP
Araştırmacı-Düşünür-Yazar
|
Dini Yanlış
Algılayan
Abdülaziz BAYINDIR’a Cevap
l |
2002
Kitabın Özgün Adı:
Kur’an’daki
Asıl İslâm Bu
l
Yazarı :
M. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
Dizgi :
Dr. Bora AÇAN
Tashih :
Mustafa ÖZMANSUR
Redaksiyon : Bayram ALTAN
ALTANOĞLU
Grafik :
B. ALTAN
Baskı
Yeri :
Ankara
Baskı
Tarihi :
Ekim 2002
Bu kitabın tüm yayın hakları yazarına
aittir.
İzinsiz olarak kısmen de olsa iktibas
edilemez.
ISBN
975-92675-2-9
Aynı Anda Basılan Üç Kitabım İçin Müşterek Ön Söz
Allahın (C.C) Resulü Ve Nebilerin Sonuncusu Olan Hz.
Muhammed Mustafa (S.A.V) Kim Mi?Dir!
???
Abdulaziz Bayındır’ın, Din Ve Devlet İlişkileri
Kitabındaki Yanlışlar
Kur’an
Işığında Tarikatçılığa Bakış
Kitabındaki Yanlışlar
Elçinin Yetkisiz Olduğu Durumlar(!)
Abdülaziz Bayındır’a Göre “Hz.Muhammed Allah’ın
Kölesiymiş” (!)
Resullere Yetkisizlik İddiaları
Elçinin Vekillik Görevi Yokmuş (!)
Resulullah İnananların Bir Nevi Vekilidir
Resuller Allah'ın Dünyada Bir nevi Vekilidirler
Elçi Kimseyi Yola Getiremez Miş (!)
Elçi Baskı Yapmaya Yetkili Değil Miş (!)
Gayb Konusundaki Hadisi Şerifler
Bu Ayetlerin Tefsirlerdeki İzahı
Evreni Aydınlatan Yüce Peygamber
Vahiy Nedir, Kaç Çeşit Vahiy Vardır?”
“Sünnete-Müracaat Kur'ân'ın Emridir”
“Hüküm Çıkarmada Kur'ân Tek Başına
Yeterli Değildir”
“Resûlullah'ın İstişare Ve
İçtihatları”
“Sünnetin Kur'ân-ı Kerîm'i Beyân Fonksiyonu “
Tasavvuf Konusundaki Tartışmalara Işık
Tutabilecek Ayetler
“Bediuzzaman Saidi Nursi Hz.Lerine Göre
Tarikatın Faydaları”
İlmi Ledün Var Mıdır,İlmi Zahirden Farkı Nedir?
Hızır Aleyhisselâm Hakkında Bir Hadis
Tevessül Var Mıdır ? Nasıl Yapılır ?
İşte Tevessül Hakkındaki Ayetler
Tevessül İle İlgili Diğer
Ayetler
“1-Tevessül’ün Lugat Ve Istılahi Manası
Iı-Tevessül Çeşitleri Ve Delilleri
A-Peygamber (S.A.S) İle Tevessül Örnekleri
A) Dünyaya
Teşrif Buyurmadan Önce Peygamber
Efendimiz (S.A.S) İle Yapılmış Olan Tevessül Örnekleri:
B) Hayat-I Saadetlerinde Peygamber Efendimiz
(S.A.S) İle Yapılan Tevessül Örnekleri:
C) Ahirete İrtihalinden Sonra Hz. Peygamber
(S.A.S) İle Yapılan Tevessül Örnekleri:
D) Ahirette Peygamber (S.A.S) İle Tevessül:
B- Salih Kullar İle Tevessül Örnekleri:
C-Salihlerin Duası İle Tevessül
Örnekleri:
E-Allah Teala’nın İsim Ve Sıfatları (Esma-İ Hüsna)
İle Tevessül
Değerli okurlarım,
Bundan önce yayınlanan “Kur’an’daki Asıl İslam Bu” isimli
kitabımda; dini tahrif eden masum ve tertemiz müslüman kardeşlerimizin;
inancında olmayan şeyleri icad ederek; inançlı insanları tereddütlere düşüren,
(çoğunluğunu tenzih ederim); sözüm ona bazı ilahiyatçı ilim adamlarına en kısa zamanda cevap ikinci
kitabı hazırlayacağımı Rabbımın lütfuna güvenerek, sizlere söz vermiştim. Zaman
zaman birçok okuyucularımdan “hocam ikinci kitap ne zaman çıkacak” diye sorular
geliyordu.
Rabbime sonsuz şükürler olsun bu fakir
kulunu mahcup etmedi ve büyük lütuflarıyla yalnız ikinci kitabı yazmakla
bırakmadı; dağıtımda kolaylık olmasını arzuladığım için üç kitabı birden
hazırlayıp yayınlayabilmemi ihsan etti.
Şöyle ki:
Malum ilahiyatçılara cevap olarak ikinci
kitabı hazırlarken; sayın “Ahmet Hulusi” nin:
“dini yanlış algılama” isimli son kitabı elime geçti, dikkatle okudum. Baştan başa
yanlışlarla dolu olduğunu gördüm. Diğer on üç kitabını temin ettim. Dört beş
kitabını kendimi zorlayarak okudum. Diğerlerini gözden geçirdim:
1400 senedir tahrif edilmeden gelen
tertemiz İslam inancını, ters yüz edercesine baş aşağı çeviren, İslam dışı ve
akla hayale gelmeyecek, kur’an ve hadislere taban tabana zıt, kurgu masallarına
benzer: “İlah yoktur, Allah ilah değildir, ilah mabud demektir, Allah ilah
yani mabud olmadığı için, Allah’a ibadet edilmez, O her zerrenin içindedir.” gibi
sapık fikirler ve iddialarla dolu olduğunu gördüm. Üstelik kendisini
ermişlerden sayan sayın Ahmet Hulusi: “bu benim keşfimdir 1400 seneden beri
anlaşılamamış, açıklanmamış olan sırları sizlere açıyorum. Bazı büyük keşif
sahibi zatlar da böyle düşünmüşlerdir.” Diyerek. Kendi yanlışlarına yandaşlar
arıyor; ayrıca islamın dışında bulunan “Stanford Üniversitesi
profesörlerinden Karl Pribram ve ünlü fizikçi David Bohm” gibi bilim
adamlarının da aynı görüşleri paylaştıklarını söyleyerek, kur’an dışı
yanlışlarını desteklemeye çalışıyordu.
İkinci kitab sonlara yaklaşmışken; bu defa:
beni derinden yaralayan bu yanlışlara, hiç tahammül edemediğimden ikinci kitabı
öyle bırakıp Ahmet Hulusi’nin yanlışlarına cevap olan üçüncü kitabın yazımı
devam ederken; Abdülaziz Bayındır’ın “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış”
ile “Din ve Devlet İlişkileri”.isimli iki kitabını getirdiler. O
kitapları okudum. Ne göreyim: Tarikat şeyhleri ile yani; meşhur Mahmut efendi,
Esat Coşan hoca efendi ve Mehmet Zahit Kotku efendinin kitaplarını eleştirerek
ve Mehmet Zahit Kotku’nun dışında ki her iki şeyh efendi ve meşhur cübbeli
Ahmet hoca efendi ile yüz yüze tartışırlarken: (Banda alınan bu konuşmaları
sonra kitap haline getirdiğini bildirmektedir.)
bu zatları tenkit ederek; solu gösterip sağa vururcasına tüm resullerin
ve peygamberimiz efendimizin itibarını o kadar düşürmeye çaba sarf ediyordu ki,
ancak resulullaha rakip olan bir kişi bunu yapabilirdi.
İstanbul müftülüğünde 9 sene fetva
dairesinde başkan olarak görev yapan ilahiyatçı Doçent Doktor sayın Abdülaziz
Bayındır can evimize el atarak; tüm resullerin yani peygamberlerin ve kainatın
efendisinin, görev ve yetkisini tanzim edercesine, yetkili olduğu konular ve
yetkisiz olduğu konuları belirtmeye çalışarak kitaplarında “Resulullahın
yetkisi dışında kalan hususlar” başlığı altında: Resulullahın görevini
tanzim ediyor ve kendisine göre sınırlama getiriyor.
Rahmeten lil alemin olan; Allah Resulünün
şahsında diğer insanları uyaran ne kadar tehdit ayetleri varsa hepsini
sıralıyor ve nihayet öfkesi geçmeyince, daha da ileri giderek, “Resullerde
aynen bizim gibi birer insandır. Mucize onlara verilen bir belgeden ibarettir,
onlara olağanüstü kişilik vermek için değildir.” Daha da ileri giderek, “Resulullah
Allah’ın kölesidir” diyerek; herhangi bir kimsenin kendisine söylemesine
müsaade etmeyeceği bu küçültücü sıfatı, peygamberimiz efendimize layık görüyor,
o ulu zatı mele-i ala’dan indirip sıradan bir köle durumuna düşürüyordu:
Tabi Ahmet Hulusi’ye karşı hazırlanan
kitabımın yazımını yarıda kesip sayın Bayındır’a cevap yazmaya başladım:
Bundan dolayı ikinci kitab gecikti. Ama Rabbime sonsuz şükürler olsun bu üç kitabın,
aynı anda yayınlanması nasib oldu. Büyük lütuflarını esirgemeyen Rabbime sonsuz
hamdü senalar olsun. Bütün övgülerin hepsi O’na mahsustur. O’nun Resul-ü
Kibriyasına; temiz ve yüce aile halkına, Ehl-i Beytine ve Ashab-ı Kiramına
sonsuz salat-ü selamlar, esenlikler olsun. O’nun sünnetini takip eden tüm
inananlara, sonsuz kurtuluşlar ve Rabbime yakınlıklar diler, bu yanlışlıklara
düşmüş kardeşlerimize ve bütün insanlığa hidayetler dilerken; bu kitabın
dizgisinden baskısına kadar maddi ve manevi yardımlarını esirgemeyen bütün
dostlarımıza teşekkürlerimi bildirir, değerli okurlarımın olumlu tenkitlerimi
beklerim.
18.09.2002 İstanbul.
Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
Araştırmacı–Düşünür-Yazar
Sayın Bayındır;
1997 yılında yayınladığınız :“Kur’ an Işığında Tarikatçılığa Bakış” isimli kitabınız ile 1999 yılında yayınladığınız
“Din ve Devlet İlişkileri” isimli kitabınız elime geçti. Önceki
kitabınızın kapağının üst kısmına “Şeyh
Efendilerle Görüşme”
diye yazmışsınız.
Kitaplarınızı, altını çize çize dikkatle okudum. Ve
hayretle şunlara şahit oldum ki:
İddialı olduğunuz hemen her konuda tarikat şeyhleri ve
bazı şii’leri bahane ederek; solu gösterip sağa vururcasına; milyarlarca
inançlı insanın, Müslümanların göz bebeği olan, şahsında peygamberlik son
bulup, kalbine indirilen Kur’an-ı Kerim ile, önceki kitapların tüm
hükümleri kaldırılan ve şeriatı kıyamete kadar baki kalacak olan, Cenab-ı
Allah tarafından, bizzat huzura davet
edilip, miraç ile Rabbi’ne iki yay arası yahut daha az mesafe kalacak kadar
yaklaşıp; Rabbi’ni ve Rabbi’nin bir çok ayetlerini gören, Rabbi ile konuşan ve
ağırlanan Resulullah (s.a.s)’ı yücelten
onlarca ayet varken, o onlarca medih ayetlerinden hiç bahsetmeden:”Hz.
Muhammed’ de bizim gibi bir insandır, bizden farkı Allah’ın elçisi
olmasıdır.Kur’an’da şöyle buyuruluyor; “Deki bende tıpkı sizin gibi bir
insanım. Bana sizin Tanrınızın bir Tanrı olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabbine
kavuşmayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak
etmesin.” (Kehf
suresi ayet: 110) (Din ve Devlet ilişkileri Sh.66) buyuran
ayeti kerimeyi almışsınız.
Ayrıca Allah’ın elçilerini tarif ederken;
“Elçiler
mucize gösterirler,mucize onlara olağanüstü bir kişilik vermek için değil; Allah’ın elçisi olduklarını
belgelemek içindir.
(A.A.Bayındır Din ve Dev.s.66)
demektesiniz.
Şu sözlerinizle de, mucizeyi ve Allah’ın elçilerini küçümsemiş olmuyor musunuz!
Sayın Bayındır;
Kehf suresinin: 110 uncu ayetindeki
amacın, “ihlas” yani “kulhüvellahü ehad” suresinin amacı ile aynı olup;
Allah’ın bir tek Allah (c.c.) olduğunu
pekiştirmek değil midir.? Yine bunlar gibi
Tevbe suresinin 30-31 nci ayetlerinde görüleceği gibi
“Uzeyr Allah’ın oğludur”
diyen Yahudiler, “İsa
Mesih Allah’ ın oğludur”
diyen ve rahiplerini Rabler edinen Hıristiyanların düştüğü hataya düşmemeleri için
inananları uyarmak değil midir?
Bu ayetin altında yatan mana:
“Sizler de benim gibisiniz. Ben de sizin gibiyim” demek değildir.
Ancak: “Yahudi ve Hıristiyanlar gibi aldanmayasınız ! Ben Allah’ın (c.c.)
oğlu değilim. Ben de sizin gibi Allah’ın
kulu ve resulüyüm. Bana tabi olunuz”
demektir.
Konuyu anlamak bakımından şu ayeti
kerimeler çok önemlidir:
İşte ayeti kerimeler:
وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّهِ وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُم بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِؤُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ
اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Ve
Yahudi'ler dedi ki: Üzeyr Allah'ın oğludur. Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih,
Allah'ın oğludur. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri lâkırdılarıdır. Evvelce
kâfir olanların lâkırdılarına benzetiyorlar. Allah Teâlâ kendilerini
kahretsin!. Nasıl -Haktan- çevriliyorlar. -Onlar- bilginlerini, rahiplerini ve
Meryem'in oğlu Mesih'i de Allah Teâlâ'dan başka tanrılar edindiler. Halbuki:
Allah Teâlâ'dan başkasına ibadet etmekle emir olunmamışlardır. Ondan başka ilâh
yoktur. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.”
(Tevbe suresi ayet:
30-31)
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ
“De
ki: Eğer Allah Teâlâ'yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ'da sizi
sevsin ve sizin için günahlarınızı yarlığasın,bağışlasın ve Allah Teâlâ
gafurdur, râhimdir.”
“De ki: Allah Teâlâ'ya ve peygambere itaat ediniz, eğer
yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirleri sevmez.” (Al-i
İmran Suresi.ayet: 31-32)
Sayın Bayındır;
“Hz.Muhammed de bizim gibi bir insandı”
diyorsunuz. Sahi sizler de onun gibi bir insan mısınız, ne
büyük bir iddia ve ne büyük bir iftira! Sayın Bayındır! Bu yaptığınız
yetmiyormuş gibi, Allah’ın Resulü ile muhakeme oluyormuşsunuzcasına!
İnananların aşk derecedeki sevgilerini kırmak için;
“elçinin yetkisiz olduğu durumlar” diye de, bir başlık atarak; doğru
olmayan basit ve kısır görüşlerle Allah’ın (c.c.)
siracen münir
yani nurlar saçan bir
kandil, bir güneş dediği;
Alemlere rahmet ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlara ve cinlere
peygamber olarak gönderilen, O en büyük insan ve tüm insanlığın efendisine
olan yüce bağlılığı gidermek için elinizden gelen tüm çabayı sarf etmiş, çok
büyük veballere girmişsiniz.Ve, peygamberimizi yücelten onlarca ayetten
kitaplarınıza hiçbir ayet almamışsınız. İnşallah aşağıda kitaplarınızı
irdeleyip cevaplandıracağız.O ayetleri göreceksiniz; Bakalım
kainatın efendisi sizlere, sizler de Allah’ın Resulüne benziyor musunuz ! Allah size ve sizin gibi düşünenlere
hidayet versin. Allah ve Resulü sizleri
affetsin.
Sayın Bayındır!
“Resulullah da,
bizim gibi bir insandır.”
diyorsunuz. Sizler, O’nun gibi değil, O’nun ashabı gibi de olamazsınız. Hatta
Allah’ın elçisinin hanımları dahi
sıradan insanlar gibi değildir. Aşağıda okuyacağınız ayeti kerimelerde
görüleceği gibi: Onlar tüm müminlerin anneleridir. Resulullah’ın vefatından
sonra, O’nun dul kalan eşleriyle evlenmek bütün müminlere haramdır. Aynı zamanda, Onların iyi işlerine
iki misli mükafat vardır...
Önce Resulüllah’ın ashabıyla ilgili
ayeti görelim:
بَرَاءةٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدتُّم مِّنَ الْمُشْرِكِينَ
“Muhacirler ile
Ensardan ilk önce -İslâmiyet'i kabul ile başkalarından öne geçenler ve -onlara
güzellikle tâbi olanlar- var ya! Allah Teâlâ onlardan razı oldu, onlar da
O’ndan razı oldular. Ve onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırladı.
İçlerinde ebediyen bâki olacaklardır. İşte bu, en büyük bir kurtuluştur.
(Tevbe Suresi.ayet: 1)
Sayın Bayındır ! yoksa, sizler de
ayette tanımları ve üstünlükleri bildirilen,ashabı kiram gibi cennetle müjdelendiniz mi !
Şimdi
Resulullah’ın eşleri ile ilgili ayetlere gelelim:
İşte ayetler:
النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ وَأُوْلُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ إِلَّا أَن تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُم مَّعْرُوفًا كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا
“Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha önce gelir. Ve onun eşleri de müminlerin anneleridir. Akraba olanlar da Allah'ın kitabında birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapacak olmanız müstesnâ. Bu, kitapta yazılmış bulunmaktadır.” (Ahzab Suresi. Ayet: 6)
وَمَن يَقْنُتْ مِنكُنَّ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُّؤْتِهَا أَجْرَهَا مَرَّتَيْنِ وَأَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقًا كَرِيمًا
“(Ey peygamber eşleri) Kim ki, sizden Allah için ve Peygamberi için
itaat ederse ve güzel amelde bulunursa ona mükâfatını iki defa veririz ve onun
için bol bir rızk hazırlamışızdır.”
(Ahzab Suresi. Ayet:31)
يَا نِسَاء النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِّنَ النِّسَاء إِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَض
ٌ وَقُلْنَ قَوْلًا مَّعْرُوفًا
“Ey
Peygamberin eşleri!. Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsinizdir, eğer
takva sahibi bulunuyor iseniz. Lâkırdıyı yumuşakça yapmayınız, sonra kalbinde
bir fesat bulunan, tamaa düşer ve güzel söz söyleyin.”
(Ahzab Suresi. Ayet:32)
وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا
“Ve hânelerinizde oturunuz
ve evvelki cahiliye zamanındaki açılış gibi açılıvermeyiniz ve namazı dosdoğru
kılınız ve zekâtı veriniz ve Allah'a ve Peygamberine itaat ediniz ve ey ehli
beyt!. Allah sizden ancak kiri götürmek ve sizi tertemiz kılmak dilemektedir.”
(Ahzab Suresi. Ayet: 33)
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:”
Müminlerin onun evine nasıl girilip
çıkılacağı, ne miktar oturulabileceği, O’nun eşleri ile nasıl konuşulabileceği
(O üzülmesin diye) Allah tarafından
tanzim edilendir...
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” O’nun hanımları
İnananların Anneleri olan O’nun vefatından sonra da; hanımlarıyla müminlerin
evlenmesi haram olup kendisi müminlere, canlarından evla olduğu Allah
tarafından bildirilendir. ???
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَن يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِي مِنكُمْ وَاللَّهُ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ الْحَقِّ وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِن وَرَاء حِجَابٍ ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ وَمَا كَانَ لَكُمْ أَن تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا أَن تَنكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِن بَعْدِهِ أَبَدًا إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمًا
“Ey
iman edenler! Siz zamanını gözetlemeksizin, bir yemeğe davet edilmedikçe,
Peygamber'in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği
yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber'i üzmekte,
fakat o, (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten
çekinmez. Peygamber'in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından
isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir
davranıştır. Sizin Allah'ın Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun
hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük
(bir günah) tır.”
(Ahzab Suresi ayet:
53)
Ayeti kerimelerde görüldüğü
gibi; Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin eşleri; müminlerin anneleridir ve
diğer insanlara benzemez onların iyiliklerine iki defa mükafat veririz,
buyurulmaktadır. Ayetleri tekrar okuyalım!
“Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha
önce gelir. Ve onun eşleri de müminlerin anneleridir.
(Ahzab Suresi Ayet: 6)
“Ve kim ki, sizden Allah için ve Peygamberi
için itaat ederse ve güzel amelde bulunursa ona mükâfatını iki defa veririz”
(Ahzab
Suresi. Ayet:31)
“Ey Peygamberin eşleri!. Siz kadınlardan
herhangi biri gibi değilsinizdir,”
(Ahzab
Suresi. Ayet:32)
Sayın Bayındır! Sizlere de, mükafat
iki defa veriliyor mu? Ne dersiniz!
Diğer Peygamberler birer topluma
gönderildiği, bir şehirde, hatta aynı zamanda ve aynı evde bulundukları halde
(Hz. İbrahim, Hz. Lut, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz.Eyyüb,
Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya ve Hz. İsa (selam onlara olsun) gibi Allah’ın son
Nebisi ve Resulü Hz. Muhammed’den önce 500 yıl içinde Cercis (a.s) başka hiçbir
nebi ve resül (Peygamber) gönderilmemiştir. “O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Kıyamete kadar, kendisinden sonra da Peygamber gönderilmeyecek ve
Şeriatı kıyamete kadar baki kalacak olan; tüm insanlara ve cinlere son
Peygamber olarak gönderilmiş bulunandır.
“O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Kendisinde müminler için en güzel bir örnek olan, fakat, bütün müminler
için değil ancak Allah’ı uman, ahireti uman ve Allah’ı çok zikredenler için
olduğu Allah tarafından bildirilendir.
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا
“(Ey müminler)
Andolsun ki, sizin için Rasûlullah'da güzel bir örnek vardır,(Fakat sizden)
Allah'ı ve ahiret gününü uman ve Allah'ı çokça zikredenler içindir.”
(Ahzab Suresi. Ayet: 21)
Sayın Bayındır!
Yukarıdaki ayeti kerimede görüldüğü
gibi; en güzel ahlakıylâ müminlere örnek olduğu bildirilen Resulullah’ın, o en
güzel ahlakındân sıradan müminler yararlanamayacak, yararlanmanın da bir bedeli
var. O da: “Allah'ı ve ahiret gününü uman ve Allah'ı
çokça zikredenler için”
mümkün
olacaktır. Acaba sizlerde de o örnek var mıdır? Sizleri örnek almak için böyle
bir bedel gerekli midir (?) Yoksa Hz.Allah, sizin ömrünüze de mi yemin ediyor
(?)
لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ
“(Ey Resulüm)
Ömrüne andolsun ki, şüphe yok onlar,
kendi sarhoşlukları içinde şaşırıp duran kimseler idi.”(Hicr Suresi. Ayet: 72)
Burada kitaplarınızdan bölümler alıyorum :
Abdülaziz Bayındır Diyor ki:
“Kur’an’a göre “Hz.Muhammed sadece bir resuldür.”
(Al-i İmran 3/144)
Arapça’da bir sözü ve elçiliği yüklenen kişiye resul denir. Yani
resul, işe kendini karıştırmadan birinin sözünü bir başkasına ulaştırmakla
görevli kişidir.
Dini terim olarak da
Allah’ın, kendi hükümlerini halka ulaştırmak üzere görevlendirdiği insana resul
denir. Bunun Türkçe karşılığı elçidir.
Allah’u Teala elçilerinin görevini üç şekilde belirlemiştir:
Elçinin birinci görevi emri tebliğdir. Allah Teala şöyle buyurur:
“Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?”
(Nahl 16/35)
“Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu
yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.”
(Maide 5/67)
Elçinin ikinci görevi emri açıklamadır. Ayette şöyle buyurulur:
“Biz ne elçi gönderdiysek sadece kendi halkının diliyle
gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın.”
(İbrahim
14/4)
Allah’ın elçisinin üçüncü görevi
müjdeleme ve uyarmadır. Bu konuda şöyle
buyurulur:
“Biz seni bütün insanlara sadece bir müjdeci ve bir uyarıcı
olarak göndermişizdir.”
(Sebe 34/28)
Elçi baskı yapamaz.
İnsanlara tam bir inanç hürriyeti tanıyan Allah şöyle
buyuruyor:
“Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.
Sen onların tepesine dikilecek değilsin.”
(Ğaşiye 88/21-22)
Allah’ın elçileri mucize gösterirler. Mucize, onlara
olağanüstü bir kişilik vermek için değil, Allah’ın elçisi olduklarını
belgelemek içindir.
İtibarlı bir kişi, günün birinde kalkıp ben
Amerika’nın Ankara büyükelçisi oldum dese, Türk devleti Amerikan hükümetinin
onu elçi olarak görevlendirdiğine dair belge ister. İşte mucize de Allah’ın
elçisinin görevlendirme belgesidir. İnsanların böyle bir belge düzenleme imkânı
olmadığı için adına mucize denmiştir.
Hz. Muhammed tıpkı bizim gibi bir insandır. Bizden farkı,
Allah’ın elçisi olmasıdır.
Kur’an’da şöyle
buyuruluyor:
“De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana, sizin
Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı
umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin.”
(Kehf 18/110)
İşte bir tarafta imamlarını kutsal bir
kişiliğe büründüren Şiilik, diğer tarafta Hz.
Peygamberi
bile herkes gibi bir insan sayan ehl-i sünnet inancı...
(Din ve Devlet İlişkileri Abdülaziz Bayındır S. 64/67)
Abdülaziz Bayındır
diyor ki:
Allah Teala Hz.Muhammed sallallahu aleyhi ve
selleme şöyle buyuruyor:
Seni insanlara resul olarak gönderdik, şahid olarak
Allah yeter
(Nisa 4/79)
Arapça’da bir sözü ve elçiliği yüklenen kişiye
resul denir. Bir fıkıh terimi olarak resul, işe kendini karıştırmadan
birinin sözünü bir başkasına ulaştırmakla görevli kişidir. Dini terim
olarak da Allah’ ın hükümlerini halka ulaştırmak üzere görevlendirdiği insana
resul denir. Bunun Türkçe karşılığı elçidir.
a-
GÖREVLERİ:
Allah Teala elçilerinin görevini üç şekilde
belirlemiştir:
1)
Emri yerine
ulaştırma (tebliğ): Rabbımız şöyle buyuruyor:
“Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?”
(Nahl 16/35)
“Ey Elçi!
Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O’ nun elçiliğini
yapmamış olursun”
(Maide 5/67)
2)
Emri
açıklama (beyan):
Ayette şöyle buyuruluyor:
“Biz ne elçi
gönderdiysek sadece kendi halkının diliyle gönderdik ki, onlara açık açık
anlatsın..”
(İbrahim 14/4)
“Biz kitabı
sana, başka değil, sadece ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve bir de
inanan kimselere yol gösterici ve rahmet olsun diye indirdik.”
(Nahl 16/64)
3)
Müjdeleme ve
uyarma:
Bu konuda şöyle buyuruluyor:
“Biz elçileri,
başka değil, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim inanır ve
kendini düzeltirse onlara korku yoktur, ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (En’am 6/48)
“Biz seni
bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermişizdir.”
(Sebe 34/28) (Abdülaziz Bayındır.Kur’an Işığında Tarikatçılığa
Bakış.s.69-70)
Sayın
Bayındır!
Allah’ın
resullerini: Sizin ifadenizle
(Elçilerini) bu kadar sıradan bir kişiliğe indirdikten sonra, hâla
tatmin olmamışsınız ki; ayrıca aşağıdaki “Elçilerin
yetkisiz olduğu durumlar”
başlığını atarak; O Allah’ın
(c.c.) Resullerini, birer aciz, çaresiz, yetkisiz kimselermiş gibi göstermeğe
çaba sarf ediyorsunuz!
“b) Elçinin
yetkisiz olduğu durumlar:
1) Elçinin
koruma görevi yoktur. Allah Teala şöyle buyuruyor:”Eğer
yüz çevireceklerse çevirsinler, biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen
sadece tebliğdir.”
(Şura 42/48)
2) Elçinin
vekillik görevi yoktur. Ne halka
karşı Allah’ın vekilliğini, nede Allah’a karşı halkın vekilliğini yapar.
Vekilimiz Allah şöyle buyuruyor:
“Allah dileseydi şirke düşmezlerdi. Biz seni
onların üzerine bir koruyucu yapmadık. Sen onların üzerine bir vekil de
değilsin.”(Enam.6/107)
“Sen sadece bir uyarıcısın.Her şeye vekil olan
Allah’tır.”(Hud 11/12)
3) Elçi kimseyi yola getiremez.Bizi yoluna kabul
eden Rabbımız şöyle buyuruyor:
“Sen sevdiğini doğru yola getiremezsin, ama Allah,
dilediğini doğru yola getirir.Doğru yola girecekleri en iyi o bilir.”(Kasas 28/56)
“Elçi sadece doğru yolu gösterir.Hz. Muhammed’e çok
değer veren Allah şöyle buyuruyor:” Kuşkusuz sen kesinkes doğru yolu
gösterirsin.”(Şura 42/52)
4)Elçi baskı yapmaya yetkili değildir. İnsanlara tam bir
inanç hürriyeti tanıyan
Allah şöyle buyuruyor:
“Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.
Sen onların tepesine dikilecek değilsin.”(Ğaşiye 88/21-22)
5)Elçi kalpten geçenleri bilmez.Şu ayetler
onu gösteriyor:
“Çevrenizdeki kimi çöl Arapları
münafıktır.Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar vardır. Sen
onları bilmezsin. Onları biz biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz; sonra da
onlar büyük bir azaba itileceklerdir.”
(Tevbe.9/101)
“Münafıkları, gördüğün zaman kalıpları hoşuna
gider. Konuşurlarsa dinlersin.Onlar dayalı odunlara benzerler. Her kopan
gürültüyü kendilerine karşı sanırlar. İşte düşman onlardır. Onlardan sakın.
Allah onları kahretsin. Nasıl döndürülüyorlar”
(Münafıkun.63/4)
6) Elçi gaybı bilmez, o sadece Allah’ın
kendine vahyettiği şeyleri bilir.
“De ki:”Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır,
demiyorum. Gaybı da bilmem. Size İşte “ben bir meleğim” de demiyorum. Ben bana
vahyolunandan başkasına uymam.” De ki” Görenle görmeyen bir olur mu? Hiç
zihninizi yormaz mısınız?”(Enam.6/50)
“De ki”Eğer gaybı bilseydim, daha çok iyilik yapmak
isterdim.Ve bana kötülük de gelmezdi. Ben inanan kesim için bir uyarıcı ve bir müjdeciden
başka bir şey değilim.”(Araf.7/188)
Peygamber bu durumda ise ya veliler ne
durumda olur?”(Abdülaziz Bayındır,Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış.s.71-72)
Sayın Bayındır,
Peygamberimiz Efendimizi her iki kitabınızda da
yetkilerini kısıtlaya kısıtlaya geldiniz, O’nun şahsında insanlara yöneltilen
bütün tehdit ayetlerini aldınız, öfkeniz geçmedi ve nihayet kainatın efendisini
köleliğe kadar indirdiniz. İşte ifadeniz:
Abdülaziz Bayındır diyor ki;
“Türkçe de, “kul “ile “köle” aynı
anlamdadır. Yunus Emre;
Tabduğ’un tapusunda, kul
olduk kapusunda
Yunus miskin çiğ idik,
piştik elhamdülillah.
Derken “köle olduk kapusunda” demek istiyor. Kul ve
kölenin Arapçası “abd” kelimesidir. Hz. Muhammed’de Allah’ın abd’ıdır. Kelime-i
şahadette “eşhedüenne Muhammeden abduhu ve Resuluhü” “Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed O’nun
kölesi ve elçisidir” deriz.
Yalnız Allah’a köle olup
başkasına köle olmamak hürriyetin doruk noktasına ulaşmak demektir.
Hz.Muhammed sallallahu
aleyhi ve sellem ile ilgili yine şu ayeti okumak yerinde olur.
“Az kalsın baskı ile seni,
sana vahyettiğimizden ayıracaklardı ki, başkasını uydurup üstümüze atasın.
Böyle yapsaydın, kuşkusuz seni dost edinirlerdi.
Eğer seni sağlamlaştırmış
olmasaydık, andolsun onlara bir parça yanaşacaktın. O zaman bizde sana, hayatın
kat kat azabını ve ölümün kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine
bir yardımcı da bulamazdın”
(İsra, 17/73-75).
Sayın Bayındır,
Yukarıdaki yazınızda “abd” kelimesi “kul” manasına da
gelir “köle” manasına da gelir, diyorsunuz. Gayet tabii ki, “kul” olmak, köle
olmaktan daha üstün; “köle” olmak, kul olmaktan mukayese kabul edilemeyecek
derecede daha aşağıdır. Köle, satılık insandır. Bir meta gibi alınır, satılır.
Köleye, Cuma namazı farz değildir, hac farz değildir,
cihad, zekat gibi İslam’ın bir çok vecibeleri onlara farz değildir. Onlara
yapılan kısas hürlere yapılanın yarısıdır. Onlardan zina edene yüz değil, elli
sopa vurulur. Sizin, “Rahmetenlil
Alemin” olan Allah’ın Resulü(s.a.v)’nü bu duruma düşürmeye ne hakkınız var?
Bu yetkiyi kimden aldınız! Sizdeki bu duyguların (!) nereden geldiğinin
farkında mısınız?
İşte! Sizin gibi düşünenleri manen ezecek bir ayeti
kerime; “sizin köle dediğiniz O Allah’ın Resulüne Allah Azimüşşan bakın
nasıl yetki vermiş ve tüm insanlara ve size nasıl hitap ettiriyor!
İşte ayet:
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
“(Ey Resulüm), De
ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!.(Kölelerim)! Allah'ın
rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah bütün günâhları bağışlar.
Muhakkak ki, O -evet..- O, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.”
(Zümer Suresi. Ayet:53)
Yukarıdaki ayette: “Ey
nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.”tavsiyeleri
kime aittir ? Tabii ki, Resulullah (s.a.v.)’a aittir.
Resulullah, Allah olmadığına göre: Tüm aşırı günah işleyen insanlara
nasıl; “Ey nefisleri aleyhine haddi aşan KULLARIM !” diyebiliyor
? Resulullah Efendimiz, nasıl bir köleymiş ki, Allah Azimüşşan O’na, bütün
insanlara hitaben “ey kullarım, ey kölelerim” dedirtiyor. Bu ayete göre,
bütün insanlar, Resulullah Efendimiz Hz.Muhammed’in kölesi olmuyor mu ?
Sayın Bayındır, yoksa siz de o’nun gibi bir insan mısınız?
Hz. Peygamber(s.a.v.)’in yüceliği hususunda kimsenin
tasdikine ihtiyaç yoktur. İnsanların methü senaları nedir ki ? O’nu bizzat
Allah (c.c) methetti. Aşağıdaki sözler, başka dinlere mensup olanların bile
O’nun şahsiyetinin eşsizliğini itiraf etmek mecburiyetinde kaldıklarını
göstermeleri bakımından seçilmiş birkaç örnektir.
Bakın Prens Bismark ve diğer meşhurlar ne demişler !
“Sana muasır bir vücut olamadığımdan
dolayı müteessirim, ey Muhammed! Muallimi ve naşiri olduğun bu kitap senin
değildir. O, lahutidir, ilahidir. Bunun lahuti olduğunu inkar etmek, mevcut
ilimlerin batıl olduğunu ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için beşeriyet,
senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra da göremeyecektir.
Ben huzuru mehabetimde kemali hürmetle eğilirim”.
PRENS BİSMARK
“Keşke şu saltanata bedel Muhammed-i
Arabi aleyhissalatü vesselamın hizmetkarı olsaydım. O’nun hizmetkarı olsaydım.
O hizmetkarlık, saltanatın pek fevkindedir”
HABEŞ KRALI NECAŞİ
“Hakimdi, hatipti, Peygamberdi,
muharipti, fikirler fatihiydi. Makul itikatların muhyisi (dirilticisi) ve
nihayet din kurucusu idi. Yirmi dünyevi imparatorluk kurmasına rağmen tek bir
ruhani millet yaratmıştı. Muhammed (s.a.s.) budur. İnsanların büyüklüğü hangi
ölçü ile ölçülürse ölçülsün, acaba O’ndan daha büyük bir insan bulunur mu ?”
A.D.LAMARTİNE
“Biz Avrupa milletleri, medeni
imkanlarımıza rağmen Hazreti
Muhammed’in (s.a.s.) son basamağına
varmış olduğu merdivenin, daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki hiçbir kimse,
bu yarışmada O’nu geçemeyecektir.”
GOETHE
Sayın
Bayındır !
Önce
“Resul”kelimesini :”Elçi” diye tercüme ettiniz: sonra sözlükteki
elçi’nin görevlerini üç olarak saydınız,
daha sonra da:
Elçi’nin görevleri şunlardır. Allah’ın elçileri
ancak şu üç şeyi yapar. Bunların dışına çıkamaz. Bilhassa şu altı şey de
elçilerin görevi dışındadır.”diyerek; Allah’ın (c.c.) Resullerine birer vazife
taksimi yaptınız. Onlar sizin memurlarınızmış gibi; Allah’ın (c.c.)
Resullerinin yetkilerini kısıtladınız. Ve nihayet Yaşar Nuri Öztürk ve
emsallerin söylediği gibi:
Aldığı emaneti hiçbir şeye karışmadan yerine
ulaştıran bir posta müvezzii
durumuna getirdiniz!
Sünnet ve hadisleri de yok sayınca gayet tabii, Kur’an’ı ve İslam’ı yorumlama,
anlama ve anlatma görevini sizlere bıraktınız.
Halbuki: Resullerin görevlerini anlamak için:Allah
tarafından, gönderiliş sebeplerini iyice öğrenmek gerekmez mi?
O sebepler nelerdir (?) :
İşte Ayetler:
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:”
Yalnız insanlara, meleklere, cinlere değil, Allah’dan başka ne
varsa böceklerden, çiçeklerden
yıldızlara kadar tüm alemlere Rahmet olarak gönderilmiş olandır.
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
“(Resûlüm!) Biz seni
ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiya suresi ayet: 107)
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللّهِ وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذ ظَّلَمُواْ أَنفُسَهُمْ جَآؤُوكَ فَاسْتَغْفَرُواْ اللّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُواْ اللّهَ تَوَّابًا رَّحِيمًا
“Biz her peygamberi -Allah'ın izniyle- ancak kendisine
itaat edilmesi için gönderdik. Eğer
onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan
bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı
ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.”
(Nisa suresi ayet: 64)
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Tüm insanları Allah’ın izniyle Allah’a davet
eden uyarıcı,müjdeleyici ve güneş gibi nurlar saçan aydınlatıcı bir kandil
olarak gönderilendir.
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا
وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا
“Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeci
ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûrlar saçan bir sirac (Güneş)
olarak gönderdik.”
(Ahzab
suresi ayet: 45-46)
تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاء بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُّنِيرًا
“Gökte
burçları var eden, onların içinde bir sirac (güneş) ve nurlu bir ay barındıran
Allah, yüceler yücesidir.”
(Furkan suresi ayet:
61)
كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُوا
ْ تَعْلَمُونَ
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
İnananlara Allah’ın (c.c.) ayetlerini okuyan, onları temizleyen,
onlara kitabı ve hikmeti ve daha
bilmedikleri şeyleri öğretendir.
“Nitekim
sizin içinizde sizden bir peygamber gönderdik ki size bizim ayetlerimizi
okuyor ve sizleri tezkiye ediyor (Temizliyor) ve sizlere kitap, hikmet
öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri öğretiyor.”
(Bakara suresi ayet: 151)
“O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Allah tarafından ümmetine, inananlara dua etmesi istenendir.???
خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“Onların
mallarından bir sadaka al, onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş
olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki, senin duan onlar için bir sükûnettir ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir, bilicidir.”
(Tevbe suresi ayet: 103)
وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنفِقُ قُرُبَاتٍ عِندَ اللّهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِ أَلا إِنَّهَا قُرْبَةٌ لَّهُمْ سَيُدْخِلُهُمُ اللّهُ فِي رَحْمَتِهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Bedevîlerden öylesi
de vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe inanır, (hayır için) harcayacağını Allah
katında yakınlığa ve Peygamber'in dualarını almaya vesile edinir.
Bilesiniz ki o (harcadıkları mal, Allah katında) onlar için bir yakınlıktır.
Allah onları rahmetine (cennetine) koyacaktır. Şüphesiz Allah bağışlayan,
esirgeyendir.”
(Tevbe Suresi
ayet: 99)
Bu ayette : “onunla
kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki,
senin duan onlar için bir sükûnettir” buyurulmaktadır.
Sayın Bayındır: Onları
temizleme, onlara dua ederek onları sükunete kavuşturma, onları korumak değildir
de nedir ?
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” Tüm inananlara Rauf, Rahim olandır.
(çok şefkat ve
merhamet edendir.)
لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
“And olsun, size kendi
cinsinizden bir Peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız onun üzerine
pek güç gelir, üzerinize çok düşkündür. müminler hakkında pek şefkatli ve pek
merhametlidir.” (Tevbe
suresi ayet: 128)
لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ
“Andolsun
ki, Allah Teâlâ müminlere lütufda bulundu. Çünkü içlerinde kendilerinden bir
peygamber gönderdi ki: Onlara Hak Teâlâ'nın âyetlerini okuyor ve onları
temizliyor ve onlara kitap ve hikmeti öğretiyor. Halbuki bundan evvel apaçık
bir dalâlet içinde bulunmuş idiler.”
(Ali İmran
suresi ayet: 164)
Yine bu
ayette:“Onlara Hak Teâlâ'nın âyetlerini okuyor ve onları temizliyor ve
onlara kitap ve hikmeti öğretiyor.”
Buyurulmaktadır. Onlara : Ayetleri okumak, onları
temizlemek ve Onlara kitap ve hikmeti öğretmek, Onları korumak değil midir?
İşte Ayetler:
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ
“(Resûlüm!)
De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer
yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”
(Ali
İmran Suresi ayet: 31-32)
وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَـئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِين
َ وَحَسُنَ أُولَـئِكَ رَفِيقًا
“Kim
Allah'a ve Resûl'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda
bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir.
Bunlar ne güzel arkadaştır!”
(Nisa suresi ayet: 69)
قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى
لِلْمُؤْمِنِينَ
“De
ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur'an'ı senin
kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için
de müjdeci olarak o indirmiştir.”
(Bakara
Suresi ayet: 97)
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Biz seni bütün
insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu
bilmezler”(Sebe Suresi.
Ayet:28)
“O, Allah’ın son Resulü
Hz.Muhammed:” Mutlak manada Allah’ın
izniyle kendisine itaat edilmesi gerekendir:
وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
“Namazı kılın; zekâtı
verin; Peygamber'e itaat edin ki merhamet göresiniz.”
(Nur suresi
ayet: 56)
مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ وَمَن تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا
“Kim Resûl'e itaat
ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, (Sen üzülme) seni
onların başına bekçi göndermedik!”
(Nisa suresi ayet: 80)
قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِـي وَيُمِيتُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“De
ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan
Allah'ın elçisiyim. Ondan başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise
Allah`a ve ümmî Peygamber olan Resûlüne ‘ki o da, Allah'a ve onun sözlerine
inanır’ iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız.”
(Araf suresi
ayet: 158)
كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ
“Nitekim kendi
içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı
ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.”
(Bakara suresi
ayet: 151)
لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ
“Andolsun
ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve
inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir
Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki
daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.”
(Al-i İmran
suresi ayet: 164)
“O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” İnananlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılan, ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri atandır.
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Yanlarındaki Tevrat
ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya),
işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara
temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki
zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım
eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte
kurtuluşa erenler onlardır.”
(Araf suresi ayet: 157)
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” Allah’ın izni ile
sırtı ile de gören, namazda iken arkadaki safların düzgün olması için onları
gözetendir.
الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ
وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ
"O ki, (namaza)
kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).
(Şuara suresi
ayet: 218-219)
Resulullah efendimiz,
sırtıyla da gördüğü için: Sırtıyla namaz kılanların saflarını görürdü.
İşte Hadisi Şerif :
EBU HUREYRE (R.A.)
HADİSİ: Şöyle dedi:
Resulullah (s.a.s.)Şöyle
buyurdu:”Siz benim kıblem (Yalnız) şurasıdır (Ve namazda önümden başka yeri
göremem) mi sanıyorsunuz.? Allah’a (c.c.) yemin ederim ki, sizin ne
huşunuz bana gizli kalıyor, ne rukunuz.
Yemin olsun ki, sizi arkamdan da görüyorum.”
(Buhari ve Müslim Ellülü
ve’l Mercan terc.c.1.h.No:245)
ENES
İBN-İ MALİK (r.a.) HADİSİ: Şöyle dedi :Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ruku
ve sücudu dosdoğru yapınız. Vallahi ben sizi ruku ettiğiniz ve secdeye
vardığınız zaman arkamdan da, yahut sırtımın arkasından da muhakkak görürüm..”(Buhari ve Müslim Ellülü
ve’l Mercan terc.c.1.h.No:246)
مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا
“Muhammed,
sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resûlü ve
peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Ahzab
suresi ayet: 40)
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Bir hükme karar verdiği vakit onun hükmüne
itiraz edilmeyeceği Allah tarafından bildirilendir.
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Hz. Zeynep ile evlendiği zaman nikahının
Allah (c.c.) tarafından kıyıldığı ayetle bildirilendir,
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا
وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا
“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir
erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim
Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Resûlüm!)
Hani Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye:Eşini
yanında tut, Allah'tan kork! diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi,
insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan
Allah'tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki
evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek
isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir.
(Ahzab suresi ayet: 36- 37)
“O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed: Allah tarafından okutulan ve unutmayacağı Allah tarafından bildirilendir.
سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَى
“Sana
(Kur’an'ı) okutacağız; sen hiç unutmayacaksın.”
(A’la suresi ayet: 6)
وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا
“Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak
üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama
göndereceğini umabilirsin.”
(İsra Suresi ayet: 79)
“O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Kendisine Allah (c.c) tarafından salat edilen, övülen ve kesintisiz
ecir verildiği bildirilendir.
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“Hiç şüphesiz senin
için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır. Ve sen elbette yüce
bir ahlâk üzeresin”
(Kalem suresi
ayet: 3-4)
وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا
“Rabbin, göklerde ve
yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini
kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.”
(İsra Suresi
ayet: 55)
سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ
“Bir gece,
kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i
Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, noksan
sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”(İsra Suresi ayet: 1)
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى
مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى
أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى
وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى
عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى
عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى
إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى
لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى
“O kadar ki
(birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. Bunun üzerine
Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) Gördüğünü kalbi yalanlamadı. Onun
gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? Andolsun onu, önceden
bir defa daha görmüştü, Sidretü'l-Müntehâ'nın
yanında. Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır. Sidre'yi kaplayan kaplamıştı. Gözü
kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir
kısmını gördü.” (Necm
Suresi ayet: 9-18)
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” Kendisi hayatta
iken henüz dünyaya gelmemiş olup, kıyamete kadar gelecek olan müminleri de
manen temizleyen, onlara da manen kitabı, hikmeti öğretendir.
¡áî©Ø z¤Ûa
¡Œí©Œ ȤÛa ¡ë¢£†¢Ô¤ÛaÙ¡Ü à¤Ûa ¡¤‰ üa ó¡Ï b ß ë ¡pa ì¨à £Ûa ó¡Ï b ß ¡é¨£Ü¡Û
¢|¡£j ¢í
¡ò à¤Ø¡z¤Ûa ë lb n¡Ø¤Ûa ¢á¢è¢à¡£Ü È¢í ë ¤á¡èî©£× Œ¢í ë
©é¡mb í¨a ¤á¡è¤î Ü Çaì¢Ü¤n í ¤á¢è¤ä¡ß üì¢ ‰ 婣ߢüa ó¡Ï s È 2 ô©ˆ £Ûa ì¢ç
áî©Ø z¤Ûa¢Œí©Œ ȤÛa ì¢ç ë
6¤á¡è¡2 aì¢Ô z¤Ü í b £à Û ¤á¢è¤ä¡ß åí©Š ¨a ëåî©j¢ß §45 ™ ó©1 Û ¢3¤j Ó ¤å¡ß aì¢ãb ×
¤æ¡a ë
áî©Ä ȤÛa ¡3¤š 1¤Ûa뢇 ¢é¨£ÜÛa ë
6¢õ¬b ' í ¤å ß ¡éî©m¤ªì¢í ¡é¨£ÜÛa ¢3¤š Ï Ù¡Û¨‡
“Göklerde ve yerde
olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, Azîz ve Hakîm olan
Allah'ı tesbih eder. Çünkü ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini
okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber
gönderen O'dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.
(Peygamberi) Müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer
insanlara da (kitab’ı hikmeti
öğreten ve onları temizleyen bir peygamber olarak) göndermiştir. O, Azîzdir,
Hakîmdir. Bu, Allah'ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf
sahibidir.” (Cuma Suresi
ayet: 1-4)
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” Elleri ile taşları
kafirlere attığı zaman o taşları Allah’ın atmış olduğu bildirilendir.
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَـكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاء حَسَناً إِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“(Savaşta) Onları siz
öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın,
fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için
(yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.”
(Enfal Suresi ayet: 17)
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Kendisinin razı oluncaya kadar istekleri
Allah tarafından verilecek olandır.
وَالضُّحَى
وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى
مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى
وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ الْأُولَى
وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى
“Andolsun
kuşluk vaktine. Ve sükûna erdiğinde geceye ki, Rabbin seni bırakmadı ve sana
darılmadı. Gerçekten seniniçin ahiret dünyadan daha hayırlıdır. Pek yakında
Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.”
(Duha
Suresi ayet: 1-5)
“O,
Allah’ın son Reulü Hz.Muhammed:” Dünyada
ve ahirette şefaati geçerli olandır.???
وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Allah'ı
bırakıp da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik
edenler bunun dışındadır. Onlar şefaat edeceklerdir.”
(Zuhruf
Suresi ayet: 86)
O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Geçmiş ve gelecek günahlarının af olduğu
Allah tarafından müjdelenendir.
إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُّبِينًا
لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا
وَيَنصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا
“Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah,
senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni
doğru bir yola iletir. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder”
(Fetih Suresi ayet: 1-3)
“O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Allah ve melekleri
tarafından kendisine salat edilen ve müminlerinde salat ve selam ederek teslim
olması farz olandır.
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
“Allah ve
melekleri, Peygamber'e çok salavât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavât
getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzab Suresi ayet: 56)
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Mahşerde her ümmetin şahitleri,
şahitlik için getirildikten sonra kendisinin de tüm şahitlere şahitlik edeceği
Allah tarafından bildirilendir.???
وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا عَلَيْهِم مِّنْ أَنفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَهِيدًا عَلَى هَـؤُلاء وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِّكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ
“O gün her ümmetin
içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz.
Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitab'ı da
sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar
için bir müjde olarak indirdik.”
(Nahl Suresi ayet: 89)
Sayın
Bayındır, bu ayeti kerimede :Mahşer günü her ümmetin Peygamberinin şahid olarak
huzurda bulunacağı bildirildikten sonra “Seni de hepsinin üzerine şahit
olarak getireceğiz.”
Buyurulmaktadır. Önce şunu sorayım, sizin de
böyle bir yetkiniz var mı (?) Ayrıca şu soruma
ne diyeceksiniz; Soruyorum :
1-
Peygamberimiz efendimiz, vefat ettikten sonra dünyayla ilişiği kesildi ise (!)
Kıyamete kadar gelecek insanlara nasıl şahitlik edecek ?
2-Resulullah
efendimizin ruhu Hz. Ademden önce ; ruhlar aleminde yaşayarak: Olayları
izlemiyor ise, Hz. Adem ile başlayan ve kıyamete kadar devam eden, her
peygambere, ümmetlerine ve kıyamete
kadar yaşayacak olan tüm insanlara, mahşerde Allah’ın (c.c.) huzurunda nasıl
şahitlik yapacak ?
مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
“Allah'ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine
verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda
kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında
dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne
yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı
çetindir.”
(Haşir Suresi. Ayet: 7)
“O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Öyle bir zattır ki, Arzusu üzerine müminlerin kıblesi Mescid-i Aksadan
Haremi Şerif’ e değiştirilendir.
قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
“(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu
(yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın
bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey
Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa
çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok
iyi bilirler. Allah, onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.”
(Bakara
Suresi ayet: 144)
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Göğsü Allah tarafından açılıp, sırtındaki
ağır yükleri atılan ve ismi Arş’ı Ala’ya kadar yükseltilendir. Çünkü Arş’ı taşıyan
melekler ve tüm melekler ona salat etmektedirler.
أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ
وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ
الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ
وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ
“Biz
senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin
belini büken yükü. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”
(İnşirah
Suresi ayet: 1-4)
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Müminlere babalarından, çocuklarından, kardeşlerinden, eşlerinden daha önce
gelendir
قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
“De
ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız
kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız
meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha
sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar
topluluğunu hidayete erdirmez.”
(Tevbe Suresi ayet:
24)
وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
“Battığı
zaman yıldıza andolsun ki; Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı.
O, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası
değildir.”
(Necm Suresi ayet: 1-4)
وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِّلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
“Şüphesiz
ki o (İsa), kıyametin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe
etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.” (Zuhruf Suresi ayet: 61)
إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَتِي عَلَيْكَ وَعَلَى وَالِدَتِكَ إِذْ أَيَّدتُّكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَإِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَإِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ بِإِذْنِي فَتَنفُخُ فِيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِي وَتُبْرِئُ الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ بِإِذْنِي وَإِذْ تُخْرِجُ الْمَوتَى بِإِذْنِي وَإِذْ كَفَفْتُ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَنكَ إِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ إِنْ هَـذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ
“Allah
o zaman şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim)
nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu
sayede) sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun.
Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim
iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen
benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve
alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani
İsrailoğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık deliller
(mucizeler) getirdiğin zaman içlerinden inkâr edenler, "Bu, apaçık bir
sihirden başka bir şey değildir" demişlerdi.”
(Maide suresi ayet: 110)
وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ
“Allah'a ve
Resûl'üne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.
Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış
olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”
(Ali imran
suresi ayet: 132-133)
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” Kur’an kalbine
Allah tarafından toplanandır.
إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ
فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ
“(Resûlüm!)
onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine
yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.
O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da
bize aittir.”
(Kıyame suresi ayet: 16-19)
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” Huzurunda yüksek sesle konuşulması haram olan
ve O’nu yüksek sesle çağırarak saygılı davranmayanların amellerinin,
iyiliklerinin boşa gideceği Allah tarafından bildirilendir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ
إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ
عَظِيمٌ
إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Ey
iman edenler! Allah'ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz
Allah işitendir, bilendir. Ey iman
edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize
bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına
varmadan, amelleriniz boşa gidiverir.
Allah'ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah'ın
kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve
büyük bir mükâfat vardır. (Resûlüm!)
Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi,
elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”
(Hucurat suresi ayet: 1-5)
وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ
“Hem bilin
ki, içinizde Allah'ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı,
sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru
yolda olanlar bunlardır.”
(Hucurat suresi ayet: 7)
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” Müminlerin
kendisine soru sorabilmeleri için daha önceden yoksullara sadaka vermeleri
emredilendir.
لَئِنْ أُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِن قُوتِلُوا لَا يَنصُرُونَهُمْ وَلَئِن نَّصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنصَرُونَ
لَأَنتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِم مِّنَ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَفْقَهُونَ
“Ey iman edenler!
Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir
sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir.
Şayet bir şey bulamazsanız, bilin ki Allah bağışlayandır,
esirgeyendir. Gizli bir şey konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz
mi? Bunu yapmadığınıza ve Allah da sizi affettiğine göre artık namazı kılın,
zekâtı verin Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
(Mücadele suresi ayet: 12-13)
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Allah
(c.c.) tarafından kalbi açtırılıp kalbi nurla yıkanıp masiva çıkarıldıktan
sonra, nur ile doldurulan Arş’u Ala’ya, Rabbinin huzuruna çıkması için: Cebrail
(a.s.) tarafından manen ameliyat edilen ve ismi de cismi gibi en yücelere ufuki
alaya yüceltilendir.
أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ
وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ
الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ
وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ
“Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
Yükünü senden alıp
atmadık mı? O senin belini büken yükü. Senin
şânını ve ününü yüceltmedik mi?”
(İnşirah
suresi ayet: 1-4)
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”
Kendisi hayatta iken kafirlere dahi toplu
azapların yapılmayacağı Allah tarafından bildirilendir
وَإِذْ قَالُواْ اللَّهُمَّ إِن كَانَ هَـذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِندِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِّنَ السَّمَاء أَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
“Hani (o kâfirler) bir zaman da: Ey Allah'ım! Eğer bu Kitap
senin katından gelmiş bir gerçekse üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize
elem verici bir azap getir! demişlerdi.
Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir.
Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir” (Enfal suresi ayet:
32-33)
Bayındır
diyor ki :
1)
“Elçinin vekillik görevi
yoktur. Ne
halka karşı Allah’ ın vekilliğini, ne de Allah’a karşı halkın vekilliğini
yapar.
Vekilimiz Allah şöyle
buyuruyor:
“Allah dileseydi şirke
düşmezlerdi. Biz seni onların üzerinde bir koruyucu yapmadık. Sen onların
üzerinde bir vekil de değilsin.”
(Enam 6/107)
“Sen sadece bir uyarıcısın.
Her şeye vekil olan Allah’tır.”
(Hud 11/12)
Sayın
Bayındır ! Bu ayetlerin hedef manası
“Ey
Resulüm! Sen onların hallerinden mesul, sorumlu değilsin, üzülme nurlar saçan
bir kandil olarak uyarı ve
aydınlatma görevine devam et “demektir.
Cevabi ayetler:
Sayın Bayındır !
Resulullah efendimize : Vahye uyarak:
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
“Ey Allah'ım,yalnız sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.”
Ve de
اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ
“Bizleri doğru yola ilet,” diyerek, Allah’a (c.c) hitab ederken, tüm inanan
insanlara yani Müslümanlara vekaleten
Hz.Allah’a (c.c) söz
vermiyor mu? Ve tüm inananlar
namına onlara vekaleten Hz. Allah’tan
(c.c) yardım istemiyor mu?
Eğer yalnız kendi başına
tekil olarak” Ya Rabbi, yalnız sana ibadet ederim, yalnız senden yardım
dilerim” deseydi bizlere vekaleti söz konusu olmayabilirdi.
قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
“De ki: Biz
Allah Teâlâ'ya, ve bize indirilene, ve İbrahim'e,
İsmaîl'e, İshak'a, Yakub'a ve Esbate indirilmiş olana ve Musa'ya, İsa'ya ve
peygamberlere Rableri tarafından verilmiş olanlara imân ettik, onlardan
hiç birinin arasını ayırmayız. Ve biz ona teslim oluruz.” (Al-i
İmran Suresi. Ayet: 84)
Aynı şekilde bu ayette
de: Allah’a tüm mü’minler adına arzda bulunmuyor “ben” yerine”Biz” demiyor mu? Ve bu ifade
tarzları: Kur’an ayetleri olduğuna göre, bunlar birer ilahi tesbit değil
midir?
=
“O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” İnananlardan: sadaka alarak, onları temizleyen ve duasıyla müminleri sükuna erdireceği için inananlara dua etmesi Allah (c.c) tarafından istenendir.
خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“Onların mallarından bir sadaka al, onunla
kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki,
senin duan onlar için bir sükûnettir ve Allah-u Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir,
bilicidir.” (Tevbe
Suresi. Ayet: 103)
Sayın Bayındır ! Size
sorarım. İnsanları temizlemek kimin gücü dahilindedir. Tabii ki Allah’ın! Peki;
temizlemeyi Peygamberimiz yapıp; insanlara ilim ve hikmet öğreteceğine göre bunu kimin namına ve
kime vekaleten yapabilecek hiç düşündünüz mü? Yoksa kendi öz gücüyle mi
yapacak?
أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَأَنَّ اللّهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
“Onlar bilmediler mi
ki, muhakkak Allah Teâlâ, o kullarından
tövbeyî kabul eder ve sadakaları alır. Ve şüphe yok ki tövbeleri kabul eden,
pek merhametli olan ancak -Yüce Yaratıcıdır -”
(Tevbe Suresi. Ayet: 104)
Sayın Bayındır! Bir
üstteki ; yüz üçüncü ayette “Onların mallarından bir sadaka al, onunla
kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun.” Buyurulmuş olmasına rağmen,
yüz dördüncü ayette “Onlar bilmediler
mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, o
kullarından tövbeyî kabul eder ve sadakaları alır.” Buyurulmaktadır.
Yine soruyorum. Sadakaları Allah (c.c) aldığına göre; Peygamberimiz
efendimiz sadakaları kendi namına mı alıyor, yoksa bir nevi Allah’a (c.c)
vekaleten mi alıyor ?
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَن لَّا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Ey
Peygamber.. İman etmiş olan kadınlar, sana gelip de: Allah'a bir şeyi şirk
koşmamaları ve hırsızlık yapmamaları ve zinada bulunmamaları ve çocuklarını
öldürmemeleri ve elleri ile ayakları arasında uyduracakları bir iftira ile
gelmemeleri ve iyi iş işlemekte sana karşı gelmemeleri üzerine biatta
bulunacakları zaman artık sen de onlar ile biatta bulun ve onlar için Allah'tan
mağfiret dile, şüphe yok ki: Allah, gâfurdur, rahîmdir.”
(Mümtehine suresi ayet:
12)
إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا
Şüphe
yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli,
onların ellerinin üstündedir. Artık kim -ahdını- bozarsa kendi aleyhine bozmuş
olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse
ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.(Fetih
Suresi âyet:10)
“O,
Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Hudeybiye de müminlerin biatlerini kendisi
alırken, kendi elini ashabın elleri üzerine indirdiği halde; Allah tarafından
“Sana yapılan biat bana olmuştur (senin elin onların elinin üzerinde idi ama)
Allah’ın eli onların elleri üzerinde idi “buyurulandır.
إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا
“Şüphe
yok, sana bî'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bî'at etmektedirler. Allah'ın
eli, onların ellerinin üzerindedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine
bozmuş olur ve her kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona,
büyük bir mükâfat verecektir.”
(Fetih Suresi.ayet:10)
لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِم
ْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا
“Yemin olsun ki, Allah, müminlerden râzı oldu, o vakit
ki, ağacın altında sana biat ederlerken ki, onların kalblerinde olanı bildi de
üzerlerine o sekiyneti -o huzur ve sükûneti- indirdi ve onları bir yakın feth
ile mükâfatlandırdı.”
(Fetih Suresi.ayet:18)
Sayın
Bayındır, biat olayını biliyoruz. Ağacın altında Resulüllah efendimiz ashabı
kiramdan biat alırken, ashabı kiram ellerini üst üste uzatmışlar Resulullah efendimiz de kendi
elini onların ellerinin üzerine koyarak, onların biatlarını kabul etmiş. Her
halükarda Allah’ın emirlerini yerine getireceklerini, Resulüllah efendimizi
sonuna kadar nefisleri gibi koruyacakları hususunda söz vermişler, ahitlerde
bulunmuşlardı. Netice olarak zahirde onların ellerinin üstünde biat anında
peygamberimiz efendimizin eli vardı; buna rağmen ayeti kerimede bakın ne
buyuruluyor: “Şüphe yok, sana bîat edenler, muhakkak ki, Allah'a bîat
etmektedirler. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir.”
Sayın
Bayındır! Allah’ın eli onların elinin üzerinde olduğuna göre ; Peygamberimizin
eli o anda, kendi namına mı, yoksa, bir nevi Allah’a vekaleten mi, onların
ellerinin üzerinde idi ?
Ayrıca, bildiğimiz gibi
biat’ı yani ahdi alan Resulullah efendimiz olduğu halde bakın Ayeti Kerimede
Allah (c.c.) ne buyuruyor:” Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş
olur ve her kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona, büyük
bir mükâfat verecektir.”
Sayın Bayındır! Bu
ahitleşmeyi Resulullah efendimiz kendi namına mı yaptı yoksa yine dediğimiz
gibi bir nevi Allah’a (c.c.) vekaleten Allah (c.c.) adına mı yaptı,buna nasıl
cevap vereceksiniz ! Kendi namına derseniz, bunu Allah (c.c.) kendi üzerine
alıyor “Bana verilen söz” ve de “onların ellerinin üzerinde olan benim elimdi” buyuruyor. Elbette ki
Resulullah efendimiz dini konularda kendiliğinden hiçbir söz söylemez, vahiysiz
konuşmaz. Öyleyse bu biatları da, bir nevi
Allah’a (c.c.) vekaleten almış olmuyor mu?
*3* فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَـكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاء حَسَناً إِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“Sonra onları siz
öldürmediniz ve lâkin Allah-u Teâlâ öldürdü. Ve attığın vakit sen atmadın,
fakat Allah-u Teâlâ attı. Hem de müminleri Allah tarafından güzel bir imtihan
ile imtihan etmek için. Şüphe yok ki. Allah-u Teâlâ, hakkıyla işiticidir, tam
mânâsıyla bilicidir. (Enfal
Suresi: Ayet:17)
Sayın Bayındır ! Bu
ayette de; “Ve attığın vakit sen atmadın, fakat Allah-u Teâlâ attı.”buyuruluyor.
Halbuki Cibril’in (a.s) tavsiyesi üzerine, Kureyş kafirlerinin yüzlerine
toprağı atan peygamberimiz efendimizdi. Kafirlerin ölmesine sebep olan bu
toprağı kendi namına mı attı; yoksa Allah’a (c.c.) bir nevi vekaleten mi
attı?
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” Bütün İnsanlara: “Ey günah işlemekte
haddi aşan kullarım" Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin”
demesi, Rabbi tarafından istenendir.
Bu ayeti dikkatle
okuyalım:
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُو
َ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
“(Ey Resulüm), De
ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!. Allah'ın rahmetinden ümit
kesmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah bütün günâhları bağışlar. Muhakkak ki, O
-evet - O, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.”
(Zümer Suresi. Ayet:53)
Yukarıdaki ayette: “Ey
nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.”
tavsiyeleri kime aittir ?
Resulüllah’a aittir. Öyle
ise Resulüllah, Allah (c.c.) olmadığına göre: Tüm aşırı günah
işleyen insanlara nasıl: “Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım !”
diyebiliyor ?
Ve de, bu bir ayet
olduğuna göre: bunları kendi namına mı söylüyor ; yoksa Allah (c.c.) onu bir nevi vekil olarak mı o
şekilde hitab ettiriyor!
هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَـؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ
“O öyle bir Kerem
sahibi yaratıcıdır ki yer yüzünde her ne var ise hepsini sizin için yarattı,
sonra da semaya yönelip onları yedi gök olarak düzenledi, o her şeyi hakkıyla
bilicidir. Hatırla o zamanı ki. Rabbin meleklere: "Ben yer yüzünde
muhakkak bir halife kılacağım" diye buyurmuştu. Melekler de: "Yer
yüzünde fesat çıkaracak, kanlar dökecek kimseyi mi yaratacaksın, bizler ise
sana, hamd ile tesbih eder, seni takdis eyleriz." demişlerdi. Allahü Teâlâ
da: "Şüphe yok ki sizin bilemiyeceğiniz şeyleri ben bilirim." diye
buyurmuştur. Ve -Allahu Teâlâ- bütün eşyanın isimlerini Adem'e bildirdi. Sonra
da bu eşyayı meleklere göstererek bunların isimlerini bana haber veriniz. Eğer
siz doğru söylüyor iseniz, diye buyurdu. Dediler ki; Seni tesbih ederiz, senin
bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm
olan sensin. Buyurdu ki: Ey Adem! O şeyleri adları ile bu meleklere haber ver.
Adem de o şeyleri adları ile haber verince -Cenâb-ı Hak- buyurdu ki; Size
dememiş miydim ki, ben şüphesiz göklerin de, yerin de gizliliklerini bilirim.
Ve sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim. Hani biz
meleklere demiştik ki Adem'e secde ediniz. Onlar da hemen secde edivermişlerdi.
Yalnız şeytan kaçınmış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştu.”
(Bakara
suresi ayet: 29-34)
يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ
“Ey Dâvud!. Şüphe
yok ki, biz seni yeryüzünde halife kıldık.
Artık insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah'ın
yolundan şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için
hesap gününü unutmuş oldukları için şiddetli bir azap vardır.”
(Sad Suresi.ayet:: 26)
وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلاَئِفَ الأَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ إِنَّ رَبَّكَ سَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Ve O, O dur ki, sizi
yeryüzünde halife kıldı. Ve bâzınızı bâzınızın üzerine derecelerle
yükseltti, tâki sizi size verdiği şeylerde imtihana tâbi tutsun. Şüphe yok ki,
senin Rab'bin, cezâsı çabuk olandır. Ve muhakkak ki, o bağışlayan, merhamet
edendir.” (Enam Suresi.
Ayet : 165)
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
َ
“Rabbin meleklere: "Ben
yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediği vakit onlar: "Â!
Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahluk mu yaratacaksın?
Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet ve tenzih etmekteyiz" dediler. Allah:
"Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim" buyurdu. Tesbih: Allah
Teâlâ’yı tenzih etmek, yani Zatını i'tikad, söz ve amel bakımından şanına layık
olmayan her türlü kusurdan yüce tutmaktır. Hilafet, "vekâlet" yani
başkasına vekil olmak manasına gelir. Bu vekâlet, ya aslın kaybolmasından veya
bir ihtiyaçtan veya aczden, yahut da sırf, asilin, vekiline bir şeref bahşetmek
lütfunda bulunmasından ileri gelir. Ve işte Cenab-ı Allah’ın yeryüzünde
velilerini halife seçmesi, bu kabildendir.”
(Bakara Suresi.ayet:30)
“Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti. Müteakiben
önce onları meleklere göstererek: "iddianızda tutarlı iseniz haydi Bana
şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!" dedi.”
(Bakara Suresi.ayet:31)
"Sübhansın ya Rab! Senin bize
bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Herşeyi hakkiyle bilen, herşeyi
hikmetle yapan Sensin" dediler.”
(Bakara Suresi.ayet:32)
“Allah: "Âdem! Eşyanın isimlerini onlara
sen bildir" dedi. O da isimleriyle onları bildirince Allah buyurdu:
"Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim." Ve
Ben sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim.”
(Bakara Suresi.ayet:33)
O akit meleklere: "Adem
için secde edin!" dedik. iblis dışındaki bütün melekler secde ettiler. iblis bunu yapmadı, kibrine
yedirmedi ve kâfirlerden oldu.”(Bakara Suresi.ayet:-34)
Sayın Bayındır ! Bizler
yer yüzüne halifeler olarak gönderildi isek, ki öyledir. İnsanlığın en hayırlısı, en üstünü, en şereflisi olan ve
tüm alemlere rahmet olarak gönderilen
Resulüllah da: Elbette halifetullah
olarak, bir nevi, yeryüzünde Allah’ın (c.c.) vekili değil midir ?
A.Bayındır Diyor
ki;
2)
Elçi kimseyi yola getiremez. Bizi yoluna kabul eden Rabbimiz şöyle
buyuruyor:
“Sen, sevdiğini doğru yola
getiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola getirir. Doğru yola girecekleri
en iyi O bilir.”
(Kasas 28/56)
Elçi sadece doğru yolu
gösterir:Hz. Muhammed’e çok değer veren Allah şöyle buyuruyor:
“Kuşkusuz sen kesinkes doğru
yolu gösterirsin”
(Şura 42/52)
ò í¨a ¡é¤î Ü Ç
4¡Œ¤ã¢a ¬ü¤ì Û a뢊 1 × åí©ˆ £Ûa ¢4ì¢Ô í ë
;§…b ç
§â¤ì Ó ¡£3¢Ø¡Û ë ¥‰¡ˆ¤ä¢ß o¤ã a ¬b à £ã¡a 6©é¡£2 ‰ ¤å¡ß
“Ve o kâfir olanlar
der ki: Onun üzerine Rab'binden bir mucize indirilmiş olmalı değil mi?. Sen
ancak bir uyarıcısın ve her kavim için bir hidâyet rehberi vardır. “(Raad Suresi. Ayet: 7)
æì¢ä¡Óì¢í
b ä¡mb í¨b¡2 aì¢ãb × ëaë¢ j
b £à Û b ã¡¤ß b¡2 æë¢¤è í
¦ò £à¡ö a ¤á¢è¤ä¡ß b ä¤Ü È u ë
“Ve sabr ettikleri
zaman onlardan rehberler kılmıştık ki, bizim emrimizle doğru yola
sevkederlerdi ve âyetlerimize kesin olarak inanmışlardı.”
(Secde suresi ayet: 24)
æì¢Û¡¤È í
©é¡2 ë ¡£Õ z¤Ûb¡2 æë¢¤è í ¥ò £ß¢a ó¬¨ì¢ß
¡â¤ì Ó ¤å¡ß ë
“Ve Musa'nın kavminden
bir topluluk da vardır ki, hak ile doğru yola erdirirler ve hak ile adâletle
bulunurlar.”
(Araf suresi ayet: 159)
; æì¢Û¡†¤È í
©é¡2 ë ¡£Õ z¤Ûb¡2 æë¢†¤è í ¥ò £ß¢a ¬b ä¤Ô Ü ¤å £à¡ß ë
“Ve yarattıklarımızdan
bir ümmet de vardır ki, onlar hak ile hidayet
ederler. Ve hak ile adâletle bulunurlar.”
(Araf suresi ayet: 181)
وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
“Ve işte sana da
emrimizden bir ruh vahy ettik. Sen bilir değildin ki, kitap nedir, îman nedir
ve lâkin biz onu bir nûr kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete
erdiririz ve şüphe yok ki, sen bir doğru yola HİDAYET EDERSİN.”
(Şura suresi ayet: 52)
الَر كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ
“Elif, Lâm, Ra. Bir kitaptır ki,
bunu sana indirdik, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, o
herşeye galip övgüye lâyık olanın yoluna çıkarasın”
(İbrahim Suresi. Ayet:1)
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللّهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
“Ve andolsun ki, biz
Musa'yı mucizelerimizle gönderdik. Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar
ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat diye. Şüphe yok ki, bunda çok sabır eden,
çok şükür eden her bir kimse için büyük ibretler vardır..” (İbrahim Suresi. Ayet::5)
a=¦† y ab ä¡£2 Š¡2
Ú¡Š¤'¢ã ¤å Û ë 6©é¡2 b £ä ߨb Ï ¡†¤(¢£ŠÛa ó Û¡a ô¬©†¤è í
“Doğru yola iletiyor, artık biz ona îman ettik ve Rab'bimize hiç bir kimseyi
ortak tutmayacağız.”
(Cinn Suresi. Ayet 2)
A.Bayındır
diyor ki:
3)
Elçi baskı yapmaya yetkili
değildir. İnsanlara tam bir inanç hürriyeti
tanıyan Allah şöyle buyuruyor:
“Sen öğüt ver! Esasen sen
sadece bir öğütçüsün.
Sen onların tepesine dikilecek
değilsin.”
(Ğaşiye
88/21-22)
Sayın
Bayındır! Bu konuda da Kur’an’ı Kerim’in
içinden bazı ayetleri seçerek : Kur’an’ın tümünü içeriyormuş gibi
anlatmaya çalışıyorsunuz. Yukarıya aldığınız Ğaşiye Suresi’nin ayetlerini
yazarken: en azından Tevbe Suresi’nin okuyacağımız 5 nci ayetini niçin yok
sayıyorsunuz ?
Üstelik
bunu da, Peygamberimizin yetkisini
kısıtlamak amacıyla yapıyorsunuz!
İşte ayet:
فَإِذَا انسَلَخَ الأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُواْ الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدتُّمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُواْ لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَخَلُّواْ سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Artık haram olan
aylar çıkınca, müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz ve onları yakalayınız
ve onları hapsediniz ve onlar için bütün geçit yerlerine oturunuz. Fakat tövbe
ederler, namaz kılarlar, zekâtı da verirlerse artık yollarını açık bırakınız.
Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”
(Tevbe suresi ayet: 5)
فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
“Eğer
onlar daha sonra tövbe ederlerse ve namaz kılarlar ve zekâtı da verirlerse
artık sizin dinde kardeşlerinizdir ve biz âyetlerimizi bilenler olan bir kavim
için genişçe beyan ederiz.
(Tevbe Suresi. Ayet: 11)
Sayın
Bayındır, okuduğumuz ayetler, size bir şeyler ifade etmiştir sanırım.
Aşağıdaki ayeti kerimede
ise; Allah’ın (c.c.) Resullerine, sizin tabirinizle elçilerine, emretmek ve
yasaklamak yetkisi verilmiştir. Araf Suresi’nin 157 nci ayeti bunu açıkça
bildirmektedir:
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“O kimseler ki,
Resûle, ümmî peygambere tâbi olurlar. O peygamber ki, onu yanlarındaki
Tevrat'ta ve İncil'de yazılmış bulurlar. Onlara iyiliği emreder ve onları
kötülükten men eder ve onlara temiz olan şeyleri helâl kılar, onların üzerine
pis şeyleri de haram kılar. Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan
bağları kaldırır, artık o kimseler ki ona imân ederler ve ona saygı gösterir ve
yardımda bulunurlar ve onunla beraber indirilmiş olan nur'a tâbi oluverirler,
işte kurtuluşa erenler onlardır.”
(Araf suresi ayet: 157)
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:”
Allah tarafından üzülmesi istenmeyendir
طه
مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى
إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَى
=Tâ.
Hâ. Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan
korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.”
(Ta ha suresi ayet: 1-3)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan
ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir
hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu
Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı,
hem de netice bakımından daha güzeldir.”
(Nisa suresi ayet:
59)
“O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Nefislerine zulmeden müminler ona gelip istiğfar ettiği ve O’nun da müminlerin affını dilediği takdirde, O’nun şefaatiyle günahların affolunacağı bildirilendir.
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللّهِ وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذ ظَّلَمُواْ أَنفُسَهُمْ جَآؤُوكَ فَاسْتَغْفَرُواْ اللّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُواْ اللّهَ تَوَّابًا رَّحِيمًا
“Biz hiçbir Peygamber göndermedik. Ancak Allah Teâlâ'nın
izniyle itaat edilmesi için gönderdik.
Ve eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah Teâlâ'dan
mağfiret isteseydiler ve onlara Peygamber de istiğfarda bulunsaydı elbette
Allah Teâlâ'yı tövbeleri çok kabul edici ve çok esirgeyici bulacaklardı.”
(Nisa suresi ayet: 64)
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” Aralarındaki
ihtilafı O’na getirip, O’nu hakem ederek, O’nun verdiği hükme; kalplerinde
hiçbir sıkıntı duymadan razı olup, O’na tam teslim olmadıkça iman etmiş
olmayacakları, Allah (c.c.) tarafından
yeminle bildirilendir.
فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا
“Hayır, Rabbine
andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem yapıp; sonra da
verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe
iman etmiş olmazlar.”
(Nisa suresi ayet: 65)
Sayın
Bayındır, bu gelen ayetleri ve hadisi şerifleri güzelce bir okuyunuz bakın iş sizin dediğinize benziyor mu?
İşte Ayet:
فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
“Vaktaki, İsa onlardan
dinsizlik hissetti, dedi ki: Allah için benim yardımcılarım kimlerdir?
Havariler dediler ki: Biz Allah'ın yardımcılarıyız, Allah'a îman ettik ve şahit
ol ki, bizler şüphesiz Müslümanlarız.” (Ali imran suresi ayet:
52)
Ahmet Hulusi diyor ki:
4)
Elçi gaybı bilmez, o sadece Allah’ın kendine vahyettiği şeyleri bilir.
“De ki: “Ben size, Allah’ın
hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Size, “işte ben bir
meleğim.” de demiyorum. Ben bana vahyolunandan başkasına uymam. “De ki:
“görenle görmeyen bir olur mu? Hiç zihninizi yormaz mısınız.?”
(Enam 6/50)
“De ki: “Eğer gaybı bilseydim,
daha çok iyilik yapmak isterdim ve bana kötülük de gelmezdi. Ben, inanan kesim
için bir uyarıcı ve bir müjdeciden başka bir şey değilim.”
(Araf 7/188)
Peygamberler bu durumda ise, ya veliler ne durumda
olur?(Kuran Işığında Tarikatçılığa Bakış Abdülaziz Bayındır S.69-72)
Abdülaziz Bayındır diyor ki;
Gayb, duyulardan uzak olan ve kişinin
hakkında bilgisi olmayan şeye denir.
Toplam yıldız sayısının ne olduğu
gibi Allah’tan başkasının bilemeyeceği şeylere gayb-ı mutlak denir.
“Bir başka kişinin bildiği şey gayb-ı
mutlak olmaz. Mesela içinizden ne geçtiğini ben bilmem ama siz bilirsiniz. O,
bana göre gayb olur, size göre olmaz.
Şeyhler gayb-ı bildiklerini iddia
ederler. Hatta daha ileri giderek kıyametin ne zaman kopacağını, yarın ne
olacağını ve nerede öleceğini bildiğini söyleyenler bile vardır. Şimdi bu
konuda Kur’an’ın nasıl hiçe sayıldığına bir örnek verelim:
Allah Teala şöyle buyuruyor:"
“Kıyamet saatinin bilgisi kuşkusuz
Allah’ın kendisindedir. Yağmuru O indirir. Döl yataklarındakini O bilir. Hiç
kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah
şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır.”
(Lokman 31/34)
Konuyla ilgili olarak Ahmet b.
El-Mübarek şeyhi Abdülaziz Ed-Debbağ’a soruyor:
“Efendim zahir alimlerinden
hadisçiler ve başkaları Kur’an’da Lokman suresinde geçen gaybla ilgili beş şeyi
Allah’ın elçisi s.a.s. Efendimizin bilip söylemediği konusunda ihtilaf
etmişlerdir.
Şöyle cevap veriyor:
-Gayb’la ilgili bu beş şey nasıl
Allah’ın elçisi s.a.s Efendimize meçhul kalır? Onun ümmetinden tasarrufa
yetkili birinin tasarrufta bulunabilmesi için mutlaka bu beş şeyi bilmesi
gerekir.”
Demek ki, bunlar yarın ne olacağını,
nerede öleceklerini, ve kıyametin ne zaman kopacağını biliyorlar. O zaman
yukarıdaki ayeti, haşa hükümsüz sayıyorlar. Şimdi bir de şu ayetlere bakalım:
“Sana, kıyametten soruyorlar, “ne
zaman demir atacak?” diye. De ki; onun bilgisi yalnız Rabbimin kendisindedir.
Onu vaktinde ortaya çıkaracak olan da Ondan başkası değildir. Göklerin ve
yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir. Sanki
haberin varmış gibi tutup sana soruyorlar, de ki: “onun bilgisi sadece Allah’ın
kendisindedir, ama insanların çoğu bunu bilmezler.”
(Araf 7/187)
“Sana, kıyametten
soruyorlar, “ne zaman demir atacak?” diye.
Sen nerede, onu bilmek nerede?
Onun bilgisi Rabbine aittir.
Sen sadece Ondan korkanı uyaran kişisin.”(Naziat 79/42-45)
Abdülaziz Ed-Debbağ gibi Kur’an’ı hiçe sayan ve kendini Kur’an’ın
üstünde gören burnu büyüklerin sözlerini buraya almak istemezdim ama ne yazık
ki Müslümanların inançları bu gibi sözlerle hala kirletilmektedir.
Öğrenciyken Hasan Basri ÇANTAY’ın hazırladığı “Kur’an’ı Hakim ve Meal-i
Kerim” adlı Kur’an mealini çok okurdum.O mealde Abdülaziz Ed- Debbağ’a
kutsallık verilmekte, onun sözlerini içeren El-İbriz adlı kitaptan alıntı
yapılarak bazı ayetler açıklanmaktadır. Bu sebeple El-İbriz, çok merak ettiğim
ve okumak istediğim kitaplar arasına girmişti.
Kitab’ı, kendisine saygı duyduğum Celal YILDIRIM’ın yaptığı tercümeden
okudum. Celal YILDIRIM da ön sözünde El-İbriz’i kutsallaştırmaktadır. Ona göre,
“–aynı konudaki diğer eserler arasında El-İbriz, katıksız ve karışıksız altın
niteliğindedir. Çünkü Abdülaziz Ed-Debbağ, kemal derecesinde büyük bir velidir.
İlim adamlarını şaşırtan, akıllara durgunluk veren, tasavvuf erbabını hayrete
düşüren ledünni bir ilme ve irfana sahiptir. O, bu kitapta Resulullah s.a.s
Efendimizin yüce ruhuyla yaptığı görüşmelere, Misal ve Melekut alemindeki
gözlemlerini perde perde sergilemektedir...”
Misal alemi, rüyalar alemi
anlamına gelir. Melekut alemi ise meleklerin ve ruhların bulunduğu ve duyularla
algılanabilen bütün varlık türlerinin ötesinde olan alem anlamına gelir. Her
ikisine birden gayb alemi denebilir. Bu, platon’un ideler alemi anlayışının
tasavvufa yansımasıdır. Bir kişinin Misal ve Melekut aleminde gözlemlerde
bulunması ile Allah’ın elçisinin ruhuyla konuştuğu iddiası kabul edilemez. Rüya
görme olayı bunun dışındadır. Doğru rüyayı herkes görebilir.
(Kuran
Işığında Tarikatçılığa Bakış Abdülaziz Bayındır S.72-75)
Sayın Bayındır şu ayetleri dikkatle okuyalım !
Meleklerin bilemediği eşyaların isimlerini, gaybı
bilmeyen ilk Resul Hz. Adem nasıl bildi.?
قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ
“Buyurdu ki: Ey Adem!
O şeyleri adları ile bu meleklere haber ver. Adem de o şeyleri adları ile haber
verince -Cenâb-ı Hak- buyurdu ki; Size dememiş miydim ki, ben şüphesiz
göklerin de, yerin de gizliliklerini bilirim. Ve sizlerin açıkça yaptığınız ve
gizlediğiniz şeyleri de bilirim.” (Bakara suresi ayet: 33)
الأكْمَهَ والأَبْرَصَ وَأُحْيِـي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللّهِ وَأُنَبِّئُكُم بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
“Ve İsrail
oğullarına peygamber gönderecektir. Ben size muhakkak bir mucize ile Rabbiniz
tarafından geldim. Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey icat ederim,
sonra ona üfürürüm, O da Allah Teâlâ'nın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben
Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve alacalık hastalığına tutulanı iyi ederim
ve ölüyü diriltirim, ve size evlerinizde ne yediğinizi ve ne
biriktirdiğinizi de haber veririm. Şüphe yok ki, bunda sizin için bir
alâmet vardır. Eğer siz mü'minler iseniz.”
(Ali imran
suresi ayet: 49)
الأَرْضُ وَلَـكِنَّ اللّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ
تِلْكَ آيَاتُ اللّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
“Hemen
onları Allah Teâlâ'nın izniyle hezimete uğrattılar ve Davut, Câlut'u öldürdü ve
Allah Teâlâ ona mülk ve hikmet verdi ve dilediğinden ona öğretti. Ve eğer Hak
Tealâ'nın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yer yüzü mutlaka fesada
uğramış olurdu. Fakat Allah Teâlâ âlemler üzerine lütuf ve kerem
sahibidir... İşte bunlar Allah Teâlâ'nın
ayetleridir. Bunları sana hak olarak okuyoruz. Sen de şüphe yok ki
gönderilmiş olan peygamberlerdensin.” (Bakara suresi ayet:
251-252)
ذَلِكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيكَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يُلْقُون أَقْلاَمَهُمْ أَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يَخْتَصِمُونَ
“Bu sana gayb
haberlerindendir. Onu sana vahy ediyoruz. Meryem'i hangisi himayesine alacak
diye kalemlerini attıkları zaman sen onların yanında değildin. Ve onlar tartışmada bulundukları zaman da sen onların
yanında bulunmuyordun.”
(Ali İmran suresi ayet: 44)
مَّا كَانَ اللّهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ حَتَّىَ يَمِيزَ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلَكِنَّ اللّهَ يَجْتَبِي مِن رُّسُلِهِ مَن يَشَاء فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَإِن تُؤْمِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَلَكُمْ أَجْرٌ عَظِيمٌ
“Allah
Teâlâ mü'minleri sizin bulunduğunuz hâl üzere terk edecek değildir. Nihayet
murdarı temizden ayıracaktır. Ve Allah Teâlâ size gaybı bildirecek de
değildir. Ve lâkin Hak Teâlâ peygamberlerinden dilediği zatı seçer. Artık
Yüce Allah'a ve peygamberlerine imân ediniz, ve eğer imân eder ve korunursanız
elbette sizin için büyük bir mükâfat vardır.
(Ali İmran suresi ayet:
179)
Elmalılı Hamdi Yazır Hoca efendi, bu
ayeti şöyle tefsir ediyor: “Ey Ümmeti Muhammed, Allah Teala halis müminleri o
bulunduğunuz karışık hal üzere bırakmazdı,
öyle esbab tertip edecekti ki, murdarı temizden, münafıkı müminden
ayıracak, fark ettirecekti. Bu temyizi yapmak için Allah hepinizi gayba muttali
kılacak da değil idi, yani sizin hepinizi münafıkların kalplerine muttali
kılmak sureti ile onları tefrik ettirecek değil idi ve lakin Allah,
Resullerinden her kimi dilerse seçer onu ona bildirir. Öteden beri sünneti
İlahiyye budur. Muhammed Mustafa da böyle yapmıştır. Binaenaleyh; bundan
evvelki ayetlerde müminlere ukubeti
uhreviyye ile vaid gösterildiği gibi, bu ayette de, münafıkların nifakları
meydana çıkarılıp terzil edilmek gibi ukubeti dünyeviyye ile vaidleri
gösterilmiş ve aynı zamanda müminlere ecri azim vaad olunmuş ve heyeti
İslamiyyenin ıslahına ait mukaddimat inzal buyurulmuştur.
(Elmalılı Hamdi Yazır,
Hak Dini Kur’an Dili, cilt:2, Eser Neşriyat, İstanbul, 1979, s. 1235-1236)
وَلِلّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا أَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ أَوْ هُوَ أَقْرَبُ إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْء
ٍ قَدِيرٌ
“Ve
göklerin ve yerin gaybı, -onları bilmek- Allah'a mahsustur. Kıyametin işi ise
başka değil, ancak göz kırpıp açacak kadardır veya ondan daha yakındır. Şüphe
yok ki, Allah Teâlâ her şeye kadirdir.”
(Nahl suresi ayet: 77)
وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا
قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا
“Ve onlar
mağaralarında üç yüz sene durdular, dokuz -sene- de arttırdılar. De ki: Ne
kadar durduklarını Allah Teâlâ daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybı onun
içindir. O ne güzel görür, ne güzel işitir!. Onlar için O’dan başka bir
yardımcı yoktur ve hükmünde hiç bir kimseyi ortak kılmaz.”
(Kehf
suresi ayet: 25-26)
تِلْكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنتَ تَعْلَمُهَا أَنتَ وَلاَ قَوْمُكَ مِن قَبْلِ هَـذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ
£; “İşte bu, gayıp haberlerindendir. Bunu sana vahy
ediyoruz. Bunu ne sen ve ne de kavmin
bundan evvel biliyordunuz. Artık sabret. Şüphe yok ki âkıbet sakınanlar
içindir.”
(Hud suresi ayet: 49)
وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَآئِـي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ مَا كَانَ لَنَا أَن نُّشْرِكَ بِاللّهِ مِن شَيْءٍ ذَلِكَ مِن فَضْلِ اللّهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَشْكُرُونَ
“Ve
babaları İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine tâbi oldum. Bizim için Allah'a
her hangi bir şeyi ortak koşmamız doğru olamaz. Bu -tevhit- bizim üzerimize ve
insanların üzerine Allah Teâlâ'nın bir lütfudur. Fakat insanların çoğu
şükretmezler.”
(Yusuf suresi ayet: 38)
قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللّهِ وَأَعْلَمُ مِنَ اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
“Dedi
ki: Ben derdimi ve üzüntümü ancak Allah Teâlâ'ya arz ederim, ve ben Allah
Teâlâ'dan sizin bilemiyeceğiniz şeyi bilirim.”
(Yusuf suresi ayet: 86)
اذْهَبُواْ بِقَمِيصِي هَـذَا فَأَلْقُوهُ عَلَى وَجْهِ أَبِي يَأْتِ بَصِيرًا وَأْتُونِي بِأَهْلِكُمْ أَجْمَعِينَ
“Şu
gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün. Görecek bir hâle gelir. Ve bütün
ailenizle beraber bana geliniz.”
(Yusuf suresi ayet: 93)
وَلَمَّا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ لَوْلاَ أَن تُفَنِّدُونِ
“Ne zaman ki, kâfile
ayrıldı. Babaları dedi ki: ben muhakkak Yûsuf’un kokusunu alıyorum. Eğer bana
bunaklık isnâd etmiyecek olsa idiniz elbet de beni tasdik ederdiniz-.”
(Yusuf suresi ayet: 94)
فَلَمَّا أَن جَاء الْبَشِيرُ أَلْقَاهُ عَلَى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصِيرًا قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ مِنَ اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
¡ “Ne vakit ki müjdeci geldi, onu yüzünün üzerine koydu,
hemen görür hâle döndü. Dedi ki: Ben size dememiş mi idim ki, sizin Allah
tarafından bilmeyeceklerinizi ben bilirim.”
(Yusuf suresi ayet: 96)
a=¦† • ‰ ©é¡1¤Ü ¤å¡ß ë ¡é¤í † íå¤î 2 ¤å¡ß ¢Ù¢Ü¤ í ¢é £ã¡b Ï §4ì¢ ‰
¤å¡ß ó¨š m¤‰a ¡å ß ü¡a a=¦† y a ¬©é¡j¤î Ë ó¨Ü Ç ¢Š¡è¤Ä¢í 5 Ï ¡k¤î ̤Ûa ¢á¡Ûb Ç
a¦… † Ç §õ¤ó ( £3¢× ó¨–¤y a ë ¤á¡è¤í † Û b à¡2Âb y a ë
¤á¡è¡£2 ‰ ¡püb ¡‰ aì¢Ì ܤ2 a ¤† Ó ¤æ a á Ü¤È î¡Û
“Gaybı bilendir, fakat
gaybı üzerine bir kimseyi apaçık haberdar etmez. Ancak -bildirmeyi- dilediği
Peygamber müstesnâ, çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler sevk eder.
Rab'lerinin gönderdiklerini hakkıyla eriştirmiş olduklarını bîlmesi için -öyle
gözcüler tayin buyurulmuştur.- Ve onların yanlarında olanı ilmen kuşatmıştır,
ve her bir şeyi adeden sayıp bilmiştir.” (Cin suresi ayet: 26-28)
وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ
وَرَسُولاً إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنِّي قَدْ جِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ أَنِّي أَخْلُقُ لَكُم مِّنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللّهِ وَأُبْرِئُ الأكْمَهَ والأَبْرَصَ وَأُحْيِـي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللّهِ وَأُنَبِّئُكُم بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
“Ve ona yazmayı ve
hikmeti ve Tevrat ile İncil'i talim buyuracaktır. Ve İsrail oğullarına
peygamber gönderecektir. Ben size muhakkak bir mucize ile Rabbiniz tarafından
geldim. Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi birşey icat ederim, sonra ona üfürürüm,
O da Allah Teâlâ'nın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben Allah'ın izniyle anadan
doğma körü ve alacalık hastalığına tutulanı iyi ederim, ve ölüyü diriltirîm,
ve size evlerinizde ne yediğinizi ve ne biriktirdiğinizi de haber veririm.
Şüphe yok ki, bunda sizin için bir alâmet vardır. Eğer siz mü'minler iseniz.”
(Ali imran suresi ayet: 48-49)
Sayın Bayındır,
yukarıdaki ayeti kerimelere ilaveten; bu
okuyacağınız ayeti kerimeye ne diyeceksiniz?
وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَنِينٍ
“Ve O, (Peygamber)
gaybe ait hususta cimri değildir.”
(Tekvir suresi ayet: 24)
Ayetteki
“gayb” dan kasdedilen mana, duyu organlarıyla idrak edilemeyen ve fakat
inanılması gereken iman esaslarını içine almaktadır. Allah Resulünün onlar
hakkında cimri davranmadığı, yani herhangi bir şeyi gizlemediği açıklanmıştır.
Not: 2
Resulâllahın Cibrîli ufuku mübînde bu
görüşü sureti hakîkıyyesi ile görüşüdür ki Hıradan sonra olmuştu. Arz ve Semâ
arasında kürsî üzerinde Allah Tealânın halk eylediği surette gördü, altı yüz
cenahı vardı diye rivayet olunmuştur. İbni Cerîr de İbni Humeydin Cerîr
tarikıyle Atâdan, Âmirden rivayetinde demiştir ki Peygamber sallâllahü aleyhi
vesellem Cibrîli kendi suretinde bir kere görmüştü. Diğerlerinde dihye denilen
bir recül suretinde gelirdi, kendi suretinde gördüğü gün ise gelmiş, bütün ufku
sedd etmişti, üzerinde dür ta'lık olunmuş yeşil bir sündüs vardı. «
7¡åî©j¢à¤Ûa
¡Õ¢Ï¢üb¡2 ¢ê¨a ¤ Ô Û ë » Kavli ilâhîsi
Sh:»5622 budurgça. Lâkin Vennecmi
Sûresinde «
ó¨è n¤ä¢à¤Ûa ¡ñ ¤¡ ¤ä¡Ç
=ô¨¤¢a ¦ò Û¤ ã ¢ê¨a
¤ Ô Û ë » diye müsarrah olduğu üzere Resulullahın Cibrîli sureti
hakikıyyesiyle Sidrei müntehânın yanında bir kere daha görmüş olduğu da
muhakkaktır. Nitekim Taberanî ve İbni Merduyenin tahric ettikleri vechile İbni
Abbas’tan buradaki rü'yetin Sidrei münteha yanındaki rü'yet olduğu da rivayet
edilmiştir. Bu surette ufukı mübîn Sidrei münteha demek olur. Halbuki Sidrei
müntehadaki görüş ufukı a'lâda istivadan başka nezleten uhrâ daki görüş olduğu
Vennecmide tasrih edilmiş bulunduğu için ufukı mübîn ufukı a'lâdan başka olmak iktiza eder. Şu halde burada zikr
olunan rü'yet iki rü'yetin ikisine de şamil olmak ve iki rivayeti de cami'
bulunmak üzere ufukı mübîn, ufukı a'lâ ile Sidrei müntehadan e'amm mülâhaza
edilmek daha muvafık olacaktır. Allahü a'lem İbni Abbas’ın muradı da bu olmak
gerektir. Bu hususta Sûrei Necim daha mufassal olduğundan nüzulü gerek evvel
olsun gerek sonra buradaki rü'yet ona göre tefsîr edilmek lâzım gelir. Ya'ni
Resulullahın Cebrâili hakikî hilkati ile iki kerre görmüş olduğu muhakkaktır. . ì¢ç b ß ë ve o - ya'ni sahibiniz¡k¤î ̤Ûa ó Ü Ç gayb üzerine - ya'ni kendisine öyle vahiy geldiğine
ve sair umurı gaybiyyeye dair vermiş olduğu haberler gibi sizin hiss-ü
tecribenize dahil olmamış bulunan gaybe âid hususatta§åî©ä ¡2 danîn de değildir. -
DANÎN, Buhl
demek olan «danndan» fe'îldir. Fail ma'nasına da mef'ul ma'nasına da olabilir.
Yani o meşhudünüz olan hususatta bahîl olmadığı gibi gayba dâir olan hususatta
da kıskanç değildir. Almış olduğu vahyi tebliğ etmekte ve sizin müşahedenizden
ve ilminizden gâib bulunan bilmediğiniz şeyleri haber verip bildirmekte
bahillik etmez, gayb taslayan, gayb furuşluk eden kâhinler veya bildiğini
ücretsiz belletmeyen kimseler gibi ücret almak sevdâsiyle kıskançlık yapmaz.
Binaenaleyh onun hakkında cerri menfaat gibi bir garaz ve töhmet de mevzubahis
olamaz. Maznun ma'nasına olduğuna göre de şöyle demek olur. Meşhudunuz olan
ahvalde akl-ü fazîleti ma'lûmunuz olan o zatı Muhammedî gaybe karşı
kıskanılacak kimse değildir. Onun gaybdan haber vermesi, vahy alması, sizin
bilmediğiniz şeyleri bilmesi çok görülmez. Onu o yüksek fıtrat ve ahlâkta
yaratan Allah tealânın canibi gaybından vahy-ü risaletle müşerref kılmasında
kendisine kıskanılacak, çok görülecek bir şey değildir.
(Hak Dini Kur’an Dili Elmalılı.M.Hamdi
Yazır Sh. 5621-5623)
Hadis :1
ـ4129 ـ4ـ
وعن أبي هريرة
رَضِيَ
اللّهُ
عَنْهُ قال:
]حَفِظْتُ
مِنْ
رَسُولِ اللّهِ #
وِعَاءَيْنِ
فَأمَّا
أحَدُهُمَا
فَبَثَثْتُهُ
فِيكُمْ.
وَأمَّا
اŒخَرُ فَلَوْ
حَدَّثْتُكُمْ
بِهِ
لَقَطَعْتُمْ
هذَا
الْبَلْعُومَ[.
أخرجه
البخاري.وقال
»البلعوم«
مجرى الطعام .
(4129)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan iki kap ilim hıfzıma
aldım. Bunlardan birini aranızda neşrettim. Ama diğerini
söyleyecek olsam
şu gırtlağımı kesersiniz."
[Buhârî,
İlm 42.]
AÇIKLAMA:
Ebu Hüreyre
hazretleri, burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' dan öğrendiği
hadislerden bir kısmını rivayet etmekten çekinerek ketmettiğini belirtmektedir. Ülemâ,
neşredilmeyen ilmin, kötü emirlerin isim ve
ahvalini ve çıkacakları zamanı beyaneden hadisler olduğunu söylerler.
Ebu Hüreyre'nin bunların
bazılarına kinâye yoluyla işaret
ettiği, ama tasrih etmekten korktuğu söylenmiştir. Mesela
şu sözü onlardan biridir: اَعُوذُ
بِاللّهِ
مِنَ رَأْسِ
السِّتِّينَ
وَاِمَارَةِ
الصِّبْيَانِ
"Altmışın başından
ve çocuğun başkanlığından Allah'a sığınırım." Bununla Yezîd İbnu Muâviye'nin hilafetine işaret ettiği belirtilir. Çünkü, onun
hilafeti hicretin 60. yılında idi. Allah Ebu Hüreyre'nin duasını kabul etmiş
ve ruhunu bir yıl önce kabzetmiştir
Ebu Hüreyre,
"Gırtlağımı keserdiniz" sözüyle, zalim idarecileri kastetmişti Ayıplarını işitmekten rahatsız
olarak, hayatına kıyacaklarından korktuğunu belirtmiştir
Hz. Ebu
Hüreyre (radıyallahu anh)'ın rivayetten çekindiği fitne ile ilgili
hadisleri, "Herkes hayırdan
sorarken, gelip bana bulaşır
mı korkusuyla ben
şerden sorardım" diyen Huzeyfe (radıyallahu anh), kısmen rivayet etmiştir. Ebu Hüreyre'nin haklılığını, yani Resulullah'ın fitne ilgili olarak çok sayıda ve pek teferuatlı açık
beyanlarının bulunduğunu anlamak için, Ebu Dâvud'da yer
alan bir Huzeyfe hadisini kaydediyoruz. Der ki: "Vallahi
bilemiyorum, arkadaşlarım gerçekten unuttular mı, yoksa unutmuş mu görünüyorlar. Vallahi Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm), Kıyamete kadar gelecek ve adamlarının sayısı üçyüz ve daha fazla olacak bütün fitne
başlarını bize adıyla, babasının ve kabilesinin adıyla zikretti."(Kütübü Sitte Terc c.11,s:514)
Hadis:2
ـ2ـ وعن
أبى هريرة
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُ قال: ]إنَّ
نَبِىَّ
اللّهِ # قالَ:
إذَا قَضَى
اللّهُ تعالى
ا‘مْرَ في
السَّمَاءِ
ضَرَبتِ
المََئِكَةُ
عَلَيْهِمُ
السََّمُ
بِأجْنِحَتِهَا
خُضْعَاناً
لقولِهِ
كأنَّهُ
سِلْسِلَةٌ عَلَى
صَفْوَانٍ
فإذا فُزِّعَ
عَنْ قُلُوبِهِمْ
قَالُوا
مَاذَا قَالَ
رَبُّكُمْ؟
قَالُوا
لِلَّذِى
قَالَ
الْحَقَّ
وَهُوَ الْعَلِىُّ
الْكَبِيرُ
فَيَسْمَعُهَا
مُسْتَرِقُ
السَّمْعِ، وَمُسْتَرِقُوا
السَّمْعِ
هكذَا
بَعْضُهُ فَوْقَ
بَعْضٍ،
وَوَصَفَ
سُفْيَانُ
بِكَفِّهِ
فَخَرَّقَهَا
وَبَدَّدَ
بَيْنَ أصَابِعِهِ
فَيَسْمَعُ
الْكَلِمَةَ
فَيُلْقِيهَا
إلى مَنْ
تَحْتَهُ
حَتَّى
يُلْقِيهَا عَلى
لِسَانِ
السَّاحِرِ
أوِ
الْكَاهِنِ
فَرُبَّمَا
اَدْرَكَهُ الشِّهَابُ
قَبْلَ اَنْ
يُلْقِىهَا،
وَرُبَّمَا
ألْقَاهَا
قَبْلَ أنْ
يُدْرِكَهُ. فَيَكْذِبُ
مَعَهَا
مِائَةَ
كَذْبَةٍ.
فَيُقَالُ
ألَيْسَ قَدْ
قَالَ لَنَا
يَوْمَ كَذَا
وَكَذَا
وَكذَا
وَكذَا؟
فيُصَدَّقُ
بِتِلْكَ
الْكََلِمَةِ
الَّتِى
سُمِعَتْ
مِنَ
السَّمَاءِ[.
أخرجه
البخارى
والترمذى .
754)-
Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki:
"Allahu
Teâla Hazretleri semâda bir işin yapılmasına hükmetti mi, Rabb-i Teâla'nın sözüne ihtiramla, melâike
(aleyhimüsselam) korku ile kanatlarını birbirine vururlar. Rabb Teâla'nın işitilen sözü düz bir kaya üzerinde
(hareket eden) zincirin sesi gibidir. Meleklerin kalplerinden korku açılınca (Cebrail ve Mikail gibi
mukarreb meleklere):"
“Rabbiniz
ne buyurdu?" diye sorarlar. Onlar da:
"-
Allah Teâlâ hazretleri hakkı söylemiştir. Zaten O, yüce ve
uludur" derler. O'nun sözünü, kulak kabartan (şeytanlar gizlice) işitir. Kulak hırsızı
şeytanlar (yerden göğe kadar)
birbirlerinin üstünde (zincirleme) dizilmiş ve kulak hırsızlığına hazırlanmış bulunur.
- Süfyan (İbnu Uyeyne) eliyle
tarif etti: Parmaklarını önce (üst üste) dizdi, sonra açtı- (En üstteki, ilâhî kelamı işitir ve alttakine verir, o da
kendi altındakine verir. Böylece gele gele sihirbaz
ve
kahinlerin diline kadar ulaşır. Bazan kelimeyi aşağıdakine vermeden önce bir
şahap,
şeytana ulaşır. Bazan
şahap kendisine isabet etmezden önce
kelimeyi aşağısındakine vermiş olur. (Sihirbaz ve kâhinler
kendilerine bu
şekilde ulaşan hırsızlama habere) yüz kadar da
kendileri ilâve ederek yalanlar düzerler.
Emr-i
İlâhî yeryüzünde tahakkuk edince halk kendi arasında: "Bu işin olacağı bize daha önce falan falan günlerde
haber verilmemiş miydi?" derler. Böylece, semada (kulak hırsızlığı yoluyla) işitilmiş olan haber böylece tasdik
edilir."
[Buharî, Tefsir, Sebe 1, Hicr 1; Tirmizî,
Tefsir, Sebe, (3221).]
AÇIKLAMA:
Bu
rivayet, akşamları berrak havalarda gökyüzünde seyrettiğimiz
ve yıldız kayması dediğimiz hayretengiz hadiseye
parmak basmakta ve bir açıklama sunmaktadır. Yıldız kayması dediğimiz
şey Kur'ân ve hadisin dilinde
şahap kelimesiyle ifade edilmiştir.
Şahap lügatte
parlak ateş
şulesi manasına gelir. Kur'an dilinde bu
şahaplar, bazı
semavî makamlara yükselmek isteyen
şeytanlardan o makamların korunması
için melekler tarafından
şeytanlara atılan
şuleli ateş
mermilerdir.
Yıldız kaymaları,
ilmen kesin bir açıklamaya
henüz kavuşamamıştır. Umumiyetle kabul edilen izaha göre, semada parçalanan yıldızlar sebebiyle göktaşları
mevcuttur, serseriyâne dolaşır.
Bunlardan bir kısmı zamanla arzın câzibesine (yerçekimine) kapılarak hızla atmosfere girer. Çok hızlı girdiği için hava tabakasında, sürtünme sonucu
ısınır ve yanar. Çok büyükleri yanıp tükenmezden arza kadar ulaşırlar. Bunlara meteor taşı denir. Nâdir de olsa meteor tâbir
edilen bu göktaşları yeryüzüne düşmüş ve geniş
çukurlar bile açmışlardır. Bu ilmî tasvir Kur'ân'da geçen "şihâbu'ssâkıb = delip geçen alev" (Saffât, 10)
tâbirine
Bu ilmî
tasvir Kur'ân'da geçen "şihâbu'ssâkıb = delip geçen alev" (Saffât, 10)
tâbirine muvafık düşmektedir.
Yukarıdaki rivayet, esas itibariyle Sebe
suresinin 23. âyetini izah etmektedir ve
bu maksatla Kitabımız buraya
almıştır. Mezkur ayet-i kerime meâlen
şöyledir:
"Allah'ın katında kendisine izin verilenden başka kimse
şefaat edemez. Sonunda, gönüllerindeki
korku giderilince birbirlerine: "Rabbiniz ne söyledi?" diye sorarlar.
"Hak söyledi" derler. O, yücedir, büyüktür."
Bu
rivayet, ayrıca
şu âyete de açıklama getirmektedir: "Andolsun
ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları seyredenler için tezyin ettik. Onları kovulmuş her
şeytandan koruduk. Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa, parlak bir ateş onu kovalar"
(Hicr, 16-18).
Bu âyet-i
kerimeyi biraz daha açıklayıcı mahiyette olan
şu
âyet de mezkur rivayet tarafından
açıklığa kavuşturulmuş olmaktadır: "Biz
şu yakın göğü yıldızlarla süsleyip donattık. Ve inatçı her
şeytandan koruduk. Onlar Mele-i A'lâ'yı (yani büyük meleklerin teşkil ettikleri cemaati) dinleyemezler.
Onlar kovulmak için her taraftan (şihâb yaylımına) tutulurlar. Onlar için (âhirette de)
dâimî bir azab vardır.
Ancak onlardan çalıp çarpan bulunur. Onu da (gökten yere doğru)
delip geçen bir alev takip eder" (Saffât, 6-10).(Kütib-i Sitte Tercümesi
C.4 S.203-205)
ـ4927 ـ6ـ
وعن ابن مسعود
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال
رَسُولُ
اللّهِ #:
لَيْسَ مِنْ
نَفْسٍ
تُقْتَلُ
ظُلْماً إَّ
كَانَ عَلى
اِبْنِ آدَمَ
ا‘وّلِ كِفْلٌ
مِنْ
دَمِهَا،
‘نّهُ أوّلُ
مَنْ سَنّ
القَتْلَ[.
أخرجه الخمسة
إ أبا داود. »الكفل«
الحظ والنصيب
.
(4927)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Yeryüzünde haksız yere öldürülen bir insan yoktur ki kâtilin günahından bir misli Hz. Adem'in ilk oğluna (Kabil'e) gitmemiş olsun. Çünkü o, haksız öldürme yolunu ilk açandır."
[Buhârî, Diyât 2, Enbiya 1, İ'tisam
15; Müslim, Kasâme 27, (1677); Tirmizî, İlm 14, (2675); Nesâî, Tahrim 1, (7,
82).]
AÇIKLAMA:
Hadis, haksız yere cana kıymaktan nehiy mevzuunda ziyadesiyle açık ise de, hadiste temas
edilen Hz. Adem'in iki oğlu meselesi ile ilgili bazı teferruatı bu vesile ile
kaydedeceğiz. Sunacağımız kıymetli bilgileri İbnu Hacer el Askalanî'nin
Fethu'l-Bârî adlı Buhârî Şerhinden alıyoruz. Buna göre:
1- Hz. Adem'in
ilk oğlundan murad ulemânın
ekseriyetine göre Kabil'dir. Ancak aksini
söyleyenler de mevcuttur. Mesela el-Kadı Cemâlü'd-Din İbnu Vasıl, Tarih'inde demiştir ki: "Hz. Adem'in öldürülen oğlunun
ismi Kabil'dir. Kabil ismi de kurbanın kabul edilmesinden iştikak etmiştir." Ancak onun ismine
قابِن
(Kabin) de denmiştir. Kaf harfinden sonra uzatma elifi
olmadan Kabin
قَبِنْ(
diyen de olmuştur. Taberî, İbnu Abbas'tan tahric ederek
şunu kaydeder.
"Bu iki oğlanın
durumu
şudur:
"Onlar zamanında
kendilerine tasadduk edilecek fakir kimse yoktu. Kişi Allah'a yakınlık maksadıyla kurban sunardı. Sunulan bu
kurban Allah tarafından
kabul edilince bir ateş
iner ve onu yakardı,
kabul edilmemişse
yakmazdı."
Hasan Basri'den de
şunu
kaydeder: "Habil-Kabil kıssasında geçen iki kardeş, Hz. Adem'in sulbünden değillerdi. Benî İsrail'den
iki kardeş
idi." Mücâhid'den İbnu Ebi Nüceyh'in rivayetine göre der ki: "Onlar,
Hz. Adem'in sulbünden öz evladları idi." İşte meşhur olan görüş budur. Bu görüşü, sadedinde olduğumuz sahih hadis, oğulu, ilk
olmakla tavsif etmek suretiyle te'yid eder. Yani Hz. Adem'in doğan ilk oğlu. Denir ki: "Hz. Adem'in cennette,
ondan ve ikiz eşinden
başka çocuğu doğmadı. Bu cennette doğmuş olmakla kardeşi Habil'e karşı: "Biz cennet çocuklarıyız, siz ise yeryüzü çocuklarısınız" diye iftihar etmeye, böbürlenmeye kalktı." İbnu İshak bu hâdiseyi el-Mübtede
adlı eserde zikretti.
Yine
Hasan Basrî'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki:
"Bana zikredildiğine göre, öldürüldüğü zaman yirmi yaşında idi. Kardeşi Kabil ise yirmi beş yaşında idi.
"Habil
ismi Hibetullah'tan gelir.
Habil öldürülünce,
Hz. Adem çok üzüldü. Bundan sonra Şîs doğdu, mânası Atiyetullah (Allah'ın ihsanı) demektir. Hz. Adem'in zürriyeti ondan intişar etti.
es-Sa'lebî der
ki: "Kur'an-ı
Kerim'i iyi bilen alimlerin zikrine göre, Hz. Havva, Hz. Adem'e yirmi batında kırk çocuk doğurmuştur. Bunların ilki Kabil ve kız kardeşi İklîma idi. Sonuncusu da Abdu'l-Muğîs ve
Emetu'l-Muğîs idi. Hz. Adem, çocuk ve torunları kırk bine ulaşıncaya kadar ölmedi. Sonra hepsi helak oldu ve Tufan'dan sonra sadece Nuh'un zürriyeti baki kaldı. Bu
da Şîs neslindendi. Allah Teala Hazretleri
şöyle buyurmuştur:
وَجَعَلْنَا
ذُرّيّتَهُ
هُمُ الْبَاقِينَ
"Biz dünyada
yalnız onun neslini devam ettirdik"
(Saffat 77).
Gemide Hz.
Nuh'la birlikte seksen kişi
vardı. Bunlara
Kur'an-ı
Kerim'de
ومَا
آمَنَ مَعَهُ
إّ قَلِيل
"Zaten onun yanında pek az iman eden vardı" (Hud 40) ayetiyle işaret edilmiştir. Bununla beraber, yeryüzünde sadece Nuh'un
nesli baki kaldı.
Çoğalıp yeryüzünü
doldurdular."
2- Kabil'in
kardeşini öldürüş tarzı ve öldürdüğü yerle ilgili bazı rivayetler de mevcuttur.
Buna göre, taşla
başını ezmiştir. Hâdise Sevr dağında, Akabetu Harra'da,
"Hind"de, "Basra"da büyük mescidin yerinde cereyan etmiştir.(Kütübü
Sitte terc..14,135-136)
ـ4844
ـ3ـ وعن أبي
هريرة رَضِيَ
اللّهُ
عَنْهُ قال:
]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #:
تَحَاجَّ
آدَمُ وَمُوسى
عَلَيْهِمَا
السََّمُ.
فقَالَ لَهُ
مُوسى: أنْتَ
الَّذِى
أخْرََجْتَ
النَّاسَ
مِنَ الْجَنَّةِ
بِذَنْبِكَ
وَأشْقَيْتَهُمْ.
فَقَالَ
آدَمُ
لِمُوسى:
أنْتَ
الَّذِى
اصْطَفَاكَ
اللّهُ
بِرِسَاَتِهِ
وَبِكََمِهِ،
أتَلُومُنِي
على أمْرٍ
كَتَبهُ
اللّهُ
عَليَّ
قَبْلَ أنْ يَخْلُقَنِي؟
قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #
فَحَجَّ
آدَمُ مُوسى[.
أخرجه الستة إ
النسائي.»المحاجة«
المجادلة
والْمُخاصمةُ
.
(4844)-
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular
ki:
"Hz.
Adem ve Musa aleyhimasselam münakaşa ettiler.
Musa, Adem'e:
"İşlediğin günahla
insanları cennetten çıkaran ve onları
şekavete (bedbahtlığa) atan sensin değil mi!" dedi. Adem de Musa'ya:
"Sen, Allah'ın risalet
vermek suretiyle seçtiği ve hususi kelamına mazhar kıldığı kimse ol da, daha yaratılmamdan [kırk yıl] önce Allah'ın bana yazdığı bir işten dolayı beni ayıplamaya kalk (bu olacak
şey değil)!"
diye cevap verdi." Resulullah devamla dedi ki:
"Hz. Adem Musa'yı ilzam etti!"
[Buhârî, Kader 11, Enbiya 31,
Tefsir, Taha 1, 3, Tevhid 37; Müslim, Kader 13, (2652); Muvatta, Kader 1, (2,
898); Ebu Davud, Sünnet 17, (4701); Tirmizî, Kader 2, (2135).]
AÇIKLAMA:
1- Bu rivayette mevzubahis olan münakaşa hâdisesinin zamanı ve yeri
hususunda farklı mütalaalar ileri sürülmüştür:
* Bazı alimler:
"İstikbale matuftur. Yani ahirette
cereyan edecektir. Vukua geleceği kesin olduğu için mazi sigasıyla vürud etmiştir" demiştir.
* Bazı alimler, dünyada
ve Hz. Musa devrinde cereyan ettiğini, Cenab-ı Hak, Hz.
Musa'nın Adem aleyhisselam'ı görme talebi üzerine, onu dirilterek karşılaştırmış olabileceğini söylemiştir.* Bazı alimler, bu iki peygamberin berzah aleminde karşılaşmış olabileceklerini söylemiştir. Bu durumda Hz. Musa'nın vefatından sonra ruhları semada karşılaşmış olmalıdır.
* İbnu'l-Cevzî, bunun bir darb-ı mesel olabileceği ihtimali üzerinde de durmuştur. Bu durumda mâna
şudur: "Eğer
onlar karşılaşsalardı, aralarında böyle bir
tartışma geçecekti. Bu temsilde Hz. Musa'nın zikredilmiş olması, ağır tekliflerle
gönderilen ilk peygamber olması sebebiyledir."
Haberin izhar ettiği müşkilatı gözönüne alan İbnu'l-Cevzî der ki: "Bu haber, sahih bir
hadisle sabit olması
sebebiyle, mahiyetine muttali olunamasa
bile, inanılması gereken
hususlardandır. Mânasının hakikatını kavrayamamış olsak bile
kabul etmemiz gereken meselelerin ilki bu değildir. Kabirdeki azab ve nimetle
ilgili haber bunlardan bir diğeridir. Herhangi bir meselenin izahını yapmakta müşkilat çekecek olsak geriye teslim olmak kalır." İbnu Abdilberr der ki: "Buna göre bu çeşit meselelerde teslim esastır. Tahkik
etmek için üzerinde durulmaz. Zîra bu çeşit meselelerde
bize pek az bir ilim verilmiştir."
2- Sadedinde olduğumuz rivayette, Hz. Adem'in kaderinin
yaratılmazdan önce yazıldığı mevzubahistir. Bir başka rivayette 40 yıl önce
sarahati vardır. İbnu't-Tîn: "Kırk yıldan
murad, ayet-i kerimede geçen
اِنِّى
جَاعِلٌ
فِى
اَْرْضِ
خَلِيفَةً
"Ben yeryüzünde bir halife
yaratacağım" (Bakara 30) ifadesi ile Hz.
Adem'e ruhun üflenmesi arasında geçen müddettir."
Bazıları: "Bu müddetin
başlangıcı levhalara yazılma zamanıdır. Sonu da Hz. Adem'in yaratılma zamanıdır" demiştir. İbnu'l-Cevzî der ki: "Allah'ın kadim olan ilmi, ma'lumatın tamamını mahlukatın hiçbiri yaratılmazdan önce kuşatmış
idi. Ancak bunları farklı zamanlarda yazdı. Nitekim
Sahih-i Müslim'de gelmiştir ki:
"Allah miktarları, arz ve
semavatı yaratmazdan elli bin yıl önce takdir etmiştir." Öyleyse,
bilhassa Hz. Adem'in kıssasının, yaratılışından kırk yıl önce yazılmış olması caizdir. Bu
miktar, ona ruh üflenmezden önce toprak
olarak bekleme müddeti de olabilir, bu da caizdir. Nitekim yine Sahih-i Müslim'de
geldiğine göre, Hz. Adem'in toprak halinde
şekillenmesi
ile ona ruhun üflenmesine kadar kırk yıl müddet geçmiştir. Bu hal,
bir küll olarak miktarların semavat ve
arzın yaratılışından elli bin yıl önce yazılmış olmasına muhalefet
etmez."
Mâzirî de
şunu söyler:
"Zahir o ki: Bundan murad Allah bunu,
Hz. Adem'in yaratılışından kırk yıl önce yazmış olmasıdır. Fakat bundan
şunun kastedilmiş olması muhtemeldir; "Allah bunu meleklere izhar etti veya bu tarihi
izafe ettiği bir fiilde bulundu. Aksi takdirde Allah'ın meşieti ve
takdiri kadimdir." En doğrusu da
şudur: Hz. Adem'in "Allah bunu, beni
yaratmazdan önce bana takdir
buyurdu"
şeklindeki sözü ile "Tevrat'ta
bunu yazdı" demeyi kastetmiş olmasıdır. Çünkü bir başka rivayette
şöyle gelmiştir:
ز
فَكَمْ
تَجِدُ فِى
التَّوْرَاةِ
اَنَّهُ
كُتِبَ
عَلَىَّ
الْعَمَلُ
الَّذِى عَمِلْتُهُ
قَبْلَ اَنْ
اُخْلِقَ
قَالَ بِاَرْبَعِينَ
سَنَةٍ"Hz.
Adem, Musa'ya sordu: "O yaptığın işin üzerime yazılması işinin, Tevrat'ta yaratılmamdan kaç yıl önce vuku bulduğunu gördün?"
Hz. Musa: "Kırk yıl!" diye
cevap verdi.
"Nevevî der ki: "Onun takdirinden murad Levh-i
Mahfuz'a veya Tevrat'a veya Elvah'a yazılmasıdır. Kaderin kendisinin kastedilmesi
caiz değildir. Çünkü o, ezelîdir. Hak Teala hazretleri, vukua gelecek
hadiseleri ezelden beri murad etmiştir."
3- HADİSTEN ÇIKARILAN
BAZI HÜKÜMLER:
* Kadı İyaz der ki: "Hadiste, Ehl-i Sünnet'in
"Hz. Adem'in çıkarıldığı cennet, müttakilere vaadedilmiş olan ve ahirette girecekleri ebediyet
cennetidir" iddiasına
hüccet var. Mu'tezile ve başka bazıları ise, o cennetin başka bir cennet olduğunu iddia ederler.
Onlardan bazıları daha da ileri gidip, o cennetin yeryüzünde
olduğunu ifade etmiştir.
* Hadis, hakkın ortaya çıkması için yapılacak münazarada delil ve hüccetler getirmenin,
bunların
açıklık kazanması için tevbih ve ta'rizde bulunmanın meşru olduğunu; levmin, bilen ve anlayan kimseye
kendisinde bu hallerin bulunmadığı kimselere nisbetle daha ağır geldiğini göstermektedir.
* Kişi kendinden büyükle, evlad babasıyla münazara edebilmektedir. Ancak bunun
meşru olması için, münazarada hakkın ortaya çıkması veya ilmin artması veya meselenin inceliklerine vukufiyet kazanılması gayesi güdülmelidir.
* Ehl-i Sünet için
kaderin varlığı ve kulların fiillerinin yaratılması gibi hususlara hüccet mevcuttur.
* Kişinin normalde hoş karşılanmayacak
bazı
davranışları, öfke ve üzüntü gibi bazı hallerinde hoş karşılanabilir. Bilhassa, öfkeli ve hiddetli bir
tabiata sahip olanlar daha çok müsamaha
ile karşılanır. Nitekim hadiste münazara esnasında inkarcılık hali galebe çalmış olan Hz. Musa'ya, Hz. Adem aleyhisselam, babası olmasına rağmen, sadece ismiyle hitap etmiş, ona bu halin dışında yer vermeyeceği
şeylerle hitap etmiş, bununla
birlikte Hz. Musa'nın
faziletini ikrar etmiş,
sonra münazarasına
devam edip, onun
şüphesini bertaraf edecek kendi hüccetlerini beyan etmiştir.”
(Kütübü Sitte
terc.C.14,S,28-31)
ـ4845
ـ4ـ وعن عُمر
بْنِ
الْخَطَّابِ
رَضِيَ اللّهُ
عَنْهُ قال:
]قَالَ رَسُول
اللّهِ #:
قَالَ مُوسى:
يَا رَبِّ
أرِنَا آدَمَ
الَّذِى
أخْرَجَنَا
وَنَفْسَهُ
مِنَ
الْجَنَّةِ،
فأرَاهُ
اللّهُ أبَاهُ
آدَمَ
عَلَيْهِ
السََّمُ
فقَالَ: أنْتَ
أبُونَا
آدَمُ؟
فقَالَ:
نَعَمْ.
فقَالَ: أنْتَ
الَّذِى
نَفَخَ
اللّهُ فِيكَ
مِنْ رُوحِهِ،
وَعَلَّمَكَ
ا‘سْمَاءَ
كُلَّهَا،
وَأمَرَ
الْمََئِكَةَ
فَسَجَدُوا
لَكَ؟ قَالَ:
نَعَمْ.
قَالَ: فَمَا
حَمَلَكَ
عَلى أنْ
أخْرَجْتَنَا
وَنَفْسََكَ
مِنَ
الْجَنَّةِ؟
فقَالَ آدَمُ:
وَمَنْ
أنْتَ؟ قَالَ:
أنَا مُوسى.
قَالَ: أنْتَ
الَّذِى
اصْطَفَاكَ
اللّهُ
بِرِسَاَتِهِ،
أنْتَ
نَبِىُّ
بَنِى
إسْرَائِيلَ
الَّذِى
كَلَّمَكَ
اللّهُ مِنْ
وَرَاءِ
الْحِجَابِ،
وَلَمْ
يَجْعَلْ
بَيْنَكَ
وَبَيْنَهُ
رَسُوً مِنْ
خَلْقِهِ؟
قَالَ:
نَعَمْ.
قَالَ: فَمَا
وَجَدْتَ
أنَّ ذلِكَ
كَانَ في
كِتَابِ
اللّهِ
قَبْلَ أنْ
أُخْلَقَ؟
قَالَ: بَلى.
قَالَ: فِيمَ
تَلُومُنِى؟
في شَىْءٍ
سَبَقَ مِنَ
اللّهِ الْقَضَاءُ
قَبْلِي.
قَالَ #
عِنْدَ ذلِكَ:
فَحَجَّ
آدَمُ مُوسى،
فَحَجَّ
آدَمُ مُوسى،
فَحَجَّ
آدَمُ مُوسى
عَلَيْهِمَا
السََّمُ[. أخرجه
أبو داود .
(4845)- Ömer İbnu'l-Hattab (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Musa aleyhisselam: "Ey Rabbim! bizi ve
kendisini cennetten çıkaran Adem'i
bize bir göster!" diye niyazda bulundu. Hak Teala ve Tekaddes hazretleri
de babası Adem
aleyhisselam'ı ona gösterdi.
Bunun üzerine Hz. Musa:
"Sen babamız Adem
misin?" dedi. Adem: "Evet!" deyince:
"Yani sen, Allah'ın kendi ruhundan üflediği kimsesin. Sana bütün isimleri öğretti,
meleklere emretti ve onlar da sana secde ettiler öyle değil mi?" diye
sordu. Adem yine: "Evet!" dedi. Hz. Musa sormaya devam etti:
"Öyleyse sen niye bizi ve kendini cennetten çıkardın?"
Bu soru üzerine Hz. Adem:
"Sen kimsin?" dedi. O: "Ben Musa'yım!" deyince:
"Yani sen, Allah'ın risalet vererek mümtaz kıldığı kimsesin. Sen
Benî İsrail'in peygamberi, perde gerisinde Allah'ın konuştuğu kimsesin.
Allah seninle kendi arasına mahlukatından bir elçi de koymadı değil
mi?" dedi. Hz. Musa "Evet!" deyine; Hz. Adem:
"Öyleyse sen, (bu söylediğin
şeyin) ben yaratılmazdan önce
Allah'ın (kader)
kitabında yazılmış olduğunu görmedin
mi?" dedi. Hz. Musa "Evet!" deyince:
"Öyleyse Allah'ın kazası (hükmü) benden önce cereyan etmiş bir
şey hakkında beni niye levmediyorsun?" dedi."
Aleyhissalâtu vesselâm, devamla:
"Hz. Adem, Musa'yı ilzam etti. Hz. Adem Musa'yı ilzam etti. Hz. Adem,
Musa aleyhimesselam'ı ilzam
etti" buyurdular."
[Ebu Davud, Sünnet,
17, (4702).]
“O, Allah’ın son Resulü
Hz.Muhammed:”
Vahiysiz konuşmayandır.
“O, Allah’ın son Resulü
Hz.Muhammed:” , Mir’ac ile Mescidi Aksadan
Sidre-yi Müntehaya yükselendir.
Orada Cenabı Hak tarafından kendisine: Hemen
-Allah Teâlâ'nın-
kuluna vahyettiğini vahyetti. Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı.
Onun gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız? And olsun ki,
O'nu - diğer bir inişinde de gördü. Sidret-ül Müntehanın yanında. Onun yanında
ise Cennetülme'va bulunmaktadır. O vakit ki, Sidreyi bürüyen bürüyordu. Göz ne
çevrildi ve ne de sınırı aştı. And olsun ki, Rab'binin en büyük âyetlerinden
-bir kısmını-gördü.”ayetiyle müjdelenendir.
“O, Allah’ın son Resulü
Hz.Muhammed:”İbni Abbasın bildirdiği gibi
Mirac’da Rabbini gören, iki yay arası kadar yaklaşan, gözlerinin gördüğünü
kalbi yalanlamayandır:
وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى
ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى
وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى
مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى
أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى
وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى
عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى
عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى
إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى
لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى
“Yıldıza; doğmaya
başladığı zaman and olsun ki. Arkadaşınız şaşırmadı ve bâtıla inanmadı. Ve
arzusuna göre söz söylemez. O başka değil, ancak bir vahydir, vahy olunuverir. Onu
kuvvetleri pek şiddetli olan öğretmiştir. Bir kuvvet sahibi ki, hemen
dosdoğru göründü. Ve o, en yüksek bir semâ kıyısında idi. Sonra yaklaştı da
aşağıya iniverdi. Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi. Hemen -Allah
Teâlâ'nın- kuluna vahyettiğini vahyetti. Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı. Onun
gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız? And olsun ki,
O'nu diğer bir inişinde de gördü.
Sidret-ül Müntehanın yanında. Onun yanında ise Cennetülme'va bulunmaktadır. O
vakit ki, Sidreyi bürüyen buyuruyordu. Göz ne çevrildi ve ne de sınırı aştı.
And olsun ki, Rab'binin en büyük âyetlerinden -bir kısmını-gördü.”
(Necm suresi ayet: 1-18)
“O, Allah’ın son
Resulü Hz.Muhammed:” “İsra ve mirac” ile
Arş-ı alaya Rabbi tarafından davet
edilip en üst mekanda Rabbi ile sohbet edip en yüce alemleri seyrettirilen en
ulvi sırlara ve hikmetlere vakıf kılınandır.
Sayın Bayındır yukarıya
aldığın onlarca ayeti kerime ve hadisi şeriflerden sonra hala:
“Resuller
gaybı bilmezler” diyebilecek misiniz ?
Bu görüşümüzü doğrulayan en açık örnek ayet şudur:
لاَّ تَجْعَل مَعَ اللّهِ إِلَـهًا آخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُومًا مَّخْذُولاً
وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِندَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُل
لَّهُمَآ أُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُل لَّهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا
وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُل رَّبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا
“Allah ile birlikte bir ilâh daha tanıma! Sonra kınanmış
ve kendi başına terkedilmiş olarak kalırsın. Rabbin, sadece kendisine kulluk
etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan
biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile
deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle
üzerlerine kanat ger ve: "Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse,
şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!" diyerek dua et”
(İsra
Suresi ayet: 22-24)
Peygamberimiz Efendimize bilmeden
gölge düşürmek isteyen sözüm ona ilim ve kitap sahibi birçok kimseler, Bu gibi
ayetlere dayanarak :” Görüyor
musunuz! Allah (c.c.) Resulünü bu
şekilde tehdit ediyor !”
diyebiliyorlar. Halbuki siz onlara sorsanız; sizin inandıktan sonra tekrar
dinden çıkıp putlara tapma ihtimaliniz var mıdır? Cevap olarak şöyle
söyleyeceklerdir: “Hayır mümkün
değil milyarda bir ihtimal yoktur.” Şimdi bunlara
sorarız: Siz bu tehdidi kendinize yakıştırmıyorsunuz da; Rahmetenlil alemin olduğu ve en güzel ahlak ve en güzel
örnek olduğu ayetlerle
bildirilen Allah’ın Resulüne nasıl
yakıştırıyorsunuz?
Ayetin son bölümünü tekrar alıyorum:
“Ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde
emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa,
kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz
söyle. Onları esirgeyerek
alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: "Rabbim! Küçüklüğümde onlar
beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!"
diyerek dua et”
Onlara tekrar soruyoruz: Resulullah
efendimizin yani sevgili peygamberimizin yaşlanmış annesi, babası var mıydı
?
Yine herkes biliyor ki; peygamberimiz
efendimiz; doğmadan iki ay evvel babası Abdullah’ı, altı yaşında iken de annesi
Amine’yi kaybetmiş yetim ve öksüz kalmıştır. Bundan sonra iki sene dedesi Abdulmuttalib’in
yanında kalmış; Abdulmuttalib de vefat edince amcası Ebutalib’in yanında
büyümüştür.
Gerçek bu iken kendilerine aslan payı ayırabilmek için
bilmeden konuşan ve yazanları Cenabı Allah affetsin.
Bu ayetin doğru yorumunu, örnek olarak birkaç tefsirden
buraya alıyorum.
İşte
birkaç örnek;
1)
Elmalılı Hamdi
YAZIR. Hak Dini Kur’an Dili isimli tefsirinde: “Ey İnsan! diye başlıyor
ve devam ediyor. (Cld.5 Sh.3174.)
2)
Konyalı Mehmet
VEHBİ, Hulasatül Beyan isimli tefsirinde ise; “yani amelinden ahiret murat
etmek ve amelinden menfaat görmek, imana mütevakkıf olunca, ey hitaba
kabiliyetli olan İNSAN! Sen Allah’ la beraber başka bir ma’bud’ a ibadet ve
Allah’ tan gayrı Ma’budun vücudunu kabul etme ki, nas indinde ve Allah Teala
huzurunda melum, mahzun ve yardımsız oturmayasın... Fahri RAZİ’ nin beyanı veçhile
“Bu ayetteki hitap, zahiren Resulullah’ a ise de, hakikatte hitap ümmetinedir.
Yahut mutlaka insana hitaptır. Çünkü Resulullah bütün measiden masum olduğu
gibi, şirkten masum olduğu evleviyetle sabit olduğundan, Resulullah’ ın, İlah’
ı aharın vücudunu itikad etmesi me’ lum ve mezmum olarak oturması mutasavver
olamaz”
(Cld. 8 Sh. 2966.)
3)
Aynı ayeti
kerimede Seyyit KUTUB’ un, Fi Zilal-il Kur’an isimli tefsirinde şöyle izah
ediliyor: “Şirk yasak ediliyor ve Allah’ a şirk koşmanın korkunç neticesi
bildiriliyor. Emir umumi olmakla beraber, ayette müfret sığasıyla
kullanılmıştır. Böylece HER FERT hitabın bizzat kendisine yapıldığının, emrin
kendisine geldiğinin şuuru içine girmektedir. İtikad hususunda bizzat mes’
uldür...
(Cld. 9 Sh. 304)
4)
Bu alimlerimizin izahıyla da
mevzu aydınlatılmış oldu. Allah cümlemize güzel anlayışlar ihsan etsin.
Sayın Bayındır !
Şimdi Peygamberimiz
efendimizin; bütün özelliklerini ayet ve hadislerle ifade etmeye çalışan,
yıllarca önce yazmış ve yayımlamış olduğum bir Şiirimi buraya alıyorum:
Tam beşyüz yıldan fazla,
geçmişti ki İsa’ dan;
İnsanlık yoldan çıkmış,
dünya olmuştu zindan!
Evrendeki gecenin, son
karanlığıydı bu,
Çağları aydınlatan, yüce
Peygamber doğdu!
Ya Resulallah! Şeksiz sen
olmasaydın eğer;
Var olmazdı felekler,
arzda olmazdı değer![1]
Ey kıvancımız! Sensin tüm
güzeller güzeli,[2]
Sonsuzluk aleminde, ey
rahmet peygamberi[3].
Makam-ı Mahmud senin, ilk
şefaatçı sensin,[4]
Senden başka örnek yok,
sen en büyük öndersin,[5]
Okur-yazar değildin,
okuttu Allah seni,
Ve unutmazsın dedi, teyid
etti rutbeni.[6]
En üstün insan çıktı,
bilgisayarda vasfın,
[7]
Aynalar kadar berrak,
deryalar kadar safsın.
Hazreti Musa, İsa;
ardından geldi ancak,
[8]
Milyarların içinde, sana
verildi sancak.
Sen ki en üstün insan,
sen ki Halifetullah!
[9]
Bütün yetkiler ile,
donattı seni Allah.[10]
Vedduha suresi’nde yemin
etti Hakk, niçin?
[11]
Kalbini tatmin edip,
gönlünü almak için.
Helal-Haram edersin,
izn-ilahi ile;[12]
Rauf-Rahim ismini, Allah
getirdi dile.[13]
Senin zuhurun için,
yaratıldı tüm insan,[14]
Senin emrin geçerli,
sonsuza dek ey sultan![15]
Yine yemin etti Hak, en
üstün ahlak sende;
Ve en büyük sevaplar,
göreceksin ilerde...[16]
Seni öyle beğendi, öyle
sevdi ki Allah!
Senin hatırın için, kıble
oldu Beytullah![17]
Razı olasın diye, kıbleyi
değiştirdi;[18]
Tüm yüzleri sevdiğin
Beytullah’a çevirdi.
Sen güneşler güneşi,
evreni aydınlatan;
Sen fakirle sultanı, aynı
ölçüde tartan![19]
Her an minarelerden, avaz
avaz yükselir;
Önce Allah’ın ismi, sonra
seninki gelir!
Her
namazda okunan dualar, salavatlar;[20]
Yerler,
gökler, semalar, yüceliğini kutlar![21]
Sünnetin
bizler için, tek kurtuluş yoludur,[22]
Kalpler
Allah sevgisi ve seninle doludur!
[23]
Sensin
inananlara inanç veren, güç veren,[24]
Şüphesiz
Hakka erer, önceden sana eren![25]
Sen
evrensel peygamber, peygamberliğin özü;[26]
Yüce
Allah mahşerde, sana verdi ilk sözü!
[27]
Kalbine
indirilen vahiyler, oldu Kur’an;[28]
Önceki
hükümleri tüm kaldırdı ortadan.[29]
Öyle bir kitap ki bu, hep
içinde ne ki var;
[30]
Gazdan başlayan hayat ve
sonsuzluğa kadar![31]
Bütün peygamberleri,
sevgiyle selamlayan;[32]
Adem’den önceleri ve
sonları kapsayan!
Bin dörtyüz sene evvel,
yüksek ilimleri sen;
Vahiyle bildirmiştin,
insanlar bilmez iken![33]
Bu sonsuz gerçeklerden,
bazıları şunlardı;
İnsanlık asırlardan sonra
farkına vardı!
Göklerle yer bitişik
iken, yarıp ayırdık,[34]
Sonra arza üstünden biraz
baskılar yaptık.[35]
Arz kıtalar halinde,
hayat başladı sudan;[36]
Hakk yarattı Adem’i, kuru
temiz çamurdan![37]
Yuvarlaktır dünyamız,
tavanıysa korunmuş;[38]
Gökyüzü atmosferi, sanki
bir kubbe olmuş![39]
Ve en büyük müjdeyi,
yeminlerle bildirdin;
“Şu görünen yıldız” a,
erişecektir bu din![40]
Dağları görürsün ki,
sabittir duruyorlar;[41]
Gerçekte ise onlar,
sür’atle yürüyorlar!
Yani dönüyor dünya, siz
görmeseniz bile;
Hem kendi çevresinde, hem
de güneşinkinde!
Güneş ziya, Ay’sa nur;
yüzüyorlar durmadan,
Samanyolu’ yla bile,
Galaksi’ ye vurmadan![42]
Bir ölçüyle inmekte
yağmur, üzerimize;[43]
Kur’an mucizesiyse şifa,
her derdimize![44]
Semaya çıkar insan; hem
kafir, hem müslüman,[45]
Semanın duası var, okunur
orda heman![46]
Kafir önce inanmaz ve
sonunda inanır;[47]
Nefsinde ve ufukta, o
ayetleri tanır![48]
Burc’ dan burc’ a
geçerler, binerek vasıtaya;[49]
Tedbirler alınmakta,
göğüsler daralmaya![50]
Sema’ dan düşer gibi,
tabiri bizler için;
İkaz-ı ilahidir;
çıkmıyorsunuz, niçin?
Çıkmadan düşmek olmaz,
demek ki çıkılacak;[51]
Uzay astronotları, kim
derdi ki yanacak?
Ölüm erişir size,
burçlarda olsanız da;[52]
Ay da ziyaydı önce, nur
oldu en sonunda![53]
Kur’an dikkat çekiyor, ta parmak uçlarına;[54]
Zerreden daha küçük, atom
parçalarına![55]
Anne karnında insan, üç
karanlık içinde;
Yaratılır da sonra, olur
başka biçimde![56]
Firavn’ı boğdu deniz, ve
korundu bedeni;
İbret alınsın diye,
bildirildi nedeni![57]
Tam üçbin yıldan sonra,
kızıldeniz yanında;
Buldular İngilizler, bir
kazının sonunda!
Secde halinde iken, dona
kalmış vücudu;
Ümitsizlik secdesi, kabul
olunmuyordu!
[58]
Ve Musa’ nın asası, nasıl
yardı denizi?
[59]
Ey insanlar çalışın,
deneyin bilginizi!
Karınca ve kuşlarla,
konuşurdu Süleyman;[60]
Bu sırları da halen, çözememiştir
insan!
Dağlar da zikrederdi,
Hazreti Davud ile;[61]
O koskoca kayalar, nasıl
gelirdi dile!
Bir aylık mesafeye, bir
gün akşama kadar;
Gider döner Süleyman, onu
taşırdı rüzgar![62]
Tam üçyüzyıl yaşadı,
Ashab-ı kehf uykuda;
Sonra Allah uyardı
onları, mağarada!
Kameri; üçyüzdokuzyıl,
eder uykuları;[63]
Bu ince hesap farkı, ne
güzel bir uyarı!
Bu olayların hepsi muhal
olmaktan çıktı;
Demek ki islam dini, tüm
fenlere açıktı!
Ufukları gösterdin, bize
yüce peygamber;
İnsanlık için sensin; en
son, en büyük önder!
“İstanbul’ un fethi” ni,
müjdelemiştin bize;[64]
Zikir gibi tefekkür,
farzdır üzerimize![65]
Ebu Hureyre ile şu
gerçeği bildirdin;
İlim Süreyya’ daysa, onu
almaya gidin![66]
İki ilim ondaydı, yalnız
birini verdi;
“İkincisini açsam,
kesilir boynum” derdi;[67]
İki deniz bitişik, biri
acı ve tuzlu;[68]
Perdelidir karışmaz,
öteki ise tatlı su![69]
Yerde yaşayanlarla,
gökteki yaşayanlar;[70]
Birleşebilir bir gün,
bunu bilsin insanlar!
Onları yaratarak, dağıtan
yüce kudret;
Toplar dilediği an, buna
muktedir elbet![71]
Kur’an-ı Kerim’ inde,
semadaki yollara;[72]
Yemin ediyor Allah, bu
davettir kullara!
Kuvveti
buldu beşer, çıkabildi yıldıza;[73]
İkinci
doğu-batı, girmedi konumuza![74]
Allah;
iki doğunun, iki batının Rabbi,[75]
Birisi
bildiğimiz, ya ikincisi hani?[76]
Henüz
bulamadılar, bu ikinci güneşi;[77]
Yüce
kutsal Kur’an-ın hiç olur mu bir eşi?[78]
Her
bitkiyi, erkekli-dişili yarattı Hakk,[79]
Rüzgarı
taşıyıcı, aşılayıcı mutlak![80]
Rüzgar
olmasa asla, meyve vermez ağaçlar;
İnsanlar
gibi toplum, tüm hayvanlar ve kuşlar![81]
Her
şey zikreder Hakk’ı, demek ki her şey canlı;[82]
Bir
atom manzumesi, güneş kadar nizamlı!
Taş selam verdi sana,
kütük ağlamıştı ya![83]
Hazreti Musa niçin, asayı
vurdu suya?[84]
İbrahim’i yakmayan ateş,
neyi duymuştu?
“İbrahim’e serin ol!”
buyruğuna uymuştu![85]
Taş Allah korkusundan
yuvarlanır yerinden;
Bazılarından ise, su
fışkırır derinden![86]
Nuh gemisi, vahiyle
yapılmıştı o zaman;[87]
Semaya çıktı İdris, ve
inmedi oradan![88]
Binlerce yıllık haber,
Kur’an-ın mucizesi;
Kur’an-ın kaynağıysa,
kalbinin berrak sesi!
Ümmetin olmak için, İsa
gökte yaşıyor;[89]
İslam’a hizmet etmek,
hasretini taşıyor![90]
Dostlarına demişti, ben
gidecem ve fakat;
Kainatın reisi, gelmek
üzere mutlak![91]
Ben sizlere görevli, o
ise kainata;
Tekrar dönecem bir gün,
kavuşacam mutlaka!
Asmadılar İsa’ yı, ve
öldürmediler de;[92]
Ümmetin olmak için,
inecektir ilerde![93]
Vefat edince İsa,
gömülecek yanına;
Ve misafir olacak, kainat
sultanı’na![94]
Senden önce kimsenin,
ermediği mertebe;
Tüm dünya mescid oldu;
hatta deniz, dağ, tepe![95]
Toprak temizleyici ve
temiz oldu sana;[96]
Su olmazsa teyemmüm farz
tüm müslümanlara![97]
Yalınız ümmetine helal
oldu ganimet;[98]
İsmini duyanlara, erişir
idi heybet![99]
Bir aylık mesafeden,
korkardı düşmanların;[100]
Görevli meleklerdi, senin
koruyanların![101]
Ümmetlerin içinde, en
hayırlı seninki;[102]
Namaz safları ise, aynen
meleklerin ki![103]
Yine
ümmetine has, bir de zikir halkası;
Melekler
çevreliyor, hallerin şahikası![104]
“Farzlar
ve nafile ile, yaklaşırsa bir kulum;
Onu
sever; gören göz, tutan eli olurum!”[105]
Sana
verildi Kevser, Liva-i Hamd senindir;[106]
Şeytan’ın
İslam oldu, bu senin eserindir![107]
Arz’ın
anahtarları, ancak verildi sana;[108]
Kat’
iyyen verilmedi, önceden başkasına!
Adem
yaratılmadan ben peygamberdim, dedin;[109]
Yaratılışta
ilksin, ve sonu mühürledin!
Son
buldu peygamberlik, senin yüce şahsında;[110]
Gaye
senin gelmendi, amaç sendin aslında![111]
Yalnız
sana verilen, bir de Kadir Gecesi;
Bin aydan hayırlıdır,
ikramın en yücesi![112]
Kur’an
mucizesiyse, bakidir sonsuza dek;
Koruyucusu
Allah; ne insan, ne de melek![113]
Dokunamaz
harfine, her an yepyeni durur;
Hükümleri
ebedi, sonsuza dek uyulur![114]
Minberinle
evinin, arasını duyurdun;
Cennet
bahçelerinden bir bahçedir, buyurdun![115]
Cennetteki
havzımın, üzerindedir minber;[116]
Diyerek
ilan ettin gerçeği, ey Peygamber!
Mescidinde
kılınan; bir namaz, bin mislidir,[117]
Yalnız
Beytullah hariç, bu hüküm umumidir!
Diğer
camilerde bir, orada bin misli sevap;[118]
Lütfunla
bizleri de, ona bağışla Ya Rab!
Selamınızı
alır, karşılarım kabrimden;
Ruhumu
salar bana, ki eminim Rabbimden![119]
Musa’
yı hem kabrinde, namaz kılarken buldun;[120]
Sonra
mi’rac anında, hepsine imam oldun![121]
Tüm
peygamber ruhları, tabi oldular sana;
Ve
de namaz kıldırdın, ta’zim için Rahman’a!
Zaten;
İmam-Hatibi benim, dedin mahşerin,[122]
Sancağımın
altıdır, hatta tüm peygamberin!
Toplanacakları
yer, övünmek için demem;[123]
Ancak
hak, gerçek budur, gereklidir söylemem!
Yine
tüm insanlığın, tek efendisiyim ben;[124]
Rabbim
böyle buyurdu, konuşamam kendimden![125]
Parmak
işaretinle, ay ayrıldı ikiye;[126]
Ağaçlar
sana geldi, derhal çağırdın diye![127]
Tüm
ümitler kesilip, susuz kalmışken insan;
Şarıl
şarıl pınarlar, aktı parmaklarından![128]
Göğsün
açıldı, ismin yükseldi sonsuza dek;[129]
Sana
mutlak itaat, ayrıca tazim etmek;[130]
Ve
tercih etmek seni, kendi varlığımıza;[131]
İmanın
şartı oldu, şükrolsun Rabbımıza!
Senin
kokundan üstün; ne misk, ne amber vardı;
O
mübarek vücudun, ne kokular saçardı![132]
Kalbim
uyumaz dedin, vahiysiz konuşmazsın;[133]
Sırtınla
da görürsün, tariflere sığmazsın![134]
Allah
ve melekleri, salat ediyor sana;[135]
Teslim
olmak; salavat farz, tüm müslümanlara!
Rabbim
yakınlığını, sevgilerle duyurdu;
Bizler
bilelim diye, bakın neler buyurdu:
Biat
ettiler sana, Hudeybiye semtinde;
Senin
elindi ama, benimkiydi üstünde![136]
Sana
biat ettiler, bana oldu o biat;
Cebrail
sana dedi: “toprağı küffara at!”[137].
Sen
atarken ben idim, o toprağı fırlatan;
Tüm
küffar askerini, hezimete uğratan![138]
Ve
seni vekil etti, konuşturdu namına;
“Ey
kullarım!” dedirtti, günahkar kullarına![139]
Senin
cümlenle, ümit kapılarını açtı;[140]
Bütün
günahkarlara, rahmetlerini saçtı!
Senin
mevcudiyetin, varlığın hürmetine;
Toplu
azaplar kalktı, hatta küffardan bile!
“Taş
yağdır! diyenlere, azap etmem kat’iyyen;
Sen
içlerinde iken”, bilinsin ebediyyen![141]
Çünkü
gönderdi seni, aleme rahmet için;[142]
Rauf-Rahim
ismini, sana vermişti niçin?[143]
Birbirini
çağırır gibi, seni çağırmak;
Ve
iznini almadan, huzurundan ayrılmak...
Konuşmak
yüksek sesle, senin yakın çevrende;[144]
Haramdır
müminlere, her zaman ve her yerde.[145]
Hulle
İbrahim’e has, konuşmaksa Musa’nın;
Nur
cemali görmekse, Muhammed Mustafa’nın![146]
Gaybı
bilen Allah’tır, açmam dedi beşere;
Yalnız
açarım onu, sevdiğim peygambere![147]
İşte
bu lütuflarla, ta kıyamete kadar;
Olacak
olaylardan, verdin bizlere haber![148]
Seni
ne kadar sevsek, seni ne kadar övsek;
Bir
hiç kalır yanında, acaba nasıl etsek?[149]
Acaba
nasıl etsek, nasıl etsek acaba?
Tüm
kirlerden arınsak, kavuşabilsek sana.
Bir
ah etsek de yansak, bir ah etsek de yansak;
Ve
huzuruna varıp, ayağına kapansak...[150]
O
mübarek yüzünü, yüzümüze çevirsen;
Ve
baksan gözümüze, razıyım sizden desen!
İşte
o zaman kalpler, itminan bulur ancak;
Ya
Resulallah! Bu an nasıl mümkün olacak?
Sen
varlık yüzüğünün üstünün elmas taşı!
Sen
ki ezel nurundan, nurların en üst başı!
Bütün nurlar, nurunun
gölgesi olur ancak,
Elbette bu gözeden, tüm
nurlar parlayacak!
“Nurlar saçan bir
kandil”, dedi Rabbin şanına;[151]
Seni yüceltmek için, ta
aldırdı yanına!
Miraç mucizesiyle, Arş-ı
Ala’ya çıktın;[152]
İnanan
insanlara, rahmetleri akıttın!
Ne
irfanlar o anda; açıldı da açıldı...[153]
Ne
rahmetler ve nurlar; saçıldı da, saçıldı...
Arş-ı
Ala, melekler, her zerre bu törende;
Buna
benzer bir olay, görülmedi evrende!
Miracını
kutlasın, yerde-gökte ne ki var;
Atom
zerrelerinden, ta Süreyya’ya kadar!
Öyle
bir tören ki bu; insan, cin, melek hayran;
Yedi
kat gökler ve arş, hatta kürsüde seyran![154]
Ne
büyük ikramdır ki, bu yolculuk anında;
Mesafeler
katlandı, sonsuzluk mekanında!
Diğer
peygamberler de, mirac ettiler mutlak;[155]
“Kabe
kavseyn ev edna”, sana verildi ancak!
Bir
yayın iki ucu, arasından daha az;[156]
Yakinine
ererek, öylece kıldın niyaz![157]
En
fazla seni sevdi, “Sevdiğim” dedi sana;
Sen ise yakin oldun,
eriştin muradına!
Gözünün gördüğünü,
yalanlamadı kalbin;[158]
Çünkü en yakinine
almıştı, seni Rabbin![159]
Ve yok olmuştun O’nda,
tüm geçmiştin kendinden;
Bu ancak sana ait, bir
vergiydi Rabbinden!
Bir makam ki Cebrail,
giremezken oraya;[160]
Davet etti yüce Hakk, ey
dostum gel buraya!
İlahi! Bu ne ikram, bu ne
izzet, bu ne şan/
En kutsal makamda sen,
bir de Resul-i Zişan!
Rabbi ile yüz yüze, öz
öze nur deryası;[161]
Bir sohbet, bir huzur ki,
huzurun en alası![162]
Dil aciz, idrak aciz,
hali vasfeylemeye;
Onu ancak kendisi,
muktedir söylemeye!
Ya Resulallah! lutfet,
yolunda fan olalım!
Canı binlerce verip, sana
kurban olalım!
O zaman sevgin ile,
yaşarız sonsuza dek;
O zaman mümkün olur,
ebediyyen ölmemek!...[163]
“Konumuzun açıklığa kavuşması için, vahiy nedir açıklayalım. Vahyin ne olduğunu açıklayalım: Vahiy, kelime
olarak, bir sözü gizlice fısıldamak mânasına gelir. Istılah olarak, Allah'ın insanlara olan tebligatını, muhtelif yollarla peygamberlere bildirmesidir.
Vahiy kelimesinin, Kur'ânı Kerîm'de, irâde-i ilâhiyenin
şuurlu ve hatta
şuursuz mahlukata intikal ettirilmesi mânasında daha geniş bir kullanılışına
şâhid olmaktayız. Nitekim Allah'ın "arı"ya (Nahl, 68), Hz. Musa'nın annesine (Kasas, 7), Hz. İsâ'nın Havârilerine (Mâide, 111),
"Melaike"ye (Enfal, 12), "Arza" (Zilzâl, 5), "Semâvât"a
(Fussilet, 12) vahyi söz konusudur. Tâbirin bu çok buutlu kullanılışından, bütün mahlukatın kıyam ve devamında tâbi oldukları kanunların onların fıtratına konulmasının tesâdüfi olmayıp ilâhî irâde ile olduğu ve bu yüce hakikatın vahy keyfiyyetiyle ifade edildiği
sonucuna varılabilir.
Kelam, tefsîr ve hatta usul kitaplarımızda yer verilmiş olan bu konunun teferruatına girmeyeceğiz.
Asıl
konumuz olan Peygamberimiz (aleyhisselâtu veselâm)'e gelen vahye dönmek
gerekirse hemen
şunu
belirtelim ki, vahyin gerçek mahiyeti, mekanizması insanlarca meçhuldür. Kitaplarda, vahiy
gelirken tezâhür eden bazı
hallerle ilgili tasvirlerden öte fazla bir bilgi verilmez. İlah'tan beşere muhâberevî bir irtibat diye tavsîf
edebileceğimiz vahy'in farklı
şekillerde
cereyan ettiği de bir gerçek. Umumiyetle başlıca dört farklı
şekilde vahiy cereyan ettiği açıklanır:
1- Rüya yoluyla vahy: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm),
ilahî irâde ile alâkalı
bir kısım hakikatı rüyasında görür ve öğrenir.
2- İlham yoluyla: Bu, vahiy muhtevasının peygamberin içinden, kendiliğinden doğması
şeklinde ortaya çıkar. Cenâb-ı Hakk, peygamberler, yakaza denen uyanıklık ve
şuur hâlinde iken teblîğ etmek istediği
şeyi kalplerine atar.(Kütübü Sitte terc.
c.1.s.339)
“Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın, Kur'ân dışındaki bütün sözleri bu gruba girer. Bu çeşit vahye vahy-i gayr-ı metluv denir.
3- Kitap
yoluyla: Burada ilahî tebliğât, yazılı olarak gelir. Nitekim Tevrat, Hz. Musâ (aleyhisselam)'a yazılı levhalar hâlinde gelmiştir.
4- Melek vâsıtasıyla: Burada ilâhî emirleri Allah'la
peygamber arasına giren bir melek getirir. Melek
tarafından tilavet buyrulduğu (okunduğu) için buna vahy-i
metluv denir. Vahiyde peygamberlere doğrudan ilâhî hitap söz konusu olmaz. Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) için sâdece Mirâc'ta bu vâki olmuştur, istisnâî durumdur. Bunun dışında Kur'ân'ı vahiyler, hep melek vasıtasıyla olmuştur.
Yukarıda işâret ettiğimiz
âyetler
ışığında, Allah'tan
mahlukata intikâl ettirilen her çeşit duyurma işine vahy diyebileceksek de, bunun en yüce mertebesi vahy-i
metluv dediğimiz Kur'ân vahyidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hayatında bu vahy,
gayr-i metluv kısmından pek kesin
ve bâriz hatlarla ayrılmıştır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı başlangıçta korku,
endişe ve sıkıntıya sevkeden vahiy de budur. Mahiyetini
hiç bilmediği bu vahyi karşılayıp istikbal etmeye ilahî terbiye ile hazırlama safhası Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın risâlet hayatının en sıkıntılı dönemini teşkîl eder.
Şu halde, sünnet'e
vahiy'dir diyen âlimlerimizin ifadelerini yanlış anlamamak için
Kur'ân vahyinin her bakımdan başkalığının iyi bilinmesi gerekir. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'da
bu vahyin tâlimi, tebliği muhâfazası için müstesna
bir gayret ve itina göstermiştir.
“Kur'ân ve
vahy hakkında yapılan bu kısa açıklamadan
sonra, Sünnet nedir, onu belirtmeye çalışalım. Sünnet, kelime olarak yol demektir. Bu tâbir iyi yol için de
kullanılır, kötü yol için
de. Nitekim, bizzat Hz. Peygamber (aleyhissatâtu vesselâm), kelimeyi bu mânada
kullanmıştır. "Kim
iyi bir yol açarsa... Kim de kötü bir yol açarsa..." hadîsinde böyledir.
Konumuz açısından sünnet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın yoludur. Bu yol, onunla ilgili
olarak bize intikal eden rivayetlerle ortaya çıkar.
Bu rivayetler
ya sözlerini, ya fiillerini, ya da ahvalini, etvarını ve
şemâilini
bildirir. Bunların hepsi sünnettir. Muhaddis, fakih
veya usulcü oluşuna göre âlimlerin sünnet anlayışları az çok farklılıklar arzederse de burada o teferruata
girmeyeceğiz. Ancak
şu kadarını belirtmekte fayda var: Bâzı muhaddisler, "hadîs"le "sünnet"
kelimelerini farklı kullanmışlardır: Bunlara göre, hadîs Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sözüdür; sünnet ise fiilleridir. Ancak büyük çoğunluk hadîs ve
sünnet kelimelerini müterâdif (eş anlamlı) olarak kullanır. Sünnet
deyince, söz, fiil, takrir (yanında yapıldığı veya söylendiği
halde sükût ederek zımnen kabul
ettiği) hepsini kasteder. Biz de burada, sünnet kelimesini bu geniş mânasıyla kullanacağız. Sünnet ve hadîs yerine "haber", "eser",
"rivâyet" gibi başka kelimelerin
de kullanıldığını bilmekte fayda var”
“Kur'ân-ı Kerîm açısından, sünnet, İslâm Dinî'nin vazgeçilmesi, ihmal edilmesi mümkün
olmayan fevkalâde ehemmiyetli bir kaynağıdır. Pek çok âyette Cenâb-ı Hakk sünnet'in
ehemmiyetini dile getirerek, mü'minlerin sünnet'e başvurmasını, Kur'ân'la birlikte sünnet'i de göz önüne almasını emreder. Bu âyetlerden bâzılarını
kaydediyoruz:*
Şu âyette sünnette
gelen emirlere itaatten başka, ihtilafların hallinde sünnete de başvurulması emredilmektedir: "Ey imân edenler! Allah'a itaat edin
Peygambere ve sizden buyruk sâhibi olanlara itaat edin. Eğer bir
şeyde ihtilafa düşer anlaşamazsanız -Allah'a ve
ahiret gününe inanmışsanız- o meselenin hallini Allah'a ve Peygamber'e bırakın. Bu hayırlı ve netîce itibariyle en iyi
yoldur"
(Nisa, 59)*
Şu âyette, Sünnet'in
bulacağı çözüme gönül hoşluğuyla uyulması "imanın
şartı" ilan
edilmektedir: "Biz her peygamberi ancak Allah'ın izniyle itaat olunması için gönderdik...
Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem
tayin edip, sonra da senin verdiğin hükmü, içlerinde bir sıkıntı duymadan
(yani tam bir memnuniyetle) olduğu gibi kabul etmedikçe inanmış olmazlar"
(Nisa, 64-65).*
Şu âyet, Sünnet'e
uymayı, Kur'ân'a uyma ayarında ilan etmektedir:
"Peygamber'e itaat eden Allah'a itaat etmiş olur"
(Nisâ 4, 80).*
Şu âyet, Sünnet'in
açıklık kazandırdığı bir meseleye
başka bir açıklık getirmeyi
şiddetle
yasaklar: "Allah ve Peygamberi bir
şeye hükmettiği
zaman, inanan erkek ve kadına artık, işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah'a
ve Peygambere baş kaldıran
şüphesiz apaçık bir
şekilde sapmış olur"
(Ahzâb, 36) *.
Şu âyet, Sünnet'e
muhâlefet edenlerin mâruz kalacağı fitneyi haber
verir: "O'nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın gelmesinden
veya can yakıcı bir azaba uğramaktan
sakınsınlar"
(Nur, 63).
*Şu âyet, mü'minin
en büyük ideali olan "Allah'ın sevgisine
mazhar olma"yı Sünnet'e uyma
şartına bağlar: "(Ey Resulüm, mü'minlere
şöyle) söyle: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun, ta ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
affetsin"
(Âl-i İmrân, 31).
*Şu âyet, her
hususta en güzel örneğin Sünnet'te mevcut olduğunu belirtir: "Ey imân
edenler, andolsun ki, sizin için Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Resûlullah'ta en güzel örnek vardır"
(Ahzâb, 21)
Biz yukarıda meâlen kaydettiğimiz âyetlerde geçen "peygamber"
lafızlarını "sünnet" olarak ifâde ettik. Zira âlimler, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın vefatından sonra "bu çeşit âyetlerde
geçen "Allah'a başvurmak"ı Kur'ân'a başvurmak,
"Resul'e başvurmak"ı da Sünnet'e başvurmak olarak
anlamışlardır. Kıyâmete kadar gelecek bütün insanlara hitabeden Kur'ân'ın bu emirlerini, kelimelerini lügat mânalarıyla anlamak mümkün değildir, zira, meselelerimizin çözümünde âyet-i
kerîme dışında Allah'a müracaat yolu
bizlere kapalıdır.”
“Kur'ân-ı Kerîm, Sünnet'e başvurmayı emretmekle kalmaz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bütün sözlerinin hak olduğunu, hatalara karşı korunduğunu da belirtir: Necm Sûresi'nde: "O, hevasından konuşmaz, onun konuşması kendisine yapılan bir vahiy iledir" (âyet 3-4) buyrulmaktadır, Bâzı âlimlerimiz,
burada Kur'ân kastedildiğini ifâde etmişse de, âyet ve
hadîslerden elde edilen başka delillere
de dayanan büyük ekseriyet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bütün sözlerinde hataya karşı korunduğu yâni
ismet sâhibi olduğu görüşünde birleşmiştir.
Sünnetin de ilâhî
kaynaktan geldiğine, Cenâb-ı Hakk'ın irşâd ve irâdesi
altında
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a öğretildiğine dâir
Kur'ân'î bir diğer delil
şu âyettir:
"Nitekim biz size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size Kitab'ı ve HİKMET'i öğretecek
ve bilmediklerinizi bildirecek, aranızdan bir
peygamber gönderdik" (Bakara, 151). Başta İmam Şâfiî
olmak üzere birçok âlimlerimiz âyette geçen hikmet'ten muradın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sünneti olduğunu belirtmiştir.
Sünnet'in Kur'ân âyetiyle te'yîd edilen semâvî yönü
sebebiyle onun, İslâm Dinî için zaruretini belirtmek maksadıyla bâzı âlimlerimiz
şöyle demiştir: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın sünnetini, tıpkı Kur'ân-ı Kerîm'i
(ezberleyip) koruduğumuz gibi (ezberleyip) korumamız gerekmektedir. Zira yüce Allah
şöyle buyurmaktadır: "Peygamber size her ne getirdi ise onu alın, her ne yasakladı ise onu
terkedin" (Haşr, 7)
"Sünnet'in dinden bir parça olduğu hususunda daha önce
kaydettiğimiz Kur'ân'î delilleri hatırlatan bir başka usul âlimi tahkikini
şöyle tamamlar:
Kur'ân'da yer verilen deliller
şu gerçeği
ortaya koyar: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın getirdiği her
şey, emir
buyurduğu veya yasakladığı her mesele hüküm itibariyle, Kur'ân'da gelenlere mülhaktır. Bunları da Kur'ân'da
gelenlere (değer yönüyle ayırım yapmadan) ilâve etmek
şarttır"
Öncelikle kendi mezhebimiz olan Hanefî mezhebinin görüşlerini aksettiren Serahsî'nin açıklamasını da burada kaydetmemizde fayda var. Usûl'ünde:
"...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin
ta kendileridir" (Mâide, 44) âyetini açıklarken,
Serahsî: "Burada "indirilen"den maksat Kitabullah ve Resûlün Sünneti'dir"
der, buna
şâhid olarak yukarıda kaydettiğimiz âyetlerden bir kısmını zikreder.
Bu meseleyi bir hadîs-i
şerifle
noktalayalım: "Hevası benim getirdiklerime tâbi olmadıkça sizden hiç
kimse inanmış olmaz"
“Sünnet'i yukarıda kaydettiğimiz
âyetlerin
ışığında anlayan
Selef, "Bize Kur'ân yeter" diyerek, ikinci kaynağı reddeden kimseler için "sapık ve saptırıcı" hükmünü
vermekten çekinmemiştir. Onlar açısından, hüküm çıkarmada tek başına Kur'ân-ı Kerîm, yeterli değildir. Mutlaka sünnete de başvurmak gereklidir.Çünkü bizzat Kur'ân-ı Kerîm, Sünnet'i Kur'ân'ın devamı olarak ifâde etmiş, ona müracaatı emretmiştir. Selef'in
bu anlayışını aksettiren
bir vak'a kaydedelim: Müslim'de rivâyet edildiğine göre, İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den: "Dövme
yapan ve yaptıran, peruk takan ve taktıran... Kadınlara lanet
olsun" hadîsini rivâyet edince, bu hadîsi işiten Ümmü Yâkup
adında Kur'ân'ı okuyan bilgiç
bir kadın gelerek itiraz eder: "Sen dövme
yapanları da yaptıranları da... lanetliyormuşsun" der.
İbnu Mes'ud: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın lanetlediğine ben niye lanet etmiyeyim, üstelik, bu Allah'ın Kitabı'nda da
var" diye cevap verir. Kadın: "Ben
Kur'ân'ın iki kapağı arasında her ne
varsa eksiksiz okudum, ama senin söylediğin tel'îni bulamadım" deyince İbnu Mes'ûd: "Şâyet hakkıyla okusaydın mutlaka
bulurdun, Allah, Kur'ân'da: "Peygamber size her ne getirmişse onu alın, yasakladığı
şeyden de kaçının (Haşr, 7)
buyurmuyor mu?" cevabını verir.
Bu yüce Sahâbî'nin davranışını değerlendiren usulcülerimiz
şu hükme varırlar: "Görüldüğü üzere, hüküm çıkarmada Kur'ân'la yetinmek caiz değildir. Mutlaka O'nun
şerhi ve beyanı durumunda
olan "sünnet"e de bakmak gereklidir"
“Sünnet'in de vahye dayandığını kabûl edince karşımıza bazı sualler çıkacaktır: "Sünnet
de vahye dayanıyorsa, Resülullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın istişârelerine, içtihâdlarına ne diyeceğiz? Verdiği kararlardan dönme örnekleri var, vahye
dayansaydı dönüş olur muydu?
vs." Şüphesiz açıklanması gereken bir husus. Hemen belirtelim ki, insan fıtratına uygun ve
tedrîcîlik esasına göre gelen Kur'ân vahiylerinde de
bu çeşit durumlara rastlarız. Seyyâl olan
beşerî
şartlara
hitabeden vahiyde rastlanan seyyaliyetten normal ne olabilir?Nesh meselesi mânidârdır. Alimlerimiz, neshi prensip olarak kabûl etse de, kesinlikle
mensuh olan âyetler hususunda çok geniş ve farklı izahlar sunarlar.
Şimdi istişâre meselesini ele alalım. Cenâb-ı Hakk, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e
Ashâbıyla istişâre etmesini emretmiştir (Âl-i İmrân, 159). Bir başka âyette de mü'minlerin meselelerini
istişâre yoluyla
halletmeleri istenir (Şûra, 38). Öyle ise Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm),
bu mühim”
mevzuda
örnek vermeli, istişârenin
adâbını öğretmeliydi. Fiilen de öyle yapmıştır. Birçok fırsatlarda,
şahsî görüşünü ileri sürmüş, daha isâbetli görüş ve teklif karşısında kendi teklifinden vazgeçerek ümmetine istişârenin mühim bir âdabını öğretmiştir: Makamına, ünvanına, ittihâz ettiği vaziyetten hâsıl olan müessiriyetine dayanarak
şahsî görüşünde direnmemek, emrivakiye, dikteye gitmemek..
Keza, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zaman zaman ortaya çıkan yeni durumlar karşısında -asıl prensibi vahiy beklemek olmasına rağmen- içtihadlarda bulunmuş, hükümler vermiştir. Bu içtihadlarında isâbet ettiği gibi etmedikleri de
olmuştur. İsâbet
etmediği yâni Cenâb-ı
Hakk'ın irâdesine
uymayan hükümler verdiği zaman arkadan gelen vahiyle ikaz ve irşad edilmiş, hatası düzeltilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu çeşit tashîhlerin birçok örneği var. Kureyş müşriklerinin ileri gelenleriyle konuşurken, dinî birşeyler sormak niyetiyle gelen âmâ bir zâta,
sözünü kesmemek için itibar etmemiş, ilgi göstermemişti ki, Abese Sûresi Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ı
ağır bir üslubla
ikaz etmiştir.
Keza, Bedir esirlerine yapılacak
muâmele hususunda verilen karar da isâbetli olmamıştı. Arkadan gelen ikaz edici âyetler (Enfâl, 68) öylesine
şiddetli olmuştur ki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
üzüntüsünden ağlamıştır. Bu çeşit ikazlar vahiyle olduğu gibi bazan da melek vâsıtasıyla olurdu. Nitekim Hendek savaşından sonra Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) silahı
bırakmıştı ki, Cebrâil gelerek: "Melekler silahlarını bırakmadılar..." diyerek ikaz etti ve savaş sırasında düşmanla işbirliği yaparak müslümanlara ihânet eden Benu
Kureyza kabilesinin cezalandırılması gerektiğini ihtar etti. Keza Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm), Tevbe Sûresi'nin -Hac sırasında-teblîğ edilmesi işini Hz. Ebû Bekir'e vererek Mekke'ye göndermişti ki, arkadan Cebrâil gelerek bu işi kendi âilesinden birinin yapmasını emretti. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) arkadan Hz. Ali'yi göndererek, teblîğ işini yapmasını emretti.
Bu çeşitten çok sayıdaki örnekleri değerlendiren İslâm âlimleri
ittifakla
şu
netîceye varırlar:
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) içtihadlarında olsun, aldığı kararlarında olsun hata yapabilir, ancak bu hatası devam etmez. Cenâb-ı Hakk vahiy, ilham, melek gibi vâsıtalarla mutlaka ikaz eder, o hatayı tashîh eder. Binâenaleyh, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın
sünnetleri karşısında "Bu ictihadında hata etmiş olabilir mi?", "Bu sözü, bu hükmü
hata cereyan edenlerden biri olmasın?" diye tereddüt câiz değildir, hata
etseydi ikaz edilir, sağlığında düzeltilirdi, Düzeltildiğine dâir
rivâyet gelmemiş
olan her içtihadı,
her kararı,
her sözü, her sünneti bizim için bir irşattır, kesin bir hakikattır, yolumuzu aydınlatan bir nurdur. Bu mesele münhasıran dinî olan hususta olsun, beşerî ve içtimâî hususta olsun, maddî
hayatımızı ilgilendirsin, mânevî hayatımızı ilgilendirsin hepsi birdir, yeter ki, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'dan olduğu kesinlik kazansın. İman ve teslimiyet erbâbının te'lîf ettiği kitaplar ittifakla
şu mânada ifâdelere yer verirler:
"O'nun (aleyhissalâtu vesselâm) hadîslerinde gelen her
şey haktır, doğrudur, güzeldir. Vahiy yoluyla gelmiş, ilhâmen gelmiş, melek vâsıtasıyla veya rüyada bildirilmiş farketmez, yeter ki, O'nun (aleyhissalâtu
vesselâm) tarafından
beyân ve irşâd
edilmiş
bulunsun. Zira Cenâb-ı
Hakk garanti veriyor: "O, kendi hevasından konuşmaz, onun konuştuğu vahiy iledir"
Bu konuya
temas eden Serahsî aksi beyan gelmeyen sünnetin "yakinî ilmi" ifâde
ettiğini, ona uymanın
ümmete farz olduğunu söyler. Sahâbe'nin icmâından da geçen bu çeşit sünnet menşeli ahkâmdan hata ihtimalinin tamamen
bertaraf olacağı
gerçeğinden hareketle, onları
inkâr edenin tekfir edileceğini ayrıca vurgular.
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın
bir kısım dünyevî meselelerde içtihad ve istişâreye yer verip, sonradan bazılarından rücu etmiş olmasının, pratik ve ümmetine öğreticilik yönü de ehemmiyetlidir.
Serahsî'nin kaydettiği bir hüküm aynen
şöyle: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, içtihâda dayanarak yaptıklarının bazılarında hata vukûa gelmesinden anlarız ki, onun dışındakilerin re'yinden hata hususunda asla
emîn olunmaz". Ümmete, öğretici maksadla verilen -ve hepsi de bizce
bilinen- muayyen örnekler dışında
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hakkındaki genel hüküm O'nun (aleyhissalâtu vesselâm)
her çeşit
hatadan mâsum (yâni korunmuş)
olmasıdır."
“Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e
Allah tarafından yüklenen mühim vazîfelerden biri
de Kur'ân-ı Kerîm'i "beyân etmek"tir. İşte bir âyet: "(Habîbim), Biz sana da Kur'ân'ı indirdik ta ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini beyân
edesin (açıkça anlatasın) ve ta ki, onlar da iyice fikirlerini kullansınlar" (Nahl, 44, 64).(Kütübü Sitte terc.c1.s.339- 346)
Bu konu da iyice
anlaşıldı sanırım
ـ1ـ
عن ابن عمر
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهما. أنَّ
رسولَ اللّه #
قالَ:
]مَفَاتِيحُ
الْغَيْب
خَمْسٌ. ثُمَّ
قَرَأ: إنَّ
اللّهَ عِنْدَهُ
عِلْمُ
السَّاعَةِ
وَيُنَزِّلُ
الْغَيْثَ
إلى آخرهَا[.
أخرجه
البخارى.
1.(735)- İbnu Ömer
(radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"Gayb'ın anahtarı beştir" dedi ve
şu mealdeki âyeti
okudu: "O saatin (kıyametin) ilmi
şüphesiz ki Allah'ın nezdindedir.
Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiçbir
kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz
ki Allah (her şeyi) bilendir. Her
şeyden haberdardır"
(Lokman 34). [Buhârî, Tefsir, Lokman 2,
En'âm 1,İstiska 29.]
AÇIKLAMA:
Bu hadis, Kurtubî'nin açıkladığı üzere, mü'minleri, söylenen bu beş meseleyi bilme hevesine kapılmaktan men
ediyor. İbnu Mesud (radıyallahu
anh)'un bir rivayetinde, bu meseleleri Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in
de bilemediği daha açık olarak ifade
edilmiştir:
اوتى
نبِيُّكُمْ
صلّى
اللّه
عليه
وسلّم
كلّ
شيء
سوى
هذه
الخمس
"Bu beş
şey hariç, herşeyin ilmi
peygamberimize verilmiştir." İbnu Hacer:
"Müneccim olsun olmasın herkesin âdi
şeylerde gaybla ilgili "zan" da bulunmaları caizdir, ama "ilim" iddiası caiz değildir" der.İbnu Abdilber, gaybtan haber vermek
iddiasıyla ücret vermek ve ücret almanın haram addedilmesinde ulemânın icmaından haber verir.Bu beş
şey dışında kalan meselelerde
mutlak gaybtan bahsedilemiyeceği, bazıları için gayb olurken, diğer bazılarınca bilinebileceği de belirtilmiştir. Bir başka ayette: "O bütün gaybı bilendir. Öyle ki gaybına kimseyi
muttali etmez, meğer ki beğenip seçtiği bir peygamber ola. Çünkü O, bunun önünden
ardından gözetleyiciler
dizer" (Cin, 26-27). Bu âyette gayba peygamberlerin muttali kılınabileceği belirtilmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de Hz. İsâ'nın: "...yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber
vereceğim.."
(Âl-i İmran 49) diyerek; keza Hz. Yusuf'un da: "...daha yiyeceğiniz
yemek gelmeden size onu haber veririm..." (Yusuf 37) diyerek gayba
ıttılâ peyda edebileceklerine dair
ifadelerde bulunmuşlardır. Âlimler bu âyetlerde
ifade edilen gaybe nüfuz keyfiyetinin, Cin suresinden yukarıda kaydettiğimiz âyette yer verilen "beğenip seçtiği peygamber"
istisnasına dahil olduğunu belirtir.
Bazan velilerin de bazı gaybî umura aşina oldukları da görülmektedir.
Peygamber olmadıkları halde bunların gayba nasıl âşina olabilecekleri itiraz konusudur,zira Cin
suresinde
مَنِ
ارْتَضى
مِنْ
رَسُولٍ
"Razı olduğu peygamber hariç" diye istisna
yapılmış ise de bu
peygamberedir, başkasına değil denmiştir.
Buradan hareketle Mutezile kerameti inkâr etmiştir
Bu fikre katılmayan Ehl-i Sünnet
âlimleri, velilerin Allah'ın izniyle
gayba muttali olabileceğini kabul etmiştir. Onlara göre,
velinin gaybı bilmesindeki fazilet kendine ait değildir,
bu kendine izafe edilemez, peygambere izafe edilir. "Çünkü veli ancak muhabbet-i
Resûl ile ve ancak o vâsıta ile mazhar-ı kerâmet olur. Veliyyullah demek Allahu Teâla'yı ve O'nun sıfatlarını
mümkün olabildiği kadar ârif olan, taatlara müdâvim, mâsiyetlerden ve dünyevî lezzet ve
şehvetlere
dalmaktan müctenib ve bütün bunlarla beraber mensub olduğu peygamber uğrunda
her
şeyini feda etmiş bulunan bir zât
demektir. Onun kerametinde peygamberlik dâvâsı yoktur.
Bilakis peygamberin mu'cizesini te'yid ve isbat vardır."(Kütübü
Sitte Terc.c.4.S.164-166)
وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ فَاحْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ عَمَّا جَاءكَ مِنَ الْحَقِّ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَـكِن لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَآ آتَاكُم فَاسْتَبِقُوا الخَيْرَاتِ إِلَى الله مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
“Ve sana kitabı da hak olarak indirdik, kendisinden evvelki -semavî-
kitabı tasdik edici ve üzerine bir koruyucu olmak üzere. Artık aralarında Allah
Teâlâ'nın indirmiş olduğu -hükümler- ile hükmet. Ve sana gelen haktan -ayrılıp
da- onların havalarına tâbi olma. Sizden her biriniz için -vaktiyle- bir şeriat,
bir açık yol kılmıştık. Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir
ümmet kılmış olurdu. Fakat size vermiş olduğu şeyler de sizi imtihan etmek için
-bir ümmet kılmadı- artık hayırlı işlere koşunuz. Nihâyet cümleten dönüşünüz Allah
Teâlâ'yadır. Binaenaleyh nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o size haber
verecektir..”(Maide Suresi. Ayet: 48)
أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاء اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
“Yoksa o kimse ki, gece saatlerinde -ibadete- devam eder, secde
edici ve kıyamda durucu olarak ahiret azabından çekinir ve Rab'binin rahmetini
diler, -bununla böyle olmayan eşit olur mu?.-Deki: Hiç bilenler ile
bilmeyenler eşit olabilirler mi?. Ancak saf akıl sahipleri düşünüverir.
-bundan ibret alırlar.”
(Zümer Suresi. Ayet :9)
وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْلآ أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ إِنَّمَا أَنتَ مُنذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ
” Ve o kâfir olanlar der ki: Onun üzerine Rabb’inden bir mucize
indirilmiş olmalı değil mi?. Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavim için bir
hidâyetçi vardır.”
(Raad Suresi. Ayet: 7)
وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ
“Ve
insanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilme ve ne bir rehbere ve ne de
aydınlatan bir kitaba sahip olmaksızın Allah hakkında mücalede bulunur.”
(Hac Suresi. Ayt: 8)
أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ
” Görmediniz mi ki: Allah Teâlâ sizin için göklerdekini ve yerde
olanı musahhar kılmıştır. Ve üzerinize zâhiren ve batınen nimetlerini
pek geniş surette itmam buyurmuştur. Ve insanlardan öylesi de vardır ki, ne
bir ilme, ve ne de bir rehbere ve ne de aydınlatan bir kitaba dayanmaksızın
Allah hakkında mücadelede bulunur.”
(Lokman
Suresi.ayet: 20)
¤b=¦Ó † Ë ¦õ¬b ßá¢çb ä¤î Ô¤ ü ¡ò Ôí©Š £ÀÛa ó Ü Ç
aì¢ßb Ô n¤a¡ì Û ¤æ a ë
“Ve
eğer onlar, o tarik (yol) üzerinde dosdoğru gitse idiler, elbette
kendilerine bol bol su içirirdik.”
(Cin Suresi. Ayet: 16)
¢a=¦ È
b¦2a Ç館¢Ü¤ í ©é¡£2 ¡¤×¡
¤å Ç ¤¡¤È¢í ¤å ß ë 7¡éî©Ï ¤á¢è ä¡n¤1 ä¡Û
“Onları
bu hususta imtihana çekelim diye ve her kim Rab'binin zikrinden yüz
çevirirse onu da pek meşakkatli bir azaba sevk eder.”
(Cin Suresi. Ayet: 17)
إِنَّ هَذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلًا
“Şüphe
yok ki: Bu, bir öğüttür, artık kim dilerse Rab'bine bir yol tutar.”(Müzemmil Suresi. Ayet:
19)
إِنَّ هَذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلًا
“Şüphe
yok ki: İşte bu, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rab'bine bir yol tutar.”(İnsan Suresi. Ayet:29)
ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا
” İşte bu, hak olan
gündür, artık kim dilerse Rab'bine sığınacak bir yer edinsin.”
(Nebe Suresi. Ayet: 39)
Değerli okurlarım, tasavvuf,
tarikat, bir mizaç, bir meşrep, manevi bir zevk ve kader meselesidir. Tabii,
her meslek erbabının hakikisi olduğu gibi taklitçisi ve sahtekarı da
olmaktadır. Bugünkü, İslam dışı bazı tarikatçılara bakarak, gerçek ehli tarikat
ve tasavvufu tenkit etmek, mesela; Hasan-i Basri, Cüneyd-i Bağdadi, Ahmed
Yesevi, Abdulkadir Geylani, Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahauddin, Seyyid Ahmed
Rufai, Mevlana Celaleddin-i Rumi, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali, Yunus Emre,
Hacı Bektaşi Veli, Mevlana Halid-i Bağdadi ve onların temiz yolunda sünneti
Resulullah üzere hareket ederek, İslam’ın özüne bid’atları karıştırmadan,
yaşayan dindar insanları tenkit etmek karalamak büyük vebal olur sanırım.
Şimdi tarikat konusunda,”
Asrımız tarikat asrı değil “dediği bilinen; buna rağmen tarafsız görüşünü bildiren asrımızın
müceddidi Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Mektubat isimli kitabından “Tarikat”ile ilgili bölümü, bilgi edinilmesi açısından
aşağıya alıyorum.
“DOKUZUNCU
TELVİH: Tarîkatın pek
çok semeratından ve faidelerinden yalnız burada "Dokuz Adedi"ni
icmalen (toptan) beyan edeceğiz:
Birincisi: İstikametli tarîkat vasıtasıyla,
saadet-i ebediyedeki (sonsuz mutluluk) ebedî hazinelerin anahtarları ve
menşe'leri (kaynakları) ve madenleri olan hakaik-i imaniyenin)iman hakikatleri)
inkişafı (gelişmesi) ve vuzuhu (açığa çıkması) ve aynelyakîn (gözle görülür)
derecesinde zuhurlarıdır.(meydana gelmesidir)
İkincisi: Makine-i insaniyenin (insan vücudunun)
merkezi ve zenbereği olan kalbi, tarîkat vasıta olup işletmesiyle ve o işletmekle,
sair (diğer) letaif-i insaniyeyi (insani latifeler) harekete getirip, netice-i
fıtratlarına (yaratılışlarının sonucuna) sevkederek hakikî (gerçek) insan
olmaktır.
Üçüncüsü: Alem-i berzah (berzah alemi) ve âhiret
seferinde, tarîkat silsilelerinden bir silsileye iltihak edip ve o kafile-i
nuraniye ile ebed-ül âbâd yolunda arkadaş olmak ve yalnızlık vahşetinden
kurtulmak ve onlarla, dünyada ve berzahta manen ünsiyet (yakınlık) etmek ve
evham ve şübehatın (şüphelerin) hücumlarına karşı, onların icmaına
(toplanmasına) ve ittifakına (birleşmesine) istinad edip, (dayanıp) herbir
üstadını kavî (sağlam) bir sened ve kuvvetli bir bürhan (delil) derecesinde
görüp, onlarla o hatıra gelen dalalet (sapıklık) ve şübehatı (şüpheleri)
def'etmektir.(uzaklaştırmaktır)
Döِrdüncüsü: İmandaki marifetullah (Allah’ı tanıma) ve o marifetteki
(tanımadaki) muhabbetullahın (Allah sevgisinin) zevkini, safi tarîkat
vasıtasıyla anlamak ve o anlamakla dünyanın vahşet-i mutlakasından (kesin
vahşetinden) ve insanın kâinattaki gurbet-i mutlakasından (kesin ayrı
kalmasından) kurtulmaktır. Çok Sözlerde
isbat etmişiz ki: Saadet-i dâreyn (Dünya ve ahiret mutluluğu) ve elemsiz lezzet
ve vahşetsiz ünsiyet ve hakikî zevk ve ciddî saadet, iman ve İslâmiyetin
hakikatındadır. İkinci Söz'de beyan edildiği gibi: İman, şecere-i tûbâ-i
Cennet'in (Cennet’teki Tuba ağacının)
bir çekirdeğini taşıyor. İşte tarîkatın terbiyesiyle, o çekirdek neşvünema
(olgunlaşır) bulur, inkişaf eder.(gelişir)
Beşincisi: Tekâlif-i şer'iyedeki (dinde yapılması
gerkenler) hakaik-i latifeyi, tarîkattan ve zikr-i İlahîden gelen bir intibah-ı
kalbî (kalbdeki etkiler) vasıtasıyla hissetmek, takdir etmek... O vakit taate,
suhre gibi değil, belki iştiyakla (özlemle) itaat edip ubudiyeti (kulluğu) îfa
eder. (yerine getirir).
Altıncısı: Hakikî (gerçek) zevke ve ciddî
teselliye ve kedersiz lezzete ve vahşetsiz ünsiyete, hakikî medar ve vasıta
olan tevekkül makamını ve teslim rütbesini ve rıza derecesini kazanmaktır.
Yedincisi: Sülûk-u tarîkatın (tarikat
yolculuğunun) en mühim şartı, en ehemmiyetli neticesi olan ihlas vasıtasıyla,
şirk-i hafîden (Allah’a gizli ortak koşma) ve riya (iki yüzlülük, özü sözü bir
olmama) ve tasannu' gibi rezailden halâs olmak ve tarîkatın mahiyet-i ameliyesi
olan tezkiye-i nefs (nefis terbiyesi) vasıtasıyla, nefs-i emmarenin (kötülüğü
emreden nefisin) ve enaniyetin (benliğin)
tehlikelerinden kurtulmaktır.
Sekizincisi: Tarîkatta, zikr-i kalbî (kalbi olarak
yapılan zikir) ile ve tefekkür-ü aklî (akıl ile düşünme) ile kazandığı teveccüh
(yönelme) ve huzur ve kuvvetli niyetler vasıtasıyla, âdetlerini ibadet hükmüne
çevirmek ve muamelât-ı dünyeviyesini,(dünyevi işlerini) a'mal-i uhreviye
(ahirete dair işler) hükmüne getirip sermaye-i ömrünü (ömür sermayesini) hüsn-ü
istimal etmek (iyiye kullanmak) cihetiyle, ömrünün dakikalarını hayat-ı
ebediyenin sünbüllerini verecek çekirdekler hükmüne getirmektir.
Dokuzuncusu: Seyr-i sülûk-u kalbî (kalb ile yapılan
manevi yolculuk) ile ve mücahede-i ruhî (ruhi olarak gayret sarfetme) ile ve
terakkiyat-ı maneviye (manevi gelişme) ile, insan-ı kâmil (olgun insan) olmak
için çalışmak; yani hakikî mü'min ve tam bir müslüman olmak; yani yalnız surî
değil, belki hakikat-ı imanı ve hakikat-ı İslâmı kazanmak; yani şu kâinat
içinde ve bir cihette kâinat mümessili (evrenin temsilcisi) olarak, doğrudan
doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelaline (Allah) abd (kul) olmak ve muhatab olmak
ve dost olmak ve halil olmak ve âyine olmak ve ahsen-i takvimde (güzel bir
yaratılış üzere) olduğunu göstermekle, benî-Âdemin (insanoğlunun) melaikeye
rüchaniyetini (üstünlüğünü) isbat etmek ve şeriatın (İslam dininin) imanî
(inanç) ve amelî (ibadet) cenahlarıyla (yönleriyle) makamat-ı âliyede (yüce
makamlarda) uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete
girmektir”.(Bediuzzaman Saidi Nursi, Mektubat, doğuş Matbaası:
Ankara,1958, ss. 423-425)
Abdulaziz Bayındır diyor ki:
“İLM-İ
LEDÜN-İLM-İ BATIN”
(Hızır
Aleyhisselam!ın ilmi)
İlm-i ledün, Allah tarafından verildiği iddia
edilen özel bir bilgi anlamında kullanılır. İlm-i batın da aynıdır.
Kimi şeyhlere
böyle bir ilim verildiği iddia edilir. Bu iddia onların kutsallaştırılmasına
yol açar.”(Kur’an ışığında Tarikatçılığa Bakış, s. 91).
Sayın Bayındır’a soruyoruz! İlm-i ledün
Allah(c.c.) tarafından verilmiyorsa kim tarafından veriliyor (?)
Değerli okurlarım bu konuyu 1970 li yıllarda alim bir
zatla aramızda geçen bir hatıramla izaha çalışacağım:
Malatyalı okurlarımın iyi tanıdığı,medrese mezunu olup o
tarihte imamlık görevinde bulunan Sait Ertürk Hoca Efendi;o yıllarda Malatya
şeker fabrikasında ziraat müdürü olup emekliye ayrıldıktan sonra halen
Üsküdar’da oturmakta olan,eski dostumuz Mehmet Faruk Yılmaz Bey’le yaptıkları
sohbette:Hoca Efendi”İlmi zahir ilmi batın diye bir şey yoktur.Her şey zahirdir.”Şeklindeki
sözlerinden tereddüte düşmüş olan Faruk
Bey telefonla beni arayarak endişesini bildirmişti. Birkaç gün sonra Hoca
Efendi yanıma uğradığında: O sözleri kendine nakledip bunları söyleyip söylemediğini
sordum. Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan merhum Hoca Efendi evet öyledir
dedi.Ve aramızda şu konuşma başladı ve O’na sordum:
“Hoca Efendi Musa (a.s) ile buluşan Hızırv(a.s)’ın ilmi zahiri miydi batini
miydi?”
-“Zahiriydi”.
-“Peki Hz.Hızır’ın yabancı adamlara ait olan ve
kendilerini saygılarından dolayı gemiye ücretsiz bindirdiği hadisi şeriflerde
anlatılan o adamların hiç sebep yok iken acente gemilerini sakat etmesi,
yolcuları riske ve gemi sahiplerini zarara sokması ayrıca:Sokakta arkadaşlarıyla
oynamakta olan masum ve suçsuz bir çocuğu sebepsiz yere öldürmesi ilmi zahir
miydi ilmi batin miydi?”
-“İlmi zahirdi”dedi.Tekrar sordum “şeriata uygun muydu
yoksa aykırı mı idi? “(Hoca Efendi beni mat etmek için)
-
“Şeriata
uygundu”dedi.
- “Peki şeriata uygun
ise bu olaylara niçin itiraz etti! Hz.Musa şeriati bilmiyormuydu?”
-"Hz.Musa şeriati biliyordu. Ama; Hz.Hızır hem
şeriatı hemde serbepler ilmini biliyordu.”dedi.
-“Çok güzel dedim ve onun bu sözlerini bir kağıda yazarak
imzasını açtım ve “Hoca Efendi şurayı imzalarmısınız dedim.”Hoca Efendi:
-“Hayır imzalamam”dedi.
-“Niçin”
dedim.Hoca Efendi :
-“Çünkü Hz.Hızır Hz.Musa’dan büyük oldu”dedi.
-“İyi ya, onu siz büyüttünüz” dedim ve tekrar sordum:
“Şimdi tekrar söyleyin şeriata uygun mu idi yoksa aykırım ı idi?” Hoca Efendi:
-“Şeriata aykırı idi. Hz.Musa onun için itiraz etti.”Dedi.
-“Peki Hoca Efendi
size bir soru daha sorayım:
-Hz.Hızır’ın, zahiren şeriata aykırı olarak yaptığı o
işler; Allah(c.c)ın rızasına uygun mu idi yoksa aykırı mı idi?” dedim. Hoca
Efendi biraz sustuktan sonra çaresiz kalınca :
-“Sen benim hocamsın” diyerek; tevazu ve nezaketini
gösterdive iddiasından vazgeçti.
Cenabı Allah bol bol rahmet eylesin ve kabri nur olsun.
Değerli okurlarım!
Elbette ilmi ledün vardır. Pek nadir olan erbabına
malumdur.Bal vardır karşıdan gördüm çok tatlı imiş demekle ağız bal olmaz.
Kendini İsa, Mehdi
ve Resul sananların zannettikleri gibi ; bu, herkesin sahip çıkacağı bir
ilim bir makam değildir.
Onu tadan bilir.Bilen de söylemez.En doğrusunu ise Allah bilir.
İşte Ayetler :
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا
“Ve
hatırla, bir vakit ki, Musa genç arkadaşına demişti: Ben iki denizin birleştiği
yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut uzun bir müddet geçireceğim”.(Kehf Suresi, ayet: 60)
فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَبًا
.”
Vaktaki, iki denizin birleştikleri yere ulaştılar, balıklarını unuttular. O
vakit -o balık- denizde bir yarığa doğru yolunu tutmuştu”.(Kehf Suresi, ayet: 61)
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَاهُ آتِنَا غَدَاءنَا لَقَدْ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَذَا نَصَبًا
“Vaktaki
geçip gittiler -Hazreti Musa- genç arkadaşına dedi ki: Bize kuşluk yemeğimizi
getir, biz bu yolculuğumuzda muhakkak ki, yorgunluğa uğradık.”(Kehf Suresi, ayet: 62)
قَالَ أَرَأَيْتَ إِذْ أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ فَإِنِّي نَسِيتُ الْحُوتَ وَمَا أَنسَانِيهُ إِلَّا الشَّيْطَانُ أَنْ أَذْكُرَهُ وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ عَجَبًا
“O
genç de- dedi ki: Gördün mü?. Kayaya çıktığımız vakit ben şüphe yok balığı
unuttum. Onu söylemeği bana şeytandan başkası unutturmuş olmadı. O denizde
yolunu şaşılacak bir şekilde tutmuştu.”.(Kehf Suresi, ayet: 63)
قَالَ ذَلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ فَارْتَدَّا عَلَى آثَارِهِمَا قَصَصًا
“Dedi
ki: İşte bizim aramakta olduğumuz da bu ya, hemen izleri üzerine uyarak geri
döndüler.”.(Kehf Suresi, ayet: 64)
فَوَجَدَا عَبْدًا مِّنْ عِبَادِنَا آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِندِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا
“Derken kullarımızdan bir kul buldular
ki, ona kendi katımızdan bir rahmet vermiştik. Ve ona katımızdan bir ilim
öğretmiştik.” .(Kehf Suresi, ayet: 65)
قَالَ لَهُ مُوسَى هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَى أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا
“Ona Musa dedi ki: Öğretilmiş olduğundan
bana bir irşat vesilesi öğreti vermekliğin üzere sana tâbi olabilir miyim?”. .(Kehf Suresi, ayet: 66)
قَالَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا
“Dedi ki: Şüphe yok sen benimle beraber
sabra kâdir olamazsın.”
.(Kehf Suresi, ayet: 67)
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا
“Ve
hakikatından tamamen haberdar olmadığın bir şeye karşı nasıl sabr
edebilirsin?.”
(Kehf Suresi, ayet: 68)
قَالَ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ صَابِرًا وَلَا أَعْصِي لَكَ أَمْرًا
“Dedi ki: inşaallah beni elbette sabreder bulacaksın ve sana hiçbir emîrde âsi olmam.” .(Kehf Suresi, ayet: 69)
قَالَ فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَن شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا
“Dedi ki: Eğer bana tâbi olacak isen
artık bana hiçbir şeyden sual etme, ondan sana ben haber verinceye değin.” .(Kehf Suresi, ayet: 70)
فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا رَكِبَا فِي السَّفِينَةِ خَرَقَهَا قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا إِمْرًا
“Bunun üzerine gidiverdiler. Ne zaman ki
bir gemiye bindiler, o gemiyi yaraladı. Dedi ki: Onu yaraladın mı ki, ahalisini
boğuveresin? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın”.(Kehf Suresi, ayet: 71)
قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا
“Dedi ki: Ben demedim mi ki: Şüphe yok
sen benimle beraber sabra takat getiremezsin?”
(Kehf Suresi, ayet: 72)
قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِي بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرْهِقْنِي مِنْ أَمْرِي عُسْرًا
“Dedi ki: unuttuğum şey ile beni muaheze
etme, bana bu isimden dolayı bir güçlük teklif eyleme.”. .(Kehf Suresi, ayet: 73)
فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَّقَدْ جِئْتَ شَيْئًا نُّكْرًا
“Yine gittiler, nihayet bir oğlan
çocuğuna rastgeldileri an hemen onu öldürüverdi. Dedi ki: Bir tertemiz nefsi,
bir nefs karşılığında olmaksızın öldürdün mü?. Muhakkak ki, pek kötü bir şey
yapmış oldun.”
(Kehf Suresi, ayet: 74)
قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيصَبْرًا
“Dedi ki: Ben sana demedim mi ki, şüphe
yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin.”
.(Kehf Suresi, ayet: 75)
“Dedi ki: Bundan sonra sana bir şeyden
sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Muhakkak ki, benim tarafımdan özre erişmiş
oldun”
(Kehf Suresi, ayet: 76)
فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ أَنْ يَنقَضَّ فَأَقَامَهُ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَاتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا
“Sonra yine gittiler, bir belde ahalisine
varınca onun ahalisinden yiyecek istediler. Onlar ise bunları misafir kabul
etmekten kaçındılar. Derken orada bir duvar buldular ki, yıkılmak üzere idi.
Onu hemen doğrultu verdi. Dedi ki: Eğer dileseydin bunu üzerine elbette bir
ücret alıverirdin.” .(Kehf Suresi, ayet: 77)
قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا
“Dedi ki: İşte bu,benimle senin aramızın
ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber
vereceğim.”
.(Kehf Suresi, ayet: 78)
أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَاءهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا
“Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir
takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların
ötesinde bir hükümdar vardır ki, her -sağlam- gemiyi zulmederek
alıvermektedir..” .(Kehf Suresi, ayet: 79)
وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا
“Oğlana gelince onun anası ile babası iki
mümin kimselerdir. İmdi onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk.” .(Kehf Suresi, ayet: 80)
فَأَرَدْنَا أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِّنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا
“Artık biz istedik ki, Rableri onlara ondan temizlikce daha hayırlısını ve marhemetce daha yakınını bedel olarak versin.” .(Kehf Suresi, ay
وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا
“Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı.
Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi. Artık
Rabbi diledi ki: Onlar erginlik çağına ersinler de hazinelerin çıkarıversinler
-bu- Rabbinden bir rahmet olarak -böyle yapılmıştır- Ve onu kendi reyimle
yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.”
(Kehf Suresi, ayet: 82)
قَالَ يَا أَيُّهَا المَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَن يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ
“Hz. Süleyman- Dedi ki: Ey ulular!.
Hanginiz bana onun tahtını onların bana teslimiyet gösterip gelmelerinden evvel
getirir”.(Neml Suresi, ayet: 38)
قَالَ عِفْريتٌ مِّنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ
“Cin tâifesinden bir ifrit dedi ki: Ben
onu daha sen makamından kalkmadan sana getiririm ve şüphe yok ki, ben ona
elbette güç yetiririm ve bana güvenebilirsiniz.
(Neml Suresi, ayet: 39)
قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِندَهُ قَالَ هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ
“Yanında kitaptan bir ilm bulunan zat da dedi ki: Ben onu daha
gözünü açıp kapamadan getiririm. Ne zamanki -Hz. Süleyman-onu -tahtı- yanında
yerleşmiş olarak gördü, dedi ki: Bu Rabbimin lütufundandır, tâki beni imtihan etsin ki,
şükür mü ederim yoksa nimete karşı nankörlük mü ederim ve her kim şükür ederse
ancak kendi nefsi lehine şükür eder. Ve kim de nimete karşı nankörlükte bulunursa,
şüphe yok ki, Rabbimin hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir”.
(Neml Suresi, ayet:40)
ـ4345 ـ1ـ
عن أبى هريرة
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قَال: ]قَالَ
رَسُولُ
اللّهِ #:
إنَّمَا
سُمِّىَ
بذلِكَ ‘نَّهُ
جَلَسَ عَلى
فَرْوَةٍ
بَيْضَاءَ
فَاخْضَرَّتْ
تَحْتَهُ[. أخرجه البخاري والترمذي.»الفَرْوَةُ« قِطْعَةُ
نَبَاتٍ مُجْتَمَعَةٍ يَابِسَةٍ
.
(4345)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Hızır'ın
Hızır diye isimlenmesi şuradan gelir. O, kupkuru beyazlamış ot destesinin
üzerine oturmuştu. Deste, altında derhal yeşerdi." [Buhârî, Enbiya 27;
Tirmizî, Tefsir, Kehf (3150).]
AÇIKLAMA:
Dinimizde Hızır olarak bilinen zât
peygamber midir, büyük bir veli midir, ihtilaflı bir şahsiyettir. Kur'ân-ı
Kerîm'de ismen zikri geçmeksizin Hz. Musa ile olan macerası zikredilir.
Kehf sûresinin 65-82. âyetleri arasında yer alan bu macerada zikredilen zâtın
Hızır olduğunu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hadislerinden
öğreniyoruz.
Sadedinde olduğumuz hadis, Hızır'ın,
bir ikram-ı İlâhi olarak üzerine oturduğu kuru otun yeşerdiğini, yeşillik
manasına gelen hıdr kelimesinden iktibas olunarak, Hıdır (veya Hızır)
dendiğini belirtiyor. Mamafih ferve kelimesinin otsuz arazi mânasına geldiğini
de belirtirler. Bu durumda otsuz, çıplak bir araziye oturduğu zaman, kerâmeten
orasının yeşerdiği anlaşılır. Şarihler her iki manayı da benimserler ve her iki
mânayı te'yid edecek rivayetler kaydederler. Bilhassa namaz kıldığı yerin
çevresinin yeşillendiği de tasrih edilmiştir.
Hızır
lakabını almazdan önce ismi ne idi,
babasının ismi nedir, ne kadar yaşamıştır, peygamber midir, velî midir, hep
ihtilaf edilmiştir. Meselâ teklif edilen isimler arasında: Belya, İlyas Yesa',
Âmir vs. de var. Bir rivayete göre Hz. İbrahim'den önce yaşamıştır ve Hz.
İbrahim'in dedesinin amcaoğludur. Bazı rivayetlerde Hz. İbrahim'den önce mi
yaşadı, sonra mı ihtilafı vardır. Bir rivayette künyesi Ebu'l-Abbâs'tır. Bir rivayette,
Hz. Âdem'in oğlu Kâbil'in oğludur.
Câfer-i Sadık'ın babasından yaptığı
bir rivayete göre, Zülkarneyn'in meleklerden bir arkadaşı vardı. Ondan, ömürünü
uzun kılacak bir çare göstermesini talep etti. Melek ona hayat gözesini
gösterdi. Karanlık içerisindeydi. Hızır önünde olduğu halde oraya gitti. Suyu
Hızır bulup içti, Zülkarneyn bulamadı.
Kâ'bu'l-Ahbar'ın bir rivayetine göre, insanlardan dört peygamber diridir ve arz
ahalisi için emândır: İkisi yeryüzündedir: Hızır, İlyas; ikisi semâdadır: Hz.
İsa ve Hz. İdris.
Ehl-i ilim umumiyetle Hızır'ın nebî
olduğunu söylemiş, ancak resul mü, değil mi ihtilaf etmiştir.
Kuşeyrî başta olmak üzere bir kısım âlimler de
velî olduğunu söylemiştir. Sa'lebî tefsirinde, bütün ülemânın onun görünmeyen,
hayat sahibi bir zât olduğunda ittifak ettiğini belirtir. Der ki: "Dendiğine
göre, âhir zamanda Kur'ân-ı Kerîm'in refedilmesiyle vefat edecektir."
Hızır aleyhisselam'ın nebi olduğu görüşünü iltizam eden Kurtubî şöyle bir delil
de beyan eder: "Cumhura göre nebidir. Âyet-i kerîme de buna şehadet eder.
Zira Allah nebisi (Hz. Musa), mertebece kendinedn dûn olan kimseden ilim tahsil
edecek değildir. Ayrıca bâtınla ilgili hükme sadece nebîler muttali olabilir.
"İbnu Salâh: "Cumhur-u ulemâya
ve onlarla birlikte olan ammeye göre, Hızır hayattadır. Bazı hadisçiler bunu
inkâr etmekle şaz bir görüş ortaya atmış olmaktadır." Bu meselede Nevevî
de İbnu Salâh gibi hükmetmiş ve ilaveten: "Sufiler ve ehl-i salâh arasında
bu meselede ittifak vardır. Üstelik onların Hızır aleyhisselâm'ı görmeleri,
onunla biraraya gelmeleriyle ilgili hikâyeleri sayılamayacak kadar çoktur"
der.
İbnu Hacer, Hızır aleyhisselâm'ın
hâl-i hazırda mevcut olmadığını söyleyenlerin Buhârî, İbrahim el-Harbî, Ebu
Ca'fer İbnu'l-Münâdî, Ebu Ya'lâ İbnu'l-Ferra, Ebu Tâhir el-İbâdî, Ebu Bekr
İbnu'l-Arabî ve bir grup başkasının olduğunu kaydeder ve bunların görüşlerine
delil olarak, Aleyhissalâtu vesselam'ın hayatının sonlarında ifade buyurduğu şu
hadisi ileri sürdüklerini belirtir:
َيَبْقَى
عَلَى وَجْهِ
اَْرْضِ بَعْدَ
مِائَةِ
سَنَةٍ
مِمَّنْ هُوَ
عَلَيْهَا
الْيَوْمَ
اَحََدٌ
"Bugün yaşayanlardan hiç kimse, yüz sene
sonra yeryüzünde hayatta olmayacaktır." Bu hadisi İbnu Abbâs'tan Buhârî
rivayet etmiştir. Hiç bir sahîh haberde Hızır'ın Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a geldiğine, onunla beraber olup savaştığına dair rivayet
gelmemiştir. Halbuki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bedir günü:
"Allahım, bu birlik helak olursa artık sana yeryüzünde ibadet
edilmeyecek" buyurmuştur. Eğer Hızır mevcut olsaydı Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) bu kadar kesin bir nefiyde bulunmazdı. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm): "Allah, Musâ'ya rahmet buyursun; keşke sabretseydi de Hızır'la
onun haberinden bize anlatsaydı, ne hoş olurdu" buyurmuştur. Eğer Hızır
mevcut olsaydı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu temennisi hoş
olmazdı. Onu yanına getirtir, o da bu kısım acib şeyler gösterirdi. Resûlullah
o zaman kafirleri bilhassa Ehl-i Kitabı fazlaca imâna davet ediyordu (onun bu
çeşit yardımına muhtaçtı).
İbnu Hacer, Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın Hızır'la karşılaşmasına dair bir rivayetin varlığını, ancak zayıf
olduğunu kaydeder. Ondan sonra Hızır'ın görüldüğüne dair rivayetlerden örnekler
verir ve hepsinin zayıf olduğunu belirtir.Daha önce de kaydettiğimiz üzere,
Bediüzzaman, Hızır ve İlyas aleyhimesselam'ın sağ olduklarını ve ikinci
mertebe-i hayatta bulunduklarını, bizim gibi beşeriyat levâzımatıyla daimî
mukayyed olmayıp bir vakitte pek çok yerlerde bulanabileceklerini, diledikleri
takdirde bizim gibi yiyip içeceklerini ancak bizim gibi mecbur olmadıklarını
belirtir.
Değerli okurlarım; tarih boyunca, “tevessül”
yani bir dileğin kabûl olması için Rabbimize karşı sevdiği bir dostunu veyahut
müminlerin yaptığı güzel bir ameli vesile ederek onun hürmetine dileklerin
kabûl olmasını Hazreti Allah’tan (c.c.) dilemektir.
Aşağıdaki ayeti kerimelerde Allah-u Azimüşşan
Rabbınıza vesile arayın buyurmaktadır.
Çünkü dilekleri, kabul ederek, istekleri yerine getirme gücü olan ancak
Allah’dır.(c.c.) vesileler de hatırı için Allah’tan (c.c.) istenecek bir insan ya da hayırlı bir
iştir. İnsana gelince o, ya Allah’ın sevdiği resulleri, velileri ve dostlarıdır.
Hayatta olsunlar veya vefat etmiş bulunsunlar değişmemektedir. Veyahut salih insanların Allah (c.c.) için
yapmış oldukları ve Allah (c.c.)
tarafından kabul edilmiş hayırlı bir iş,
bir iyilik kendileri için bir vesile olabilir.
Bununla beraber her kim olursa olsun, türbeden
veya bir şahıstan direkt olarak bir şey istemesi; bana bir ev, yahut bir evlat
ver demesi şirktir. Ama onlar hürmetine Allah’tan (c.c.) istemesi vesiledir ve güzeldir.
Bizzat Cenab-ı
Allah (c.c.) bizleri vesile
bulmaya teşvik etmektedir.
Ayrıca okuyacağımız ayeti kerimelerde de vesilenin
neler olduğunu öğretiyor ve en büyük vesilenin tüm alemlere rahmet olarak
gönderdiği, peygamberimiz efendimizi belirterek “biz seni ancak alemlere
rahmet olarak gönderdik” buyurarak; tüm inananlara onun vesile kılınmasını,
onunla tevessül edilmesi ve onun hürmetine dua edilerek kendine yalvarılmasını
telkin etmektedir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Ey imân edenler!. Allah Teâlâ'dan korkunuz
ve ona vesile arayınız ve onun yolunda cihadda bulununuz ki, kurtuluşa
erebilesiniz.”
(Maide
Suresi ayet: 35)
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللّهِ وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذ ظَّلَمُواْ أَنفُسَهُمْ جَآؤُوكَ فَاسْتَغْفَرُواْ اللّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُواْ اللّهَ تَوَّابًا رَّحِيمًا
“Bîz
hiçbir Peygamber göndermedik. Ancak Allah Teâlâ'nın iz-niyle itaat edilmesi
için gönderdik. Ve eğer onlar nefislerine zul-mettikleri zaman sana gelseler
de Allah Teâlâ'dan mağfiret iste-seydiler ve onlara Peygamber de istiğfarda
bulunsaydı elbette Allah Teâlâ'yı tövbeleri çok kabul edici ve çok esirgeyici
bulacaklardı.”
(Nisa
suresi ayet: 64)
فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ
“Şunu
bil ki: Şüphe yok, Allah'tan başka ilâh yoktur ve günâhın için ve îmânlı
erkekler ile imânlı kadınlar için mağfiret dile ve Allah, dolaştığınız yeri
de, durduğunuz yeri de bilir.”
(Muhammed
suresi ayet: 19)
كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ
فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ
“Nitekim
sizin içinizde sizden bir peygamber gönderdik ki size bizim ayetlerimizi okuyor
ve sizleri tezkiye ediyor (Temizliyor) ve sizlere kitap ve hikmeti
öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri öğretiyor. Artık beni
zikrediniz ki ben de sizi zikredeyim. Ve bana şükrediniz, bana nankörlükte bulunmayınız.”
(Bakara suresi ayet: 151-152)
خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“Onların mallarından bir sadaka al, onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş
olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki, senin duan onlar için bir sükûnettir
ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir, bilicidir."
(Tevbe suresi ayet: 103)
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
“İmdi Allah Teâlâ'dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara
yumuşak davrandın, ve eğer sen çirkin huylu, katı yürekli olsaydın, elbette
etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için af talebinde
bulun, ve onlar ile emr hususunda müşavere yap. Sonra azmettiğin zaman da
Allah Teâlâ'ya tevekkül et. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever.”
(Ali İmran suresi ayet: 159)
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَإِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلَى أَمْرٍ جَامِعٍ لَمْ يَذْهَبُوا حَتَّى يَسْتَأْذِنُوهُ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِذَا اسْتَأْذَنُوكَ لِبَعْضِ شَأْنِهِمْ فَأْذَن لِّمَن شِئْتَ مِنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمُ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Muhakkak müminler,
onlardır ki, Allah'a ve resûlüne îmân etmişlerdir ve onun maiyetinde cemiyetli
bir iş üzerinde bulundukları zaman da ondan izin istemedikçe gidivermiş
olmazlar. İşte onlar, öyle kimselerdir ki, Allah'a ve Resulüne îmân ederler.
Binaenaleyh bazı işleri için senden izin istedikleri zaman artık sen de onlardan
dilediğine izin ve onlar için mağfiret iste, şüphe yok ki, Allah çok
bağışlayan, pek esirgeyendir.”
(Nur suresi
ayet: 62)
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَن لَّا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Ey Peygamber.. İman
etmiş olan kadınlar, sana gelip de: Allah'a bir şeyi şerîk koşmamaları ve
hırsızlık yapmayacakları ve zinada bulunmayacakları ve çocuklarını
öldürmemeleri ve elleri ile ayakları arasında uyduracakları bir iftira ile
gelmemeleri ve iyi iş işlemekte sana karşı gelmemeleri üzerine biatta
bulunacakları zaman artık sen de onlar ile biatta bulun ve onlar için
Allah'tan mağfiret dile, şüphe yok ki: Allah, gâfurdur, rahîmdir.”
(Mümtehine suresi ayet: 12)
وَإِذْ قَالُواْ اللَّهُمَّ إِن كَانَ هَـذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِندِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِّنَ السَّمَاء أَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
“Ve bir vakit
dediler ki: Ey Allah!. Eğer senin tarafından hak olan bu ise hemen üzerinize
gökten taşlar yağdır veya bize pek elemli bir azap getir.”
“Ve halbuki, sen
onların aralarında bulundukça Allah Teâlâ onlara azap edecek değildir.
Ve onlar istiğfarda bulundukları halde de Allah Teâlâ
onları azaplandırıcı değildir.”
(Enfal suresi
ayet: 32-33)
أُولَـئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَاب
َ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا
“O
kendilerine taptıkları da Rablerine hangisi daha yakın olsun diye vesile
ararlar ve onun rahmetini umarlar ve onun azabından korkarlar. Şüphe yok
ki, Rabbin azabı sakınılmaya pek lâyıktır.”
(İsra Suresi ayet: 57)
وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنفِقُ قُرُبَاتٍ عِندَ اللّهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِ أَلا إِنَّهَا قُرْبَةٌ لَّهُمْ سَيُدْخِلُهُمُ اللّهُ فِي رَحْمَتِهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Ve
bedevîlerden öylesi de vardır ki. Allah Teâlâ'ya ve âhiret gününe imân eder ve harcayacağı
şeyi Allah Teâlâ katında yakınlığa ve Peygamberin duâlarına _vesile_ edinir.
Haberiniz olsun ki, onlar kendileri için bir yakınlıktır. Elbette Allah Teâlâ
onları rahmetinin içine girdirecektir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yarlığaycıdır,
esirgeyicidir.”
(Tevbe
Suresi ayet: 99)
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“De
ki: Eğer Allah Teâlâ'yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ'da sizi
sevsin ve sizin için günahlarınızı yarlığasın. ve Allah Teâlâ gafurdur,
râhimdir.”
(Al-i
İmran Suresi.ayet:31)
مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ وَمَن تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا
“Her kim Peygambere
itaat ederse muhakkak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.
Ve her kim yüz çevirirse -aldırma- çünki seni onların
üzerine muhafız göndermedik.”(Nisa Suresi. Ayet:80)
وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ
“Ve Allah'tan başka
sana ne fâide ve ne de zarar veremiyecek olanlara ibâdet etme. Şayet edecek
olursan şüphe yok ki, sen o takdirde zalimlerden olmuş olursun.”
(Yunus Suresi ayet: 106)
Zira; menfaat ve mazarrata muktedir olmayan bir takım aciz
mahlukata dua etmek ve onlardan bir şey istemek caiz olmaz. Çünkü; elinden
hayır ve şer bir şey gelmeyen cemadata yalvarmakta bir fayda yoktur.
Binaenaleyh; bu misilli acizlerden bir şey istemek mahall-i layıkının gayrıdan
istimdad olduğu cihetle zulüm olduğundan bunu işleyen kimseler zalimlerden
olur.
Fahr-i Razi ve Hazin’in beyanları vechile bundan evvelki
ayette olduğu gibi bu ayette dahi hitap zahirde resulullah’a ise de hakikatta
resulullahtan başkalarınadır. Zira; Allah’ın gayrı dan bir şey istemek;
resulullah hakkında mütasavver değildir. Şu halde bu ayet-i celile
putlara ibadet edip onlardan istimdad edenlere ta’rizdir. Yani; resulullah
cümle mahlukatın efdali olduğu halde farz-ı muhal olarak böyle yolsuz bir
muamele kendisinden sudur etse zalimler zümresine ilhakı muhakkak olunca
diğerlerinin zalimler zümresine ilhak olunacağı evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh;
evliyaullahtan zannolunan kimselerin kabirlerinden istimdad etmek ve onlardan muavenet beklemek memnu,
olduğuna bu ayet açıktan delalet eder. Şu halde bir çok cühelanın onların
kabirlerini beklemeleri ve onlarda tasarruf var zannetmeleri ve herşeyi onlardan
ümit etmeleri ve onların kabirlerine iltica ederek yalvarmaları batıl bir
itikat ve faydasız yorgunluktan ibarettir hatta bu misilli ölmüş kimselerden
istimdad edip onların ianeye iktidarları olduğunu itikad edenlerin uluhiyeti
itikadıyla beraber putperestlik edenlerden farkları olamaz. Hatta bazıları öyle
fena itikada giriftar olmuşlardır ki, ziyaretgah olan mahallerde metfun olan
zata karşı rüku’ ve sücudla namaz kılmaya kadar cüret ederler. Halbuki namazda
ta’zim; ancak Allahü Teala’ya mahsus olduğundan bu misilli tazimi Allah’ın
gayrıya layık gören kimseler tekfir olunurlar. Amma mazannadan olan
zatların kabirlerini ziyaret caiz olduğu gibi onların hürmetine Allahü Teala’ya
dua ve Allah’tan istimdad etmek ve namaz kılarsa Allahü Teala’nın rızası için
kılmak suretiyle kılmak meşrudur ve sevabı da vardır. Zira; İndallah makbul
olan kimsenin ind-i üluhiyyette olan kurbiyetini vesile ittihaz ederek onun hürmetine
Cenab-ı Hak’tan bir şey istemek ve ondan hiçbir şey beklemeksizin Allah’a dua
etmek caizdir.
Amma açlığın defini ekmekte ve susuzluğun defini suda aramak
gibi esbab-ı adiyeye tevessül etmek ihlasa mani değildir. Zira; Allahü Teala
esbabı kendi halkedip ve ona müracaatla emrettiği için evbaba müracaat ayn-ı
ibadettir. Binaenaleyh; insanlar maişet hususunda Cenab-ı Hakkın tayin ettiği
esbab-ı meşruadan bazısına tevessül ederek Cenab-ı Haktan rızık istemek meşru
ve menduhtur ve sair hususat-ı dünyeviyede dahi hal böyle olduğu gibi ahirette
derecata nail olmak için şeriatın beyan ettiği feraizi, vacibatı, sünen ve
adabı yerine getirmek, sair nevafil ve hayrata sa’yetmek de umur-u ahirette esbaba tevessül kabilindendir.
Bazı hastaların şifayı Cenab-ı Haktan isteyerek tekkeye
müracaatla orada bulunan kimselerden efsun talep etmek ve muska (Dua)yazdırmak, o mahallin tuzundan
ve ekmeğinden bir miktar yemek suretiyle o tekkede yatan kimsenin hürmetini
Allah’tan şifanın husulüne vesile ittihaz etmek tedaviye ve mualeceye müracaat
kabilinden olduğu cihetle bu misilli müracaatta beis yoktur. Zira; efsun meşru
olduğu gibi ekmeğini yemek ve suyunu içmek de tabibin ilacını isti’mal etmiş
gibidir. Binaenaleyh; şifasını Cenab-ı Haktan bilmek suretiyle esbaba tevessül
meşrudur. Şu halde şifayı Cenab-ı Haktan istemek suretiyle tabibin ilacını
içmekle tekkenin ekmeğini yemek ve suyunu içmek beyninde bir fark yoktur.
(Hülasatül Beyan Fi
Tefsiril Kur’an C.6 S. 2274-2275)
Tevessül mevzuunda, derince bir araştırmayı aşağıya
alıyorum. Ve değerlendirilmesini sizlere bırakıyorum:
TEVESSÜL’ÜN
LUGAT VE ISTILAHİ MANASI
Vesile, derece, yakınlık, başkasına yaklaşmak için vasıta kılınan
şey, şefaat, vuslat manalarına gelir. “Filanca Allah’a vesile etti” demek,
kendisini Allah’a yaklaştıracak ameli yaptı demektir. Ayrıca vesile, cennette
yüksek bir derecenin ve Efendimizin şefaatının adıdır. Tevessül ise bir amel
vasıtası ile maksada yaklaşmak ve ulaşmaya çalışmaktır.([164])
Tevessül,
Allah-u Teala’ya yaklaşmak, huzurunda manevi itibar ve derece bulmak yahut bir
faydanın elde edilip zararın def edilmesiyle ihtiyacını gidermek için salih bir
amel veya zatla Cenab-ı Hakk’a yakınlık sağlamaktır.([165])
Diğer bir tarife göre tevessül, herhangi bir arzusu veya isteği
olan kişinin “Allah’ım! Şu sıkıntımın giderilmesi veya şu isteğimin
gerçekleşmesi için falan zatın senin katındaki yeri, mevkii, hakkı, hürmeti
adına (hatırına) senden istiyorum” diyerek dua edip ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a
arzetmesidir.([166])
Birçok müfessir, tevessülü bizzat yakınlaşmak ve yakın olmaya
sebep olacak şeyleri aramak şeklinde tefsir etmişlerdir.([167])
Yukarıda tarif edilen ve ancak Allah Teala’nın razı olduğu şekil
ve amellerle meşru olan vesilenin temelini, üç şey oluşturmaktadır:
1-
Kendisine tevessül olunan zat ki O, in’am
ve ihsan sahibi Allah Teala’dır.
2-
Tevessül eden zat ki o, Allah Teala’nın
yakınlığını isteyen yahut bir hayrın ele geçip bir şerrin def edilmesi ile
ihtiyacının giderilmesini arzulayan zayıf aciz kuldur.
3-
Kendisi ile tevessül olunan şey ki bu,
kulun kendisi ile Allah Teala’ya yakınlık sağladığı salih ameller ve
şahıslardır.
Yapılan tevessülün fayda vermesi ve kulun
ihtiyacının giderilmesi için şu şartların bulunması gerekir:
1-
Allah Teala’ya vesile arayan kimsenin,
vesileye ve faydasına inanan salih bir mü’min olması gerekir.
2-
Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için
tevessül edilen amelin, Allah Teala’nın vesile için meşru kıldığı, rağbet
ettiği bir amel olması gerekir.
3-
Bu meşru amelin, Allah Resulünün öğrettiği
şekilde Allah’a yakınlık için yapılması gerekir.
Buraya kadar saydığımız şartlardan dolayı mümin olmayan bir
kimsenin yapacağı şeyler, asla Hakk’a yakınlık vesilesi olamaz. Nitekim bid’at
ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmediği gibi salih olmayan kimselerle de
Allah’a yakınlık sağlanamaz. Arz ettiğimiz şartları taşıyan her vesile bütün
zaman ve mekanlarda meşru ve mendubtur.([168])
İman ve salih
amellerle Allah’a yaklaşılması konusunda İslam ümmetinin icma’ı vardır.
İhtilaf ve
münakaşaya sebep olan tevessül zatlarla yapılan tevessüldür. Aslında bu da
ölçüleri çerçevesinde yapıldığında Allah Teala’nın teşvik ettiği salih amellere
girmektedir. Çünkü başta peygamber efendilerimiz olmak üzere Allah katında
yakınlık sağlamış bütün salihleri sevmek, onların halleriyle hallenmek,
bereketlerinden istifade etmek, ilahi bir emir olup salih amellere girmektedir.
Hayatta olan salihlerle Allah’a yaklaşmak, caiz ve vaki olduğu gibi ahirete
irtihal etmiş, ruhları illiyyin makamına yükselmiş Âlî ruhlarla da tevessül caiz
ve vakidir.
Vefat eden
zatların ruhları, alem-i berzah’ta hayattadır. Ehl-i kabir kendilerini ziyaret
edenleri tanırlar. Ayrıca birbirlerini ziyaret ederler.
Hayatta
olanlardan kötü bir haber duydukları zaman rahatsız olurlar. Bazı zamanlarda
Allah’ın kudretiyle tasarrufta bulunup büyük işler yaparlar. Nimetlenir
veya azap görürler. Hayattakilerin amelleri bu ruhlara gösterildiği zaman, iyi
amel gördükleri an Allah’a hamd edip sevinirler ve o ameli işleyenlere sebat ve
daha fazlası için dua ederler. Kötü bir amel gördükleri an şöyle dua ederler:
“Allah’ım onları taat ve ibadete döndür. Bizi hidayete erdirdiğin gibi onları
da hidayete erdir.” Bu ruhlar, amellerden başka diğer halleri de bilirler.
Çünkü bu söylediğimiz şeyler, hadis-i şeriflerde mevcut olduğu icma-i ümmetle
sabit olmuştur.([169]) Bir hadis-i şerifte
şöyle buyuruluyor:
“ölü kendisini taşıyanı, yıkıyanı, kabre koyanı tanır.”([170])
Buhari’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte:
“ölen kimse defin
edildikten sonra kendisini defneden cemaatin geri dönüşlerindeki ayak seslerini
işitir.”([171])
buyurulmuştur.
Yine Buhari ve Müslim şöyle rivayet ediyor: “Peygamber
(s.a.s) Bedir’de ölen kafirlerin cesetlerinin Kalib kuyusuna atılmalarını
emretti. Onlar kuyuya atıldıktan birkaç gün sonra Rasul-i Ekrem (s.a.s) o kuyunun
başına gelip, “ey falan oğlu falan...” diyerek bu kafirlerin
teker teker baba adlarıyla beraber kendi isimlerini söyledi ve şöyle buyurdu:
“Rabbimizin verdiği va’din doğru olduğunu gördünüzmü? Ben doğru olduğunu
gördüm.” Bu hitap üzerine Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi: “Bu leş haline
gelen kimselere mi söylüyorsun? Onlar nasıl duyarlar?” Bunun üzerine
peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Beni hak ile gönderen Allah’a yemin olsun
ki siz onlardan daha fazla işitemezsiniz.”([172])
Bu işitme sırf Bedir kafirlerine mahsus değildir.
Ölülerin, ziyaretçileri tanıyıp onlar için sevinmeleri babında,
bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Bir adam tanıdığı bir kabrin
yanından geçip selam verirse, kabir sahibi o kişinin selamını alıp onu tanır.”
([173])Tanımadığı bir kabrin yanından
geçip selam verse mevta o selamı alır.([174])
Hz. Aişe (r.anha)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor:
“Bir adam, kişinin kabrini ziyaret edip
yanında oturduğunda, o kendisini tanıyarak sevinir, verdiği selama karşılık
verir ve bu hal kalkıncaya kadar devam eder.”([175])
Ölülerin birbirini ziyaret ve bir araya gelmeleri hakkında bir
hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Ölülerinizin kefenlerini güzelleştiriniz.
Onlara iyi kefen alınız. Çünkü onlarla iftihar edip birbirinin ziyaretine
giderler.” ([176])
Mevtanın nimetlenmesi ve azap görmesi tevatür-ü manevi ile
peygamber (s.a.s)’den rivayet edilmiştir: Ehl-i sünnet vel-cemaat kabirdeki
nimet ve azabın varlığı ve hak oluşu hususunda ittifak etmişlerdir. Nimetlenen
ve azap gören hem ruh hem cesettir. Çünkü masiyet ve taat her ikisi ile
olmuştur.
Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “(Kabir
azabının dehşetinden korkup) Ölülerinizi defnetmeyeceğinizden çekinmeseydim
Allah-u Teala’nın kabir azabını sizlere de işittirmesi için dua edip
yalvarırdım.”([177])
Buraya kadar
anlatılanlardan ruhların kendilerine mahsus bir hayata devam ettikleri,
birbirleriyle görüştükleri ve dünyada olup bitenlerden haberdar olmalarının
mümkün olduğu anlaşılmıştır.
“Kulun ne için
yaratıldığını ve nereye gittiğini halikına ve mahlukata karşı kendisinden
istenilenlerin neler olduğunu bilmesi ve bunları gerçekleştirecek meşru
vesilelere yapışması gerekir. Böylece nefsinin lehine ve aleyhine olan
hususları bilir ve ona göre amel eder.”([178])
İşte bu
sebeple bir kişi “Medet ya şeyhim” dese, bu kişi bu sözü ile şunu
söylemek ister: Benim şeyhim Allah’ın dostudur. Cenab-ı Hak, bu dostunun
hürmetine duamı kabul edip beni muradıma nail eder. Kainatın yegane sahibi Allah’tır.
Herşey O’nun emrine göre olur. Allah (c.c.)’dan başka herşey sebeptir.
Mesela insan, “su içtim, susuzluğum gitti”, “ilaç, hastalığımı iyi etti”...
vb. ifadeler kullanır. Bu ifadelerin hepsi mecazidir; Yoksa sebeplerin,
müsebbib olarak telakki edilmesi söz konusu değildir.
Esas susuzluğu
gideren, iyi eden hasılı fail-i mutlak olan Allah Teala’dır.
Nasıl ki bu
fiilleri konuştuğunuz zaman mecaz olarak konuşuyoruz, hakiki faili
söylemiyoruz; bu misalde olduğu gibi “medet ya rasulallah” veya “medet ya
şeyhim” demekten gaye, onların Allah katındaki kıymetleri ve dereceleri sebebi
ile Allah-u Teala’nın yardımı ve yaratmasıdır. Aksi bir niyet ve düşünce yani
sebeplere takılıp müsebbib-i hakiki olan Allah’tan
gafil olmak, sapıklıktır.
Allah Teala’da
ayet-i celilede şöyle buyurmaktadır:
Ruhu’l Beyan
tefsirinde bu ayet tefsir edilirken şöyle deniyor: “Ayetteki (vesile)
kelimesinden murad, salih ameller olduğu gibi büyük zatlarda olabilir. Bu durumda
vesileler, hakikat alimleriyle tarikat şeyhleridir. ([180])
Tefsir-i
Celaleyn’in haşiyesi olan Savi tefsiri de aynı fikri söyleyip kuvvetlendirmekte
ve şöyle devam etmektedir: “Kişiyi Allah’a yakınlaştıran herşey, ayette
bahsi geçen vesileye dahildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah doslarını
ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, çokça dua etmek, sıla-i rahim
yapmak, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler bunlardandır. Buna göre
ayetin maanası, sizi Allah’a yaklaştıran herşeye yapışınız, O’ndan uzaklaştıran
herşeyi de terk ediniz demek olur. Durum böyle olunca müslümanların, Allah
doslarını ziyaret etmelerini, bunun Allah’tan başkasına bir ibadet olduğunu
zannederek onları küfür ile itham etmek, apaçık bir dalalet ve hüsrandır.
Hayır, hayır! Gerçek, onların dediği gibi değildir. Allah doslarını ziyaret ve
onlara muhabbet beslemek, Rasulullah (s.a.s)’in hakkında “Allah için sevmeyenin
imanı yoktur.” buyurduğu Allah muhabbetine ve Allah-u Teala’ının “O’na
vesile arayınız” buyurduğu vesileye girmektedir.”([181])
Hemen şunu
belirtelim ki; kendine tabi olunan, amelleri taklit, emirleri tatbik edilen ve
kalbi muhabbet, ruhi tebaiyyet alakasıyla kendisinden nur ve feyz alınan, daha
doğrusu bu rahmete menbaa ve vesile yapılan kamil mürşitler, şu hadis-i şerifte
anlatılan kimselerdir. Rasulullah (s.a.s) buyurmuştur ki: “Allah Teala şöyle
buyurmaktadır. ‘ Her kim benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse,
muhakkak ben ona harp açarım. Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha
sevgili birşeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana nafile ibatedleriyle de
durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Kulumu sevince de onun gören gözü,
işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse onu
verir, bana sığınırsa kendisini korur, himayeme alırım.”([182])
Fahruddin
Razi, “Tefsir-i Kebir” de kerameti isbat ederken demiştir ki:
“Allah’ın
celal nuru, kul için bir kulak olunca, o kul, yakını işittiği gibi uzağıda
işitir. Bu nur ona bir göz olunca, yakını gördüğü gibi uzağıda görür ve yine bu
nur bir kul için el olunca; zora, kolaya, yanındakine, uzaktakine herşeye gücü
yeter.”([183])
Bilindiği
üzere müşrikler Kur’an’ın ilahi bir kitap olup olmadığını tespit etmek amacıyla
gökten üzerlerine taş yağmasını veya acıklı bir azabın inmesini istemişler,
buna mukabil Cenab-ı Hak ise şöyle buyurmuştur:
“Halbuki sen aralarında iken
Allah onlara azap verecek değildir.”([184])
Ayetten sarih olarak anlaşılacağı üzere müşriklerin büyük bir felakete
düçar kılınmamasının sebebi aralarında Allah katında çok değerli olan Nebiyy-i
Ekrem’in bulunmasıdır. Hazreti peygamber (s.a.s)’de insanların ilahi nusrete ve
refaha, içlerindeki zayıfların sayesinde ulaşabildiklerini beyan etmişlerdir:
“Allah, bu
ümmete ancak aralarında bulunan zayıfların duası, namazı ve ihlası sayesinde
yardım eder.”([185])
Bir başka
hadiste:
“Zayıf sınıfı ihmal etmeyiniz. Çünkü siz zayıflar sayesinde
rızıklandırılır ve ilahi yardıma mazhar kılınırsınız”([186])
denilmektedir.
Bir diğer
hadiste Hz. Peygamber (s.a.s):
“Hudû ve Huşû sahibi gençleriniz, otlayan
hayvanlarınız, beli bükülmüş ihtiyarlarınız, emzikteki yavrularınız olmasaydı,
üzerinize azab-ı ilahi gökten boşanırcasına dökülürdü.”([187])
buyurur. Mevzuyla alakalı Buhari de geçen bir hadiste ise bazı savaşlarda
sahabe, tabiîn veya etba’u tabiîn’den olan kişiler hürmetine o orduya zafer
ihsan edildiği belirtilir.([188])
Meşru olan
tevessülü birkaç başlık altında örnekleriyle birlikte incelemek, konunun daha
açık şekilde anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Hiç şüphesiz
bizim, dünya ve ahirette Allah’a yaklaşmaya, O’na ihtiyaçlarımızı arzetmeye,
sayesinde günahlarımızın bağışlanmasına, ilahi nimet ve ihsanlara ulaşmamıza en
büyük vesile, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s)’dir. Biz Onun öğrettiği her amelle
Allah’a yaklaşır, sevap kazanırız. Bu vesile ile günahlarımız dökülür,
derecelerimiz yükselir, ihtiyaçlarımız giderilir ve Onun şefaatı ile ilahi rıza
ve cennete kavuşuruz. Burada ise konumuza örnek olabilecek birkaç hadise
zikredeceğiz. Efendimiz (s.a.s) ile, dünyaya teşrifinden önce, hayat-ı
saadetlerinde ve ahirete irtihallerinden sonra Allah’a tevessül edilmiştir.
Bununla ilgili haberler, pekçok mevsuk eserde nakledilmiştir. Bazı örneklerini
aşağıda veriyoruz:
Hz. Ömer’den
rivayet edildiğine göre Adem (a.s.) cennetten çıkarılmasına sebep olan hatayı
işledikten sonra affedilmesi için yaptığı duada Nebiyy-i Ekrem’in hakkı ile
tevessülde bulunarak: “Allah’ım beni Muhammed’in hakkı için affeyle tevbemi
kabul buyur” diye yalvarmış, Cenab-ı Hakk “Sen Muhammed’i nereden
tanıyorsun” diye sorunca, Adem (a.s.), yaratıldığı zaman başını kaldırıp
arşa baktığını, sütünlarında “La İlahe İllallah Muhammeden Rasulullah” cümlesini
gördüğünü, ismi Allah’ın ismiyle yazılan birinin O’nun en sevdiği bir kul
olması gerektiğini düşündüğünü ve bundan dolayı onun ismiyle tevessül ettiğini
söylemiş. O da doğru söylediğini, ahir zaman Peygamberlerinin hakkı ile
tevessülde bulunduğu için affedildiğini ve o olmasaydı kendisinin (Adem’i) de
yaratılmayacağını bildirmiştir.([189])
Bazı
müfessirler, Hz. Peygamberin nübüvvetinden önce Yahudilerin kendileriyle
savaştıkları Araplara karşı, gelmesi beklenen ahir zaman peygamberi ile
tevessülde bulunduklarını, dualarında onu vesile kılarak Cenab-ı Hak’tan yardım
ve zafer istediklerini Bakara suresinin şu aytenin işaret ettiğini
belirtmişlerdir: “Onlara (Yahudilere) Allah katından, beraberlerindekini
tasdik eden kitap geldi (de bunu tanımadılar). Halbuki daha önce, o müşriklere karşı
(Allah’tan) imdat diliyorlardı. (Tevrat’ta vasfını) bildikleri (peygamber)
onlara gelince onu inkar ettiler. Artık Allah’ın laneti o kafirler üzerine
olsun.”([190])
Kaynaklar
Yahudilerin müşrik Araplarla savaştıklarında Tevrat’tan vasıflarını ve geleceğini
öğrendikleri ahir zaman Peygamberi ile şu ifadelerle tevessülde bulunduklarını
rivayet etmektedir:
“Allah’ım!
Kitabımızda yazıldığını gördüğümüz Nebi’ni gönderde müşrikleri cezalandırıp
öldürelim.”
“Allah’ım! Tevrat’ta tavsifini bulduğumuz ahir zamanda gelecek
Peygamberlerinle sana tevessül ediyoruz, bize yardım et!”
“Allah’ım! Ümmi olan nebinle sana tevssülde bulunuyoruz, bize
fetih ve zafer ihsan eyle!”([191])
Yahudilerin Hz. Peygamberle tevessülde bulunduklarını ifade eden
bu rivayetler, onun zatı ile başka bir ifade ile onun Allah katındaki
mertebesiyle tevessül ettikleri oldukça sarihtir. Allah katındaki mertebenin
ise iman ve salih amellerden kaynaklandığı malumdur.([192])
“Osman Bin Huneyf (r.a.) şöyle anlatmıştır: “Ama (gözleri
görmeyen) bir adam, bir gün peygamber’e (s.a.s) gelip şöyle dedi: “Ya
Resulallah (s.a.s) gözlerim görmüyor. Siz dua edin benim bu gözlerim iyi
olsun.” Bunun üzerine efendimiz (s.a.s), “istersen dua edeyim, istersen
sabret. Ama sabretmen senin için daha hayırlıdır” buyurdu. Ama gözlerinin
görmemesinin kendisine çok ağır geldiğini ve açılması için dua etmesini istedi.
O zaman peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: “Öyleyse git, güzel bir abdest al,
sonra iki rekat namaz kıl, akabinde şöyle dua eyle: Ya Rabbi, ben senden
diliyorum, rahmet peygamber’in (s.a.s) ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed
(s.a.s), ben seninle, Rabbına yöneliyorum, ta ki gözlerim açılsın. Ya Rabbi!
Onun şefaatini benim hakkımda kabul eyle ve benimde kendim için yaptığım duayı
kabul et.” Osman bin Huneyf (r.a.) şöyle diyor: “Bu zat gitti, biz daha
Resulallah’ın (s.a.s) huzurundan ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri
iyi olmuş.”([193])
Zat ile tevessülü benimseyen alimler, hadisin kendi iddialarına
delil teşkil ettiğini, öğretilen duanın Salih bir zatın Allah katındaki
mertebesiyle tevessülü ihtiva ettiğini, çünkü Hz. Peygamberin kendisi bu şahıs
için dua etmediğini, aksi takdirde a’maya dua öğretilmesinin manasız olacağını
ileri sürmüşlerdir.
Yukarıdaki hadis için İmam Şevkani demiştir ki: “Kanaatime
göre tevessülün sadece resulullah ile yapılabileceğini, başkası ile
yapılamayacağını söylemek iki şeyden dolayı sağlam bir hüküm değildir:
1-
Bu hususta Sahabe-i Kiram arasında icma
vaki olmuş değildir.
2-
Fazilet ve ilim sahibi kimselerle Allah’a
tevessül etmek, onların şahıslarıyla değil, Salih amel ve üstün meziyetleri
sebebiyledir. Çünkü fazilet sahibi, bu hale ancak Salih amelleriyle ulaşmıştır.([194])
Rivayete göre Hz. Peygamber’in (s.a.s) huzuruna o anda hüküm
süren şiddetli kuraklıktan şikayet eden
bir adam gelir ve yağmur yağması için Allah’a dua etmesini ister. O da minbere
çıkıp dua eder ve duanın akabinde yağmur yağar. Bir müddet sonra ise bir gurup
halk yine Resulullah’a (s.a.s) gelerek yağmurun haddinden fazla yağması
sebebiyle sıkıntıya düştüklerini ve neredeyse helak olacaklarını, bu sebeple
yağmurun durması için dua etmesini talep ederler. Hz. Peygamber (s.a.s) dua
eder etmez yağmur bulutları açılarak şehrin etrafına doğru yayılır. Bunun
üzerine Rasul-i Ekrem (s.a.s) bir hayli tebessüm eder ve: “Aşk olsun Ebu Talip’e!!
Şimdi burada olsaydı çok sevinirdi. Onun söylediği şiiri bize kim
söyleyebilir?” der. Hz.Ali (k.v.) ayağa kalkarak
“Ya Resulullah! Bana
öyle geliyor ki siz şu şiiri kastediyorsunuz:
“Hürmetine bulutlardan yağmur beklenilen bir zat terk edilir
miymiş?
Öyle bir iyilik sever ki, yetimler eline bakar, dullar ona
güvenir.”
Hz.Ali (k.v.) bu şiirden birkaç beyit daha okuduktan sonra
Kinane kabilesinden biri kalkar ve şu beyitle başlayan bir şiir okur:
“İlahi! Hamd
olsun ki Nebiyy-i Ekrem’in yüzü suyu hürmetine bize yağmur verdin.”
Resulallah
(s.a.s) okunan şiiri çok beğendiğini söyler. Abdullah bin Ömer’in (r.a.) de Ebu Talip’in yukarıdaki şiirini sık sık
tekrarladığını ve Resulallah (s.a.s) yağmur duası için minbere çıktığında bir
sahabenin de bu şiiri devamlı okuduğundan bahsedilir.([195])
Enes bin
Malik’ten rivayet edildiğine göre Hz. Ali’nin annesi Fatıma binti Esed vefat
ettiğinde kabrine defnedilirken Hz. Peygamber (s.a.s), affedilmesi için Allah’a
yalvarmış ve duasını şu cümlelerle bitirmiştir: “Peygamber’inin ve benden
önceki peygamberlerin hakkı için annem Fatıma binti Es’ed’i affet, ona kelime-i
şehadet-i telkin et ve kendisine kabir rahatlığı ver! Çünkü sen merhametlilerin
en merhametlisisin.”([196])
Görüldüğü gibi
Hz. Peygamber (s.a.s), hem kendisiyle, hem de kendisinden önceki peygamberlerle
tevessül edip Allah’u Teala’ya yönelmekte ve yalvarmaktadır.
Abdurrahman
bin Sa’d (r.a.) şöyle anlatmıştır: İbn-i Ömer (r.a.) ile beraber oturuyordum.
Ayağı birden kasıldı.
“Ya Eba
Abdirrahman, ayağına ne oldu?” dedim.
“Kramp girdi”
dedi.
“En çok
sevdiğinin adını an da iyi olsun” dedim. İbn-i Ömer:
“Ya Muhammed!” diye nida etti. Ayağı hemen düzeldi.([197])
Çeşitli fıkıh
kitaplarında namaz konusunda şöyle denir: “Namaz kılan kişi” “Et-tahiyyatü”
okuduğu zaman “Es-selamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühü”
dediği zaman şöyle mülahaza etsin: Sanki Peygamber’in (s.a.s) karşısındadır.
O’na hitap ediyor ve aynı zamanda itikat etsin ki; peygamber (s.a.s) onun
selamını işitip onu cevaplandırır.([198])
Emir-ül Mü’minin Ebu Cafer El-Mansur ile İmam-ı Malik
Peygamber’in (s.a.s) camiinde münazara ettiler. İmam-ı Malik (r.a) Emir-ül
Mü’minin’e şöyle dedi: ‘Bu camide sesini fazla yükseltme, Cenab-ı Hak bazı
kişileri terbiye etmek için şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Sesinizi Peygamber’in sesinden fazla
yükselmeyin, birbirinize çağırır gibi ona çağırmayın. Haberiniz olmadan
ameliniz boşa çıkar.([199])
Cenab-ı Hak bazı kişileri methederek şöyle buyuruyor:
“Gerçekten Allah’ın peygamberi yanında seslerini kısanlar,
bunlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlara
mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.”([200])
Cenab-ı Hak bazı kişileri de kötüleyerek şöyle buyuruyor:
“(Peygamber’e (s.a.s) ait) odaların önünde sana çağıranlar
var ya, onların çoğu aklı ermeyenlerdir.”([201])
Peygamber (s.a.s) hayatta iken nasıl hürmet ve saygı lazım ise vefatından
sonrada aynı şekilde hürmet ve saygı lazımdır.
İmam-ı Malik (r.a.) bu bilgileri Emir-ul Mü’minun Cafer
El-Mansur’a anlatınca, Emir-ul Mü’minin anlatılanları kabul edip imama şöyle
sordu: Ya Eba Abdullah, Kıbleye mi dönüp dua edeyim? Yoksa kabri şerife mi?
İmam dedi: Sen nasıl yüzünü O’ndan çeviriyorsun? Halbuki O, hem senin hem de
pederin Adem’in ta kıyamete kadar vesilesidir. Bunun içindir ki O’na yönel,
O’ndan şefaat dile, ta ki O da sana şefaat etsin.’ Bu sözleri söyleyen imam
sonra şu ayeti okudu:
“Eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman, sana gelseydiler,
kendileri için Allah’tan afv isteseydiler ve rasul de onların bağışlanmasını
dileseydi, elbette Cenab-ı Hakkı tövbeleri ziyade kabul edici, merhametli
bulacaklardı.”([202])
Buradan da
anlaşıldığına göre İmam-ı Malik’in (r.a.) bu sözleri Adem (a.s) hakkında
rivayet ettiğimiz hadis-i şerif’i hakkında kuvvetlendiriyor.([203])
Hz. Osman’ın
(r.a) hilafeti döneminde, ihtiyaç sahibi bir kişi bu ihtiyacından mütevellid,
Hz. Osman (r.a.) ile görüşmek için uzun süre yanına gidip geliyor, fakat Hz.
Osman (r.a.), ona aldırış etmiyor ve ihtiyacını görmüyor. Bir gün Osman b.
Huneyf (r.a.) ile karşılaştı ve durumunu ona şikayet etti. O da kendisine:
“Git, güzel bir abdest al. Sonra iki rekat namaz kıl ve Cenab-ı Hakka şöyle dua
eyle: “Allah’ım Rahmet peygamberi olan Muhammed (s.a.s) ile sana
yöneliyorum. O’nun hatırı ile senden diliyorum. Ya Muhammed, ben seninle
Rabbına yöneliyorum. Bu ihtiyacım hallolsun.” de sonra da hacetini
Allah’a arz et.” dedi. Adam da kendisine söyleneni yaptı. Sonra Hz. Osman’a
(r.a.) gitti. Kapıcı gelip adamın elinden tuttu ve onu huzura çıkardı. Hz.
Osman (r.a.) bu zata dedi ki: “Gel yanıma otur, ihtiyacın nedir.” Bu zat diyor:
Hz. Osman (r.a.) ihtiyacımı yerine getirip bana dedi: “Kusura bakma, şimdiye
kadar hiç ihtiyacını hatırlamadım, onun için geç kaldı. Ne zaman ihtiyacın
olursa sen hemen gel, ihtiyacını hallederim.”
Osman bin Huneyf (r.a.) diyor ki: ‘Bu zat işi tamam olduktan sonra
gelip, bana teşekkür ederek, “Allah seni hayırla mükafatlandırsın; sen benim
hakkında onunla konuşuncaya kadar ihtiyacımı görüp benimle ilgilenmiyordu” dedi.
Osman bin Huneyf de: “Allah’a yemin olsun ki onunla senin hakkında hiçbir
şey konuşmuş değilim” deyip yukarıda zikri geçen şu hadiseyi anlattı: “Ama
(gözleri görmeyen) bir adam, bir gün peygamber’e (s.a.s) gelip şöyle dedi: “Ya
Resulallah (s.a.s) gözlerim görmüyor. Siz dua edin benim bu gözlerim iyi
olsun.” Bunun üzerine efendimiz (s.a.s), “istersen dua edeyim, istersen
sabret. Ama sabretmen senin için daha hayırlıdır” buyurdu. Ama gözlerinin
görmemesinin kendisine çok ağır geldiğini ve açılması için dua etmesini istedi.
O zaman peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: “Öyleyse git, güzel bir abdest al,
sonra iki rekat namaz kıl, akabinde şöyle dua eyle: Ya Rabbi, ben senden diliyorum,
rahmet peygamber’in (s.a.s) ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed (s.a.s), ben
seninle, Rabbına yöneliyorum, ta ki gözlerim açılsın. Ya Rabbi! Onun şefaatini
benim hakkımda kabul eyle ve benimde kendim için yaptığım duayı kabul et.” Osman
bin Huneyf (r.a.) şöyle diyor: “Bu zat gitti, biz daha Resulallah’ın (s.a.s)
huzurundan ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri iyi olmuştu.([204])
Pek çok ilim
ehli tarafından nakledilen bir haberde El-‘Utbi şöyle demiştir: Resulullahın
(s.a.s) kabri yanında oturuyordum. Bir Arabi geldi ve “Es-Selamu Aleyke Ya
Resulallah! Allah Teala’nın şöyle buyurduğunu işittim:
“Eğer
onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelselerdi Allah’tan bağışlanmayı
dileselerdi, Rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyade affedici, esirgeyici
bulurlardı.”([205]) işte
günahlarımdan istiğfar ederek, Rabbime seni şefaatçı edinerek sana geldim” dedi
ve şu mealdeki şiiri söyledi:
“Ey bu
topraklarda yatanların en hayırlısı ve en büyüğü! Senin güzel kokun ve
bereketinle bu vadi ve tepeler hoş oldu. Senin bulunduğun ve içinde her derde
deva ile cömertlik ve kerem bulunan bu kabre canım kurban olsun.”
Bu şiiri
okuduktan sonra dönüp gitti. O anda beni bir uyku bastı. Rüyamda,
resulullah’ı (s.a.s) gördüm. Bana:
“Ya Utbi, Arabi’ye yetiş ve kendisine, Allah’ın onu affettiğini müjdele” dedi.([206])
Hz. Ali’den
(k.v) şu hadise nakledilmiştir: Biz rasulullah’ı (s.a.s) defnettikten sonra
yanımıza bir Arabi geldi. Kendisini rasulullah’ın (s.a.s) toprağına atarak
toprağından başına saçmaya başladı ve şöyle dedi: “Ya resulallah! Sen
söyledin, biz de sözünü işittik. Sen Allah’tan alıp anlattın, bizde senden
öğrendik. Allah, sana indirdiği ayetlerin birinde şöyle buyurdu:
“Eğer
onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelselerdi de Allah’tan bağışlanmayı
dileseler, resul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyade affedici,
esirgeyici bulurlardı.”([207])
Ben de nefsime zulmettim, sana geldim. Benim için istiğfar et!”
Bunun akabinde resulullah’ın (s.a.s) kabrinden “Allah seni affetti” diye
bir ses geldi.([208])
Ebu Hureyre,
Ebu Said ve Huzeyfe’den (r.anhum) ve başka bir çok tarikten rivayet edilen
hadis-i şeriflerde: kıyamet günü mahşerin dehşetinden kurtulmak isteyen
bütün insanlar, babaları Adem’den (a.s.) başlayıp bütün Ulu’l-Azm peygamberlere
giderek, Allah Teala’nın kendilerini bu halden kurtarması için şefaat etmelerini
talep edecekler. Her biri kendisinin buna liyakatli olmadığını, kendisini
meşgul edecek bir derdi bulunduğunu, bu işe en ehil ve ehliyetli olanın Hz.
Muhammed (s.a.s) olduğunu ve O’na gitmelerini tavsiye edecekler. İnsanlar da
efendimize (s.a.s) gelip durumu arz edecekler. Efendimiz de (s.a.s) Allah
Teala’dan izin isteyip secdeye kapanarak O’na hamd edecek, Cenab-ı Hak kendisine:
“Ya Muhammed! Başını kaldır. Söyle, sözün dinlenecek. İste, isteğin verilecek.
Şefaat et, şefaatin kabul edilecek.” buyuracak. Bunun üzerine Resulallah (s.a.s), “Ya
Rabbi! Ümmetim, ümmetim” diyecek. Kendisine “kalbinde zerre kadar
imanı olanı, cehennemden çıkar!”
denilecek. O da zerre kadar imanı olanı
cehennemden çıkarıp cennete sevk edecek. Böylece bütün insanların en zor
gününde, en büyük müşküllerini ortadan kaldırmak için Allah’ın izni inayetiyle
vesile olacaktır.([209])
Enes
b.Malik’ten (r.a) rivayet edildiğine göre ikinci halife döneminde Müslümanlar
kuraklık yüzenden kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya geldikleri zaman halife
Ömer (r.a.), Abbas bin Abdulmuttalib’i
(r.a.) vesile kılarak Allah’tan yağmur talebinde bulunur ve şöyle
der: ““Allah’ım!
Bizler daha önce peygamberimizi vesile
edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise
peygamberimizin amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur
ihsan et!” Enes bin Malik (r.a.), Hz. Ömer’in (r.a.) bu dualardan sonra kendilerine
yağmur ihsan edildiğini belirtir.”([210])
Buhari
şerhlerinde bu hadis ile ilgili aşağıdaki açıklamalara yer verilmektedir:
“İstiska
hadislerinde kaydedildiğine göre halife Hz. Ömer (r.a.), dua etmesi için Hz.
Abbas’a (r.a.) ricada bulunmadan önce insanlara: “Resulullah (s.a.s), bir evladın, kendi babasına verdiği değer ve önem kadar Abbas’a (r.a.)
değer verirdi” demek suretiyle onların, Abbas’a (r.a.) tabii olmalarını ve
başlarına gelecek musibetlerin defi için onu vesile kılmalarını tavsiye eder,
sonra bizzat Abbas’ tan (r.a.) dua etmesini isterdi. O da kendisinin, Hz. Peygambere
(s.a.s) olan nesep yakınlığı ve onun nezdindeki
mertebesi sebebiyle kendisiyle tevessülde bulunulduğunu belirterek duasına
başlardı.”
Zat ile tevessülü savunanlar Hz. Ömer’in (r.a.), bu olaylarda
Abbas’ın (r.a.) duasıyla değil de zatıyla tevessülde bulunduğunu ileri
sürmüşlerdir. Ömer’in (r.a.) daha üstün olduğu halde Hz. Peygamberin (s.a.s)
zatıyla değil de Abbas’ın (r.a.) zatıyla tevessülde bulunmasının hikmetini ise
şöyle izah ederler:
Halife Ömer (r.a.) böyle davranmakla, Hz. Peygamber’den (s.a.s)
başka Salih insanları ve özellikle peygambere (s.a.s) yakınlığı bulunan
kişileri vesile edinerek istiska yapılabileceği hususuna işaret etmek
istemiştir.
Hz. Peygamberin (s.a.s) amcası ile istiskada bulunmak,
kendisiyle istiskada bulunmak gibidir. Çünkü Ömer (r.a.) “Abbas b.
Abdülmuttalib ile” dememiş, “senin peygamberinin amcasıyla tevessülde
bulunuyoruz” demiştir. Böylece asıl şeref resulullah’a (a.s.) raci olmaktadır.
Hz. Ömer (r.a.), çevresinde bulunan veya duasından haberdar olan
Müslümanların içinde, imanları henüz pekişmemiş bulunanlarından endişe etmiş
olabilir. Çünkü onlar resulullah’ la (a.s.) tevessülde bulunduktan sonra yağmur
yağmadığı takdirde onun tesiri ve dolayısıyla hak peygamber oluşu noktasında
şüpheye düşmüş olabilirlerdi.
Hz. Ömer (r.a) böyle davranmak suretiyle Müslümanlara vesilenin
mahiyetini anlatmak istemiş ve Kur’an’da emredilen tevessülün sadece Salih
amelleri değil Salih zatlarla tevessülü de ihtiva ettiğini belirtmek
istemiştir.
Bu şekilde davranan Hz.Ömer (r.a.), Ehl-i Beyt’in faziletini
vurgulamak istemiştir.
Hz. Ömer’in (r.a.) Abbas’la (r.a.) tevessülde bulunması,
Rasulullah’ın (a.s.) ona gösterdiği hürmete kendisinin de riayet etmesinden
kaynaklanmıştır. O, böyle davranmakla peygambere (s.a.s) ittiba etmiştir.
Salih zatların Allah nezdinde ki mertebesiyle tevessülde bulunmanın
caiz olduğunu savunanlardan Muhammed Zahid Kevseri, bu hadisin kendi görüşlerini
desteklediğini ileri sürerek şöyle demektedir: “Hz. Ömer’in (r.a.) bu
uygulaması, Resulullah’ın (a.s.) hayatta olan hısım ve akrabasıyla tevessülde
bulunmanın cevazına delil teşkil etmektedir. Hz. Ömer’in (r.a.), Abbas (r.a.)
için: “başınıza musibet geldiğinde onu (Abbas’ı) Allah’a karşı vesile edin!”
ifadesi, “ondan dua isteyin” manasına gelmez. Çünkü Ömer (r.a.), bu
cümleyi onun dua etmesini istedikten sonra söylemiştir. Dolayısıyla bu ifade “Onunla
Allah’a tevessül edin!” manasına gelir ki bu da Salih zatların mertebesiyle
tevessüle delalet eder.([211])
Görüldüğü üzere Kevseri de
bu olayda zat ile tevessülde bulunulduğunu kabul etmekte ve Hz.Ömer’in (r.a.),
Abbas’ın (r.a.) duasıyla tevessülde bulunmadığını ve bunu iddia etmenin yanlış
olduğunu ileri sürmektedir. Kevseri, Hz. Ömer’in (r.a.), Resulallah’ın (s.a.s)
zatıyla tevessülü terk edip Abbas’ın (r.a.) zatıyla tevessülde bulunuşunu da
şöyle yorumluyor: “Bu olay daha faziletli biri mevcut olduğu halde, ondan
daha az faziletli biriyle tevessül etmenin caiz olduğunu gösterir. Çünkü Hz.
Ömer’in (r.a.) ifadesinde “Peygamberimizin amcası” tabiri geçmektedir ki, bu
Abbas’ın (r.a), Hz. Peygamberle (s.a.s) olan hısımlığına ve onun resulullah
(a.s.) üzerindeki değerine işaret etmektedir”.
Hz. Abbas’ın (r.a.) tercih
edilişi, fazilet ve takvasının yanında rasul-i Ekrem’e (s.a.s) olan nesep
yakınlığı önemli rol oynamıştır. Bu husus Hz. Abbas’ın (r.a.) dua metinlerinde
de kendini gösterir: “(Allah’ım!)… bu insanlar peygamberinin bana verdiği
değerden dolayı benim vasıtamla sana yönelmişler.”
İslam bilginleri halife Hz.
Ömer’in (r.a.) yukarıda söz konusu edilen uygulamasına dayanarak musibetler
anında ehl-i beyt ve ehl-i takvanın Allah’a şefaatçi kılınabileceklerini kabul
etmişlerdir.([212])
Bilindiği gibi Kur’an’da Hz.
Musa ile Hızır olduğu kabul edilen şahsın birlikte yaptıkları bir gemi
yolculuğundan bahsedilir. Yolculuk esnasında bir şehire uğrarlar ve Hızır
burada yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Musa hikmetini sorduğunda o
şöyle der:
“duvara gelince; bu duvar şehirdeki iki yetim çocuğa aittir.
Duvarın altında çocuklar için saklı bulunan bir define vardı. Babaları da Salih
bir kişi idi. Rabbin bu iki çocuğun, rüştlerine ermelerini ve definelerini
çıkarmalarını, senin Rabbinden bir rahmet olarak diledi.”([213])
Bu ayet zat ile tevessüle
delil olarak ileri sürülmüştür. Ayette Cenab-ı Hakkın, çocukların babasının
Salih bir kimse olmasını, onlara rahmetle muamele etmesinin sebeplerinden biri
olarak zikrettiği belirtilerek bunun da zat ile tevessülü ispat ettiği iddia
edilmiştir.
İbn Kesir’e göre ayet iyi insanların nesillerinin yer yüzünde
kesilmeden devam edeceğini ve ibadetlerinden hasıl olan bereket ve şefaatten
zürriyetlerini dünya ve ahirette istifade edeceklerine, bu vesileyle
akrabalarının da cennette üst derecelere yükseleceklerine işaret etmektedir.
Nitekim müfessirler babalarının Salih olması sebebiyle bu iki çocuğa Allah’ın
ikramda bulunduğunu kabul etmişlerdir. Babalarının Salih olması nedeniyle iki
yetim çocuğa gösterilen merhamet, Hz. Ömer’in de dikkatini çekmiş, insanların
susuzluktan kıvrandığı bir kuraklık esnasında yanına Abbas’ı alıp ahalinin
önünde minbere çıkmış, bileğinden, tutup onu ayağa kaldırmış ve kendisi de
gözlerini semaya dikerek şu ifadelerle duasına başlamıştır: “İlahi! Biz,
peygamberinin amcası ile tevessül ederek sana yaklaşmak “takarrub” istiyoruz.
Kitab-ı Keriminde “Duvar şehirdeki iki yetim çocuğa aitti ve onun altında, bu
çocuklara mahsus bir hazine vardı, çocukların babası da Salih biriydi”
buyurdun. Buyruğun haktır, doğrudur. Haber verdiğin bu iki yetimi babalarının
Salih olmasından dolayı korudun. Peygamberinin de hatırını amcası dolayısıyla
hoş et! Zira onu vesile edinerek ve günahlarımızın bağışlanmasını dileyerek
sana yaklaşıyoruz.”([214])
Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
“Sizden birinizin çölde devesi kaçarsa şöyle desin: “Ya
ibadellah! (Ey Allah’ın kulları) benim devemi tutun! Zira Cenab-ı Hakk’ın
yerde hazır kulları vardır. Onun devesini ona tutarlar.”([215])
İmam-ı Nebevi diyor ki: benim büyük şeyhim vardı. O bana
şöyle dedi: benim bir sefer binitim kaçmıştı. Bende bu hadis-i şerifi
biliyordum. Ona göre hareket ettim, binitim durdu.
İmam-ı Nebevi
yine
şöyle naklediyor:” ben bir gün bir cemaat ile beraberdim. Onların binitleri
kaçtı cemaat binitleri yakalamaktan aciz kaldı. Bende onlara, bildiğim bu
hadisi şerifi söyledim, hiçbir sebep yok iken binit durdu.([216])
Ebu Zur’a Eş-Şeybani
anlatıyor:
Yezid bin Muaviye zamanında uzun bir müddet yağmur yağmadı.
Bunun üzerine yağmur duasına çıktılar fakat ne bulut geldi nede yağmur yağdı. Yezid
b. Muaviye, Dahhak bin El-Esved’e
dönüp “kalkın! Bizim için yağmur isteyin!” dedi. O da kalkıp
kollarını ardına kadar açıp başını da iyice geriye yatırıp şöyle dedi:
“Allah’ım!
Bunlar benim vesilemle senden yağmur diliyorlar. Onlara yağdır!”
O daha duasını bitirmemişti ki yağmur üzerlerine yağıverdi.
Neredeyse yağmura batacaklardı.([217])
Hz. Muaviye (r.a.), Yezid bin El Esved El-Cureşi’yi
(r.a.) Şamlılar için
vesile ederek yağmur duasında bulunmuş, şöyle demiştir:
“Allah’ım! En hayırlımız
ve en faziletlimiz vesilesiyle senden yardım diliyoruz.”
Hemen o vakit daha evlerine varmadan yağmur yağmaya
başlamıştır.([218])
Ebu Said El-Hudri’den; Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:
“Evinden çıkıp namaza giden ve şöyle diyene Allah Teala rahmetiyle
yönelir ve yetmişbin melek kendisi için istiğfar diler: “Allah’ım! Sana
yalvaranlar hakkı için, bu yürüyüşümün hakkı için senden niyaz ediyorum.
(sana malum olduğu üzere) Ben azgınlık, şımarıklık, riya ve gösteriş içerisinde
çıkmadım. Gadabından korkarak rızanı arzulayarak çıktım. Beni cehennem
azabından korumanı ve günahlarımı mağfiret etmeni diliyorum. Günahları senden
başkası mağfiret etmez.”([219])
Kıtlık dönemlerinde Hz.Ömer’in (r.a.) yaptığı gibi halife Ebu
Bekirde (r.a.) irtidat eden kabilelere
karşı ordu hazırlığında, onlara cesaret vermek amacıyla Abbas’(r.a)
yanına almış ve “Ya Abbas! Sen Allah’tan yardım iste, ben de “amin” diyeyim,
umuyorum ki, Nebiyy-i Ekrem’e olan yakınlığın dolayısıyla duan boşa çıkmaz.”
demiştir.([220])
Allame İbnu Hacer el-Mekki, “Bi’l-Hayrati’l-Hısan fi Menakıbı’l-İmam Ebi Hanife en-Nu’man”
adlı eserinin yirmibeşinci bölümünde şöyle
demiştir.
“İmam Şafii,Bağdat’ta
kaldığı günlerde İmam Ebu Hanife’nin türbesine gelir,ziyaret eder,kendisine
selam verir,sonra Allah Teala’ya,ihtiyacını gidermesi için onunla tevessül
ederdi.
İmam Ahmet bin Hanbel,İmam Şafii ile tevessülde bulunuyordu.Oğlu Abdullah buna hayret edip babasına durumu sorunca, İmam
Ahmed (rah.):Şüphesiz İmam Şafii,insanlar için güneş, beden için afiyet
gibidir” demiştir.
İmam Şafii’ye,
Mağriblilerin İmam Malik ile tevessülde bulundukları haberi ulaşınca, bunu hoş
görüp, onları nehyetmemiştir.
İmam Ebu’l Hasen eş-Şazeli
demiştir ki: “Kimin Allah Teala’ya arzedecek bir ihtiyacı
olur ve giderilmesini isterse, İmam Gazali ile tevessül edip, ihtiyacını
Cenab-ı Hakk’a arz etsin.”([221])
Salih kişilerden dua talebinde bulunarak
tevessül edilebilir.
Hz. Ömer (r.a.) şöyle anlatmıştır: Umre yapmak için Resulallah’
dan (a.s.) izin istedim. İzin verdi ve: “Kardeşim dua ederken bizi de
unutma!”buyurdu.Bütün dünya bana verilseydi, beni bu kadar sevindirmezdi.([222])
Ebu Ümame el-Bahili
anlatıyor: Bir defasında Rasulallah(s.a.s) yanımıza gelmişti. Bizim için dua
etmesini istedik. “Allah’ım bize mağfiret eyle, merhamet et. Bizden hoşnut ol.
Dualarımızı kabul et. Bizi cennete sok. Cehennemden kurtar. Her yönümüzle bizi
ıslah et.”
Diye dua etti. Biz biraz daha dua etmesini isteyince:Sizin
için gerekli olan her şeyi söyledim” buyurdu.([223])
Talha b.Ubeydullah (r.a.)
anlatıyor: “Adamın biri bir gün
elbiselerini çıkarmış kendini kızgın
kumlar üzerine atarak kendi kendine: “Ey gece cest gündüz miskin olan adam!
Cehennemin ateşini tat!”diyordu. Böyle kumlarda yatıp yuvarlanırken, birden
ilerde bir ağacın altında gölgelenmekte olan Rasulallah’ı (s.a.s.) gördü. Hemen
yanına giderek: “Nefsim beni mağlub etti” dedi.Rasulallah (s.a.s.):
“Şunu bil ki,semanın kapıları sana
açılmış,meleklerde seninle iftihar etmişler” dedi.Sonra yanındaki ashabına
dönerek: “Kardeşimizden, size dua etmesini isteyin” buyurdu.Bunun
üzerine ashabtan biri: “Benim için
dua et” dedi. Rasulallah (s.a.s.):
“Hepsi için dua et” buyurdu. Bunun üzerine adam şöyle dua etti: “Allah’ım
takvayı onların azığı yap. İşlerini doğruya götür.” Bu defa Resulallah(s.a.s.):
“Allah’ım bu kulunu doğruya yönelt” diye dua edince adam: “Varacakları yer
cennet olsun” diyerek duasını bitirdi.([224])
Hz.Ömer(r.a.), Üveys el-Karani’ye (r.a.): “Allah’tan benim için af dile” dedi.
“Ben sana nasıl Allah’tan af dileyebilirim. Sen
Resulallah’ın arkadaşısın” cevabını
verdi. Hz.Ömer (r.a.) ise:
“Resulallah’ın (a.s.), tabilerin en hayırlısı Üveys denilen
adamdır, buyurduğunu işitim” diye karşılık verdi.
Bir başka rivayette ise Rasulallah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu
nakledilmektedir:
“Sizden kim onunla karşılaşırsa,söylesin sizin için af dilesin.”([225])
Enes bin Malik(r.a.) anlatıyor: Ben Basra yakınlarındaki
zaviyede kalırken bazıları bana gelerek: “Kardeşlerin, kendilerine dua edesin
diye ta Basra’dan kalkıp yanına geldiler” dediler. Ben de onlara şöyle dua
ettim:
“Allah’ım bize mağfiret
et. Bize merhamet eyle. Bize dünyada iyilik ver. Ahirette iyilik ver.
Bizi cehennem azabından koru.”
Onlar biraz daha dua etmemi isteyince aynı duayı tekrarladım ve:
“Eğer bu duada istediklerim size verilirse dünya ve ahirette en
hayırlısı verilmiş olur” dedim.([226])
Salih zatlarla tevessül edilebileceği gibi Salih amellerle de
tevessül edilebilir.
İbn-i Ömer (r.a.), Nebi’in (s.a.s.), şöyle buyurduğunu rivayet
ediyor: “Beni İsrail’den üç kişi (yolda) yürüyorlarken onları (şiddetli) bir
yağmur tuttu. (yakınlarında bulunan) Bir dağdaki mağaraya sığındılar. Dağdan
büyük bir kaya parçası mağaranın ağzına yuvarlandı; (çıkış deliğini) üzerlerine kapattı. Bu
hal karşısında aralarından birisi diğerlerine şöyle dedi: Hayatınızda Allah
için yapmış olduğunuz amellerinize bakınız; onların hürmeti bereketine, Allah’a
(c.c.) dua ediniz; umulur ki Allah Teala taşı aralayıp (sizden bu sıkıntıyı giderir). (Bu niyetle) birisi, şöyle dua edip,
amelini dile getirdi:
-Ey Allah’ım! Benim yanımda hayli yaşlanmış anam ve babam vardı,
bir de henüz küçük olan çocuklarım. Onları geçindirmek için hayvan otlatırdım.
Akşam yanlarına dönünce hayvanları sağar (elimdeki sütü) çocuklarımdan önce
anne ve babama içirirdim. Bir gün vaktinde gelmeyip geciktim; ta geceye kaldım.
Geldiğimde, onları uyur buldum. Daha önce olduğu gibi hayvanlarımı sağdım.
Onları uykularından uyandırmayı kerih görüp, uyanmalarına kadar, elimde sütle
baş uçlarında bekledim. Bu arada çocuklar, açlıktan ayaklarımızın dibinde
ağlaşıyorlardı. Anne ve babamdan önce, onlara, süt vermeyi de uygun görmedim.
Bu haldeyken sabah oldu. Ya Rabbi! Eğer bu amelimi, senin rızan için yapmışsam,
bize şu kapalı yerden bir delik açta semayı görelim. Bunun üzerine mağaranın
ağzını kapatan kaya biraz aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi.
Diğeri şöyle dua etti:
-Ey Allah’ım! Amcamın bir kızı vardı. İnsanlar içinde en çok
sevdiğim o idi. Ondan. Bana yaklaşmasını istedim. O da bundan kaçındı. Nihayet,
bir kıtlık senesinde sıkıntıya düştü, ihtiyacı için bana geldi. Kendisine, bana
teslim olması için yüz dinar verdim. O da kabul etti. Kendisine yaklaşıp
temasta bulunacakken bana: “Ey Allah’ın kulu! Allah’tan kork; nikahsız olarak
bekaretime ilişme!.” dedi. Bende (derhal bırakıp) gittim. Ya Rabbi! Bunu sırf
senin rızan için yapmışsam, (bu amelim hürmetine) bize şu kapalı yerden bir
delik aç! (Allah Teala taşı) biraz daha açtı. (Diğer bir rivayette: fakat
çıkacak gibi değildi.)
[ Son kısım başka bir rivayette şöyle anlatılıyor:
Ondan bana yanaşmasını istedim. O bundan kaçındı. Nihayet bir
kıtlık senesi gelip çattı. (İhtiyaçlarını görmek için) bana, (para istemeye)
geldi. Bende kendini bana teslim olması karşılığında yüzyirmi altın vereceğimi
söyledim. O da kabul etti. Sonunda ona sahip olmuştum. Zina için yaklaşınca: “Allah’tan
kork! Nikahsız olarak bekaretimi bozma” dedi. Bende hemen vazgeçip kalktım.
Halbuki o, bana insanların en sevgilisi idi. Verdiğim altınları da ona
bıraktım…]
Üçüncüleri ise şöyle dua etti:
-”Ey Allah’ım! (iş yerinde) ücretle işçi çalıştırdım. (Bir
işçim, bir gün) işini tamamlayınca (bana gelip): “Hakkım olan ücretimi ver!”
dedi. Ben de (ücretini) kendisine arz ettim. (O da her nedense), ücretini
almayıp gitti. Ona ait bu ücreti (onun namına) çalıştırıp durdum. Hatta ondan
birçok mal elde ettim. Bir müddet sonra o işçim dönüp geldi ve “Allah’tan kork!
(o gittiğim günkü ücretimi ver!)” dedi. Ben de “şu gördüğün inek ve sürü
senindir. Hepsini al götür” dedim. (O zaman) o (hayret edip): “Allah’tan kork!”
benimle alay etme” dedi. Ben de: “gerçekten seninle alay etmiyorum (onlar
senindir) al (götür) dedim. O da (hepsini) aldı (gitti).
“İlahi! Gerçekten ben bu amelimi senin rızan için yapmışsam, şu
mağaranın ağzındaki kalan kısmı da aç” dedi. (Bunun üzerine) Allah Teala
mağaranın ağzını tamamen açtı; yürüyerek çıktılar. “([227])
Kur’an-ı Kerim
ve hadis kitaplarının “dua ve zikir” bölümleri incelendiğinde tevessülün
bu nevi’den büyük yer tuttuğu görülür.
Esma-i Hüsna
ile tevessül ederek ibadet edenler için İbn-u Kayyim, “ibadet
açısından insanların en kamil olanları” tabirini kullanmakta ve şöyle
demektedir: “Bu yol, en kamil olanların yoludur. Bu, Kur’an’dan neşet etmiş
bir yoldur.”([228])
Bir ayet-i
Kerimede şöyle buyuruluyor.
“En güzel isimler Allah’a aittir; o halde O’na
bu isimler ile dua edin.”([229])
Fahreddin Razi
(k.s.)
Esma-i Hüsna ile ilgili ayetin
tefsirinde şöyle diyor:
“Ayet, kulun Rabbine sadece Esma-i Hüsna ile dua
etmesine delalet etmektedir. Bu isimlerin manasını bilmediği takdirde dua pek
faydalı ve kamil olmaz. Allah Teala’nın bu mukaddes sıfatlarla mevsuf olduğu
bilindikten sonra kulun bu isim ve sıfatlarla O’na dua etmesi doğru ve
güzeldir.
Kul Rabbine bu
isimlerle dua ederken Rububiyetin izzetini ve kendi kulluğunun noksanlığını göz
önünde bulundurması gerekir. Ancak bu şekilde düşünerek dua ederse, duası güzel
ve yaptığı zikir kıymetli olur. Aksi takdirde faydası az olur.
Örneğin, mü’min namaza başlarken “Allahü Ekber” dediğinde
kalben, kendi nefsinde, bedeninde aklında ve hislerinde bulunan Allah’ın
hikmetinin eserlerini düşünmesi gerekir. Bu esnada kul, Allah’ın canlı-cansız
bütün yarattıklarını, gökleri, arş, kürsi ve bütün mevcudatı kapsayacak
şekilde, akıl ve zihninin ulaşabileceği en ileri noktadaki hikmetleri, tefekkür
etmelidir. Mü’min, “Allah” lafzıyla bütün bu nesneleri yok iken var eden bir
zata; “Ekber” sözüyle de O’nun bu varlıkların tamamından büyük olduğuna
işaret eder. İşte bu şekilde ibadet ettiği zaman yukarıdaki ayetin ihtiva
ettiği esrarın bir kısmına ulaşır.([230])
Kulun arzuları hangi yönde ise zikir ettiği isimler de o yönde
değişik olmaktadır. Misal olarak şu ayetler gösterilebilir:
“İbrahim ile İsmail, Kabe’nin temellerini yükseltirken: Rabbimiz!
Yaptığımızı kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işiten ve kemaliyle bilensin.
Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da yalnız sana teslim
olan bir ümmet yetiştir! Bize ibadet yollarımızı göster, tövbemizi kabul et!
Çünkü tövbeleri en çok kabul eden ve hakkıyla esirgeyen ancak sensin. Rabbimiz!
İçlerinden onlara senin ayetlerini okuyan, Kitabı ve hikmeti öğreten, onları
(şirkten) iyice temizleyecek bir peygamber gönder. Şüphesiz yegane galip ve tam
hikmet sahibi sensin.([231])
“O vakit İbrahim: Rabbim! Burasını
(Mekke) emniyetli bir şehir yap ve ahalisinden Allah’a ve ahiret gününe inananları
(yemiş, hububat gibi) mahsullerle rızıklandır, diye dua etti.”([232])
“Onlar (Talut’a bağlı bulunan mü’minler) Calut ve
askerlerine karşı çarpışmak üzere çıktıkları zaman niyaz edip şöyle dediler:
Rabbimiz! Üzerimize (yağmur gibi) sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver (er
meydanından kaydırma) ve bu kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.!”([233])
“İmran’ın
hanımı: Ya Rab! Karnımda olanı, sadece sana hizmet etmek üzere adadım, benden
kabul buyur! Doğrusu hakkıyla işiten ve bilen ancak sensin, demişti.”([234])
Yaşlandığı
halde henüz çocuk sahibi olamayan Hz. Zekeriya:
“Ey Rabbim! Beni yalnız
bırakma! Sen varislerin en hayırlısısın (ve ente hayru’l-i varisin)”([235])
diyerek dua etmiş ve duası kabul olunarak Yahya isminde ileride peygamber
olacak bir çocuk ihsan etmiştir.
Hastalığa
yakalanan Hz. Eyyub (a.s.):
“Bana hastalık isabet etmiştir, halbuki sen
merhametlilerin en merhametlisisin (ve ente erhamu’r-rahim)”([236])
şeklinde “rabbine seslenmiş” ve duası kabul edilmiştir.
Hz. Şuayb’ın
(a.s.) iman etmeyen kavmi, onu ve ona inananları kendi dinlerine dönmeye
zorladıkları zaman o şöyle dua etmiştir:
“Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz
arasında sen hak olana hükmet! Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın (ve ente
hayru’l-fatihin).”([237])
Peygamberlerinin duasının kabul edilmesi dolayısıyla bu kavim korkunç bir
zelzele ile helak olmuştur.
Kalplerinin
mutmain olması için mucize olarak gökten bir sofra indirilmesini talep eden
havarileri bu istekleri karşısında Hz. İsa (a.s.):
“Ey Allah’ım! Ey
Rabbimiz! Bizden öncekilere ve bizden sonra geleceklere bayram ve senden bir
ayet olacak gökten bir sofra indir ve bizi rızıklandır! Sen rızık verenlerin en
hayırlısısın”([238])
diye dua etmiştir.
Bu usulde kul,
ihtiyacına cevap verecek ilahi isimleri zikretmekte ve sonra durumunu ve
ihtiyaçlarını Allah’a arz etmektedir: “Sen mevlamızsın (ente Mevlana). O
halde kafirler topluluğuna karşı bize yardım et!”([239])
Yaptığı
hatadan dolayı pişman olan Hz. Musa (a.s.) Allah’a şöyle yalvarır: “Sen
bizim velimizsin (ente veliyyuna). O
halde bizi bağışla ve bize merhamet et! Sen bağışlayanların en hayırlısısın.”([240])
Bazen da
doğrudan O’nun sıfatları zikredilerek tevessülde bulunulmaktadır:
“Bizi
rahmetinle o kafirlerin kavminden kurtar.!”([241])
Hz.
Süleyman’da (a.s.) şöyle dua etmiştir: “Beni rahmetinle Salih kullarının
arasına dahil et.”([242])
(Kur’an ve Sünnet Işığında Rabıta ve
Tevessül S.65-95)
* MAĞARA ASHABININ KISSASI
ـ4995 ـ1ـ عن
ابن عمر
رَضِيَ
اللّهُ
عَنْهما قال:
]قَالَ رَسُولَ
اللّهِ #:
انْطَلَقَ
ثََثَةُ
نَفَرَ مِمَّنْ
كَانَ
قَبْلَكُمْ
حَتّى
آوَاهُمُ
الْمَبِيتُ
الى غَارٍ،
فَدَخَلُوا
فيهِ، فَانْحَدَرَتْ
صَخْرَةٌ
مِنَ
الْجَبَلِ،
فَسَدَّتَ
عَلَيْهِمُ
الْغَار.
فقَالُوا:
إنَّهُ َ يُنْجِيكُمْ
مِنْ هذِهِ
الصَّخْرَةِ
إَّ أنْ تَدْعُوا
اللّهَ
بِصَالِحِ
أعْمَالِكُمْ.
فقَالَ
أحَدُهُمْ:
إنَّهُ كَانَ
لِي أبَوَانِ
شَيْخَانِ
كَبِيرَانِ،
وَكُنْتُ
أرْعَى عَلَيْهِمَا
وََ أغْبَقُ
قَبْلَهُمَا
أهًْ وََ مَاً.
إنَّهُ نَأى
بِي
طَلَبُ
الشَّجَر
يَوْماً
فَلَمْ أرُوحْ
عَلَيْهِمَا
حَتّى نَامَا
فَحَلَبْتُ
لَهُمَا
غُبُوقَهُمَا.
فَوَجَدْتُهُمَا
قَدْ نَامَا،
فَكَرِهْتُ
أنْ أغْبُقَ
قَبْلَهُمَا
أهًْ وَمَاً،
وَكَرِهْتُ
أنْ أُوقِظهُمَا،
وَالصِّبْيَةُ
يَتَضَاغَوْنَ
عِنْدَ
قَدَمَيَّ،
وَالْقَدَحُ
عَلى يَدِي
أنْتَظِرُ
اسْتِيقََاظَهُمَا
حَتّى بَرَقَ
الْفَجْرُ:
اللّهُمَّ
إنْ كُنْتَ
تَعْلمُ أنّي
فَعَلْتُ ذلِكَ
ابْتِغَاءَ
وَجْهِكَ
فَفَرِّجْ
عَنَّا مَا
نَحْنُ
فيهِ مِنْ
هذِهِ
الصَّخْرَةِ.
فَانْفَرَجَتْ
شَيْئاً َ
يَسْتَطِيعُونَ
الْخُروجَ؛
وَقَالَ
اŒخَرُ:
اللّهُمَّ
إنَّهُ كَانَتْ
لِي ابْنَةُ
عَمٍّ هِيَ
أحَبُّ
النَّاسِ
اليّ، فأرَدْتُهَا
عَنْ
نَفْسِهَا،
فامْتَنَعَتْ
مِنِّي حَتّى
ألَمَتْ
بِهَا سَنَةٌ
مِنَ السِّنِينَ،
فَجَاءَتْنِي،
فأعْطَيْتُهَا
مِائَةًَ
وَعِشْرِينَ
دِينَاراً
عَلى أنْ
تُخَلّي
بَيْنِي
وَبَيْنَ
نَفْسِهَا
فَفَعَلَتْ
حَتّى إذَا
قَدَرْتُ
عَلَيْهَا
قَالَتْ: َ
يَحِلُّ لَكَ
أنْ تَفُضَّ
الْخَاتَمَ
إَّ
بِحَقِّهِ. فَتَحَرَّجْتُ
مِنَ
الوُقُوعِ
عَلَيْهَا فانْصَرَفْتُ
عَنْهَا
وَهيَ أحَبُّ
النَّاسُ
اليّ
وَتَرَكْتُ
الذّهَبَ؛
اللّهُمَّ إنْ
كُنْتُ
فَعَلْتُ
ذلِكَ
ابْتِغَاءَ
وَجْهِكَ
فَأفْرِجْ
عَنَّا مَا
نَحْنُ فيهِ.
فَانْفَرَجَتِ
الصَّخْرَةُ،
غَيْرُ
أنّهُمْ َ
يَسْتَطِيعُونَ
الْخُروجَ.
فقَالَ
الثّالِثُ:
اللّهُمَّ إنِّى
كُنْتُ
اسْتَأجَرْتُ
أُجَرَاءَ
فأعْطَيْتُهُمْ
أجْرَهُمْ
غَيْرَ
رَجُلٍ وَاحِدٍ
تَرَكَ
أجْرَهُ
وَذَهَبَ،
فَثَمَّرْتُهُ
لَهُ حَتّى كَثُرَتْ
مِنْهُ
ا‘مْوَالُ،
فَجَاءَنِي
بَعْدَ حِينٍ
فقَالَ: يَا
عَبْدَ
اللّهِ أدِّ اليّ
أجْرِي.
فَقُلْتُ:
كُلُّ مَا
تَرَى مِنَ الْبَقَرِ
وَالْغَنَمِ
وَاِبِلِ
وَالرَّقِيقِ
أجْرُكَ،
اِذْهَبْ
فَاسْتَقْهُ.
فقَالَ: يَا
عَبْدَاللّهِ،
َ
تَسْتَهْزِئُ
بِي فَقُلْتُ:
إنِّي َ
أسْتَهْزِئُ
بِكَ،
اِذْهَبْ
فَاسْتَقْهُ
فَأخَذَهُ
كُلُّهُ.
اللّهُمَّ
إنْ كُنْتُ
فَعَلْتُ
ذلِكَ
ابْتِغَاءَ
وَجْهِكَ
فَأفْرِجْ
عَنَّا مَا
نَحْنُ فيهِ
فأنْفَرَجَتِ
الصَّخْرَةُ،
فَخَرَجُوا
يَمْشُونَ[.
أخرجه
الشيخان وأبو
داود
»الغَبوقُ« شرب آخر
النهار.و»يتضاغون« يضجون ويصيحون من الجوع.ومعنى »أردتُها« راودتها وطلبت منها ان
تمكنني من نفسها.و»ألمّتْ بها سنةُ« أي أصابها الجدب.و»فَضُّ الخاتمِ« كناية عن
الجماع.و»التحرُّجُ« الهرب من الحرج وا“ثم والضيق .
1. (4995)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)
anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Sizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. (Akşam
olunca) geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler.
Dağdan (kayan) bir taş yuvarlanıp, mağaranın ağzını üzerlerine kapadı. Aralarında:
"Sizi bu kayadan, salih amellerinizi şefaatçi kılarak
Allah'a yapacağınız dualar kurtarabilir!" dediler. Bunun üzerine birincisi
şöyle dedi:
"Benim yaşlı, ihtiyar iki ebeveynim vardı. Ben onları çok
kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbirine
yedirip içirmezdim. Bir gün ağaç arama işi beni uzaklara attı. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar
için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve
hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim
için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde,
onların uyanmalarını bekliyordum. Derken
şafak söktü:
"Ey Allahım! Bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsan,
bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!
"Taş bir miktar açıldı. Ama çıkacakları kadar değildi.
İkinci şahıs şöyle dedi:
"Ey Allahım! Benim bir amca kızım vardı. Onu herkesten çok
seviyordum. Ondan kâm almak istedim.
Ama bana yüz vermedi. Fakat gün geldi
kıtlığa uğradı, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi
mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nail olacağım sırada:
"Allah'ın mührünü, gayr-ı meşru olarak bozman sana
haramdır!" dedi.
Ben de ona
temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu
halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terkettim.
Ey Allahım,
eğer bunları senin rızayı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar.
"Kaya
biraz daha açıldı. Ancak onlar çıkabilecek kadar açılmadı.Üçüncü şahıs dedi ki:
"Ey
Allahım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak
bir tanesi [bir farak pirinçten ibaret olan] ücretini almadan gitti. Ben de
onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Öyle ki çok malı oldu. Derken
(yıllar sonra) çıkageldi ve:
"Ey
Abdullah! Bana olan borcunu öde!" dedi. Ben de:
"Bütün
şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür!"
dedim. Adam:
"Ey
Abdullah, benimle alay etme!" dedi. Ben tekrar:
"Ben
kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür!" diye tekrar
ettim. Adam hepsini aldı götürdü.
"Ey Allahım, eğer bunu senin
rızan için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nasip et!" dedi. Kaya
açıldı, çıkıp yollarına devam ettiler."
[Buhârî,
Enbiya 50, Büyû 98, İcâre 12, Hars 13, Edeb 5; Müslim, Zikr 100, (2743); Ebu
Davud, Büyû' 29, (3387).]
AÇIKLAMA:
1- Hadisin
bazı vecihlerinde, bu üç yolcu, yaya giderken yağmura tutulurlar ve bu sebeple
mağaraya iltica ederler. Sadedinde olduğumuz veçhinde, gece sebebiyle
mağaraya girdikleri ifade edilmektedir.
İkisinin birleşmesi mümkündür, akşam vakti yağmura tutulmuş olabilirler.
2-
Hikâyede, İslam'ın ahlak-ı hasenesinden üç ahlakın Allah indinde makbuliyeti
ifade edilmektedir.
1) Annebabaya hürmet, onların hukukuna
riayet.
2) Allah rızası için insanların
iffetlerine riayet.
3) Başkasının hakkına riayet... Başkasının
maddî menfaatini kendi menfaati
derecesinde gözetmek, hileye yer vermemek. Bu amelleri makbul kılan husus da,
bunların ihlasla yani Allah rızası için yapılmış olmasıdır. Dolayısiyle, hadis,
amelde ihlasın ehemmiyetine, tebliğde müstesna bir yer vermektedir.
3-
Sadedinde olduğumuz rivayette ücretin miktarı kaydedilmiyor. Fakat, bazı
rivayetlerde bu bir farak pirinç olarak belirtilmiştir. Hatta bir başka
rivayette yer alan açıklayıcı bir ziyade, hem miktar hususunda, hem de
işçilerden birinin ücretini almayış sebebi hususunda bize bilgi sunmaktadır:
"Ben bir grup insan tuttum, her
birine yarım dirhem yevmiye verecektim. İşleri bitince herkese ücretini verdim.
Biri: "Vallahi ben iki kişilik iş yaptım, bana bir dirhem vermezsen
ücretini almayacağım" dedi ve
almadan çekip gitti. İşte ben bu yarım dirhemi nemalandırdım.
"Bir
farak pirincin, o günün piyasasında yarım
dirhem değerinde olabileceğini belirttikten sonra, nemalandırılmaya tabi
tutularak koyun, deve, sığır sürülerine ulaşılan bu taban sermayenin,
günümüzdeki karşılığını bulmaya çalışırsak şu sonuca varırız: Bir farak, üç sa'
miktarında bir ölçektir. Bir sa' ise 2,120 ile 2,650 litre arasında değişen bir
hacim miktarı. Öyle ise bir farak 6,360 ile 7,950 litre arasında değişen bir
ölçek olmaktadır. Daha yuvarlak hesapla 6,5 litre ile 8 litre arasında bir
hacim tutmaktadır. Bir litre pirincin 888 gram kadar olduğu(8) gözönüne
alınırsa, mezkur yarım dirhemlik pirincin yaklaşık 6 veya 7 kilo civarında
olduğu anlaşılır.
Bazı rivayetlerde işçiye on bin
dirhemlik para ödediği, yani verdiği deve, koyun, sığır vesairelerin bu
değere ulaştığı belirtilmiştir. Hadisin muhtelif vecihleri gözönüne alınınca,
mezkur zatın, işçisinin parasını önce ziraatle, sonra hayvancılık vs. ile
nemalandırdığı anlatılmaktadır: Ekmiş, satmış satınalmış, doğurtmuş vs. Yani
ticaret ve istihsal çeşitlerinden pek çoğuna başvurmuştur.
4- Hadis, sıkıntılı ve belalı anlarda salih amelleri zikrederek
Allah'a iltica ve duanın müstehab
olduğunu ifade eder. Bazı fakihler, yağmur namazında da aynı tarzda dua etmenin
müstehab olduğuna hükmetmiştir.
5- Hadiste dikkat çeken bir edeb,
üç şahıstan hiçbiri, zikrettiği amelin salih olduğu hususunda cezmetmemesidir.
Her biri "bu amelim rızana uygunsa", "senin rızan için
idiyse.." gibi amelin değerlendirilmesini meşiet-i İlahiyeye bırakan
ihtiyatî ifadelere yer vermişlerdir. Hatta birinci konuşan zatın sarfettiği;
"Ey Allahım, bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsun..."
şeklindeki -itikad açısından- mahzurlu ifadenin de bu endişeye baktığı
belirtilmiştir. Yani o sözün sahibi, ameli hususunda mütereddittir; bu ameli
Allah katında makbul mü, değil
mi? Şöyle demek istemiştir:
"Eğer bu amelim makbulse şu duamı kabul buyur."
5- Hadis, günahı bir noktada terketmenin, o noktaya kadar olan
evveliyatını affettireceğini de ifade
eder; Amcasının kızına, son anda teması terketmesi, o ana kadarki günahlarını
affettirdi ki, bu "terk"le yaptığı dua makbul oldu.
6- Tevbenin makbul olması halinde, geçmişi affettireceği de
hadiste ifade edilmektedir.
7- İşçi ve patron tarafından bilinen belli bir miktar yiyecek
mukabili ücretli tutmak caizdir.
8- Salih kimselerin keramete mazhar olması haktır.
9- Emaneti edada büyük
fazilet vardır.
10-
Fakihler, hadiste fuzuli şahsın bey'inde cevaz bulmuşlardır.
11- Bazı alimler, "Emaneti taşıyan (müstevde') emanet malla
ticaret yaparsa, kâr mal sahibine aittir" demiştir. Çoğunluk bu konuda
başka görüşler ileri sürmüştür. "Mal, emaneti taşıyanın zimmetinde olduğu
takdirde, izinsiz tasarrufta bulunsa, malın zimmeti üzerindedir, ticaret
yaptığı takdirde kâr kendinin olur." Ebu Hanife "Kâr onun, ancak
tasadduk eder" demiştir. Başka görüşler de var.
12- Geçmiş milletlerde cereyan eden hadiseler, dinleyenlerin
ibret almaları için anlatılabilir.
(Kütübü Sitte C.14 S.244)
* ÜVEYS EL-KARANÎ
ـ4552 عن
أسير بْنِ
جَابِرْ
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]كَانَ
عمر رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
إذَا أتَى
عَلَيْهِ
أمْدَادُ
أهْلِ
الْيَمَنِ سَألَهُمْ،
أفِيكُمْ
أُوَيْسُ
بْنُ عَامِرٍ؟
حَتّى أتى
عَلى
أُوَيْسِ
بْنِ عَامِرٍ.
فقَالَ: أنْتَ
أُوَيْسُ
بْنُ
عَامِرٍ؟
قَالَ: نَعَمْ،
قَالَ مِنْ
مُرَادٍ،
ثُمَّ مِنْ
قَرَنٍ.
قَالَ:
نَعَمْ.
قَالَ:
فَكَانَ بِكَ
بَرصٌ فَبَرَأْتَ
مِنْهُ إَّ
مَوْضِعَ
دَرْهَمٍ. قَالَ:
نَعَمْ.
قَالَ: لَكَ
وَالِدَةٌ؟
قَال: نَعَمْ.
قَالَ:
سَمِعْتُ
رَسُولَ
اللّهِ # يَقُولُ:
يَأتِى
عَلَيْكُمْ
أُوَيْسُ
بْنُ عَامِرٍ
مَعَ
أمْدَادِ
الْيَمَنِ
مِنْ مُرَادٍ ثُمَّ
مِنْ قَرَنٍ،
كَانَ بِهِ
بَرَصٌ فَبَرأَ
مِنْهُ إَّ
مَوْضِعَ
دِرْهَمِ،
لَهُ وَالِدَةٌ،
هُوَ بِهَا
بَرٌّ. لَوْ
أقْسَمَ عَلى
اللّهِ
‘بَرَّهُ.
فَإنِ
اسْتَطَعْتَ
أنْ يَسْتَغْفِرَ
لَكَ
فَافْعَلْ،
فَاسْتَغْفِرْ
لِى.
فَاسْتَغْفَرَ
لَهُ فَقَالَ
لَهُ عُمَرُ: أيْنَ
تُرِيدُ؟
قَالَ:
الْكُوفَةَ.
قَالَ: أَ أكْتُبُ
لَكَ الى
عَامِلِهَا؟
قَالَ: أكُونُ
في غَبْرَاءِ
النَّاسِ
أحَبُّ اليَّ
قَالَ: فَلَمَّا
كَانَ مِنْ
الْعَامِ
الْمُقْبِلِ
حَجَّ رَجُلٌ
مِنْ
أشْرَافِهِمْ
فَوفَقَ عُمَرَ،
فَسَألَهُ
عَنْ
أُوَيْسِ
رَحِمَهُ اللّهُ.
قَالَ:
تَرَكْتُهُ
رَثَّ
الْبَيْتِ قَلِيلَ
الْمَتَاعِ.
فَأخْبَرَهُ
عُمَرُ بِمَا
سَمِعَ مِنْ
رَسُولِ
اللّهِ #
فَلَمَّا رَجَعَ
الرَّجُلُ
أتَى
أُوَيْساً.
فقَالَ:
اسْتَغْفِرْ
لى. فقَالَ:
أنْتَ
أحْدَثُ
عَهْداً
بِسَفَرٍ صَالِحٍ.
فقَالَ:
اسْتَغْفِرْ
لِى. فقَالَ:
لَقِيْتَ
عُمَرَ؟
قَالَ:
نَعَمْ.
فَاسْتَغْفَرَ
لَهُ.
فَفَطَنَ
لَهُ النَّاسُ.
فَانْطَلَقَ
عَلى
وَجْهِهِ
رَحِمَهُ اللّهُ[.
أخرجه مسلم.»ا‘مدَادُ«
جمع مدَد، وهم
ا‘عوانَ
الَّذين كانوا
يجيئُونَ
لنصر
ا“سم.و»غَبَراءُ النَّاسِ«
بقاياهم؛
وأراد أن يكون
مع المتأخرين،
من المتقدمين
المشهورين .
(4552)- Üseyr İbnu Câbir (radıyallahu anh)
anlatıyor: "Hz.
Ömer (radıyallahu anh)'a Yemenlilerin takviye kuvveti geldikçe her defasında
onlara:
"Aranızda
Üveys İbnu Âmir var mı?" diye sorardı. Nihayet Üveys İbnu Âmir'e rastladı.
Aralarında şu konuşma geçti:
"Sen
Üveys İbnu Âmir misin?"
"Evet!"
"Murad'dan,
sonra da Karan'dan?"
"Evet!"
"Sende
alaca hastalığı vardı, bir dirhem kadar bir yer hariç tamamını atlattın, deği
mi?"
"Evet!"
"Senin
bir annen olacak?"
"Evet!"
"Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittim. Şöyle
diyordu: "Size, önce Muradî sonra da Karanî olan Üveys İbnu Âmir, Yemen
imdat kuvvetiyle gelecek. Onun alaca hastalığı vardı, dirhem kadar yer hariç
atlattı. Onun bir annesi var. O annesine karşı saygılıdır. O, (bir şey için)
yemin edecek olsa Allah (dilediğini yerine getirmek suretiyle) onun yeminden
halâs eder. Eğer ondan kendin için istiğfar talep edebilirsen et.
"Benim için istiğfar ediver" dedi. O da istiğfar
ediverdi. Bunun üzerine
Hz. Ömer ona:
"Nereye
gidiyorsun?" diye sordu.
"Kûfe'ye!"
"Senin
için vâlisine mektup yazayım mı?"
"Ben
(hususî muamele istemem, herkesle bir olmayı), avamdan biri olmayı tercih
ederim.
"Ravi
der ki: "Müteakip sene Kûfe'nin eşrafından biri hacc yaptı ve Ömer'le
karşılaştı. Ona Üveys rahimehullah'ı sordu.
"Ben
onu, dedi, evi perişan, eşyası az bir halde bıraktım!
"Hz. Ömer, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittiğini ona da söyledi. Adam hacc'dan dönünce
Üveys'e geldi ve:
"Benim için istiğfar
ediver!" dedi.
"Sen
hayırlı bir seferden yeni döndün, sen benim için istiğfar et" dedi ve:
"Ömer'e
mi rastladın?" diye sordu.
"Evet!"
dedi. Bunun üzerine Üveys ona da istiğfarda bulundu. Böylece halk onun ne
olduğunu anladı. Bir müddet sonra da (Kûfe'yi terkedip) geri gitti,
(rahimehullah)." [Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 225, (2542).]
AÇIKLAMA:
1- Üveys İbnu Âmir
el-Karanî, halkımız tarafından Veysel Karanî olarak bilinen zâttır. İsmi, zaman
içerisinde biraz değişikliğe uğramış.
2-Tâbiîn'in büyüklerindendir. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın sağlığında müslüman olmuştur. Annesine olan saygısı Resûlullah'la
karşılaşmasına mâni olmuştur. Bu hususta menkîbeleri var. Resûlullah onu
önceden haber vermiş, "Tabiîn'in en hayırlısıdır, duası makbuldür, gören,
ondan istiğfar edivermesini talep etsin" şeklinde takdirlerini ifade
etmiştir. Zühdü ile şöhret bulmuştur. Üstü başı öylesine perişan haldedir ki,
arzettiği garâbet sebebiyle dikkatleri üzerine çekmiş, birçoklarının
istihzasına sebep olmuştur. Hacc sırasında Hz. Ömer'in karşılaşıp Üveys
hakkında bilgi sorduğu kimsenin de onunla alay edenlerden olduğu,
Üsdü'l-Gâbe'nin rivayetinde belirtilir. Hatta o zât, Hz. Ömer'den Resûlullah'ın
Üveys hakkındaki söylediklerini işitince, Kûfe'ye dönüşte, kendi evine
uğramadan Üveys'e uğrar ve kendisi için istiğfar talep edivermesi ricasında
bulunur. Üveys, bir daha alay etmeyeceği ve Hz. Ömer'den işittiğini kimseye
söylemeyeceği hususlarında söz alarak, istiğfar ediverir.
Yine
Üsdü'l-Gâbe'nin bazı rivayetlerinde görüldüğü üzere, sonradan kedisine bir
bürde giydirildiği halde, onunla alay etmekten vazgeçilmez. Görenler
"Üveys kim, bu bürdeyi giymek kim!" diye alay ederler. Resulullah'tan
merfu bir rivayete göre: "Ümmetimde öyleleri var ki, mescide ve musallaya
elbise bulamadığı için gelemezler. Hayaları sebebiyle halktan da isteyemezler.
İşte böylelerinden biri de Üveys el-Karanî'dir" buyurmuştur.
Üveys, Sıffin
savaşında Hz. Ali'nin cephesinde savaşmış ve bu savaşta şehid olmuştur,
(rahimehullah).
Sadedinde
olduğumuz hadis, Üveys'in Allah'a yakınlığı ermiş hal sahibi bir zât olduğunu,
ancak halini halktan gizlemeye itina gösterdiğini ifade etmektedir. Salih
kimselerden istiğfar taleb etmek müstehaptır; talep eden, Hz. Ömer gibi
mertebece öbüründen üstün bile olsa. Hadis ayrıca anne ve babaya itaatin,
iyi muamelenin kişiye kazandıracağı yüce mertebeye de delil olmaktadır.
(Kütübü Sitte C 13
S.117-120)
HADİS:
Yine Ebu Hureyre radiyallahu anh’den “Nebi (s.a.s) şöyle
buyurdu” dediği rivayet olunmuştur:
“Saçları dağınık, keçelenmiş, tozlanmış ve
kapılardan kovulmuş nice kimseler vardır ki, Allah’ın lutfunu umarak, bir şey
hakkında, “şöyle olacak” diye yemin etse, Allah onun yeminini yerine getirir
duasını kabul eder.”
(Müslim.
Riyaz Us’Salihin C.1 S.298)
HADİS:
Ebu Hureyre (r.a.) dan rivayete göre, Rasul-i
Ekrem (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
“Allah’u Teala, “Her kim benim veli
kullarıma düşmanlık ederse, muhakkak ben ona savaş açarım. Bir kulum, kendisine
farz kıldığım şeylerden bana daha sevimli bir amel ve ibadetle yaklaşamamıştır.
Kulum bana nafile ibadetle de durmadan yaklaşır; nihayet onu severim. Bir kere
de onu sevdim mi, artık ben o kulumun işiteceği kulağı, göreceği gözü, şiddetle
kavrayacağı eli ve yürüyeceği ayağı olurum. Eğer benden bir şey dilerse, onu
verir; bana sığınırsa, muhakkak onu himaye ederim.” buyurdu.
(Buhari Riyaz Us’ Salihin Terc.C.1 S.417)
Değerli okurlarım böyle olduğunu hüsnü zan ile
kabul ettiğimiz bir zat varsa ; niçin o Allah dostunu ziyaret ettiğimizde ya
Rabbi, bu zat hürmetine bize hayırlar ver bizleri affet diyerek,O zatı vesile
etmeyelim!
HADİS
Ebu Said El Hudri r.a.’den rivayete göre,
Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“Cenaze tabuta konupta erkekler onu
omuzları üzerine yüklendiği zaman, cenaze iyi bir kişi ise: “Beni (gideceğim
yere) ulaştırın, ulaştırın” der. Cenaze eğer fena bir kimse ise: “Eyvah! Bu
cenazeyi nereye götürüyorsunuz?” der. Onun sesini insanlardan başka herşey
duyar: eğer insan bu sesi duysa idi bayılıp düşerdi.”
(Buhari. Riyaz Us’Salihin C.1 S.482)
ـ4420 وعن ابْنِ عبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال:
]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # لِلْعَبَّاسِ: يَا عَمِّ إذَا كَانَ غَدَاةُ ا“ثْنَيْنِ
فأتِني أنْتَ وَوَلَدُكَ حَتّى أدْعُوَ لَكُمْ بِدَعْوَةٍ يَنْفَعُكَ اللّهُ بِهَا
وَوَلَدَكَ. قَالَ: فَغَدَا وَغَدَوْنَا مَعَهُ فَألْبَسَنَا كِسَاءً. ثُمَّ قَالَ:
اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِلْعَبَّاسِ وَوَلدِهِ مَغْفِرَةً ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً َ
تُغَادِرُ ذَنْباً. اللَّهُمَّ احْفَظْهُ في وَلَدِهِ[. أخرجه الترمذي . وزاد رزين
في رواية: ]وَاجْعَلُ الخَِفََةَ بَاقِيَةً في عَقِبِهِ[ .
(4420)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)
anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Abbas (radıyallahu anh)'a
dedi ki:
"Ey amcam, pazartesi sabahı bana sen
ve oğlun beraber gelin size dua edivereyim. Allah bu dua bereketine, sana da oğluna da hayırlar
halketsin!"
İbnu Abbâs devamla der ki: "Abbâs
gitti, biz de beraberinde gittik. (Resulullah) hepimize bir kîsa örttü; sonra
da şöyle dua buyurdu:
"Allahım! Abbas'ı ve oğlunu
mağfiretine erdir, öyle bir mağfiret ki zahiri batınî bütün günahlarına ulaşıp
temizlesin, hiçbir günah hariç kalmasın. Allahım, ona çocuğu sebebiyle ikram
et."
[Tirmizî, Menakıb, (37 66).]
Rezin
bir rivayette şu ziyadeyi kaydetti:
"Hilafeti onun neslinde baki kıl."(Kütübü sitte terc.C.12.sayfa:484-485)
Bu hadisi şerifte görüldüğü
gibi: Resulullah: Amcası Abbas’a dua ederken; amcasının oğlu İbni Abbas’ı;
vesile kılmış; Yani oğlu hümetine babası Abbas’a hayırlar vermesini istemiştir.
SON SÖZ
“Kur’an’daki
Asıl İslam Bu”
serisinden, bu üçüncü kitabı yazabilmemi nasip eden
Rabbime sonsuz hamdü senalar olsun. Bütün alemlere Rahmet olarak gönderdiği, Resulü Kibriyası ve tüm insanlığın efendisi
peygamberimiz efendimiz Muhammed Mustafa’ya (s.a.s), güzide ev halkına, Ehl-i
Beytine ve Ashab-ı Kiramına sonsuz salat-ü selamlar. Ayrıca tüm insanlığa
nihayetsiz kurtuluşlar, ve sapkınlar ile
bütün insanlığa da hidayetler olsun. Amin.
18.09.2002 İSTANBUL
Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
Araştırmacı-Düşünür-Yazar
A
Adalet
: Hak
ve hukuka uygunluk.
Ahid:Vadetme,söz verme.
Ahval:Vaziyetler,haller,oluşlar.
Amel:Bir emri veya vazifeyi
yerine getirme,dini bir emri yerine getirme,tatbik etme,ibadet,itaat.
Arz
: Yer,
yeryüzü.
Asa
: Baston,
değnek.
Ashab:Hz.Muhammed'i görmüş ve
mü'min olarak ona bağlı kalmış zatlar.
Atom
: Maddenin
en küçük yapı taşı.
Azab
: Dünyada
günah işlemiş olanlara ahirette verilecek ceza.
B
Baki
: Ebedi,
daimi, sonu gelmez,ölmez.
Balçık:Çok kil'li koyu yapışkan çamur.
Bâriz :
Açık,aşikar.
Batıl:Hak ve doğru olmayan,yalan.
Batın :
İç,gizli,Allah ismi olarak kullanılırsa
mahlulakatın nazarlarından gizlenen demektir.
Bedevi :
Çölde yaşayan,göçebe.
Bela :
Büyük sıkıntı,musibet.
Bereket :Bolluk, çokluk
Beyt:Kabe.
Biat :
Bağlılığını, itimatını bildirmek.
Burç:Muayyen bir şekil ve sürete benzeyen sabit yıldız kümesi.
Buyruk :
Egemenlik
C-Ç
Caiz : Din,yasa
bakımından işlenmesinde veya yapılmasında sakınca olmayan.
Cennetul Me'va :
Cennet tabakalarından
birinin adı.
Cihad :
Allah yolunda muharebe,din
için çalışmak.
D
Davet:Çağrı,çağırma.
E-F
Ebedi:Sonu olmayan,sonsuz.
Ehli
Kitab :
Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan.
Ekseriyet
: Çokluk.
Elem:Acı,üzüntü.
Ensar
: Yardımcılar,
Resulullah ve diğer müslüman muhacirlere
kucak açan Medineli müslüman
Etvar
: Tavır,hal,davranışlar.
Evren
: Gök
varlıklarının bütünü.
Ezeli
: Başlangıcı
olmayan.
G
Ganimet
:
Harpte düşmandan alınan mal.
Gayb:Gizli olan,görülmeyen,belirsiz.
H
Hadis:Peygamberimizin(a.s)
sözü,emri ve hareketleri.
Hakikat:Bir
şeyin aslı ve esası.
Hamd :
Övmek,Cenab-ı Hakk'a karşı kulların memnuniyetlerini bildirmesi.
Hane : Ev,mesken.
Haram:Dince
nehyedilen şeyler.
Hased:Kıskanma,
çekememe.
Hatip : Hitab
eden,söz söyleyen.
Helal:Allah'ın
müsaade ettiği şeyler.
Hidayet:Doğruluk.
Hikmet:Eşyanın
ahvalinden,harici ve batini keyfiyetlerinden bahseden ilim.
I-İ
İbret :
Uyanıklığa sebeb olan ders.
İftira
:
Birinin üzerine suç atmak
İhtilaf:Anlaşmazlık.
İhtimal
:
Mümkün olma
İlham:Allah tarafından kalbe
gelen mana.
İrade:İstek.
İrşad:Doğru yola götürme.
İsrailoğulları
: Hz
Yakub'un soyundan gelenler.
İstiğfar
: Af
dilemek,tevbe etmek.
İstikbal:Gelecek.
İştişare
: Fikir
alış verişi,müzakere,danışma.
İtaat
: Alınan
emre uymak.
İtminan
: Emniyet
içinde olma.
K
Kafir
: Hakkı
görmeyen ve örten,Allah’ı inkar eden.
Kavim
: Bir
peygambere tabi ve bağlı insan topluluğu.
Keramet
: Allah
indinde makbul bir kulun lütfu ilahi ile gösterdiği harika iş.
Kevser :
Ahirette Muhammed ümmetinin etrafına toplanacağı
büyük havuz.
Kibir:Büyüklenme,kendini beğenme.
Kıyam :
Ayağa kalkma,ayakta durma.
Kuşluk :
Günün sabahla öğle arasındaki bölümü.
Küffar :
Kafirin çoğulu.
L
Lütuf :
İkram,bağış,iyilik.
Livaü’l-Hamd :
Hz Peygamber'in bayrağı.
M
Ma'bud :
Kendine ibadet edilen.
Mağfiret :
Allah'ın kullarının günahlarını örtmesi,affetmesi.
Mahşer:Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip
toplanacakları yer.
Mahzun :Tasalı,kederli.
Manzume : Tertipli,ölçülü yazı,şiir.
Melum :
Azarlanmış,tahkir edilmiş.
Mensuh : Hükmü kaldırılmış.
Mescid-i Aksa :
Kudüste bulunan mescid.
Mescid-i Haram :
Mekke'de içinde Kabenin bulunduğu en
büyük ibadet yeri.
Mesih :
Hz.İsa (a.s)'ın diğer bir adıdır:
Meşakkat :
Zahmet,sıkıntı.
Minber :
Camide Hatib'in hutbe okuduğu kürsü.
Mi'rac :
Peygamberimizin Allah'ın huzuruna ruhen
ve cismen çıkması mucizesi.
Miras :
Birine ölen bir yakınından kalan servet.
Mucize:Peygamberlere nasib olan harika haller.
Muhacir :
Yeleşmek üzere başka bir yere giden.
Muhaddis :
Hadis öğrenme ve öğretme işini meslek
edinip mertebe kazanan kişi.
Muhal :İmkansız.
Muktedir :
Güçlü,kuvvetli.
Musahhar : Emre amade kılınmış.
Mücadele :
Uğraşma,çekişme,savaşma.
Mükafat :Hizmet veya iyiliğe verilen karşılık.
Münafık:İkiyüzlü,samimiyetsiz.
Müneccim :
Yıldızların hareket ve hallerini tetkikle
uğraşan,mana ve hüküm çıkaran.
Müteradif :
Birbirine bağlı.
Müvezzi :
Dağıtıcı,postacı.
N
Nas
:İnsanlar.
Nasih:Bir önceki hükmü ortadan kaldıran hüküm.
Nefis
: Can,kişi,öz varlık.
O-Ö
Öğüt
: Tavsiye.
P
Put:Allah'tan başka tapılan her şey.
R
Resul:Yeni kitap ve şeriat ile bir ümmete veya bütün beşeriyete
Allah tarafından gönderilen elçi.
Rahip :
Manastırda oturan nasrani alim veya papaz
Rahmet :
Acımak,şevkat etmek,esirgemek
Recul :
Bir işin ehli,yetişkin erkek.
S-Ş
Sabır :
Acı ve zorluğa katlanma.
Salavat :
Hz.Muhammed'e (a.s) memnuniyet ve
bağlılık için yapılan dua.
Salih :
İtaatli,dindar.
Secde :
Allah'ın huzurunda yere kapanış.
Sekinet : Nefisteki telaşın kesilmesiyle hasıl olan
kalp huzuru.
Sema:Gökyüzü.
Sıddık :
Çok samimi,Allah'a ve peygamber'e çok
sadık olan.
Sidretül Münteha :
Meleklerin ilminin son bulduğu nihai
nokta.
Sirac :
Işık,kandil.
Sükunet : Durgunluk,sessizlik.
Sünnet:Resulullah'dan (a.s) bize intikal eden
herşey,söz,fiil.
Şan :
Şeref,nam,şöhret.
Şefaat:Afv için vesile olmak.
Şehid :
Allah yolunda canını feda eden.
Şemail :
Huylar,ahlaklar.
Şerik :
Ortak.
Şevkat :
Başkasının kederiyle alakalı olmak,acıyarak
sevmek.
Şii :
Ehli Sünnetten ayrılandır.
Şirk:Allah'a (c.c) ortak koşma.
T
Tahkik :
Doğru olup olmadığını araştırmak,incelemek.
Takdis:Kutsal sayma, ululama
Takva : Tüm günahlardan kendini korumak.
Ta'lim :
Öğretmek,yetiştirmek.
Tarikat :
Manevi yol,usûl.
Ta'zim :
Hürmet,riayet.
Tebliğ:Ulaştırmak,götürmek, bildirmek
Tefsir :
Manayı ortaya çıkarmak.
Tezkiye :
Pak ve temiz etmek.
U-Ü
Ulema:Alimler
Ulül Emr :
Müslümanları şeriat namına idare eden.
Ümmet:Cemaat,bir Peygambere inanıp onun yolunda gidenlerin hepsi
Ümmi:
Okuma yazması olmayan
V-Y
Vefa :
Ahdinde,sözünde durma.
Vahiy:Bir fikrin,bir hakikatın veya emrin Allah(C.C) tarafından
Peygambere bildirilmesi
Veliyullah :
Allah dostu.
Yakin :
Şüphesiz, sağlam ve kat'i olarak bilmek.
Z
Zahir :
Görünen.
Zaruret : Çaresizlik,muhtaçlık.
Zekat :
Nisab miktarı mala,paraya sahip olan
müslümanın bunların kırkta birini fakirlere
vermesi
Zerre :
Pek ufak parça,atom.
Zulüm :
Haksızlık,eziyet,işkence.
1-Kur’an-ı
Kerim.
2-Kütüb-i
Sitte Muhtasarı Tercüme Ve Şerhi(18 Cilt) İbrahim Canan,Ankara: Akçağ
Basım-Pazarlama A:Ş: No:38, 1998.
3-M.Asım
Köksal, İslam Tarihi (18 Cilt) İstanbul: Şamil yayınevi, 1987.
4-İbrahim
Halebi, İzahlı Mülteka-El Ebhur (4cilt) Tercemesi, Mustafa Uysal,
İstanbul:1968.
5-Ebu
Cafer Muhammed B.Cerir Et-Taberi,Tarihi Taberi Tercemesi,Terc. Mustafa
Can,Konya Can Kitabevi, 2b, (3cilt).
6-Elmalılı
Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul:Eser Neşriyat 1979 (9 Cilt).
7-İbni
Hacer El Heytemi, Ez’zevacir An İktirafil-Kebair (İslamde Heleller Ve Haramlar)
Terc. Ahmet Serdaroğlu, Lutfi Şentürk, İstanbul : Kayıhan Yayınları, No: 15,
1970 (2cilt).
8-Ömer
Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi, İstanbul: Tuğra Neşriyat,
1985.
9-Ömer
Nasuhi Bilmen, Hukuki İslamiyye Ve İstilahatı Fıkhiyye Kamusu Bilmen Yayınevi
1968 (8cilt) İstanbul.
10-Ömer
Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi Ve Tefsiri, Akçağ Yayınları
(8cilt) Ankara: 1991.
11-Seyyid
Kutub, Fizilal-İl-Kur’an, Hikmet Yayınevi, Mütercim: M.Emin Saraç, Bekir
Karlığa, İ.Hakkı Şengüler İstanbul: (16 Cilt).
12-
İmam’ı Rabbani Ahmet Faruki Serhendi, Mektubat Tercemesi,H.H.Işık, Sönmez
Neşriyat İstanbul: 1968.
13-İmam-ı
Buhari.Tecrid-i Sarih Muhtasarı, Mütercim Konyalı Mehmet Vehbi.Babialide Sabah
Neşriyat: İstanbul (4cilt) 1996.
14-Konyalı
Mehmet Vehbi, Ahkam-ı Kur’an’iyye, Bahar Yayınları İstanbul: 1966.
15-Sülemi
Ve Tasavvufi Tefsiri Dr.Süleyman Ateş, Sönmez Neşriyat İstanbul: 1969.
16-Hasan
Karakaya: Vd. Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Meali, 5.Baskı Hikmet Neşriyat A.Ş.
İstanbul: 1990.
17-Süleyman
Ateş, Kur’an-ı Kerim Ve Yüce Meali, Ankara: Kılıç Kitabevi, 1985.
18-Ömer
Özsoy Ve İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an Açıklamalı Fecr Yayınevi, No:44
1997.
19-Ali
Özek Ve Diğerleri, Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Açıklamalı Meali, Kral Faht
Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu.1992.
20-İmam
Taberi Tefsiri,Ümit Yayıncılık,No:1 Terc.Mehmet Keskin (6 Cilt).
21-Türkçe
Sözlük,Şamil Yayınevi “A.Salih Erüz,Kahraman Aksakal” İstanbul, 1984.
22-M.Fuat
Abdülbaki, Mevzularına Göre Ayet-i Kerimeler ve Mealleri. Terc.Bekir Karliğa,
Şamil Yayınevi, İstanbul (2 Cilt).
23-H.Basri
Çantay, Kur’an-I Hakim Meali Kerim, 4. B. Ahmet Said Matbaası, İstanbul, 1962
(3 Cilt).
24-Konyalı
Mehmet Vehbi,Hülasatü’l-Beyan Fi Tefsirü’l Kur’an Üçdal Neşriyat, İstanbul,
1966 (15 Cilt).
25-Yaşar
Nuri Öztürk, Kur’andaki İslam, Yeni Boyut, 7. Baskı, İstanbul, 1994.
26-Muhammed
Fuad Abdülbaki, El Lü’lüü Ve’l-Mercan, Terc.İsmail Kaya, İsmail Hakkı Uca,
Seriyye Kitabevi, Konya, 1979 (3 Cilt).
27-Sahih-İ
Buhari Muhtasarı Tecrid-İ Sarih Terc. Ve Şerhi, Babanzade Ahmet Naim–Kamil
Miras, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 12 Cilt.
28-İmam
Gazali, İhyai Ulumu’d-Din Terc.Ali Arslan.. B. Arslan Yayınları, İstanbul,
1978, 10 Cilt.
29-M.Avni
(Avnullah) Özmansur, Gerçek Yönleriyle Hazreti Adem Ve Havva, Altınkalem
Yayınları, Nurdan Damlalar Serisi-1, Ankara, 1991.
30-M.Avni
(Avnullah) Özmansur, Kur’anın Ve Peygamberimizin Çağımızı Aşan Mesajları,
Nurdan Damlalar Serisi-2, Altınkalem Yayınları, Ankara, 1991.
3l-M.Avni
(Avnullah) Özmansur, Başsız Şehid, Altınkalem Yayınları, Nurdan Damlalar
Serisi-3, Ankara, 1995.
32-Seyyid
Mansur Ali Nasıf El-Hüseyni Eş-Şafi,Et-Tacü’l Camiu Li’l Usul Fi
Ehadisi’r-Resul, Terc.Bekir Sadak, İstanbul, Fecir Neşriyat, 1980.
33-Sünen-İ
Tirmizi Terc.Müterc.Osman Zeki Mollamehmetoğlu (Soyyiğit), Yunus Emre
Yayınevi, İstanbul, 6 Cilt.
34-Kur’an
Kelimelerinin Anahtarı, Terc. Mahmut Çanga, Timaş Yayınevi, İstanbul, 1986.
35-Hasan
Karakaya Ve Diğerleri, Kur’an-I Kerim Ve Türkçe Meali, Hikmet Neşriyat,
İstanbul, 1981.
36-Ali
Arslan, Kur’an-I Kerim ve Meali, Arslan Yayınevi, 1991, İstanbul.
37-A.Fuad
Abdülbaki, Mevzularına Göre Ayet-i Kerimeler ve Mealleri, Şamil Yayınevi,
İstanbul.
38-Şeyhü’l-İslam
Burhaneddin Ebu’l Hasan Ali B. Ebubekir Mergınani, Terc.Ahmet Meylani, El
Hidaye Tercümesi, 4 Cilt, Kahraman Yayınları, İstanbul, 1986.
39-Hüseyin
Cisri Efendi, Terc. Manastırlı İsmail Hakkı, Risalei Hamidiye Terc. Bahar
Yayınevi, İstanbul, 1980.
40-Yrd.
Doç. Dr. Ahmet Önkal, Resulullah’ın İslama Davet Metodu, Esra Yayıncılık,
Konya, 1989.
41-Sir
Muhammed İkbal, Cavidname, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1958.
42-Yusuf
El Kardavi, Terc.Mustafa Varlı, İslamda Helal Ve Haram, Hilal Yayınları,
Ankara.
43-Prof.Muhammed
Ebu Zehra, Terc.Osman Keskioğlu, Ebu Hanife, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1976.
44-Prof.Muhammed
Hamidullah, İslama Giriş, Terc. Kemal Kuşçu, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1961.
45-Prof.Dr.
Ahmet Eş-Şerebasi, Terc.Naim Erdoğan,75 Kudsi Hadisin Terc. Ve Şerhi, Çile
Yayınları, İstanbul, 1981.
46-Abdülkerim
Ceyli, Terc. Abdülkadir Akçiçek, İnsan-I Kamil, 2 Cilt, Üçdal Neşriyat,
İstanbul,1971.
47-Muhyiddin-İ
Arabi, Terc. Selahaddin Alpay, Futuhat-I Mekkiye, Sada Yayınevi, İstanbul,
1971.
48-Mehmet
Emre, Zamanımızın Meselelerine Açıklamalı Fetvalar, 2 Cilt, Çile Yayınları,
İstanbul, 1987.
49-Usul-İ
Hadis Ve Mezuat-I Aliyyü’l Kari Tercümesi, Terc. Ahmet Serdaroğlu, Ayyıldız
Matbaası, Ankara, 1964.
50-Muhyiddin-İ
Nevevi, Riyazu’s-Salihin Min Kelami Seyyidi ‘L Mürselin, 3 Cilt, Terc.
Kıvamü’d-Din Burslan-H.Hüsnü Erdem, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1964.
51-Abdülkadir
Geylani, İlahi Armağan, Terc. Abdülkadir Akçiçek, Rahmet Yayınları, İstanbul,
1968.
52-
İslami Bölgeler Ansiklopedisi, Komisyon, 3 Cilt, Hikmet Neşriyat, İstanbul,
1993.
53-Abdullah
Yeğin Ve Diğerleri,Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lugat, Türdav
Yayıncılık, İstanbul, 1967.
54-Prof.
Dr. Hasan Erel ve Diğerleri,Türkçe Sözlük, (2cilt) Türk Dil Kurumu Yayınları,
Ankara, 1988
55-Kitab-I
Mukaddes-Eski Ve Yeni Ahid (Tevrat Ve İncil), Kitab-I Mukaddes Şirketi,
İstanbul,1958.
56-Barnabas
İncili, Terc.Mehmet Yıldız, Kültür Basın Yayın Birliği, İstanbul.
57-İmam
Şarani, Terc.Halil Günaydın, Muhtasaru Tezkireti’l Kurtubi, Ölüm-Kıyamet-Ahiret
Ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1980.
58-İmam
Gazali, Kimyayı Saadet, Terc. A.Faruk Meyan, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1971.
[1] İmân ve İslam, Mevlâna Halid-i Bağdadi, s.35.
[2] Buhari, Müslim, Tirmizi; Tac
Terc., C. 3, H. No: 790-791.
[3] Tirmizi, Tac Terc., Hadis
No: 796.
[4] İsra, 79.
[5] Ahzab,21.
[6] A’lâ, 6.
[7] Zafer Dergisi, 97/3-8.
[8] Zafer Dergisi, 97/3-8.
[9]Fâtır, 39.
[10] Fetih, 1,2,3.
[11] Duhâ, 1,2,3,4,5.
[12] A’raf, 157.
[13] Tevbe, 128.
[14] İmân ve İslâm Terc., Mevlâna Halid-i Bağdadi, S. 33.
[15] Nisa, 65.
[16] Kalem, 3-4.
[17] Bakara, 151.
[18] Bakara, 144.
[19] Hucurat, 13.
[20] Ahzab, 56.
[21] İmân ve İslam, Mevlâna
Halid-i Bağdadi, s.35; Hacc, 18.
[22] Âl-i İmran, 31.
[23] Tevbe, 24.
[24] Âl-i İmran, 164.
[25] Nisa, 80.
[26] A’raf, 158.
[27] a)Sebe, 28
b)Müslim, Ebu Davud, Tirmizi;
c)Tirmizi
d)Tirmizi, Tac Terc., C.3, H. No: 773, 774, 775,
e)Buhari, Müslim, Tirmizi.
f)Tirmizi.
g)Tirmizi, Tac Terc., H.No: 776, 777.
h)Tirmizi, Tac Terc., H.No: 778, 779.
[28] Bakara, 97.
[29] Nisa, 47.
[31] Fussilet, 11.
[32] Neml, 59.
[33] Necm, 1,2,3,4.
[34] Enbiya, 30.
[35] a)Fussilet, 10.
b)Enbiya, 44; Ra’d, 41; Kur’ân Işığında Göklerin
Fethi, s. 75-76.
[36] Ra’d, 4.
[37] Hicr, 26.
[38] Zümer, 5.
[39] Enbiya, 32; Kur’ân En Büyük Mucize, 107.
[40] Camius Sağir, Hadis N:1620; Ramuzu’l-Ehadis Şerhi Levami, C. 1, S. 562; Mecmau’z-Zevaid, C. 7, S. 328.
[41] Neml, 88; Kur’ân En Büyük Mucize, S. 115-116.
[42] Yasin, 37-40; Tarık, 11.
[43] Zuhruf, 11; 15/21; Kur’ân En
Büyük Mucize, S. 147.
[44] İsra, 82.
[45] İnşikak, 19, 20, 21; Kur’ân
Işığında Göklerin Fethi, S. 135-137.
[46] Tirmizi; Kitabu-d Deavat. El-Edebu-l Müfred: Metin shf:230; Kur’ân Işığında Göklerin Fethi, S. 115.
[47] Zafer Dergisi, 78/3, 4,5.
[48] Taberi Tefsiri, C. 30, s.119; Kur’an Işığında Göklerin Fethi, S. 130, 131.
[49] a)İnşikak, 17,-25.
b)İnşikak, 18, 19, 20; Kur’ân En Büyük Mucize, S.
139.
[50] a)Nahl, 79;
b)En’am, 125; Kur’ân Işığında Göklerin Fethi, S. 94,
95, 96; İsra, 9.
[51] Seb’e, 2, 12; Hadid, 4; En’am, 125; Hac, 31; Kur’an Işığında Göklerin Fethi, S. 119, 120, 121.
[52] Nisa, 78.
[53] Nebe, 13; Yunus, 5; Furkan, 61; Şems, 1,2; İsra, 12; Merhum Elmalılı Hamdi YAZIR’ın “Hak Dini Kur’ân Dili” tefsirinden; Kur’an Işığında Göklerin Fethi, S. 105-110.
[54] Kur’ân En Büyük Mucize, S.
122, 123.
[55] Zafer Dergisi, 106/4.
[56] Târık, 5; Zafer Dergisi,
102/6, 7, 8.
[57] Yunus, 90, 92.
[58] Zafer Dergisi, 77/3, 5.
[59] Şura, 61-67.
[60] Neml, 16, 17.
[61] Enbiya, 79, 80.
[62] Enbiya, 81, 82.
[63] Kehf, 9-26.
[64] Zafer Dergisi, 101/7, 8;
Camiu’s-Sağir, C. 11, S. 206.
[65] Âl-i İmran, 190-192;
Elmalılı Hamdi yazır Tefsiri, C. 2, S. 1256.
[66] İlim ve İmân Kitabı, Tahkik:
Nasır Arnavut Hoca, S. 128.
[67] Tecrid-i Sarih Terc. C. 2,
H. No: 100.
[68] Furkan, 53.
[69] Rahman, 19-20.
[70] Neml, 87; Enbiya, 19-20; Ra’d, 15; Mülk, 16, 17.
[71] Şuara, 29; Kur’ân En Büyük
Mucize, S. 135-137.
[72] Zariyat, 7; Yunus, 22;
Enbiya, 31; Zariyat, 7; Kur’an Işığında Göklerin Fethi, S. 117, 118.
[73] Rahman, 33
[74] Rahman, 33-35; Kur’an
Işığında Göklerin Fethi, S. 123, 124.
[75] Rahman, 17, 18.
[76] Hac, 47.
[77] İsra, 88.
[78] Koziref, US Department of
commence Joint Publication Service 4; Hand Adam driv SW. Washington DC. 20443.;
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Tekvir Suresi Tefsiri, s. 5644,
5615-5617; Seyyid kutub, Fizilal-il kur’an, Vakıa Suresi, s.262, 263, Mearic
suresiTefsiri, s. 229; Yasin suresi, s.266-267; Tekvir Suresi, 81.
[79] Zariat, 49; Yasin, 36.
[80] Hicr, 22.
[81] En’am, 38.
[82] Fussilet, 12; Enbiya, 79; Hac,
18; İsra, 44; Mülk, 3; Rahman, 5; Nur, 41.
[83] Buhari, Tirmizi, Nesei; Tac, C. 3, H. No: 883.
[84] Duhan, 24; Şuara, 60-66.
[85] Enbiya, 69.
[86] Bakara, 74.
[87] Hud, 38-44.
[88] Meryem, 56-57.
[89] Buhari, Müslim; el-Lü’lüü
ve’l-Mercan terc. C. 1, H. No: 95.
[90] Buhari ve Müslim, el-Lü’lüü ve’l-Mercan terc. C. 1, H. No: 96.
[91] Yuhanna, 14/28, 29, 30;
Yuhanna, 16/7-13; Sebe, 28; Yuhanna, 16/17-20.
[92] Nisa, 157.
[93] Zuhruf, 61.
[94] Tirmizi, Tâc terc. C. 3,
H.No: 782.
[95] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
[96] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
[97] Nisa, 43.
[98] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
[99] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
[100] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
[101] Cin, 27.
[102] Âl-i İmran, 110; Mü’minûn,
1-11.
[103] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
[104] Buhari, Müslim;
Riyazu’s-Salihin, c. 3, H.No: 1476; Riyazu’s-Salihin, c. 3, H.No: 1477.
[105] Buhari, Nevevi, İlahi hadisler, S. 31.
[106] Kevser, 1.
[107] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
[108] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
[109] Tac Terc., c. 3, H.No:777.
[110] Ahzab, 40.
[111] Mevzuatü Aliyyül Kâri Terc.
S. 99.
[112] Kadir, 3.
[113] Hicr, 9.
[114] Fussilet, 42.
[115] Tecrid-i sarih Terc. C. 4. H.No: 213.
[116] Tecrid-i sarih Terc. C. 4. H.No: 213.
[117] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
[118] Lübabü’l-Menasik ve Şerhi, 287; Zâdü’l-Meâd, C. 1, S. 304; Tecrid-i Sarih Terc. C. 4. H.No: 184-185.
[119] Lübabü’l-Menasik ve Şerhi, 287; Zâdü’l-Meâd, C. 1, S. 304; Tecrid-i Sarih Terc. C. 4. H.No: 184-185.
[120] Müslim; Tâc Terc. C. 3, H.No: 859.
[121] Müslim; Tâc Terc. C. 3, H.No: 859.
[122] Tirmizi.
[123] Tirmizi, Tâc Terc. C. 3, H:No: 774, 775, 779.
[124] Tâc Terc. C. 3, H.No: 773.
[125] Necm, 3.
[126] Kamer, 1,2,3; Buhari,
Müslim, el-Lü’lüü ve’l-Mercan, C. 3, H.No: 1784-1786.
[127] Müslim, Tâc Terc. C. 3,
H.No: 884.
[128] Buhari, Müslim, el-Lü’lüü ve’l-Mercan, C.3, H.no: 1468.
[129] İnşirah, 1,2,3,4.
[130] A’raf, 157.
[131] Ahzab, 6.
[132] Buhari, Müslim, Ebû Davud, Tirmizi, Tâc terc. C. 3, H.No: 802.
[133] Necm, 3.
[134] Şuara, 219; Buhari, Müslim,
el-Lü’lüü ve’l-Mercan Terc. C. 1, H.No: 245, 246.
[135] Ahzab, 56.
[136] Fetih, 10.
[137] Enfal, 17.
[138] Enfal, 17.
[139] Zümer, 53.
[140] Zümer, 53.
[141] Enfal, 32-33
[142] Enbiya, 107.
[143] Tevbe, 128.
[144] Hucurat, 2.
[145] Feth, 2,3,4.
[146] Tecrid-i Sarih Terc. C. 10.
S. 76.
[147] Cin, 26, 27.
[148] Buhari ve Müslim; el-Lü’lüü ve’l-Mercan C. 3. H.No: 1836.
[149] Tevbe, 24; İncil-Bamaba,
fasıl, 96. Cümle, 8.
[150] Tirmizi, Ebu Davud; Ebu
Davud, Tirmizi; Tâc Terc. C. 5, H.No: 770-771.
[151] Ahzab, 46.
[152] İsra, 1.
[153] Tecrid-i Sarih Terc. C. 10.
S. 73-74.
[154] Tecrid-i Sarih Terc. C. 10.
S. 1551.
[155] Tecrid-i Sarih Terc. C. 10.
S. 73-75.
[156] Necm, 9.
[157] Tecrid-i Sarih Terc. C. 10.
S. 73-74.
[158] Necm, 11.
[159] Necm, 9.
[160] Tecrid-i Sarih Terc. C.10. S.73-75; Tecrid-i Sarih Terc. C.10. S.74-75.
[161] Necm, 18.
[162] Tirmizi.
[163] Bakara, 154.
[164] İbn.Manzur, Lisanu’l-Arab, XI/724-725.
[165] El- Cezairi Ebu Bekr, Akidetü’l-Mü’min,123.
[166] Ali Ataç, Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, 3.(Rifai,et-tavassul,177’den naklen)
[167] İbn. Kesir, Tefsir, II/52; Kurtubi, el-cami’,VI/159; Alusi, Ruhu’l-Meani,VI/124; Bursevi, Ruhu’l-Beyan, II/387.
[168] Dilaver Selvi, İslam’da Velayet ve Keramet, 173-174.
[169] Geniş Bilgi İçin Bkz: Gazali, İhya, IV/710-720; İbn Kayyim el- Cevziyye, Kitabu’r-Ruh, 21-147; Zebidi, İthafu’s- Seade, XIV/312-328.
[170] Ahmed, Müsned, IV/126, Hadis No: 11600; Geniş Bilgi İçin bknz; İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-Ruh, 233-248.
[171] Buhari, Cenaiz, 67.
[173] Münavi, Feyzu’l-Kadir, V/487.
[174] Zebidi, İthafu’s-Saade, XIV/275.
[175] Zebidi, İthafu’s-Saade, XIV/275.
[176] Bkz. Suyuti, El-Leali, II/439-41.
[177] Müslim, Cennet, 67; Nesai, Cenaiz, 114.
[178] İbrahim Hilmi El-Kadiri, Medaricu’l Hakika, 6.
[179] Maide, 5/35.
[180] Bursevi, Ruhu’l-Beyan, II/388.
[181] Savi, Haşiye, II/182.
[182] Buhari, Rikak, 38; İbnu Mace, Fiten, 16.
[183] Razi, Tefsir-i Kebir, XXI/89-91; Ayrıca bkz: Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri (İbnu Kesir Tercümesi), IX/4946-4949.
[184] Enfal, 8/33.
[185] Nesai, Cihad, 43.
[186] Nesai, Cihad, 43.
[187] Şevkani, Neylu’l-Evtar, IV/2-3.
[188] Ayni, Undetu’l-Kari, VI/13.
[189] Beyhaki, Delail, V/488,499; Taberani, El-Mu’Cemu’s-Sağir, II/82,83; Kadi İyaz, Şifa, I/338; Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, VIII/253.
[190] Bakara, 2/89.
[191] Hakim, Müstedrek,II/263; İbn Kesir, Tefsir, I/143, Kurtubi, El-Cami, I/28.
[192] Bkz. Alusi, I/320.
[193] Bkz. İbn Mace, İkame, 189.
[194] Ducevi, Makalat Fi’t-Tevessül (Kitabu Beğiyyeti’l-Vacid Sonunda), 11.
[195] Ayni, Umdetu’l-Kari, VI/12; Ali Ataş, Kelam ve Tasavvus Açısından Tevessül, 54,55.
[196] Ebu Nuaym, Hilye, III/121.
[197] İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, IV/154.
[198] Gazali, İhya, I/255; Suhreverdi, Avarif, (İhyanın Ekinde), 263.
[199] Hucurat, 49/2.
[200] Hucurat, 49/3.
[201] Hucurat, 49/4.
[202] Nisa, 4/64.
[203] Kadı İyaz, Şifa, II/41.
[204] Bkz. İbnu Mace, İkame, 189; Munziri, et-Terğib, I/473-475.
[205] Nisa, 4/64.
[206] İbn. Kesir, Tefsir, II/306.
[207] Nisa, 4/64.
[208] Suyuti, el-Havi, II/482.
[209] Buhari, Tevhid, 19; Müslim, İman, 322; Tirmizi, Kıyame, 15; İbn Mace, Zühd, 37; Daremi, Mukaddime, 8.
[210] Buhari, İstiska, 3; Ayni, Umtedü’l Kari, VI/13.
[211] Ayni, Umtedü’l Kari, VI/13; Ali Ataç, Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, 36-38.
[212] Ali Ataç, Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, 38-39.
[213] Kehf, 18/82.
[214] Ali Ataç, Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, 53-54.
[215] Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir,X/267.
[216] Nevevi, Ezkar, s.201.
[217] Mevsuatu Resaili İbn Ebi’d Dünya, Kitabu Mucabe’d-Da’va, IV/88.
[218] İbnu’s Salah, Ulumu’l Hadis, 368.
[219] İbnu Mace, Mesacid, Babü’l Meşy İle’s Salat, H. No: 788.
[220] Ayni, Umtedü’l-Kari, VI/13.
[221] Nebhani, Şevahidü’l-Hak, 166.
[222] Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, III/336.
[223] Ali el-Muttaki el-Hindi, Kenzu’l Ummal, I/291.
[224] Ali el-Muttaki el-Hindi, Kenzu’l Ummal, I/290; Benzeri Rivayetler İçin Bak: Taberani; Mecmeuz Zevaid, X/185; Ali el-Muttaki el Hindi, Kenzu’l Ummal, I/308.
[225] İbni Sa’d, VI/163; İbn Hacer, el-İsabe, I/220.
[226] Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, III/337.
[227] Buhari, Edeb, 5; Müslim, Zikr, 27; Ahmed, Müsned, II/116.
[228] İbni Kayyim, Medaric, I/237.
[229] A’raf, 7/180.
[230] Razi, Tefsir, XV, 70-71.
[231] Bakara, 2/127-129.
[232] Bakara, 2/126.
[233] Bakara, 2/250.
[234] Al-u İmran, 3/35.
[235] Enbiya, 21/89.
[236] Enbiya, 21/83.
[237] Araf, 7/89.
[238] Maide, 5/114.
[239] Bakara, 2/286.
[240] Araf, 7/155.
[241] Yunus, 10/86.
[242] Neml, 27/19.